Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • Jaws’ı unutun asıl tehlike iklim krizi

    Jaws’ı unutun asıl tehlike iklim krizi

    Sanılanın aksine kıyılarımızda köpek balıkları çoğalmıyor. Tam aksine, bazı türlerin sayısı giderek azalıyor ve yaşam alanları daralıyor. Kıyıya gelmeleri, hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi gösteriyor aslında. Derinlerde azalan oksijenin ve uygun olmayan yaşam koşullarının sonucu olarak yaşam tehlikesi beliriyor ve bu canlılar kendini kıyıda buluyor. 

    Denizde yüzerken bir köpek balığı ile karşılaşsanız ne yapmanız gerektiğini biliyor muydunuz? Sorunun cevabı, sakince uzaklaşmak. Çünkü telaşlı bir hareket, köpek balıklarının zihninde “yaralı ve kolay av” algısı uyandırabiliyor. Sorunun sebebi ise bu sene Gökova Körfezi’nde, Konyaaltı plajında, Ege-Akdeniz kıyılarının çok çeşitli noktalarında, keza Marmara’da sıkça köpek balığı görüntülerine rastlamamız. Hâl böyle olunca sosyal medyada “Türkiye’de köpek balığı görüldü”, “Sayıları artıyor mu?” gibi yorumlar ve haberler de çoğaldı. Bu spekülasyonlar ve en başta sorduğum soru korkutmasın tabii ki. Çünkü tam da az önce dediğim gibi bunlar spekülasyondan ibaret. 

    ÇOĞALMIYOR, AZALIYORLAR

    Öncelikle, karşılaşılan bu türler öyle Jaws filmlerindeki gibi korkunç türler değil. Aksine; genellikle ürkek, insandan çekinen camgöz ya da kum köpekbalığı gibi türler bunlar. Bununla birlikte, üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülke olarak denizlerimizde köpek balığı da olması epey doğal bir durum aslında. Doğal olmayan durum ise şu: Deniz suyu sıcaklığının artması, oksijen seviyesinin azalması, yaşam koşullarının bozulması. Tüm bu doğal olmayan, anormal koşullar, onları yaşam alanlarından uzaklaştırıp kıyıya itiyor. Elbette bu paylaşımlar, ister istemez insanın aklında “Acaba köpek balıkları çoğaldı mı?” sorusunu canlandırıyor. Ama işin aslı biraz farklı. Marmara’da ve Türkiye’nin diğer kıyılarında köpek balıkları çoğalmıyor; aslında tam aksine bazı türlerin sayısı giderek azalıyor ve yaşam alanları daralıyor. Kıyıya gelmeleri, tam da hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi gösteriyor aslında. Bu küçük ziyaretlere rastladığımızda kafamızda oluşan şey “tehlike” değil de “tehlikede” olmalı belki de. Çünkü derinlerde azalan oksijenin, ona uygun olmayan yaşam koşullarının sonucu yaşam tehlikesi beliriyor ve bu canlılar kendini kıyıda buluyor. Bi nevi oksijen arayışına çıkıyor.

    OKSİJENSİZ DENİZ: MARMARA

    İşte burada biraz denizlerimizin hikâyesine bakmak lazım. Marmara Denizi örneğin. Yıllardır adeta bir yükün altında. Müsilajıydı, kirliliğiydi, başından dert eksik olmadı. Çevresini kuşatan milyon nüfuslu şehirler, sanayi atıkları, tarım ilaçlarıyla dolu sular ve üstüne bir de Karadeniz’den taşınan kirlilik… Hepsini üst üste koyunca, en az kırk yıldır süren bu tablo Marmara’yı giderek oksijensiz bir denize dönüştürdü. Özellikle doğu Marmara’da yaşanan çevresel bozulma, birçok türün derin sularda tutunamayıp kıyılara yaklaşmasına yol açıyor. Marmara’da kıyıya vuran vatoz türlerinde de artış var mesela. Ki vatozlar dinozorların zamanından beri aynı şekilleriyle yaşayan, nice kitlesel yok oluş gören canlılar. Dinozorlar yok oldu ama onların nesli hâlâ devam ediyor. Böylesi güçlü yapıda bir canlının bile kaderini iklim krizi gibi faktörler değiştiriyor. Derin sularda sıcaklık seviyesi artınca, oksijen seviyesi düşünce, derin su canlılarının habitatını mahveden kirlilik vb. faktörler patlayınca bu canlıların birçoğu da soluğu kıyıda alıyor. Nefesi daha uzakta arıyor, aramak zorunda kalıyor. 

