Etiket: Covid 19

  • Büyük bir çevre sorunu COVID PLASTİKLERİ

    Büyük bir çevre sorunu COVID PLASTİKLERİ

    Dünyada her yıl yaklaşık 300 milyon ton plastik üretiliyor ve bunun 8 milyon tondan fazlası denizlere ulaşıyor. Salgınla birlikte maskeler, eldiven atıkları, dezenfektan şişeleri gibi tıbbi atıklar da denizlerimizi ve kıyılarımızı kirletiyor. Bu tehditle baş etmenin yollarını bulma, acilen de uygulamaya koymalıyız.

    Önce 2050 yılına kadar denizlerde balıktan çok plastik olacak diye bahsediyorduk, şimdi ise denizanasından daha çok maske ve eldiven olduğunu konuşuyoruz. Hem de kullandığım yüklemlerden anlayacağınız üzere bir tahmin değil, şu an olmakta olan bir şey.

    Öyle 2050’leri, 2100’leri beklememize gerek yok. Pandemi sürecinde dünyada tek kullanımlık maske ve eldiven atıkları, dezenfektan şişe kapları gibi “covid atıkları” diye adlandırdığımız malzemeler anormal şekilde arttı. Ve bu şu an giderek büyüyen bir çevre sorunu. Size biraz bununla ilgili sayılar veriyim mi? Salgın öncesi ortalama tıbbi atık miktarı günde 50 tonun altındaydı Wuhan’daki hastanelerde. Salgın sırasında ise bu sayı, günde ortalama 240 tona çıktı. Yani dört katından fazla.

    2040 YILINDA DENİZLERDEN 29 MİLYON TON PLASTİK ÇIKACAK

    Pandeminin bir sonucu olarak dünya çapında her ay tahminen 194 milyar tek kullanımlık maske ve eldiven kullanılıyor. Ülkemizde de 2019 yılında “Sıfır Atık Mavi” hareketi başlamıştı. Geçen yıl kıyı boyunca yapılan temizlik sonunda 11 tona yakın maske ve eldiven çıktı. Tüm dünyada olan bu kirlilik konusunda herhangi bir önlem alınmazsa Birleşmiş Milletler Çevre Ajansı’nın tahminine göre 2040 yılında denizlerde yıllık biriken plastik miktarı şimdiki miktar olan 11 milyon tondan 29 milyon tona çıkacak, yani neredeyse üçe katlanacak.

    Tek kullanımlık plastik ürünler zaten çevre için en büyük tehditlerden biriydi. Çünkü dünya çapında her yıl yaklaşık 300 milyon ton plastik üretiliyor ve bunun 8 milyon tondan fazlası denizlere ulaşıyor. Bu kadar atık denizlerde yüzdüğünde neler olur bir düşününce insanın içi kararmıyor değil. Hâlihazırda zaten deniz ekosistemleri bu plastiklerden ciddi oranda etkilenmiş durumda ve bir de şimdi salgın buna yenisini eklemiş oldu.

    “EKOLOJİK SAATLİ BOMBALAR”

    Tüm dünyada çevre kuruluşları denizlerde çöp ve mikroplastik birikiminde büyük bir artış olduğunu söylüyor. Sahillere, genellikle kırsal bölgelere çok sayıda maske gelişigüzel atılıyor. Problem tabii ki maske kullanmakta değil çünkü buna mecburuz. Problem bunların doğru toplanmamasında, gelişigüzel etrafa atılmasında, rüzgârla ve yağmur suyuyla göllere, nehirlere ulaşmasında, denizlere öylece atılmasında. Bunlar doğada çözünmüyor, yalnızca ufak parçalara bölünüp tüm ekosistemi yerle bir ediyorlar. Deniz hayvanlarının çoğu bunları fark etmeden veya yemek zannedip yutuyorlar ya da yutamıyorlar; maskedeki burun telleri, ufalanan kumaş parçaları vs. hepsi zarar veriyor. Bu tarz plastiklerin yapısında ufalanabilen nanoparçacıklar var ve bu polipropilen maddeler ekosistemlerimizi ve onların biyoçeşitliliğini kalıcı bir şekilde etkilemede maalesef çok başarılılar. Ancak 450 yıl gibi upuzun bir sürede çözünebilen bu plastik maddeler için “ekolojik saatli bomba” demeleri gerçekten çok yerinde olmuş. Bunların birçoğu geri dönüştürülemediği gibi doğada kaldığında da biyolojik olarak resmen bozulmuyor. Sapasağlam kalıyor öyle bozulmadan, ancak dört beş asır geçerse işte. Bizi koruyorlar evet ama bir yandan da uzun vadede ekosistemimizi ve biyoçeşitliliğini kalıcı olarak etkiliyorlar.

