Etiket: denizcilik

  • Dünyamızı görmek

    Dünyamızı görmek

    Dünyamızı görmek derken dünyayı dolaşmaktan değil, içinde olduğumuz, çevremizdeki dünyamızı görmekten bahsediyorum.

    Marinada bir genç arkadaş sordu. “Abi, sekstant kullanmasını öğrenmek istiyorum, nasıl bir sekstant tavsiye edersin?” “Güzel, nereye niyet?” “Belki Malta’ya uzanırım.”

    Sekstant kullanmayı öğrenmek, her yeni bir beceriyi öğrenmek gibi güzel bir gayret. Her şey gibi sekstantın da iyisi, daha iyisi, daha daha iyisi var. 80’lerde kaptan olduğum yata, milyonere yakışır bir sekstant almıştım 2.500 dolara, bir de rasattan sonraki hesapları yapan bugünkü telefon büyüklüğünde Tamaya Computer -hesap makinesi- almıştım. (Elektronik yavaş yavaş sokuluyordu hayatımıza, almanak falan defterden kâğıttan çıkıyordu. Biz okulda seyir dersinde trigonometrisini de hesaplamak zorundaydık ama bizim denizlerde dolaşan donanma gözüne ve radarın gözüne güvenirdi.) Kelebek’teki benim kullandığım plastik sekstant 100 dolarlıktı. İkisinin arasındaki hassasiyet farkını okyanusta sallanıp yuvarlanan tekne üzerinde yaptığım rasatlarda benim söylememe imkân yok. İşimi görüyordu.

    GÖREREK NAVİGASYON

    Arkadaşla bizim sohbet, kâğıt haritadan Navionics’e, sizin zamanınızdan GPS’e gidip gelirken, gel biz dünyaya dönelim, navigasyonu basite indirelim dedim. Basit derken aslında ta Fenikelilerden beri asıl olan “görerek navigasyonla” biraz seyir yapalım. Hayran olduğunuz “duayenciliği” oynayalım. 

    Akdeniz’de Cebelitarık’a kadar bir günden uzun sürecek sadece iki pasaj var, Ege’de o da yok.

    Ben sekstantla bir iki kere hatamı 1 mil altına indirebilmiş, genelde 3-5 milin altına fit olmuştum. Tabii her şey gibi bu da antrenman meselesi, pratikle daha iyi olabilirdim muhakkak ama bu bana gideceğim yerin civarına ulaşmaya yeterliydi. Evet civarına diyorum. Benim anlayışım, “astro-navigasyon”la bulduğum mevki, varmak istediğim hedefe karayı okuyabilecek kadar yaklaştırıyorsa görevini yapmıştır. Su altı tehlikelerinin (atol, kayalıklarla sınırlanmış darboğaz gibi yerler) arasından görüş olmadan geçmek için değil. Orada eğitimli bir çift göz devreye giriyor. Size gözünüzü eğitmenize dikkatinizi çekmek için yazıyorum.

    Zaten Murphy denen zat-ı muhterem o fırsatı kaçırmıyor. Ya bulut ya yağmur size doğru dürüst rasat yaptırmaz. O zaman da canlı bir hayvan olduğumuzu hatırlarız, beş duyumuz devreye girer, daha iyi görürüz, duyarız, hatta koklarız. Eğer bakmasını görmesini öğrenmişsek.

    (Güney Hint Okyanusu’nda bir gece, serpiştirilmiş Seyşel adaları arasından geçiyoruz. Bombok bir hava, görüş 0, sekstantı unut. O zamanki en modern navigasyon aletim SATNAV ise güney yarım kürede dört-altı saatte bir mevki veriyor, ondan da hayır yok. Ama ne var, dört saat önceki mevkim ve parakete “dead reckoning” seyriyle haritada plot’ladığım mevkileri, nerede olduğumu görmesem de biliyorum. Yolumun üstündeki şimdi adını unuttuğum ince uzun bir adanın kuzeyinden geçersem bizi hırpalayan dalgalardan kurtulacağım. Annette ile göz ve kulak kesilmişiz. Yağmurun fırsat verdiği aralıklarda önce resifte kırılan dalgaların sesini sonra da beyaz köpükleri görünce burnu bulup mevkimizi kesinleştirip kendimizi öbür tarafa atmıştık.)

    KÂĞIT HARİTALAR

    Okyanusları bırakıp gelelim bizim diyara. Artık “GPS’imiz var”dan da öte “Chartploter”ımız var. (Benim yok ama neyse.) Kimisi yıldız falını bile söyleyecek, benim de hiç değilse telefonda gemimin ekrandaki haritada gittiğini gösteriyor. Ege’de yukarı aşağı dolaşırken hanginiz, (itiraf edeyim, hangimiz) Navionics’ten başka yere bakıyor? Hanginizin kâğıt haritası var? 