    İKLİM KONFORU DÜŞECEK, YAZLAR ZORLU GEÇECEK

    Ege ve Akdeniz’de de maalesef farklı bir hikâye anlatamıyoruz. Biliyorum, ormanlarımızdan bu sene zaten canımız çok yandı. Yüzümüzün en azından denizlerimizden yana biraz gülmesini isterdim ama hoyratça yaşamın ve çevre bilinci eksikliğinin sonucu güzel şeyler söyleyemiyorum ne yazık ki. Akdeniz’de yaz sıcaklıkları kışlara göre çok daha hızlı yükseliyor ve kıyılar adım adım daha karasal bir iklime doğru yol alıyor. Araştırmalar Akdeniz’in küresel ortalamadan yüzde 25 daha hızlı ısındığını, yaz sıcaklıklarının ise neredeyse yüzde 40 daha hızlı artacağını gösteriyor. Etkilenen sadece ortalama sıcaklıklar değil; mevsimsel sıcaklıklar arasındaki farklar da büyüyor. Yazlar kavurucu, kışlar görece daha ılıman. Boğaziçi Üniversitesi’nden araştırmacıların yakın tarihli çalışması tabloyu netleştiriyor: 2026-2050 döneminde Akdeniz, Ege ve Marmara kıyılarında iklim konforu ciddi şekilde düşecek ve yazlar artık çok daha zorlu geçecek. Deniz kenarında geçirdiğimiz tatillerde hissettiğimiz o sıcak hava, önümüzdeki yıllarda çok daha keskin bir şekilde hayatımıza dokunacak gibi.

    VAHŞİ OLAN HANGİSİ? İNSAN MI KÖPEK BALIĞI MI?

    Meşhur Jaws filmi dillere pelesenk olmuş tabii. Aslında köpek balıkları hep vahşi bir çağrışım yapsa da onların işi bundan çok daha fazla. Ekosistemde yalnızca avcı değiller; rekabetçi, dengeleyici, besin taşıyıcı ve hatta başka canlılar için doğrudan besin kaynağı olarak önemli roller üstleniyorlar. Yani denizin dengesinde her zaman bir yerleri var. Ne var ki aşırı avcılık ve iklim kaynaklı değişimler, okyanus sirkülasyonundaki bozulmalar ve deniz suyu sıcaklığındaki anormallikler, köpek balığı popülasyonlarını ciddi şekilde azalttı ve ekosistemdeki rollerini değiştirdi. Özellikle büyük “makro avcı” türler, yani o filmlerde gördüğümüz iri köpek balıkları insan etkisinden nasibini iyi alıyor maalesef. Hatta Jaws, Open Water, The Shallows gibi filmlerden sonra köpek balıkları korkunun sinema yıldızı haline geldi. Bunun sonucunda da ciddi bir köpek balığı avına çıkıldı, tabiri caizse bir köpek balığı katliamı yapıldı. 