    Uzun lafın kısası, şimdi virüs bulaşmasını önleyen ama dünya sularını kirleten yeni bir tehlike var. O yüzden atık yönetimi burada birkaç kat daha önem kazanmış oluyor. İşlevsel, sürdürülebilir bir atık yönetimi, bilinçli tüketim, belki birden fazla defa kullanılabilen yıkanabilen maskeler, ürünler gibi hem bireysel ufak tedbirler hem de geniş çaplı yöntemlerle ancak bunun önüne geçilebilir. Mikroplastik zaten günümüzün bir sorunu. Hiçbir plastiği ayrıştırmadan çöpe atmamak gerek, onun öncesinde mümkün olduğunca da kullanmamak. Ve elbette bunu hayat düzenimiz haline getirmek. Uzun vadede ekosistemi, dolayısıyla yine insanı etkiliyor. Çevreyi de düşünsek kendimizi de düşünsek konu yine aynı kapıya çıkıyor aslında. ☸

  • Bugün, yarın ve daima

    Bugün, yarın ve daima

    Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki.

    Şakacı bir Nisan sabahında, hiç de şaka yapılacak günlerden geçmezken… 

    Hatta günler geçmezken… Baharı kaybettiğimiz, yaz aylarını sorguladığımız ve hatta “2020, kayıp bir yıl olacak” tartışmalarını yaşadığımız, bir nesile nadir denk gelebilecek endişe dolu zamanları yaşarken sabah saat 06.15 civarlarında uyandım ve size bu satırları yazıyorum… Benim gibi bu saatlerde çişe bile kalkmayanlar için heyecanlı bir giriş oldu sanki. “Ne var, biz her sabah o saatte kalkıyoruz” diyenler için üzgünüm. Esasında enteresan olan saat değil de gördüğüm rüyada kulağıma gelen son replik. “Biz, soyunup koşarak nehre atlayanlardan değiliz!” Kim diyor, niye diyor, neyin kafasıyla diyor hiçbir şey hatırlamıyorum. Pek maceracı bir tip değilimdir doğru ama evde karantinadayken ne şimdi bu? Neyse fazla takılmayalım, çıkar kokusu yakında. Uzunca bir zamandır zaten, biraz kafası çalışan herkesin endişe ettiği gibi nereye gidiyorduk, nasıl bir hızla yaşayıp tüketiyorduk her şeyi? Dünya kazan, instagram kepçe dolaşmıyor muyduk biz düne kadar? Koyduğumuz hikâyeler bile 24 saatte silinip buhar olmuyor muydu? Ömrünün önemli bir kısmını uçaklarda geçiren insanlar değil miydik çoğumuz? Telefona bakmaktan neredeyse birbirimizi unutmuş hale gelmemiş miydik? Hani herkesin çok neşeli, hani herkesin çok güzel, hani herkesin çok sportmen gözüktüğü fotoğrafların figüranları değil miydik? Evet. Evde oturmaya hasret kalmış bir nesil şimdi ev hapsinde. 

    Güzellik, başarı, para yarışı yetmezmiş gibi çocuklarını bile yarıştıran bir nesil olmadık mı? Zaman, hız, planlama, strateji, vizyon… Kocaman kocaman laflar. “Büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin yetmezzz, globalleşeceksin!” diye kim gaza getiriyordu bizi? Hayatımızın daha hızlı nasıl içine edeceğimize dair kim veriyordu bu konferansları, kimler yazıyordu bu binlerce kitapları? “Durma koş, durursan düşersin” ne seksi laf değil mi? Koşsana hadi, koş ulan, koş. O tatlı Anadolu şivesiyle doktorluktan çok konferanslarda stand-up yapan şirin çocuk, bu virüs Türk genine gelmez dedi. Şirin kardeşimizin meslek hayatı tehlikeye girmiş olsa da o gün için biraz içimize su serpmişti. Ama sonuç, Türkiye’yi hızla kırıp geçirdiği gibi Boris Johnson’ı bile dedelerinden gelen Türk geni kurtaramadı.  Peki, kim durdurdu bizi? Tam dans ederken kim kapattı müziğimizi? Mumumuza kim üfledi? 

    Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki. Levent Yüksel’i de sindirmiş bir nesil olduğumuz için onun sözüne güvenmekten başka çaremiz de yok aslında. 

    Sana söz yine baharlar gelecek

    Sana söz ışık sönmeyecek

    Söz, söz, söz…

    Bir kırlangıçla bahar gelmez diye böbürlenirken bir daha bahar gelecek mi endişesini kim soktu içimize? Tekrar nasıl eskisi gibi olacağız biz? Birçok soru uçuşuyor kafamızda. Evlerimizden çıkamayacak hale nasıl geldik biz? Şimdilerde baharı bekleyen kumrular gibi olmamız lazımken çaresi bulunamayan bir pandeminin ilacını hatta ne zaman çıkacağı belli olmayan aşısını beklemeye başladık. 

    “Bir bahar akşamı ‘Houseparty’de rastladım size” diye şarkılar söyleyerek mi âşık olacak gençler? Kendini karantinaya almış aynı evin içinde 30-40 yıllık eşine alışmaya çalışan büyüklerinden mi nasihat alacak bu çocuklar? Normal okulda bile okumaya direnen çocuklar internetten okur mu? Okumak kısmet değilmiş gençler zorlamanın âlemi yok. Nerede giyeceğiz bu dolaplardan taşan kıyafetleri? Araba fiyatına çanta alanlara yazık değil mi? Ev fiyatına saat alanlar günde kaç defa bakıyor saate? 