    Benim Malta’ya gidecek arkadaşın işi, sekstantla gök cisimlerini, şartların müsaadesi kadar rasat etmekle bitmeyecek, (elektronik dünyanın kapısını kapattığını var sayıyoruz) aslında şimdi başlıyor diyebiliriz. Sonunda ada göründü. Buraya kadar son bulduğu mevki diyelim 5 mil hatalı biraz güneye düşmüşsünüz. Artık gözler karşısındaki kara parçasında delil arıyor, “hand bearing compas, sliding ruler” harita ve kurşun kalem vardiyada.

    Masaya açtığı harita üzerinde rasatla bulunduğu mevkiyi koyunca önündeki burnu veya yüksek dağ tepesini hesapladığı pozisyonda görmüyor. O kerteriz hattı üzerine rasatladığı pozisyonu kaydırınca yanlışın bir kısmını düzeltecek.

    Haritayı okumasını bilirsek bize bir sürü ipucu verir. Eski British Admiralty haritaları topoğrafyaya da kıymet verirdi, altında önemli yerlerin hangi kerterizde nasıl göreceğimiz gibi çizimi vardı. GPS öncesi devirdeki Bahama ve benzeri yerlerin rehber kitaplarında resif girişleri gibi önemli geçitlerin çizimleri, varsa fotoğrafları, kerterizleri olurdu. Ama şimdiki elektronik haritada da bir nokta ile dağları gösteriyor. Örneğin ben Ören Marina’ya dönerken arkasındaki en yüksek tepeye bakarım. Marina hemen hemen tam altında.

    Şimdi “GPS çıktı mertlik bozuldu” muhabbetine girmeden etrafınızı okumanın zevkine değinmek istiyorum. Nerede olduğunu Mr. Garmin değil kendin bulup o adaya ulaştığında kıyıda içtiğin ilk bira milyon değerinde olur. Bir deneyin göreceksiniz.

    GÖZÜN GÖRDÜĞÜ RENKLER

    Bizim arkadaşı Malta yolunda bırakalım, gelin biz bu yaz Gökova’da veya paşa gönlümüzün istediği yerde oynayalım.

    Elektroniğiniz bir kenarda beklesin, aldığınız, gideceğiniz yerin haritasında gördüğünüz burun, yüksek dağ zirvesi var, kâğıt haritanız yoksa da bilgisayarınızdaki programdaki kritik harita parçalarının print edersiniz (ben kâğıt harita bulamadığım yerlerde öyle yapıyordum, o zaman zaten elektronik henüz bizim gemiyi ekranda yürütmüyordu) kokpitteki pusulanızdan kerterizi alıp harita üzerindeki pusula gülünü kullanarak harita üzerindeki yerinizi bulursunuz. Burada ders verseydim pusula gülündeki varyasyon düzeltmelerinden falan bahsederdim ama benim niyetim sizi çok detaya, sıkıntıya girmeden etrafınıza baktırmak, bazan gözünüzün elektronikten daha iyi gördüğünü göstermek. O küçük hatalar hedefe yaklaştıkça kaybolur.

    Artık geldik, şimdi emniyetle içeri girip demirleyeceğiz (çapa atmayacağız). Elektronik haritada, size mavinin değişik tonlarıyla derinlik bilgilerini verir, çoğu yetersizdir, dibin karakterini de bozan genel olarak verir ama yaklaştığınızda demirlemek veya sığlıktan başınızı derde sokmadan geçmek için en iyi alet polaroid gözlükle gözünüz. Renkler derinden sığlığa, lacivert derin, turkuaz sığlaşan kumluk (en güzel renk) bir de çirkin sarıdan kahverengiye uzanan kayalık veya tropikteyseniz coral var ki uzak dururuz. Demirlerken diğer uzak duracağımız renk siyah Posidonia çayırları, namıdiğer erişte. Yavru deniz mahlukatına kreş görevi yapan eriştede guletlerin admiralty demirleri haricindeki demirler zor tutar. Onlar köklerini tutturacak sağlam yerde yaşar, bizim aradığımız turkuaz kumluk. 

