Etiket: iklim değişikliği

  • SU TEHDİDİ

    SU TEHDİDİ

    Geçen ayın 22’si Dünya Su Günü’ydü. Su hayatımızın olmazsa olmazı zaten. Bir de hazır ona özel ayrılan bir günü yeni geçmişken, bu konu hakkında konuşalım dedim. Bu vesileyle suyla ilgili, rutinimize hayatımıza yedirmemiz gereken önlemleri ve uygulamaları konuşur, ciddi problemler de barındıran bu konu hakkında sohbet ederiz diye düşündüm.

    Dünyada birçok problemle uğraşıyoruz. Özellikle son yıllarda başımızı kaldıramadığımız birçok derdimiz var, malumunuz pandemi gibi. Hatta pandemi, genel bir çerçevede baktığımızda daha geçici diyebileceğimiz bir sorun. Ancak çok daha uzun sürece yayılmış ve bir an önce çözüm bulmamız gereken bir problemimiz daha var: Susuzluk. Son yıllarda, özellikle de bu kış baraj doluluk haberlerine sık sık rastladık. Barajlardaki su oranı yüzde 20’lere, 19’a düştü, bu ayın ortalaması yüzde 17’lerde. Buna Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı son kuraklık haritalarını da ekleyince durumun vahameti ortaya çıkıyor. Altı aydan daha uzun süre kuraklık yaşayan bölgeler var ülkemizde. Ve anlaşılan o ki, bu bölgelerin sayısı ilerleyen yıllarla beraber daha da artacak. Türkiye coğrafi açıdan da yarı kurak bir bölgede ama yine de geçtiğimiz zamanlara baktığımızda, olsa olsa 10-15 yılda bir olurmuş böyle ciddi kuraklıklar. Hatta geçmiş periyotları baz aldığımızda son ciddi susuzluk 1990’da ve 2008’de yaşanmış. Şimdiyse her geçen sene bir öncekinden daha kötü geçmeye başladı.

    KURAKLIK TÜRLERİ

    Tamam durumun vahametini, ciddi bir seviyede olduğunu konuştuk. Peki kuraklıktan bahsedelim mi biraz? Üç tür kuraklıktan bahsediyoruz; meteorolojik kuraklıkla başlayıp, adım adım hidrolojik ve sonra da tarımsal kuraklığa ilerleyen. Şu an bunu bir güzelce irdeleyelim bence, ne dersiniz? Kuraklığın şiddeti ne olursa olsun, temeli önce meteorolojik kuraklığa dayanıyor. Yani yağışların azalması. Bunda iklim değişimi veya mevsimsel değişiklikler kaynak olduğu gibi şehirleşme ve betonlaşmanın, yoğun sanayileşmenin de etkisi var. Neler olabilir mesela? Yıllık yağış miktarında düşüş olabilir veya aniden şiddetli sağanaklar bastırabilir -ki bu da suyu tutmamıza, depolamamıza engel-, kar yağmayabilir veya yağsa bile kentleşmenin getirdiği problemler karın yerde tutmasını önleyebilir. Aslında kar kuraklığı en önemlilerinden. Yani kış mevsimindeki kar yağışının az olması düşündüğümüzden çok daha fazla etkiliyor. Çünkü erimesiyle birlikte sürece yayılan bir depolama söz konusu. Hem kentleşme hem kar yağışının azlığı ile göllere nehirlere ulaşacak olan miktar buhar olup uçuyor adeta. Bununla birlikte, toprak altı sular da beslenemiyor kar yağmadığı zaman. Biyoçeşitlilik, bitkisel üretim, barajlar, sektörlere göre su kullanımı, hepsini etkiliyor.

