ALİ ŞEN Denizci, dalgıç kâşif, şampiyon

Ülkemizin etkili ve güçlü isimlerinden biri. Medyatik kimliği nedeniyle bunca yıldır onunla ilgili bilmediğiniz, duymadığınız bir şey kalmadı diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak yanılıyorsunuz. Duyarlı, hassas, doğaya ve aileye sevdalı, uzaya gitmek için başvurusunu yapmış, köpekbalıklarını elleriyle besleyen, hayatı tekne ve deniz olmuş Ali Şen’le yeniden tanıştırıyoruz sizi.

Dinamik, samimi, canlı, muzip, tam bir gönül adamı. Türkiye’de ve dünyada dalmadığı deniz, bilmediği batık yok. İşlerinin çoğunu çocuklarına devrettiği için artık teknesine ve dalmaya daha çok vakit ayırıyor. Dünyayı geziyor, bazen batıklara dalıyor, bazen köpekbalıklarıyla yüzüyor, hatta onları besliyor. Ayrıca usta bir kayakçı, sıkı bir rock’n roll şampiyonu, satranç oyuncusu ve kitap kurdu.

Doğrusu Ali Şen ismi benim için “Ali Şen Başkan/ Fenerbahçe şampiyon” sloganından başka bir şey ifade etmiyordu. Ancak dalgıç ve denizci yönüyle ilgili duyduklarım kendisiyle Yacht Türkiye için röportaj yapma isteğime yol açtı, sağolsun beni de kırmadı. Başkan’la Bodrum Yalıkavak’taki çiftliğinde yaklaşık dört saat boyunca doğaya açılan, denizle buluşan, bazen komik, bazen hüzünlü, zaman zaman da yüreğimizi ağzımıza getirecek kadar heyecanlı ve bütünüyle çok keyifli bir sohbetimiz oldu.

Ali Şen kimdir, nereden geldi, nasıl bir çocukluk geçirdi?

Kosova Prizren’den 1956 yılında ben 17 yaşındayken geldik İstanbul’a. Bir buçuk odalı bir evde oturduk. Fatih Saraçhane semti, Haydar Caddesi No:37. Geçen gün gittim, yıkmışlar. Bir de tabela koymuşlar “Ali Şen burada oturdu” diye. Aslında ben iş dünyasına ilk adımı burada attım. Ağabeyim halde çalışıyordu. Domatesin kilosu 10 kuruş, Şişli, Nişantaşı gibi semtlerde 1 liraydı. Ben bu işten iyi para kazanırım dedim. Sabah bir eşek arabasıyla hale gittim, sandıkları en iyi sebze meyvelerle doldurdum. Apartmanlara çıkıp bir gün önce aldığım siparişleri dağıtırken ertesi gün için yeni siparişler alırdım. Manavdan yüzde 5 daha ucuza verirdim. Ama adamın biri kapıyı açıp boğazıma yapıştı, “Seni gavur, bir daha gelirsen bacaklarını kırarım” deyince o iş de bitti. Prizren’de çok varlıklıydık. Babamı Hasan Maga yani Hasan Ağa diye tanırlardı. Göz alabildiğine topraklarımız vardı. Burada hayat öyle olmadı; fakirlik, sıkıntı son haddinde. Annem dayanamadı bu sefalete ve hastalandı. Her reçete 50 lira. Ben de TÜPRAŞ’ta boru kaynakçısı olarak işe başladım. Ama haftada 7,5 lira kazanıyordum. Akşamları da başka işlerde çalışıp ek gelir sağlıyordum. Sonra Balıkesir’e askere gittim ve o sırada ihtilâl oldu. Devamı Eylül 2017 sayımızda…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.