Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Küçük koylar: 10. SEZON

    Küçük koylar: 10. SEZON

    Yacht Türkiye 100. sayısını kutlarken, biz de “Küçük Koylar”da 10’uncu sezonumuza başladık. Televizyon dizilerinde bir sezon 13 hafta sürüyor, denizde ise rahat rahat 25-30 hafta, biraz maceracı iseniz daha da fazla. Şans mı demeli, mutluluk mu, bilemedim ama yıllar akıp gidiyor. Bu 10 sezonda küçük koylarımızda epey değişim oldu, tekne sayısı arttı, iskeleler uzatıldı, ücra koylara wi-fi geldi, güneş enerjisiyle elektrik üretimi başladı, kilometrelerce uzaktan su hatları döşendi, tuvaletler-duşlar biraz daha temizlendi, deniz biraz kirlendi, yerli balıklar azaldı, buzdolapları ithal kalamar-ahtapot doldu… Dostluklar baki kalıyor, ama akıp giden zaman denizi az da olsa üzüyor.

    Yacht Türkiye’nin 18’inci sayısından itibaren “Küçük Koylar” yazıları başladı. Zaten deniz ve yelken serüvenimiz de bu yazılardan kısa bir süre öncesine dayanıyor. Yacht Türkiye denizcilerin dünyasında tanınıp, kök salarken biz de yavaş yavaş denizciliği öğrenmeye çalıştık. Deniz kültürünün izlerini yaşantımıza eklemlemeye gayret ettik.

    Dergimizin 100’üncü sayısı için “Küçük Koylar’dan anılar” temalı bir yazı kaleme almaya kalktığımda yayın yönetmenimiz Eyüp Özel’e “Türkiye’nin görülmesi, yaşanması gereken 100 iskelesi”ni yazmayı önerdim. Çünkü iskeleler dostlukların ve ortak yaşamın, ortak deniz kültürünün başladığı yerler. Kabul edince kolları sıvadım. Yukardan aşağı saydım, 62 tahta kazıklı ya da yüzen dubalı iskele saydım. Bunlar Türk sularındakiler. Bir de Ege Adaları’nı eklesek 100’e tamamlanırdı herhalde. Bunları üç-beş cümle ile anlatmak haksızlık olacaktı. İki-üç paragraf anlatınca da dergi yazısı değil kitap haline gelecekti. Dolayısıyla Yacht Türkiye’nin 100’üncü sayısında, biz gezginler için vazgeçilmez bir değere sahip bu iskelelerden kısa kısa anılarla yetinmeye karar verdim… Devamı Haziran 2014 sayımızda…

  • 100 bininci mil

    100 bininci mil

    Kelebeğin boynuna sarılasım geliyor, ne güzel bir his. Helal olsun sana arkadaşım. Beni bunca yıl sırtında taşıdın, sana verdiğim eziyetlerden hiç şikâyet etmedin, benim gibi ağzını bozmadın (gerçi fırtınalarda inleme ve gıcırtılarının altında mutlak küfür vardır da, o karambolde davulcunun gaz çıkarması gibi güme gitmiştir), hatalarımı hep affettin. Çoook çok teşekkürler. New York’ta arkadaşların “böyle sıradan bir tekneyle dünyayı dolaşmaya gitmekten korkmuyor musun?” sualine o zaman oğlum Kaan “ilk defa dünyayı dolaşan Joshua Slocum’un teknesi Spray, Kelebek’ten daha mı iyiydi?” demişti. Bugün en güzel cevabı sen veriyorsun “Biz herkesin nedense odaklandığı gibi sadece dünyayı dolaşmadık. 100.000 mildir, 30 yıldır dünyada dolaşıyoruz. İşin en güzel yanı hâlâ bir parçayız. 

    Tanjung Datu ve Borneo dümen suyumuzda kaldı. Herşey yolunda giderse ulaşmayı planladığımız Pulau Aur’a 192 mil var, bir buçuk, iki günlük yol demek. Her şey olağan(!)rüzgâr cimri, Annette kusuyor. Zavallı Annette’i ilk iki gün deniz tutar, sonra alışır ama bu iki gün felaket rahatsız ve bendeniz solo, ama vardavela tellerinden sarkmış, içinde olmayanları çıkartmaya çalışan can yoldaşımın yerinde olmak istemem. Beni şimdiye kadar deniz tutmadı, herhalde şanslıyım. Deniz tutanlar nasıl dayanırlar bilmem. Bu konuda bir sürü teori ve çare söylenir, orta kulak, denge vs. hepimiz biliyoruz da, bence denizdeki ortamda, bir uyum, bir şeylerin yerlerine oturma problemi olmalı. 