    DENİZİ OKUYABİLMEK

    Derinliği okumak da tecrübe gerektirir, seyrettiğin yöredeki görüşe zamanla alışırsın. (Bize de Türkiye’ye döndüğümüz ilk zamanlarda su çok berrak olduğundan daha sığ görünürdü.) Bu antrenmanlar eğer bir gün gözünü uzak diyarlara dikersen büyük faydası olur. Elektronik haritalar da önceliği bizim paşa gönlümüzü eğlendirmek için girip çıktığımız ticari önemi olmayan yerlerin detayını vermeyebilir. (Biri Tonga diğeri Yeni Gine’de sığınacağım koyun en emin yeri duvar gibi resifin arkasında, burada kalırsak 20 metreye demirleyeceğiz, paleti şnorkeli taktım ben önden salmaya corallar arasında santimlerle sıyıracak bir geçit buldum, ben önde, tayfa dümende cennet gibi iç koya girdik.) Bu misali Türkiye’de yaşamazsınız ama başüstünde denizi okuyabilirseniz Yedi Adalar’daki adalar arasından takılmadan geçebilirsiniz.

    Etrafımızı okurken kıyıdaki yatmış ağaçlar size kuvvetli hâkim rüzgârın yönünü gösterir, demirlerken dikkate alırsınız.

    Dead reckoning, parakete seyri bizim Malta’ya giden arkadaşın en önemli seyir şekli olacak. Ayrıldığı Yunanistan’daki son limandan önünde yaklaşık 350 mil mesafe var diyelim. Arkasında bıraktığı kara gözden kaybolana kadar aşağı yukarı 40 mili yaparken aldığı kerterizlerden yaptığı rasatların verdiği mevkii kontrol eder, akıntıyı anlar, düzeltmeleri yapar. Ulaşacağı hedefini de 40 mil kala gördüğünü kabul edersek aradaki 270 mili de 6 knot sürat yapsa 45 saatte geçecek. Paraketen temiz doğru kalibre edilmişse iki günde ne kadar hata yapabilirsin ki? Ben Kelebek’e iki sürat, iki derinlik transducer takmıştım, günlük katettiğimiz mesafe hesabı o yıllarda bizim için çok önemliydi. Yine de iki iskandilin de bozulduğu, İngiliz anahtarına ip bağlayıp el iskandili yapmak zorunda kaldığımız olmuştu ama emin olun hiç de zor değil. Garmin amcanın eline tutunmadan vardığınız limandaki ilk birayı düşünün… ☸

    Navigation still-life. Skipper equipment, compass, ruler, protractor and a map. Sailing concept.
  • Ali Sami Yen’in denizciliğimize katkısı

    Ali Sami Yen’in denizciliğimize katkısı

    Ali Sami Yen, Türk futbol tarihine iz bırakmış bir şahsiyettir. 65 yıllık hayatına (1886-1951) çok büyük katma değerler sığdırmıştır. Ali Sami Yen’in futbol dışında en büyük katkılar sağladığı bir alan da denizciliktir. Onun Türk amatör denizciliğinin kuruluşu ve gelişmesindeki öncü yeri pek bilinmez.

    Fotoğraflar GALATASARAY MÜZESİ ARŞİVİ, BAŞLANGIÇTAN 1980’E KADAR GALATASARAY DENİZCİLİK TARİHİ KİTABI, SULTANİ (KASIM 2019 SAYISI), WIKIMEDIA

    Futbol tarihimizin mihenk taşlarından Ali Sami Yen, Türk edebiyatının önemli isimlerinden, ilk Türkçe roman, ilk Türkçe ansiklopedi ve sözlük yazarı Şemsettin Sami’nin oğludur. Ali Sami Yen, II. Abdülhamit iktidarı sırasında Galatasaray Mekteb-i Sultanisi öğrencisi iken, 1 Ekim 1905’te birkaç sınıf arkadaşı ile okulda bir futbol takımı kurmaya karar verir. 1912 yılında dernekleşen Galatasaray Futbol Takımı’na 1905-1918 yılları arasında kurucu başkanlık yapan Ali Sam Yen kuruluşunda ülkülerini şu cümle ile açıklıyordu: “Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek.”

    MAVİYE YÖNELİŞİ

    Ali Sami Yen 65 yıllık ömrünün büyük kısmını Galatasaray Kulübü’ne, Türk futboluna ve sporuna adadı. 1923 yılında Cumhuriyet ile kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Dernekleri Federasyonu) kurucuları arasında yerini aldı. 1926-1931 arasında Milli Olimpiyat Komitesi Başkanlığı’nı yürüttü. Ali Sami Yen’in futbol dışında en büyük katkılar sağladığı bir alan da denizciliktir. Onun Türk amatör denizciliğinin kuruluşu ve gelişmesindeki öncü yeri pek bilinmez. Arnavutluk’tan göç eden ve deniz kültürüne uzak, edebiyatçı bir aileden gelmiş olmasına rağmen Kanlıca gibi Boğaz’ın en güzel yerlerinden birisinde doğmuş olması, onun küçüklükten itibaren denizle buluşması, gemileri, tekneleri seyretmesi temel denize yöneliş duygularını tetiklemiş olabilir. 13 kurucu okul arkadaşı içinde daha sonra “sivil amiral” olarak haklı şöhrete sahip olacak deniz ve denizcilik âşığı gazeteci Abidin Daver’in de bulunması Ali Sami Yen’in şüphesiz Galatasaray Kulübü’ne ve dolayısıyla dönemin Türk amatör denizciliğine yeni boyut getirmesinde önemli rol oynamış olabilir. Galatasaray’ın kurucuları arasında bulunan ve kulübün yetiştirdiği en önemli değerler arasında yer alan Abidin Daver’in Türk denizcileşmesine büyük katkı sağlayan bir şahsiyet olduğunu ekleyelim. 