    SOSYOEKONOMİK DENGE BOZULUYOR

    Şimdi bir kere her şehrin bir su havzası, belirli bir su kaynağı ile bunun taşıyabileceği nüfus ve sanayi var. Dolayısıyla nüfusun artışı ve sanayileşmenin yoğunlaşması ile birlikte, o şehrin su havzası ya da oradaki su kaynağı bu kadar nüfusu ve sanayiyi kaldıramaz hale geliyor. Talep arz dengesi değişiyor. Yeşil alan azaldıkça, betonlaşma arttıkça içeceğimiz ve kullanacağımız su tehlikeye giriyor. Üstelik baraj sularında yaşayan canlılar da var. Hatta barajlara balık tutmaya gidenleri vs. duymuşsunuzdur. Dolayısıyla oradaki su, son damlasına kadar kullanılabilecek bir oran değil. Yani eğer bir barajın doluluk oranı, atıyorum yüzde 22 ise aslında bu yüzde 10-12 kullanılabilir su miktarına tekabül ediyor. Konu konuyu açtı, meteorolojik kuraklıktan epey bahsettik. Peki bu meteorolojik kuraklık süreci uzadığında ne oluyor? Hidrolojik kuraklık başlıyor. Yani ne oluyor? Nehir ve göllerdeki su miktarı azalmaya, buradaki sular çekilmeye başlıyor. Peki bu neyi etkiliyor? Sulamayı, kullandığımız içme suyunu. Artık evlerimizde de hissettiğimiz boyuta ulaşıyor, musluktan akan suyun kesilmesine kadar gidebiliyor. Eğer bu süreç de uzarsa artık ne oluyor? Kuraklığın üçüncü türü, tarımsal kuraklık başlıyor. Tohumu ekip sulayacak suyumuz kalmıyor. Aslında buna “sosyoekonomik kuraklık” ismini de versek yanlış olmaz, çünkü işin boyutu burada iyice değişiyor, dengeler bozuluyor. Dediğim gibi, tohum ekip onu sulayacak su olmuyor ve bu yüzden toprak daha az ürün veriyor. Daha az ürün verdiğinde fiyatlar artıyor, fiyatlar arttığında da artık sosyoekonomik denge bozulmuş oluyor. Üstelik sağlık açısından da verimli hasat yapılamıyor. Sağlıklı meyve sebze tüketemez hale geliyoruz, belki bazı ürünlere ulaşamıyoruz.

    PANDEMİDE ARTAN SU TÜKETİMİ

    Kısacası kuraklığın son adresi, tarımsal kuraklık. Burada artık bütün dengeler bozulmuş oluyor. Zaten sanayileşmenin yoğunlaşması ve nüfusun artışıyla talep giderek artıyor, bir de bununla birlikte olan suya da ulaşamaz hale geliyoruz. Şimdi bu sene bir de pandemi sebebiyle su kullanımı en az yüzde 20 arttı. Hijyen açısından, ürünleri sudan geçirme, bol bol el yıkama, yazlıktan dönmeyenlerin bağ bahçe sulamaları vesaire derken su kullanımı ciddi oranda artış gösterdi. 2019’da İstanbul’da günlük ortalama su tüketimine baktığımızda 2 milyon 700 bin metreküp iken, bu sayı 2020’de 3 milyon metreküpü geçti. Tabii bunlar olağanüstü durumlar olabilir, bu sene için geçerli şeyler diyebiliriz belki. Ancak bizim genel olarak günlük hayatımıza dahil etmemiz gereken önlemler var artık. Çünkü konuştuğumuz gibi, son yıllarda çektiğimiz bir kuraklık ve ileride bizi bekleyen susuzluk tehdidi var. Peki ne olabilir bu önlemler?