    Tahiti’den aldığım bir tayfa, Kurt, hayatında hiç yelkenli bir tekneye binmemiş ama küçük kargo gemileriyle Tuamotu atollerine (uzun bir yol) gitmiş bir şey olmamış. Kelebek’e katıldıktan sonraki ilk seyrimiz, İstanbul’da Heybeli Ada kadar yakın Moorea’ya gidene kadar deniz tuttu!?! “Mazot kokusu var” dedi, motoru temizledi, sintineyi temizledi. Her ne yaptıksa ne ilaç aldıysa olmadı. Adalar arası birkaç günlük seyirleri idare ettik ama Yeni Zelanda’ya son etap 10 gün. Artık Güney Okyanusu’na komşu olacağız, sert bir rüzgâr, belki de fırtına yiyeceğimiz garanti, ikincisi de beklenmeyen bir şey değil. Yani biz tekneyle, havayla uğraşırken Kurt’a bakamayız. Kurt’u yolda iyi arkadaş olduğumuz Güney Afrikalı Lady G teknesine verdik, onlar yedi kişi, biri Kurt’a bakar, ben ve diğer tayfam Michael ile idare ederiz. Tesadüfen ikinci gün rotamız çakıştığında, Lady G’de Kurt bize tuttukları balığı atarken ağzı kulaklarında, sırıtıyor. Kurt’u bir daha deniz tutmadı! Lady G aynı boy hemen hemen aynı tip bir tekne, aramızda ne olduğunu bilmediğimiz fark, her ne ise, Kurt’un hayatını çekilmez yapan incecik bir çizgi.

    Endonezya’nın Menindung Adası’nı da sıyırdık, artık önümüz epeyce açık, sadece birkaç balıkçı ekmek peşinde. Gece bastırırken gemi kanalına gireceğiz. Tahmin ettiğim gibi rüzgâr biraz daha güney yaptı, şimdi G-GB ile Kelebek artık Mr. Perkins’in itmesiyle değil kendi kanatlarıyla hedefine süzülüyor.

    Güney Çin Denizi güneyde Selat Karimata’dan (Karimata Boğazı) başlar, batıda Malay Yarımadası, doğuda Borneo Adası arasından kuzeye yayılır, GB rüzgârının yönü de iki yanındaki büyük kara kitlesinden etkileniyor. Zaten bu kural her benzer coğrafya için geçerlidir. Borneo yakınında rüzgâr biraz daha batıya, Asya yakınında biraz daha G, GB hatta Güneye döner. Ben de ileride lehime dönecek rüzgârın yağını çıkarmak için her fırsatta biraz daha güneye iniyorum. Devamı Haziran 2014 sayımızda…

    P1100716 OLYMPUS DIGITAL CAMERA

  • Boğaziçi’nde mavi tur

    Boğaziçi’nde mavi tur

    Hazır erguvan zamanıyken, düştük yollara. İstanbul’da mavi tur. Neden olmasın? Havayı kolladık, üç gün üst üste ne yağmur var ne fırtına. Çok da plan yapmadan çıktık yola. Haydarpaşa’dan Fındıklı sahiline geçip Dolmabahçe, Çırağan sarayları, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy Akıntıburnu’ndan tekrar Anadolu yakasına. Akıntının daha az olduğu yolları izleyerek. Koylara gire çıka. Yalıları yalayarak. Akşam olmadan Boğaz’ın Karadeniz çıkışındaki balıkçı köyü Poyrazköy’de idik. Bambaşka bir yere gelmiş gibi. Akşamüstü rakısı ile bugünü de kutladık.

    Ertesi gün Poyrazköy çevresinde yürüyüşte üçüncü köprünün yarattığı tahribatın da tanığı olduk. Öğleden sonra ver elini karşı yaka, Rumelifeneri köyü. Av yasağı başladığı için balıkçı barınağı hınca hınç balıkçı tekneleri ile dolu. Birine izin alıp üçüncü tekne olarak aborda olduk. Teknelerin hepsi bakımda. Zaten ertesi sabah erkenden de aborda olduğumuz teknenin sahibi tarafından, raspa yapılırken teknemiz kirlenmesin diye uyandırıldık. Apar topar halatları çözüp Rumelikavağı’na yollandık. Kahvaltımızı Rumelikavağı manzarasında yaptık. Sonra kıyı kıyı ver elini Bebek. Boş bir tonoza bağlanıp öğleden sonra içkisi molası verdik.