    Onun sayesinde Galatasaray’ın bu topraklarda kurulan ilk milli denizcilik kulübünün öncüsü olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bugün Türk futbol camiasının büyük değerlerinden birisi olan Galatasaray Kulübü, kurucusu Ali Sami Yen’in denizcilik mirasını onun 100 yıl önceki heves ve enerjisi seviyesinde koruyabilmiş olsaydı şüphesiz Türk halkının denizcileşmesine büyük katkı sağlanmış olurdu. Zira Ali Sami Yen sadece futbol değil denizciliğin de bir halk öncüsü idi. Türk milletinin bugüne kadar devlet tarafından sağlanamayan denizcileşmesine katkı sağlamaya II. Abdülhamit istibdadında bile başlayabilen bir liderdi. 

    GALATASARAY’DA DENİZCİLİK MÜZESİ

    Tüm süreç Ali Sami Yen’in deniz ve tekne sevgisi ile başlıyor. Mehmet Şenol tarafından yazılan “Gayriresmi Futbol Tarihi” (Mundi Yayınları, 2020) isimli kitap ile Celal Gürsoy tarafından 2017 yılında yazılan “Başlangıçtan 1980’e Kadar Galatasaray Denizcilik Tarihi” isimli kitapçık bu konuda önemli bilgilerle konuya ışık tutuyor. Şenol’un kitabında yer alan, Ali Sami Yen’in hatıratında ilgili girdiler şöyle: “1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması yeni bir sporun başlamasına vesile oldu. Bu, denizcilik idi. Bütün kotra (yelkenli 5-8 metrelik motorsuz tekne) ve futalar (kürek sporu yapılan ince uzun, dar tekne) müsadere edilmişti. Donanma cemiyeti su sporlarını yaymak için bunları kulüplere dağıttı (Donanma Cemiyeti’nin 5 sene önce kurulduğunu not edelim, CG). Başka şekilde malik olamayacağımız vasıtaları ele geçirmenin heyecanı içinde, tüm sevme kabiliyetimizle kendimizi bu spora verdik. Ben yakın seferler kaptanlığı sınavına hazırlandım. Porsunluk (gemicilik işleri), vardabandıralık (denizde görsel haberleşme) öğrendim. Bir kotranın bütün hizmetleri aşamasından geçtim ve bugün Galatasaray Lisesi’nde bulunan bir küçük denizcilik müzesi vücuda getirdim.”

    Daha sonra zaman hızla akıyor. Moda’da İtalyanlara ait bir lokal, savaş dolayısıyla hükümet tarafından el konulduktan sonra Galatasaray Kulübü’ne veriliyor. Ali Sami Yen sayesinde deniz kıyısındaki bu mekân, kulübün denizcilik lokali haline getiriliyor. O güne kadar kazanılmış tüm kupalar da buraya getirilerek ayrıca ilk küçük çaplı spor müzesi de kurulmuş oluyor. Daha sonra 1915 yılında kulübün denizcilik branşının Fenerbahçe’deki tek katlı Hotel Beau Rivage (Güzel Kıyı)’ya taşınma sonrası kulüp gerek savaş nedeniyle el koyma gerekse bağışlarla elde ettiği futa ve sandallarla kulüp üyelerini yüzme, sutopu, tramplen atlama, kürek, yelken gibi deniz sporlarından yararlanmaya çağırıyor. Bu arada futbolcuların aynı zamanda yüzme ve kürek dallarında da müsabakalara katıldıklarını görüyoruz. 