    Kitabımda da bahsetmiştim, okuyanlar bilir: “Köpek balığı yüzgeci çorbası” diye bir şey var mesela. Sadece yüzgeçleri için milyonlarca köpek balığının öldürülmesine neden olmuş bir gastronomi merakı. Tüm bunlar olunca, vahşi olan hangi taraf diye sorguluyor insan. Halbuki köpek balığının varlığı, avladıkları türleri düzenlemekten kıyı ekosistemlerini korumaya, hatta karbon tutmaya kadar pek çok işe katkı sağlıyor. Ormanda aslanlar, kurtlar neyse, denizde köpek balığı da o. İklim değişikliği altında bu roller daha da kritik hâle geliyor. Besin arayışıyla kıyıya yaklaşan köpek balıkları, yalnızca kendilerini değil, deniz ekosisteminin dengesini de bizlere hatırlatıyor. Ekolojik bakışla sosyal boyutu birleştirmek gerekiyor. Belki de gerçek vahşet, onların değil; insanın ekosisteme verdiği darbedir.☸

  • Akdeniz temiz hava için yelken açtı 

    Akdeniz temiz hava için yelken açtı 


    Dünya deniz trafiğinin en yoğun bölgelerinden biri olan Akdeniz, 1 Mayıs itibarıyla resmen “Emisyon Kontrol Alanı” ilan edildi. Buna göre, bölgeden geçecek tüm gemilerin kükürt içeriği düşük yakıtlar kullanması zorunlu hale geldi. Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyıları da artık bu temiz hava güzergâhına dahil.

    Takvimler Haziran’ı gösterdiğine göre, artık resmi olarak yaz geldi diyebiliriz. Yatına atlayıp Ege’nin bir koyuna demir atmak, Akdeniz’in mavisine açılmak gibisi yok. Ne yalan söyleyeyim, konu Ege ve Akdeniz olunca en güzeli de bizim memleket değil mi ya diyesim geliyor ister istemez. Peki, bu yaz bizi bekleyen o “deniz havası” gerçekten de o kadar temiz mi? Bu yıl bu soruya “evet” deme şansımız hayli yüksek. Çünkü 1 Mayıs itibarıyla Akdeniz resmen “Emisyon Kontrol Alanı (ECA)” ilan edildi.

    SINIR ÇANAKKALE BOĞAZI GİRİŞİ

    Gemilerin daha temiz yakıtlar kullanmasını zorunlu kılan bu uygulama, denizcilikten kaynaklı hava kirliliğini yüzde 80’e kadar azaltma potansiyeline sahip. Daha temiz yakıt, daha az kükürt, daha sağlıklı bir atmosfer… Bu tarz düzenlemeler sadece soluduğumuz havayı değil, denizlerin geleceğini de değiştiriyor.

    Kısa ismiyle Barselona Sözleşmesi olarak bilinen “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi” Akdeniz’in kirlenmesini önlemeyi amaçlayan, UNEP’in 1974’te başlattığı bir çevre sözleşmesi. Bu sözleşmeye istinaden, Emisyon Kontrol Alanları belirleniyor ve bu alanlar gemilerden kaynaklanan hava emisyonlarını en aza indirmek için daha sıkı kontrollerin oluşturulduğu bir deniz alanını ifade ediyor. Mayıs 2025 itibarıyla artık resmen ECA ilan edilen Akdeniz için de buradan geçecek tüm gemilerin, kükürt içeriği düşük yakıtlar kullanması zorunlu hale gelmiş oldu. Bir nevi gemilerin egzozunu filtrelemek gibi bir şey. Durumun özeti bundan ibaret. Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyıları artık bu temiz hava güzergâhına dahil. Yalnızca, Marmara şimdilik bu iyileşmeden muaf; çünkü ECA sınırı Çanakkale Boğazı girişinde son buluyor. 

    ECA dediğimiz uygulama dünya çapında olan bir düzenleme ve küresel kapsamda bu alanların sayısı giderek artıyor. Daha önce Kanada ve Norveç’in Arktik kıyılarında başlayan ECA düzenlemesi, Kuzeydoğu Atlantik bölgesini de kapsamına aldı. Mart 2026 itibarıyla da Grönland, İzlanda, İrlanda ve Batı Avrupa kıyıları bu uygulamaya geçiyor. Böylece Avrupa’nın neredeyse tamamı ECA kapsamına alınmış olacak. Haritada ECA şemsiyesi altında kalan mavi alanlar giderek büyüyor, nefes alacak alan da aynı oranda genişliyor.