    BİLİNÇSİZ TÜKETİMİN CEVABI: SUSUZLUK

    Bir kere bilinçli olmak, bu konuda gerçekten duyarlı ve farkında bireyler olmamız gerek. Nasıl koronavirüs çıktığında her yerde kamu spotu şeklinde reklamlar, afişler yayınlandı, aslında su tüketimi için de bilinçli davranmak adına bu şekilde duyurular, tedbirler açıklanmalı. Ve her birimiz gerçek anlamda bu konuda duyarlı olmak zorundayız, bunun yükümlülüğü hepimizin üzerinde. Dünyada çoğu ülkede, şehirlerde çatıdan akan sular sarnıçlarda toplanıyor. Ancak bizde yağan yağmur borular ile birlikte caddelere akıyor, bu da suyun boşa gittiği anlamına geliyor. Aslında çok daha önemli bir diğer konu da, yiyecek içecek israfı. Toplanmayan meyve sebzeler, israf edilen ürünler, zirai atıklar, evsel atıklar, hatta kıyafetler, eşyalar… Bunların israfı aslında bize susuzluk olarak geri dönüyor. En basit örnekle; mesela bir adet tişört için litrelerce su harcanıyor. Bir dilim peynirin su karşılığı 90 litre, bir hamburger için yaklaşık 4000 litre su gidiyor. Bir hamburgeri alıp yemediğimizde veya ihtiyacımız dışında bir tişört aldığımızda aslında tonlarca litre suyu lavaboya boş yere döküyoruz. Konuya bir de bu açıdan bakmamız gerekiyor; yaptığımız gıda israfıyla gıda krizine yol açıyoruz. Bilinçsiz tüketimin cevabını susuzluk olarak alıyoruz. Aslında tamam, Türkiye zaten yarı kurak bir ülke. Hatta tarih boyunca Mezopotamya’da kuraklıktan dolayı yok olan uygarlıklar var. Ama bizim hayatımızın mevcut şekli, tam da şu an yaşadığımız hayatı etkiliyor. Yani susuzluğa biz sebep oluyoruz ve hemen de bunun olumsuz dönüşünü yine biz alıyoruz.☸

  • Kirletmeyelim!

    Kirletmeyelim!

    Bu ay dergiyi son kez baştan sona okurken çevre kirliliği ve iklim değişikliğiyle ilgili haber ve yazıların çokluğu dikkatimi çekti. WWF’nin Blue Panda yelkenlisini İstanbullular kesin görmüştür. “Daha iyi korunan bir Akdeniz” fikrinden hareketle yola çıkan yelkenli 14-28 Eylül’de İstanbul’daydı. 4 Ekim’de İzmir’e, 14 Ekim’de de Kaş’a demirleyecek. Bu yolculuğu Akdeniz’deki plastik kirliliğine dikkat çekmek amacıyla yapıyor ve gittiği yerlerde deniz koruma alanları ve balıkçılık gibi konularda etkinlikler düzenleniyor. Önceki ay sosyal medyada yoğun bir şekilde paylaşıldığı için mutlaka gördüğünüzü düşündüğüm bir diğer haber; 16 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg’in iklim değişikliğine dikkat çekmek için güneş panelleri ve sualtı türbinleriyle donatılmış sıfır karbon emisyonlu, çevre dostu bir yelkenliyle New York’a yelken basmasıydı. Genç kız dünya liderlerine meydan okuyarak çığ gibi büyüyen bir kampanyanın simgesi oldu.

    Bir diğer haberimizde; Muğla Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin 2 bin 597 tekneye hizmet verdiği, 20 ayda bu teknelerden 3 milyon 730 bin 147 litre atık su, 10 bin 924 litre sintine, 2 bin 201 litre atık yağ ve 79 bin 714 poşet katı atık topladığı yazıyor… Marina zinciri D-Marin’in TURMEPA’ya hibe ettiği atık alım teknesi ise Hisarönü Körfezi’nde üç ayda 702 tekneden 350 bin litre gri ve siyah su toplamış. Bu sayede 2 milyon 750 bin litre deniz suyunun temiz kaldığı kaydediliyor bu haberimizde de… Bodrum ve Gökova Körfezi’nde kıyı, koy ve teknelerden katı atık alımı yapan özel bir tekne de sadece bir buçuk ayda 5 bin 500 torba atık toplayarak denize karışmasını önlemiş…