    İNCİ’NİN BAŞARILARI VE EL İSKANDİLİ

    Bu kulüp, yani Galatasaray’ın denizcilik branşı ilk kez 1914 yılında yapılan Moda kürek yarışlarına başarıyla iştirak ederek, camiayı denizcilik hayatının içine taşıyor. Ali Sami Yen’in kurmuş olduğu Galatasaray Denizcilik Kulübü, Donanma Cemiyeti’nin yaptığı yarışlara da katılmaya devam etmiş ve pek çok yarışı birinci bitirmişlerdir. Denizciliğe yönelik faaliyetlerde kullanılan, savaşta el koyularak elde edilen yolenin (yawl) “İnci” ismini taşıdığını anılarda okuyoruz. İnci teknesi 1917 yılında yapılan Fenerbahçe-Kınalıada yarışında Alman denizcileri geçerek birinci olmuştu. Bu konuda anılarında şöyle diyor: “Vaktiyle Donanma Cemiyeti’nin yaptığı yarışmalarda birinciliği kazanmak için bütün kudretimizle çalışır bütün şahsi vasıtalarımızı da burada kullanırdık.”

    Fenerbahçe’deki yeni mekânda sergilenen kupalar ve fotoğrafların yanına Ali Sami Yen daha sonra denizcilik objelerini eklemeye başlıyor. İlk obje, bir “el iskandili” oluyor. Hatıratında konuya şöyle değiniyor: 

    “O sıralarda kotra eksiklerinin tamamlanması için kalafat yerinde sık sık dolaştığım bir gün, ihtiyar bir gemicinin sattığı bir derin su iskandilini 15 kuruşa almaya muvaffak olmuştum. Çok eski modası geçmiş bir alet idi. Fakat temizleyip parlattıkça gemicilik odamızın masasının üzerinde kendisini gösterdi. Yanına ikinci bir alet getirme hevesi yavaş yavaş denizcilik müzemizin ortaya çıkmasına yol açtı. Kendi vasıtalarımızla muvaffak olamadığımız aletleri de bizi teşvik etmek isteyen o zamanki Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan almıştık. O tarihte futbol kulübümüzün merkezini Beyoğlu’ndan Kalamış Koyu’na taşımıştık. Evde kendim için toplamış olduğum spor resimlerini de kulübe getirdim. Mevcut kupalarımıza üç camekân temin etmiştik. Deniz ve kara sporlarına ait hatıralar bir araya gelince cazibesi büyüdü ve bu suretle yavaş yavaş Galatasaray Müzesi ortaya çıktı.”

    BEDEN TERBİYESİ VE SPOR ÖĞRETMENİ

    Ali Sami Yen’in Galatasaray’ı denizcilik alanında ileri taşımasının bir nedeni de kulübün üyelerinin büyük çoğunluğunun Kadıköy’de oturması ve denizle iç içe yaşamasaydı. Onun denizciliğe katkılarına bir diğer destek de Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan geliyordu. Bu süreç içinde Cemal Paşa deniz tutkunu Ali Sami Yen’e Şubat 1917’de hayatı boyunca unutmayacağı bir görev verdi. Heybeliada Bahriye Mektebi’nde beden terbiyesi ve spor öğretmenliği görevi kendisine tevdi edildi. Bu konuyu bir söyleşide şöyle anlatıyor: “Bu çalışmalar ile çok alakalı olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Bahriye Mektebi’nden Ferit Bey’in de talebiyle beni bu mektebe beden terbiyesi ve spor öğretmeni olarak tayin etti. Bu tesadüf olmasaydı belki ben de Çanakkale’de şehit düşen arkadaşlarımın arasına girecektim. Cemal Paşa hiçbir yardımı benden esirgemedi. Terbiyeli, disiplinli, çalışkan ve her cepheden tam tesisatlı bir deniz muhittin içinde geçirdiğim birkaç sene tabiata ve sonuçta spora yatkınlık açısından beni en çok tatmin etmiş olan senelerdir.”

    Ali Sami Yen’in sadece futbol ve denizcilik değil, izcilik, avcılık, trekking ve tenis dallarında Türk sporuna büyük kakılar sağladığını ekleyelim. Onun vizyonunu bugün bile anlamak kolay değil. 

    VE GÜNÜMÜZ MANZARALARI

    Türkiye maalesef bugün devleti ve halkı ile denizci olamamıştır. Bugün futbolun yanında yelken, yüzme, kürek, su altı sporlarının kısacası su sporlarının kitlesel merak ve takip konusunda adı bile geçmiyor. Belediyelerin pek çoğunun futbol kulüpleri olmasına rağmen, yüzme, yelken ve kürek kulüpleri yok. Halka bedava yüzme eğitimi verecek kursları açan belediye sayısı o kadar az ki, bu tip kursların açılması, basında haber niteliği taşıyor. Futbol camiasının içine düştüğü acıklı durumu ise, arsız neoliberal kapitalizm ve ahlaksız kazanma hırsının toplumu getirdiği karanlık durum özetliyor. 