    SÜRDÜRÜLEBİLİR MAVİ EKONOMİ VİZYONU

    Akdeniz, dünya deniz trafiğinin en yoğun bölgelerinden biri. Üstelik Türkiye’nin kıyıları da bu yoğunluğun tam ortasında. Bodrum, Marmaris, Göcek gibi gözbebeği rotalarımız sadece turistik değil, aynı zamanda hava kirliliğine de açık hedefler.

    Denizcilik kaynaklı hava kirliliği, sadece uzaklarda, sadece deniz suyunu etkileyen bir çevre meselesi değil; astımdan tutun da birçok hastalığı kapsayan ve insan sağlığını etkileyen, deniz canlılarının yaşamına savaş açan çok ciddi bir tehdit. Ayrıca asit yağmurları, deniz ekosisteminin dengesini bozarak balık popülasyonlarını da hayli etkileyebiliyor. İşte bu yüzden bu tarz düzenlemeler ve uygulamalar sadece bir “temiz yakıt” konusu değil, aynı zamanda daha sürdürülebilir bir mavi ekonomi vizyonunun da yapı taşı aslında. 

    Biraz gemilerden kaynaklı emisyonları konuşacak olursak, temel anlamda bunları ikiye ayırmak mümkün: Biri iklim değişimi vesilesiyle sürekli konuştuğumuz sera gazları, diğeri de nefes aldığımız havayı kirletenler. İklim tarafında karşımıza üçlü bir ekip çıkıyor: Karbondioksit, metan ve nitröz oksit. Karbondioksit zaten tanıdık ama asıl şaşırtıcı olan, metan ve nitröz oksitin çok daha güçlü olmaları. Mesela metan, ısınma etkisi açısından karbondioksitten 28 kat, nitröz oksit ise tam 265 kat daha etkili. Metan ve nitröz oksitin daha az konuşulmasının tek sebebi miktarlarının az olması. Bu yüzden genelde arka planda kalıyorlar. Yoksa çok çok daha güçlü sera gazları. Yani ne yazık ki bu üçlü çok güçlü.

    SADECE ÇEVRE DEĞİL, İNSAN ODAKLI UYGULAMALAR

    Gelelim havayı kirletenlere… Burada da başı kükürt oksit çekiyor. Sonra azot oksitler geliyor. Bir de gözle göremediğimiz minicik parçacıklar var, partikül madde dediğimiz, nefes alırken ciğerlerimize kadar giren türden. Ve son olarak da siyah karbon var; yakıt tam yanmayınca ortaya çıkan zehirli gazları temsil ediyor. ECA alanlarının asıl savaşı işte bu saydıklarımızla. Özellikle kükürt oksitler hem kendi başına zararlı hem de parçacıklı madde oluşumunu artırdığı için asıl hedef noktası aslında. Ve en çok kükürt oksite odaklanılmasının sebebi ise en kolay müdahale edilebilenin o olması. Çünkü sadece, kullanılan yakıtın türünü değiştirerek azaltılabiliyor. Azot oksitler öyle değil; motorlara müdahale gerekiyor, masraflı iş. 

    Bu değişimler sadece denizi değil, atmosferi, hatta doğrudan sağlığımızı da etkiliyor. Kükürt emisyonunun azalması kıyı şehirlerinde, limanlarda ve en çok da marinalarda soluduğumuz havanın kalitesini ciddi biçimde iyileştirecek bir adım. Özellikle solunum hastalıkları, kalp-damar rahatsızlıkları gibi riskler açısından denizcilik kaynaklı hava kirliliği önemli bir etken. Yani bu yeni düzenlemeler sadece çevreci değil, bir o kadar da insan odaklı. Peki sistem sadece yakıtla mı değişir? Elbette hayır. Emisyonları düşürmek kadar, sistemin bütününü değiştirmek de gerekiyor. Yani sadece motoru susturmak, yakıtı değiştirmek gibi eylemler yetmiyor; o motorun neden o kadar bağımlı olduğunu, nasıl daha az ihtiyaç duyulabileceğini de tartışmak gerek. Yani mesele sadece yakıt değil. İnsan davranışı, farkındalık, politikalar, iş modelleri, birden fazla disiplinin bir arada çalışması da önemli. Kaptan köşkünde sürdürülebilirlik haritası olmadan sadece pusulayla gidilmiyor artık.