    Şıkır şıkır takıp takıştırıp poz veren günümüzün modern kadınları bugünlerde, ellerinde her gün başka bir tepsi yemek müthiş başarılarını anlatıyorlar. “Bugün de kıymalı böreğimizi yaptık, yarın fırında bilmem ne yapacağız” diye. En güncel sorunlardan biri de saçlarının dip boyası gelen kadınlarımız. Dibini görmeden şu aşı bulunsa diye her gün bilmedikleri bütün duaları okuyorlar. 40 yıldır haftada iki gün manikür, pedikür yaptırıp da kafasını magazin dergisinden kaldırıp eline, ayağına nasıl yapılıyor diye bakmadığı için hâlâ oje sürmeyi bile doğru düzgün beceremeyen kadınlar da var. Bu sorun yalapşap da olsa çözülmeyecek bir sorun değil ama dip boyası öyle mi? Ağarırsa dip boyası, tez elden çıkar foyası. Botoks mevzusuna altı ay dayanabildiği için hiç girmiyorum çünkü altı ay karantinada kalmayı düşünmek istemiyorum. Birde yeni bir laf dolanıyor bütün kişisel gelişimci gurucukların dilinde; bu doğanın insanoğluna uyarısı, intikamı diye. Bak doğa kardeş, haklısın çok hırpaladık seni, hor gördük hatta yetinmedik tecavüz etmeye yeltendik ama sen koskoca doğasın, elinde bir sürü enstrüman var. Kasırgaların var, sellerin var, toprak kaymaların var hatırlatmak gibi olmasın ama depremlerin var. Yarasadan mikrop yaymak ne arkadaş? Oldu mu bu şimdi, yakıştı mı yani? 

    Allahtan bu internet doğal bir şey değil. Bir salgınla bu hale geldiysek, Allah korusun internetimizin fişini çekseler ne hale geleceğiz hiç düşündünüz mü? Allah yazdıysa bozsun. Yatçılık kültürü yazıları yazdığımız bir dergide deniz ve tekneden tek satır bahsetmeyen bir yazı yazarak tarihe geçmemek için son bir şey eklemek istiyorum. Daha çok bizim teknecilerin ağzında bir laf dolaşıp duruyor. Neymiş deniz suyu bu virüse iyi geliyormuş, öldürüyormuş diye… Çocukların burnuna sıkılan Sterimar’la gargara yapanlar bile var şimdiden. Bırakın bu işleri arkadaşlar. Tekneye kaçmak için bahane lazım ama sulandırmanın da âlemi yok. Boş verin gargara yapmayı da, tekneye gitmek için o uçaklara nasıl bineceksiniz onu düşünün.☸

  • Denizde karantina fırsatı

    Denizde karantina fırsatı

    Denizlerin özel teknelere kaldığı bu müstesna zamanı kaçırmayın. Bir koyda sabit kalsanız da etrafınızdaki doğa devamlı değişiyor. Günler günleri kovalarken, izlemesini bilene, devamlı bir gösteri var. Bir yandan teknede yapılacak yeni projeler, bekleyen tamirler, iş bitmez…

    Geçen ay, teknemizde olabilecek sağlıkla ilgili acil durumlar üzerine bir yazı hazırladım, dergiye gönderdiğim sırada koronavirüs patladı. O yazıdaki önerilerim her gün karşılaşabileceğimiz acil durumlara çare bulabilmek içindi, şimdiki rakip “erkekliğin onda dokuzu”nu uygulamak zorunda olduğumuz bir ağır sıklet. Evlerimize kaçtık. Denizcinin en becerikli olduğu, (olması gereken) becerimizle bekliyoruz. Tıpkı rüzgârı, günün ağarmasını, fırtınanın dinmesini beklediğimiz gibi bekliyoruz…

    Bütün dünyada bilim insanları harıl harıl bu musibetten nasıl kurtulacağımızı araştırırken, otoriteler çarenin izolasyon olduğunda hemfikir. Temizsek kendimizi, eğer bulaşmışsak diğerlerini korumak için en garanti çare izole olmak. 

    Tünelin ucunda ışık ne zaman görünecek? Henüz bilmiyoruz. Guletler, tur tekneleri şıkıdımlarla koyları dolduramayacak, turizm büyük bir darbe yiyecek gibi…  Komşuyla ziyaretlerimiz askıda kalacak. Denizlerimizde ne gibi kısıtlamalar olacak bilmiyoruz. Durum her gün değişmekte. Siz bu sayıyı aldığınızda tamamen başka bir senaryoyla karşı karşıya olabiliriz.

    Önümüzdeki süreç için fazla ahkâm kesmeyeceğim. Deniz turizminin zararı pahasına bencillik edip koylar bize kaldı diye ellerimi de ovuşturmuyorum. İnşallah her şey rayına oturur ve yazın hiç değilse bir kısmını daha az gürültülü bir şekilde kurtarırız. Devamı MAyıs 2020 sayımızda…