    Alınan tedbirlerle insanoğlunun yol açtığı hasarların giderilebildiğini de görüyoruz. Ünlü meteorolog Bünyamin Sürmeli’nin bu ayki makalesinde okuyacaksınız; ozon tabakasındaki hasar azalmış. Bundan 32 yıl önce 197 ülke Montreal Protokolü’nü imzalayarak ozon tabakasına zarar veren maddeleri kademeli olarak azalttı. Bu sene iyileşme olduğunu gösteren kanıtlar görülmüş. Ozon tabakasındaki seyrelme; son 30 yılın en küçük hacmine ulaşmış. Yani küresel bir anlaşmanın sonucunda büyük bir başarıya ulaşıldı diyor Sürmeli. Ama iklim değişiminin daha da şiddetlenmesi bu iyileştirmeyi yavaşlatıyor, hatta durdurabilir diye de ekliyor!

    Küresel ısınma, buzların erimesi, deniz seviyesinin yükselerek adını dahi bile bilmediğimiz adaların haritalardan silinme tehlikesi bize çok uzak gibi gelebilir. Tanıl Tuncel’in okyanusları anlattığı yazısını dikkatlice okuyun ve okyanuslarda olan her şeyin uzak da olsak bizi etkileyeceğini unutmayın! Kirletmeyin, koruyun, bilinçlendirin…

    İyi bir Ekim geçirmeniz dileğiyle…

    Keyifli okumalar…

  • İklim değişimi gerçekten var mı?

    İklim değişimi gerçekten var mı?

    Bilimde, özellikle de atmosfer olaylarında kesin konuşmak neredeyse imkânsız. Ama ben bu düşüncelere biraz açıklık getirmek adına araştırdığım ve güvenilir olduğunu düşündüğüm kaynakları taradım ve netice olarak en süzülmüş halini sana getirdim. Yazının sonunda da iklim değişimi var mı, yok mu yorumu senden bekliyorum. “Arkadaş meteorolog sensin, yorumu niye ben yapıyorum?” deme, sonunda ben de fikrimi söyleyeceğim zaten. Analizler aşağıda, sen okumaya başla ben kahveleri getiriyorum.

    Sence küresel ısınma var mı? Özellikle kendi alanım meteoroloji de dâhil her alanda, yıllardır bir konudan çok bahsediyoruz. Yemek konuşuyoruz, seyahat konuşuyoruz, tarım konuşuyoruz, kent, güneş, canlılar, nesli tükenen hayvanlar, salgın hastalıklar, susuzluk, hava kirliliği konuşuyoruz; konu ne olursa olsun hepsinin içinde de bir başlık geçiyor: “İklim değişimi!”

    Peki, sence iklim değişiyor mu? Böyle bir şey gerçekten var mı? “Bence var”, “bence yok”, “bence olabilir”, “yok canım Amerika’nın oyunları bunlar”, “valla beni pek alakadar etmiyor ama var diye duydum” cevaplarını artırabiliriz. Ya da şöyle de düşünüyor olabilirsin; “yoksa bu, dünyanın geçirdiği doğal bir süreç mi?” Veya “iklim değişimi gerçekten varsa bunun sebebi insan kaynaklı mı yoksa başka nedenleri olabilir mi?”

    Bu ikilemin hepimizin aklında bir soru işareti oluşturduğunu biliyorum. Hatta şu an kafalarda, “Geçen ay ne çok kar yağdı, barajlarımız da epey dolmuş”, “Bu kış çok sert geçiyor, hani küresel ısınma?” gibi düşünceler geçiyor olabilir. O durum da pek öyle değil ama neyse hepsini konuşacağız.