    “YEŞİL SEYİR”

    Elbette sadece denizcilik kuralları değişmiyor, alışkanlıklarımız da sessiz sedasız dönüşüyor. Artık sadece nereye gittiğimiz değil, nasıl gittiğimiz de önemli. “Temiz yakıt” meselesi sadece tankerlerin, kargo gemilerinin ya da yolcu gemilerinin sorunu değil; giderek daha fazla yat sahibi de bu dönüşüme ayak uydurmanın yollarını arıyor. Elektrikli deniz taşıtları, hibrit motorlu tekneler ve enerji verimliliği yüksek sistemler, denizcilik dünyasında artık sadece yenilik değil, ihtiyaç. Yani artık mavi sularda “yeşil seyir” diye bir şey var. Güneş panelleriyle donatılmış tekneler, atık su sistemlerine duyarlılık gösteren kaptanlar, demir attığı koyda sadece iz bırakıp giden değil, doğayı koruyan denizciler… Bu yeni denizcilik kültürü, sadece bir trend değil; mavi gezegenimizin geleceği için bir zorunluluk artık adeta. 

    Uzun lafın kısası; bu yaz Göcek’te, Kaş’ta, Bodrum’da tekneyle gün batımı izlerken ciğerine dolan o hava, umarım daha temiz olacak. Derin bir nefes aldığında kükürt yerine iyot kokusu alıyorsan, rotamız doğru demektir.☸

  • Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Türkiye’de ise 11 Haziran’dı.

    Daha kaç sene önce bilim insanları, küresel ısınma önlenemediği takdirde Türkiye yüz yıl içinde Kuzey Afrika’ya dönecek diyordu. Yaza girdiğimiz gibi, haziran ayında evdeyken, dışardayken, işimizin başındayken, saat fark etmeksizin sıcaktan ayılıp bayıldık, eridik, düştük adeta. Hoş, ülkemizde artık Afrika’dan daha sıcak bölgeler var. Geçen günlerde, Afrikalı birinin yaptığı bir konuşmaya rastladım. Adana’da okuyan arkadaşlarım yazın sıcaktan kaçmak için Afrika’ya geri dönüyor diyor. İşin şakası bir yana, çöl sıcakları yaşadığımız bir haziran ayı geçirdik. Öte yandan, sıcaklıkların yüksek seyretmesi yalnızca sıcaklıkların yüksek olacağı anlamına gelmiyor, yazın sıcak geçmesi, yalnızca yazın sıcak geçeceği anlamını taşımıyor. Beraberinde fırtınalar, seller, hortumlar dolular da anlamına geliyor. Tabii bu sadece küresel ısınma kaynaklı bir sorun değil ama küresel ısınma efekti verilmiş problemler diyebiliriz açıkçası. Size şöyle bir konu açacağım: 

    DÜNYA KAYNAKLARINA GİTGİDE BORÇLANMAK

    Dünyada gerçekleşen aşırılıklarda aslında bizim aşırılıklarımızın payı çok büyük. En başta, aşırı tüketim, beraberinde bilinçsiz tüketim… Dünyada üretilen gıdanın üçte biri israf ediliyor. Daha masalara bile gelmeden çöpe gidiyor. Ve bu sadece gıda israfı. Kıyafet, materyal, elektronik eşyalar, su, bunlardan bahsetmedim bile. Üretilip de sofralara kadar gelen gıdanın da masrafı (çevre, enerji, su, iş gücü vb. masrafı) ayrı oluyor. Bununla birlikte bilinçsiz veya önemsemediğimiz bir tüketim şekli var. Çok basit bir örnek vereyim: Lavaboya dökülen 1 litre atık yağ, doğada bir milyon litre temiz suyu kirletiyor. 1’e 1 milyon. Herkesin yapması gereken ama maalesef birçoğumuzun yapmadığı çok basit bir iş, öyle değil mi? İşte böyle yapa yapa, dünya kaynaklarına her sene daha da borçlanır hale geliyoruz. 