    Her sene yüzme bilmediği için yüzlerce çocuk ve gencimizi boğulma sonucu kaybediyoruz. Bir tek futbolcuya verilen transfer parası ile gençlere yüzme kursları açılabilecekken, her sene yaşanan acıklı tabloya sadece bakıyoruz. Belediyeler de büyük spor kulüpleri de kitlesel denizcileşme eğitimine kaynak ayırmıyor. Bugün İstanbul Boğazı’nda bütçesi pek çok ilden yüksek ilçeler var ancak koskoca Boğaziçi’nde başta Sarıyer olmak üzere hiçbir yerde deniz kulübü yok. Diğer yandan marina ve özel tekneler sayısal olarak son yıllarda artmış olsa da bu artışa paralel amatör denizcilik ruhu ölüyor. Artan tekne sayısı hedonizm, kişisel statü sembolü ve prestij aracına dönüşümle izah edilebilir. Maalesef denizlerimizde çoğunluk görgüsüz ve kara paranın tekneleri dolaşmaktadır.

    Bugün Galatasaray dahil hiçbir büyük futbol kulübü denizciliği bir kamu ülküsü ve halkın doğa ile uygarlığa erişim aracı olarak benimsemiyor. Büyük spor kulüplerinin su sporları branşları ile Türkiye Yelken Federasyonu ve Türkiye Yüzme Federasyonu asli amaç olarak olimpiyatlara su sporlarında gençler yetiştirmeyi hedefliyorlar. Gönül isterdi ki bu büyük kulüpler ve federasyonlar fakir gençlerin denizciliğe yönelmesinde, yüzme, temel yelken ve kürek öğrenmesinde rol oynasın. Keşke Ali Sami Yen’in 100 yıl önce denizcilik kültürü boyutunda hissettiklerini bugünün kulüp ve devlet yöneticileri hissedebilseydi. Ali Sami Yen’in 15 kuruşa hurdadan aldığı derin su iskandiliyle denizcilik müzesi kurmuş olmanın onda yarattığı heyecanın milyonda birini bugünün yöneticileri yaşamış olsaydı her halde farklı bir Türkiye olurdu. Yaşar Kemal’in dediği gibi, “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.’” Dilerim bu yazımı gereken görgülü kişiler okurlar ve ders çıkarırlar. 29 Temmuz 1951 tarihinde sonsuzluğa uğurlanan Ali Sami Yen’in Türk futbolu, amatör denizciliği ve sporuna yaptığı katkılar önünde saygıyla eğiliyorum.☸

  • MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve Sadun Boro

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve Sadun Boro

    Sadun Boro ve Oda Boro’nun 1965-1968 yılları arasında 10,5 metre uzunluğundaki Kısmet yelkenlisi ile gerçekleştirdikleri dünya seyahatinin tamamlanmasının 50. yılı, Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu (KÜDENFOR) tarafından düzenlenen bir tören ve Sadun Boro’nun torunu Suyla Polat’ın gitar resitali ile 1 Kasım’da kutlandı. 1 Kasım, Sadun Boro’nun doğum günüydü. Üç yıl önce kaybettiğimiz Sadun Boro yaşasaydı, tam 90 yaşında olacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybettiğimiz gün 10 yaşından 9 gün almıştı. Türklerin atasını ve ölümsüz baş komutanının soluduğu havayı 10 yıl da olsa solumuştu. Küçük yaşına rağmen onun okyanuslar kadar sınırsız değerini ve Türklerin tarihine armağan ettiği, sonsuza dek yaşayacak Cumhuriyetin kıymetini kalbinde, ruhunda ve aklında hissedebiliyordu. Tam anlamıyla bir cumhuriyet çocuğu idi.

    ATATÜRK’ÜN DENİZCİLİĞİNİ KEŞİF

    Küçük Sadun, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin 5. yılında doğmuş ve onu 15. yılında kaybetmişti. Tanrı’nın Türklere en büyük armağanı olan eşsiz liderin, Atatürk’ün denizleri ve denizciliği ne denli sevdiğini bilmesi için kitaplar okumasına gerek yoktu. Zira gazetelerde ebedi şefin Florya Köşkü’nde kürek çekip, yüzerken, ya da  Moda Koyu’nda yelken yaparken çekilmiş fotoğraflarını görebiliyordu. Kendini bildiği günden bu yana, denizle iç içe büyüyün küçük çocuğun gönlünde Türklerin Ata’sının aynı zamanda iyi bir denizci olduğu algısı oluşmuştu.

