Bugün, yarın ve daima

Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki.

Şakacı bir Nisan sabahında, hiç de şaka yapılacak günlerden geçmezken… 

Hatta günler geçmezken… Baharı kaybettiğimiz, yaz aylarını sorguladığımız ve hatta “2020, kayıp bir yıl olacak” tartışmalarını yaşadığımız, bir nesile nadir denk gelebilecek endişe dolu zamanları yaşarken sabah saat 06.15 civarlarında uyandım ve size bu satırları yazıyorum… Benim gibi bu saatlerde çişe bile kalkmayanlar için heyecanlı bir giriş oldu sanki. “Ne var, biz her sabah o saatte kalkıyoruz” diyenler için üzgünüm. Esasında enteresan olan saat değil de gördüğüm rüyada kulağıma gelen son replik. “Biz, soyunup koşarak nehre atlayanlardan değiliz!” Kim diyor, niye diyor, neyin kafasıyla diyor hiçbir şey hatırlamıyorum. Pek maceracı bir tip değilimdir doğru ama evde karantinadayken ne şimdi bu? Neyse fazla takılmayalım, çıkar kokusu yakında. Uzunca bir zamandır zaten, biraz kafası çalışan herkesin endişe ettiği gibi nereye gidiyorduk, nasıl bir hızla yaşayıp tüketiyorduk her şeyi? Dünya kazan, instagram kepçe dolaşmıyor muyduk biz düne kadar? Koyduğumuz hikâyeler bile 24 saatte silinip buhar olmuyor muydu? Ömrünün önemli bir kısmını uçaklarda geçiren insanlar değil miydik çoğumuz? Telefona bakmaktan neredeyse birbirimizi unutmuş hale gelmemiş miydik? Hani herkesin çok neşeli, hani herkesin çok güzel, hani herkesin çok sportmen gözüktüğü fotoğrafların figüranları değil miydik? Evet. Evde oturmaya hasret kalmış bir nesil şimdi ev hapsinde. 

Güzellik, başarı, para yarışı yetmezmiş gibi çocuklarını bile yarıştıran bir nesil olmadık mı? Zaman, hız, planlama, strateji, vizyon… Kocaman kocaman laflar. “Büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin yetmezzz, globalleşeceksin!” diye kim gaza getiriyordu bizi? Hayatımızın daha hızlı nasıl içine edeceğimize dair kim veriyordu bu konferansları, kimler yazıyordu bu binlerce kitapları? “Durma koş, durursan düşersin” ne seksi laf değil mi? Koşsana hadi, koş ulan, koş. O tatlı Anadolu şivesiyle doktorluktan çok konferanslarda stand-up yapan şirin çocuk, bu virüs Türk genine gelmez dedi. Şirin kardeşimizin meslek hayatı tehlikeye girmiş olsa da o gün için biraz içimize su serpmişti. Ama sonuç, Türkiye’yi hızla kırıp geçirdiği gibi Boris Johnson’ı bile dedelerinden gelen Türk geni kurtaramadı.  Peki, kim durdurdu bizi? Tam dans ederken kim kapattı müziğimizi? Mumumuza kim üfledi? 

Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki. Levent Yüksel’i de sindirmiş bir nesil olduğumuz için onun sözüne güvenmekten başka çaremiz de yok aslında. 

Sana söz yine baharlar gelecek

Sana söz ışık sönmeyecek

Söz, söz, söz…

Bir kırlangıçla bahar gelmez diye böbürlenirken bir daha bahar gelecek mi endişesini kim soktu içimize? Tekrar nasıl eskisi gibi olacağız biz? Birçok soru uçuşuyor kafamızda. Evlerimizden çıkamayacak hale nasıl geldik biz? Şimdilerde baharı bekleyen kumrular gibi olmamız lazımken çaresi bulunamayan bir pandeminin ilacını hatta ne zaman çıkacağı belli olmayan aşısını beklemeye başladık. 

“Bir bahar akşamı ‘Houseparty’de rastladım size” diye şarkılar söyleyerek mi âşık olacak gençler? Kendini karantinaya almış aynı evin içinde 30-40 yıllık eşine alışmaya çalışan büyüklerinden mi nasihat alacak bu çocuklar? Normal okulda bile okumaya direnen çocuklar internetten okur mu? Okumak kısmet değilmiş gençler zorlamanın âlemi yok. Nerede giyeceğiz bu dolaplardan taşan kıyafetleri? Araba fiyatına çanta alanlara yazık değil mi? Ev fiyatına saat alanlar günde kaç defa bakıyor saate? 

Şıkır şıkır takıp takıştırıp poz veren günümüzün modern kadınları bugünlerde, ellerinde her gün başka bir tepsi yemek müthiş başarılarını anlatıyorlar. “Bugün de kıymalı böreğimizi yaptık, yarın fırında bilmem ne yapacağız” diye. En güncel sorunlardan biri de saçlarının dip boyası gelen kadınlarımız. Dibini görmeden şu aşı bulunsa diye her gün bilmedikleri bütün duaları okuyorlar. 40 yıldır haftada iki gün manikür, pedikür yaptırıp da kafasını magazin dergisinden kaldırıp eline, ayağına nasıl yapılıyor diye bakmadığı için hâlâ oje sürmeyi bile doğru düzgün beceremeyen kadınlar da var. Bu sorun yalapşap da olsa çözülmeyecek bir sorun değil ama dip boyası öyle mi? Ağarırsa dip boyası, tez elden çıkar foyası. Botoks mevzusuna altı ay dayanabildiği için hiç girmiyorum çünkü altı ay karantinada kalmayı düşünmek istemiyorum. Birde yeni bir laf dolanıyor bütün kişisel gelişimci gurucukların dilinde; bu doğanın insanoğluna uyarısı, intikamı diye. Bak doğa kardeş, haklısın çok hırpaladık seni, hor gördük hatta yetinmedik tecavüz etmeye yeltendik ama sen koskoca doğasın, elinde bir sürü enstrüman var. Kasırgaların var, sellerin var, toprak kaymaların var hatırlatmak gibi olmasın ama depremlerin var. Yarasadan mikrop yaymak ne arkadaş? Oldu mu bu şimdi, yakıştı mı yani? 

Allahtan bu internet doğal bir şey değil. Bir salgınla bu hale geldiysek, Allah korusun internetimizin fişini çekseler ne hale geleceğiz hiç düşündünüz mü? Allah yazdıysa bozsun. Yatçılık kültürü yazıları yazdığımız bir dergide deniz ve tekneden tek satır bahsetmeyen bir yazı yazarak tarihe geçmemek için son bir şey eklemek istiyorum. Daha çok bizim teknecilerin ağzında bir laf dolaşıp duruyor. Neymiş deniz suyu bu virüse iyi geliyormuş, öldürüyormuş diye… Çocukların burnuna sıkılan Sterimar’la gargara yapanlar bile var şimdiden. Bırakın bu işleri arkadaşlar. Tekneye kaçmak için bahane lazım ama sulandırmanın da âlemi yok. Boş verin gargara yapmayı da, tekneye gitmek için o uçaklara nasıl bineceksiniz onu düşünün.☸

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.