    2016 EN SICAK YIL OLARAK KAYITLARA GEÇTİ!

    Evet, yakın geçmişimizle başlayalım, ilk tezimiz bir haber başlığından. Bu haber daha önce de vardı, kesinliği de geçen Ocak ayının sonlarına doğru kanıtlandı. NASA, NOAA ve İngiltere Meteoroloji Ofisi’nden bilim adamları tarafından yapılan üç ayrı analizle geçtiğimiz yıl kaydedilen durum doğrulanmış oldu. 2016 yılı, 1880’den beri tutulan kayıtlara göre, en sıcak yıl olarak geçti. Araştırmaya göre, 2016’nın ilk aylarındaki ısınma Pasifik Okyanusu’ndaki El Nino olayı ile güçlendi fakat rekorun kırılmasındaki tek sorumlu El Nino değil. Atmosferde biriken sera gazları zaten yarım yüzyıldan daha fazla bir süredir küresel sıcaklığın sürekli olarak artışına sebep oluyor.

    Sera gazları demişken, aslında en çok üzerinde durulması gereken sera gazı karbondioksit. Sera etkisi, dünyadan yansıyan ısının atmosferdeki sera gazları tarafından tutulması ve uzaya yollanmasının engellenmesi durumudur. Yani sera etkisiyle dünyadan ısının kaçması engellenir. Bu, okyanus ve denizlerin donmaması için aslında gerekli bir durum. Ama eğer sera etkisini sağlayan gazlar anormal bir artış gösterirse ne olur? Anormal bir ısınma olur. Karbondioksit gazı da bu sera gazlarından biri. Atmosfere en çok salınan ve en uzun süre yaşayan gaz olduğu için iklimdeki değişikliklerin başlıca sorumlusunun yaşantısı bak şöyle:

    Paleoiklim, yani aletsel ölçümlerin henüz yapılmadığı zamanlara ait bilgilerin taş, ağaç yaş halkası, mercanlar, mikrofosiller gibi metotlar kullanılarak elde edildiği bilimin verileri ve günümüze kadar olan veriler kombine edildiğinde şu durum ortaya çıkıyor; karbondioksit miktarı 180 ile 280 ppm (parts per milllion: milyonda bir birim) arasında gidip gelse de hep belli bir düzeyi yakalıyor. Ta ki insanlar 19. yüzyılda kömür ve petrol yakmaya başlayana kadar. 1958’de 315 ppm’e ulaşan sayı 2007’de 380 ppm’i yakalıyor. Artışa bak! En son Aralık 2016’da ölçülen değer de 404.48 ppm. Bak en fazla 280 ppm olan seviyeden neredeyse zorlasan iki katına çıkacaktı.

    DEĞİŞİM, DOĞAL NEDENLERİN ÖTESİNDE!

    Bir de “Dünya zaten oluşumundan bu yana ısınmalar, soğumalar, buzul çağları geçiriyor. Şu andaki iklim değişimi de kendi kendine geçecektir.” şeklinde yorumlar var. En çok da kafaları bu karıştırıyor sanırım. Bak burada birçok argüman öne sürülebilir ama en temelde bir cümleyle sana şunu söyleyebilirim; bilim insanları iklim değişiminin hızının sebebini, doğal ve astronomik nedenlerin çok ötesinde buluyor ve bunu kanıt olarak öne sürüyor.

    Bence yeterli bir kanıt. Neden mi? Çünkü yaptığım araştırmalar binlerce yıldır benzer periyodiklikte ısınma ve soğumayı gösteriyor. Ne zaman sen yeraltından çıkarttığın o petrolü ve kömürü aşırı bir şekilde yakmaya başlıyorsun, grafik de o noktada sapıtmaya başlıyor. Öte yandan bazı gerçekler de var. Nüfusun 9 milyara doğru yol alması gibi. Sence bunun sonucunda dünyadaki tarım, bu kadar nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilecek mi? Hem de dünyanın çoğu bölgesinde bu kadar kuraklık yaşanırken… Ülkemiz de dâhil! Peki hastalıklar, hava kirliliği neden arttı? Nesli tükenmekte olan canlıların listesi uzayıp giderken, ekstrem hava olaylarının sayısındaki artış da dahil tüm bunlar bize bir şeylerin ters gittiğini söylemiyor mu sizce de? İklim değişimi var ya da yok, ama bir şeylerin olumsuz yönde gittiği ortada.