    Sadun Boro’nun 1 Kasım 1937’de 9. yaş gününü kutladığı anlarda, ebedi şef Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden beşinci dönem açılış konuşması olarak aşağıdaki sözleri söylüyordu:

    “Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak ve tersaneler, gemiler, limanlar ve iskeleler inşa edilecek, deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü: Toprakların üç bir yanı  deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer. En uygun coğrafi konumda ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri bir denizci ulus yetiştirmek yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmasını bilmeliyiz. Denizciliği Türk’ün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız…”     

    TÜRK DENİZCİLİK TARİHİNDE BİR İLK

    Bu sözlerin söylenmesinden tam 28 yıl sonra 22 Ağustos 1965 günü Sadun Boro 10,5 metre boyunda ahşap Kısmet yelkenlisi ile dünya seyahatine başladı. Türklerin tarihinde bir ilk yaşanacaktı. Sanki Sadun Boro Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1937 konuşmasındaki “üç bir yanı deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer’’ sözüne cevap veriyordu. Bir Türk amatör denizcisi, 37 yaşındaki Sadun Boro, genç cumhuriyetin bir temsilcisi olarak  milletin kudret ve yeteneğini yer kürenin yüzde 70’ini kapsayan okyanuslara yansıtmaya başlıyordu. Sadun Boro, 15 Haziran 1968’in öğle sularında muzaffer bir Amiral gibi İstanbul sularına geri döndü. Dünyayı yelkenle çevreleyen ilk Türk denizcisi olmuştu. 16. yüzyılın muharip komutanı Amiral Barbaros Hayrettin’den sonra Türk milletinin gönlünde ölümsüz isim yapan ikinci denizci olmuştu.

    Türkiye’de amatör denizciliğin rotasını ve kaderini değiştiren Sadun Boro ve eşi Oda Boro sadece gemicilik, yelken ve navigasyon ustalıkları ile kendilerine haklı isim yapmadılar. Onları hepimizin gözünde öne çıkaran gücünü akıldan tecrübeden ve bilgiden alan emsalsiz cesaretleri oldu. Öyle bir cesaret ki; küresel arama kurtarma sisteminin henüz kurulmadığı, açık denizde sekstant dışında seyir yardımcısının bulunmadığı, 10,5 metrelik ahşap bir yelkenlide tuvalet dahil en temel konfor unsurunun bile yer almadığı, dış dünya ile irtibatı sağlayacak hiçbir iletişimin olmadığı şartlarda Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanuslarını geçebilmek.

    İLHAM VE CESARETLE

    Bu cesaret onları en zor şart ve en kısıtlı olanaklarla ufkun ötesine, bilinmeyen yerlere, yerküreyi kaplayan mavi sonsuzluğun değişik rotalarına taşıdı. Cesaret duygusunun tetiklediği ana duygu macera idi. Ufkun ötesine gitmeyi, bilinmeyen limanlara girmeyi, dağların yamaçlarını aşmayı, zirvelere erişmeyi, yenilik aramayı, daha iyiye erişmek için bilgiye, tecrübeye, akla ve dayanma gücüne bağlı meydan okumayı içeren maceracılık olmasa acaba insanlık bir adım ilerler miydi? Tehlikeli ve zorlu işleri başaran bu tür insanlar, toplumun büyük çoğunluğu temsil eden, heyecan aramayan, macerayı düşleyemeyen, hatta hesaplı risk bile alamayanlar için ilham kaynağıdırlar. Bu insanlar, dayanma gücümüzün fiziksel ve duygusal sınırlarını zorlayıp güç olanı başardıklarından, zor zamanların örnek kişilikleri olurlar. Kaderin çağrısına yanıt veren ve ölüm olasılığı dahil olmak üzere, gerçek ve katıksız tehlikeler ile yüzleşmeye cesaret eden bu kahramanların sunduğu dersler, bizi hayata daha çok bağlar ve mücadele yeteneğimizi artırır.

    Zaten en büyüğünü bu topraklar çıkarmadı mı? Aydınlanmayı, sanayi devrimini yaşamamış, gerilemiş ve çökmüş Osmanlı İmparatorluğu üzerine, dünya tarihinin yetiştirdiği ve bu asırda bizlere nasip ettiği en büyük lider Mustafa Kemal’in girişimci ruhu olmasa, 13 Kasım 1918 günü Kartal istimbotu üzerinde işgal donanmasına bakarak geldikleri gibi giderler diyebilir miydi? Kurtuluş ve kuruluşu başarabilir miydi? Atatürk, kurduğu genç Cumhuriyeti neden gençlere emanet etti? Sadun Boro, gençliğin Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyete armağanlarının en büyüklerinden birisidir. Bir Türk genci Cumhuriyetin 45. yılında 10,5 metrelik yelkenli bir tekne ile dünyayı dolaşabildi ve kendisine bağımsızlık ve egemenlik emanet eden Ata’sına bu başarısıyla en büyük armağanı verdi.