    Dünya Limit Aşım Günü’nü (Earth Overshoot Day) duymuşsunuzdur. Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Geçen yıl 2 Ağustos olan bu tarih bir gün daha öne çekildi ve bu durum kaynak tüketimimizin hızla arttığını gösteriyor. Türkiye’nin 2024 yılı Ülke Limit Aşım Günü ne zaman dersiniz? 11 Haziran. Evet çoktan geçti bile. Zaten geçen yıl da 22 Haziran’dı. Bu, Türkiye’nin kaynaklarını dünya ortalamasından daha hızlı tükettiğini gösteriyor. Her geçen sene hem dünyanın hem kendimizin rekorunu kırıyoruz. Su, enerji, tarım ve orman kaynaklarımız hızla tükeniyor ve maalesef ki ekolojik denge bozuluyor. 

    EKOLOJİK FARKINDALIK

    Limit Aşım Günü kavramı, 1970’lerde Küresel Ayak İzi Ağı Kuruluşu tarafından geliştirilen bir konsept. O zamandan beri dünya genelinde ekolojik farkındalığı artırmak ve sürdürülebilirlik çabalarına destek olmak için kullanılıyor. Neden önemli? Çünkü küresel tüketimimizin sürdürülebilirliğine dair ciddi endişeleri gündeme getiriyor. Dünya Limit Aşım Günü’nü şu şekilde de düşünebiliriz: Bir adaya yelken açtığınızı hayal edin. Yolculuğunuz sırasında teknede belirli bir miktar su, yiyecek ve yakıt stokunuz var. Rüzgârı ve deniz akıntılarını en iyi şekilde kullanarak bu kaynakları ekonomik bir şekilde tüketmek zorundasınız. Ancak, eğer bu kaynakları dikkatsizce harcarsanız ve varış noktasına ulaşmadan önce tükenirse, adaya ulaşmanız imkânsız hale gelir. Dünya Limit Aşım Günü, işte tam da bu durumu simgeliyor. İnsanlık olarak, doğanın bize sunduğu kaynakları daha yıl bitmeden tüketiyoruz ve yılın geri kalanında bu kaynakların yeniden oluşmasını beklemek zorunda kalıyoruz. Sanki bir dünyamız değil de en az 1.7 dünyamız varmış gibi yiyor, içiyor, tüketiyoruz. Peki limit aşımının nedenleri neler? Elbette birçok nedeni var. Fakat temel birkaç sebebe indirgersek; başı hızlı nüfus artışı ve şehirleşme çekiyor. Bununla birlikte endüstriyel ve tarımsal faaliyetler ilk sorumlulardan. Enerji tüketimi ve fosil yakıt kullanımı, doğal kaynakların yönetimindeki yetersizlik.

    DÜNYANIN ÖMÜR TÖRPÜSÜ:

    TÜKETİM HIZI

    Ekolojik ayak izi tükettiğimiz kaynakları yeniden üretmek ve tüketimler sonucu oluşan atıkları kontrol altına almak için gerekli olan toprak ve su alanını temsil eden, küresel hektar cinsinden ölçülen bir kavram. Kısacası doğa üzerinde insanlığın oluşturduğu yük. Limit Aşım Günü de temel anlamda ekolojik ayak izi ve biyolojik kapasite kavramları ile hesaplanıyor. İşte bu ekolojik ayak izi ne kadar büyürse yıllık limit daha erken aşılıyor, borç daha da artıyor. Geçmişten bugüne sürekli bir artışta olan insan nüfusu, beraberinde büyüyen ekonomiler, aynı süreklilikte büyümeyen doğal kaynaklar ile orantısızlık oluşturuyor. Aşırılığa kaçıyor ve dünyaya bir tehdit haline geliyor. Tüketim hızı, dünyanın kendini yenileme hızını aşıyor. Dünyanın ömür törpüsü, bu tüketim hızı oluyor.