    Poyrazköy 

    Poyrazköy’e denizden ilk gidişim. Beton iskelesinde motoryatlar, yelkenliler de bağlı. Önce demir atıp iskelenin ucuna kıçtankara olduk. Motoru kapatıp tekneyi neta ederken, belli ki oranın ilgilisi biri gelip bizi kış kışladı. Nedeni? Yabancı bayrak. Mevzuat her yerde geçerli ama uygulama katı değil. Eh, görevlinin kaba otoritesine uymaktan başka çare yok. Bir başka iskele bir restorana ait. Üzerinde tabelası da var. Oraya yönelmişken bu kez de restoran görevlisinin iskelenin müşterilere ait olduğu uyarısıyla karşılandık. Bizden başka tekne yok. Bizim de niyetimiz bağlanıp hemen yemek masasına oturmak. Ha o zaman olurmuş. Daha fazla canımız sıkılmasın diye demir atıp alargada kaldık. Kendi masamızda kendi soframızda. Huzur içinde.

    P1120282

  • Team Alvimedica’yla Lizbon seyri, Volvo Ocean 65

    Team Alvimedica’yla Lizbon seyri, Volvo Ocean 65

    Volvo Ocean Race’in (VOR) 40 yıllık yarış tarihinde ilk kez one-design tasarım özelliklerine sahip bir tekne yaratıldı: Volvo Ocean 65. Lizbon’da yakından görme şansını elde ettiğimiz Team Alvimedica teknesi hafif, performanslı, sağlam üstelik konforlu…

    Sekiz yıl önce kurulan, sağlık ve tıp teknolojileri alanında faaliyet gösteren Alvimedica’nın takımını artık daha yakından tanıyoruz. Türk sponsoruyla yola çıkan takımın CEO’luğunu Bill Erkelens, dümenciliğini Charlie Enright üstleniyor. Takım üyeleri arasında Mark Towill de yer alıyor. Team Alvimedica Nisan 2014’te Southampton’da suya indirilen tekneleriyle uzun soluklu bir maceraya başladı bile. Suya indikten iki hafta sonra Portekiz’in Lizbon şehrine götürülen teknede şimdilerde antrenmanlara ve takım seçmelerine son hız devam ediliyor. 29 Nisan-1 Mayıs 2014’te takımın bir VOR limanı olması nedeniyle tercih ettiği Lizbon’a gidip ekibin yepyeni teknesi Volvo Ocean 65’i görme fırsatımız oldu.

    Havuzluk çok daha korunakl›

    VOR’un CEO’su Knut Frostad, mücadelenin önceki ayaklarında yaşanan teknik arızalar sonrasında yeni one design teknelerin, güvenliğin daha ön planda tutularak inşa edildiğini vurguluyor. Ekipler için maliyetin azalmış olduğu ise sözü edilen diğer detaylar arasında… Farr Yacht Design’ın tasarımı olan 20,37 metrelik teknelerin gövdesini İtalyan Persico firması yaptı. Teknenin üst güverte üretimi Fransız Multiplast’a, kompozit malzemeleri İsviçreli Decision’a ve parça birleşim işlemleri ise İngiliz Green Marine’e ait… Teknenin dikkat çeken bir özelliği de bir önceki modelden farklı olarak alt güverteye girişin üstünün hacimli bir çatı (coach roof) ile kapatılmış olması… Böylece okyanus aşırı seyirde dışarıdan gelecek sert dalga ve rüzgârlara karşı daha korunaklı bir yer elde edilmiş. Bu çatı sayesinde normalde doğrudan gelebilecek dalgaların biraz olsun kırılabileceği düşünülüyor. Çatının tasarlanırken medya ünitesi de unutulmamış. Tam orta bölümündeki çıkıntının altına gece görüş kamerası yerleştirilmiş. Devamı Haziran 2014 sayımızda…

    GMRTALV012435GMR_TALV01_1168VOR140411_greenfield__DSC1615.jpg