    “Toprak Gemi” Anadolu’nun ilk yelkenci dünya gezgini, Türk amatör denizciliğinin kutup yıldızı, mavi uygarlık rotasının usta kaptanı, çevre dostu, “Mavi Vatan”ın büyükelçisi, Sadun Boro’yu Mustafa Kemal’in onun 9. yaş gününe denk gelen günde söylediği sözlere sadık kalarak Türk halkının kudret ve yeteneğinin sınırını ispat etmiş olmasının önünde saygı ile eğiliyorum.

    Bu hududu zorlayacak ve Güney Okyanusu’nu tek başına yelkenle geçecek yeni Sadun Boro’ların çıkması dileğimizle Atatürk ve Sadun Boro’yu tüm deniz şehitlerimizle birlikte rahmet, minnet ve vefa ile anıyorum.☸

  • Yacht Türkiye Ocak 2018 – 143

    Yacht Türkiye Ocak 2018 – 143

    14 ALESTA

    Atölye Kazaz, Bavaria Yachts, Bilgin Yachts, boot Düsseldorf, Boston Whaler 380 Outrage, Beneteau, CNR Avrasya Boat Show, CRN Yachts, Custom Line 120’, D-Marin Kids ve TURMEPA, Formula Boats, Gala Boats, Sea Ray Fly 520, Boat Show Eurasia Kara Fuarı, X-Yachts, TINA Denizlik Arkeolojisi Dergisi…

    24 ÇARŞI

    En yeni tekne ekipmanları, sezon modası, yat dekorasyonu ve teknoloji…

    32 TAKVİM

    Fuarlar, yarışlar, organizasyonlar ve her türlü denizcilik etkinliği… Rüzgâr takvimiyle birlikte…

    34 KILAVUZ

    Otomobil üreticilerinin efsanevi modellerinden ilham alarak karadaki iddialarını su üstüne taşıdıkları 10 tekne…

    46 KAPAK KIZI

    1970’lerin başında, Soğuk Savaş döneminde Sovyet Ordusu’nun buz kırıcı römorkörü olarak hayatına başlayan 77,40 metrelik Legend…

    56 SEVGİLİ TEKNEM

    İstanbul Boğazı’nın 1970’li yıllardaki en büyük ikinci klâsik teknesi 14,70 metrelik tarihi yelkenli Orsa II’nin hikâyesi…

    62 MAVİ TUTKU

    Sanatında olduğu kadar, deniz konusunda da alabildiğine tutkulu Ferahnaz Deryan 32 yıl sonra kavuştuğu teknesini anlattı…

    68 ÇEVRE

    Dalyan’ı temiz enerji kurtaracak! Çare: Elektrikli motorlu gezi tekneleri…

    72 DENİZİN ÇAĞRISI

    Oğlu Kaan Tuncel teknede taşınabilecek en iyi oyuncaklardan SUP’ı (Stand Up Paddle) anlattı, Tanıl Tuncel yazdı…

    80 FIRTINA KUŞU

    Süha Umar, Piri Reis’in izinde İbiza Adası’nda…

    88 UZAK ROTA

    Prof. Dr. Burcu Bostanoğlu, S/Y Storm Bird ile Okyanusya’dan Filipin Denizi’ndeki Samal Adası’na geçiyor…

    92 MEGAYAT MUTFAKLARI

    Deniz Kurt, Ege Denizi’ndeki ismi pek duyulmayan sessiz sakin adalardan Egina’yı yazdı… Ayın tarifi ise Kabak Carpaccio…

    94 MAVİ UYGARLIK

    Amiral Cem Gürdeniz, bugün Rahmi M. Koç Müzesi’nde yer alan 90 yaşındaki amiral filikası Maid of Honour’un öyküsünü anlattı…

    96 HAVANIN KOKUSU

    Bünyamin Sürmeli, Beaufort Döngüsü’ndeki değişimin Dünya’ya etkilerini yazdı…

    98 KİTAP

    Ellen MacArthur’un önsözüyle yayımlanan Görsel Rehberler serisinde yer alan “Yelkencilik” adlı kitabı, yeni çıkanlar ve çok okunanlar…

    100 TEKNİK

    Kışlama sürecinin ikinci aşaması olan ‘tekne altı bakımları’ konusunu araştırdık…

    102 TRAMOLA

    BAYK Güz Trofesi, Volvo Ocean Race, World Sailing Gençler Dünya Şampiyonası, Burhanettin Tekdağ Yıl Sonu Kupası, Kadınlar Günü Kupası, Palamut & CPM Sailing…

    110 TRAMOLA EKİP

    2010 yılında kurulan Anadolu Efes Saling takımının üyeleri ile yükselen başarı grafikleri ve yelken tutkuları üzerine konuştuk…

    116 OTO

    Mercedes S 400, Mini Cooper Countryman…

    117 YAT MARKET