    Aslında çok zor değil, biliyor musunuz? Evet bugünü daha ötelemek, kaynakları daha verimli kullanmak imkânsız değil. Her sene Dünya Limit Aşım Günü’nü son senelerdeki gibi öne çekmek yerine altı gün erteleyebilsek 2050 yılına kadar sürdürülebilir seviyeye ulaşabiliyoruz. IPCC’nin belirlediği 1,5 °C için bile yalnızca 10 gün ötelememiz yeterli oluyor hesaplamalara göre. Ki, size şöyle söyleyeyim, 2019’da 27 Haziran olan Türkiye Limit Aşım Günü, 2020’de kovid salgını nedeniyle yaşanan kısıtlamalar dolayısıyla 22 Ağustos’a kadar ötelenmişti, neredeyse iki ay. Elbette bugünü erteleyebilmenin yolu yöntemi, doğal kaynakları daha verimli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanmak. Borç, yiğidin kamçısıdır derler ama bu o türden bir borç değil maalesef. Küresel bir sorun olan kaynak tüketimimizin sürdürülebilirlik temelinde ele alınması, gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakmak için acil eylemleri zorunlu kılıyor. Birden fazla dünyamız varmış gibi yaşamak yerine çözüm odaklı davranmak daha da zorunlu hale geliyor. ☸ 

  • SICAK HAVA DALGALARI Yavaşlıyor, artıyor

    SICAK HAVA DALGALARI Yavaşlıyor, artıyor

    Bahar gelmiş çiçekler açarken, güneş ışınları yavaş yavaş sıcaklığını artırırken birçoğumuzun aklında tatil planları ve deniz keyfi var. Hatta çok daha önceden tatil sezonunu açanlarımız bile var, malum havalar erken ısındı. Yılın başından beri olduğu gibi normallerin üzerin sıcaklıklar Nisan’da da salınımını bozmadı.  Aynen hava gibi denizlerimiz de ısındı. 

    Son 10 yılda Türkiye’nin denizlerindeki su sıcaklığında yaşanan artış dikkat çekici. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verileri, Marmara Denizi’nde sıcaklığın 53 yıl öncesine göre 1,9 derece yükseldiğini söylüyor. Ege Denizi’nde ise 1,3 derecelik ısınma tespit edildi. Deniz suyunun 1 derece üzerinde artış gösteriyor olması sadece istatistiklerle değil, kıyı şeritlerinde dolaşırken bile hissedilebilecek bir gerçeklik. 

    Öncelikle 1 derece gibi bir artış deniz suyunda ciddi bir artış. Böylesi bir yükseliş deniz canlılarının yaşam alanlarını değiştiriyor ve deniz ekosistemi üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum, balıkçılık sektöründen deniz turizmine kadar birçok alanda olumsuz etkilere yol açıyor. Karşılaştığımız müsilaj derdinin üzerinden henüz çok geçmedi. Ayrıca denizlerdeki sıcaklık artışı kıyı erozyonunu hızlandırabilen de bir tehdit unsuru, kıyı şeritlerindeki doğal yaşamı riske atar ve sahil bölgelerindeki altyapıya zarar verir. Dolayısıyla denizlerin ısınması sadece tatil keyfimizi etkilemekle kalmıyor, doğal dengeyi ve yaşamı tehdit ediyor.

    KÜRESEL ISINMANIN DESTEĞİ

    Yaza bir kala, şöyle iyice içinizi ısıtacak bir haber daha vereyim: Maalesef gerçek anlamda ısıtacak. Sıcak hava dalgalarıyla ilgili yeni bir araştırma ilginç bir şeyi ortaya koyuyor. 

    Küresel sıcak hava dalgaları artık daha yavaş ilerliyor ve daha sık geliyor. 1980’lere göre sıcak hava dalgalarının süresi neredeyse bunun iki katına çıkmış durumda. Artık o sıcak dalgaların etkisini biraz daha uzun süre hissediyoruz. İstatistiklerle de hemen özetleyeyim: Küresel sıcak hava dalgalarının hareket hızı yüzde 20 daha yavaşlamış durumda ve bu dalgalar yüzde 67 oranında daha sık yaşanıyor. 1979-1983 yılları arasında ortalama sekiz gün süren küresel sıcak hava dalgaları, 2016-2020 yılları arasında artık 12 gün kadar etkisini sürdürmeye başlamış. Üstelik her 10 yılda, bu dalgaların hızı da yaklaşık 8 kilometre yavaşlamış. 

    2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcaklık dalgasını hatırlayın, 70 binden fazla ölüme neden olmuştu. Ayrıca küresel ısınma da bu sıcak dalgaların kendisini etkilediği gibi süresini de etkiliyor, destek veriyor. Dolayısıyla doğanın tempo ayarını biraz değiştiriyor gibi görünüyor, değil mi? Bu bilgilerle, önümüzdeki sıcak günlerde dışarıda olmayı biraz daha planlı şekilde yapmak gerekecek. 

    YAŞAM “KAVRULUYOR”

    Dikkat çekici bir başka nokta da, bu sıcak hava dalgalarının etkisinin dünyanın farklı bölgelerinde farklılık göstermesi. Özellikle Avrasya’da daha uzun süren sıcak hava dalgalarıyla karşılaşma ihtimali daha yüksek. Afrika’da ise, bu dalgaların hareket hızındaki yavaşlama daha belirgin. Raporun yazarları, bu durumu oldukça canlı bir metaforla açıklamışlar: 

    “Bu durumu bir fırın gibi düşünün, sıcaklığın süresi ne kadar uzarsa yemek o kadar çok pişer.” Bu durumda, sıcak hava dalgalarının uzun süreler boyunca etkili olmasıyla birlikte, çevremizdeki yaşamın da biraz daha “kavrulduğunu” söyleyebiliriz, yani tarımın, ekonominin, insan sağlığının… Bu bilgiler ışığında, önümüzdeki günlerde daha fazla serinlemek ve kendimizi korumak için ekstra önlemler almak gerekecek. Klimalar daha fazla çalışacak. Çok çalıştıkça elektrik sarfiyatı artıyor, küresel ısınma destekleniyor, ısı dalgaları büyüyor, bir geri besleme ile problem kartopu gibi büyüyor. Çıkalım bakalım işin içinden…

    KEÇİLERİN İSTİLASI

    İklim değişimi dışında bir haberle vedalaşalım bu sefer. İtalya’da bir adayı keçiler istila etmiş. Hem tatlı hem de trajikomik bir haber sanki? Bu istilanın neden olduğu konusunda bir kaynağımız yok ancak benim aklıma doğanın dengesinde yaşanan bozulmaların tüm yaşamı etkilemesini getiriyor açıkçası. Adanın sarp kayalıklarında dolaşma konusunda uzman olan keçiler, tarım alanlarına ve bahçelere zarar verdiklerinden sorun olmaya başlamışlar. Aynı doğayı istila eden insanların ekosisteme, karaya, denize, havaya verdikleri zarar gibi… Aşırılığın olduğu bir yerde denge ve düzen şaşıyor, sonuçları da çeşitli oluyor. Bu durumda doğanın hassas denge noktalarının korunması ve çözüm odaklı adımların atılması, gelecek nesillere daha sağlıklı bir dünya bırakabilmek adına hayati önem taşıyor. ☸