    Şimdi yazının kalanını okumaya hazır hissediyorsan sohbetimizin ikinci bölümüne geçiyorum.

    Diyelim ki iklim değişiminin varlığını kabul ediyorsak bunun; etmesek bile bu olumsuz gidişatın kaynağı insan mı?

    NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü’nden alınan veriler, konuyu madde madde ortaya seriyor:

    İklim değişikliğine sebep olabilecek doğal faktörler eksen eğikliği, Güneş’in bize ulaşan sıcaklığı, volkanik patlamalar gibi başlıklar. Çalışmada önce dünyanın 1880’den bu yana ortalama sıcaklık artışının grafiği çizilmiş. Özellikle 1960-70’lerden sonra grafikteki eğri, hızlı ve yüksek bir artış gösteriyor. Daha sonra doğal faktörler ve insan faaliyetlerinin ısınmaya katkısı bu sıcaklık eğrisiyle tek tek karşılaştırılmış.

    Eksen eğikliği ve yörüngenin eliptikliğinde binlerce yılda değişiklikler oluyor. Mesela 23 derece 27 dakika diye bildiğimiz eksen eğikliği aslında 22 ile 24 derece arasında değişir. Ama bu değişimler binlerce yılda meydana gelmiş. İşte bu gibi değişiklikler de iklimi buzul çağına veya ısınmaya doğru itebilir. Çok önceki yıllarda bu şekilde ısınma ve soğumalar olmuş fakat günümüze yaklaştıkça iki eğri arasında “dünya” kadar fark oluştuğu görülüyor. Zaten biz bu ısınmayı ne zamandan beri yaşıyoruz? Yaklaşık yüzyıldır. On binlerce yıl arasında meydana gelen değişim yüzyılda oluyorsa bu anormal bir şey olduğunu bize anlatıyordur.

    Güneş’in sıcaklığı da başka bir doğal etmen ve on yıllar, yüzyıllar boyunca sürekli değişiyor. Ama bu değişiklikler, küresel sıcaklıkta çok ufak bir etki yapıyor.

    Volkanik patlamalarda ise karbondioksit açığa çıkıyor evet ama endüstriyel aktivitelerin, dolayısıyla insanoğlunun yaydığı karbondioksit miktarı bundan 100 kat daha fazla. Bir de karbondioksit dışında patlamalardan sülfat kimyasalları da atmosfere salınıyor ve bu partiküller de bir veya iki yıl gibi bir süre boyunca aksine atmosferi soğutma etkisi yapıyor.

    Peki, üçünün birden toplam etkisi küresel ısınmaya sebep olamaz mı? Bu da doğru cevap değil. Doğal faktörlerin toplam etkisi bile küresel sıcaklık artış çizgimize yaklaşmıyor bile.

    Peki, insan faaliyetleriyle, mesela kömür gibi fosil yakıtların tüketimi ile atmosfere aerosoller salınıyor. Sebeplerden biri bu olabilir mi? Az önce volkanik patlamalarda da söylediğimiz gibi sülfat kimyasalları içeren partiküller atmosferi soğutma etkisi yapıyor. Ee o zaman kömür yakmak kötü bir şey değil yani? Yok, ne yazık ki o da öyle değil. Ayrıca karbondioksit gazı salınıyor ve sera gazları içerisinde ısınmaya neden olan bir numaralı faktörün karbondioksit olduğunu hepimiz biliyoruz. Isınma-soğumanın yanında bir de bonus olarak bu aerosoller asit yağmurlarına sebep oluyor, maalesef.

    EN FAZLA PAY SERA GAZINDA

    Geldik en önemli parametreye, o da “sera gazı emisyonları!” İşte burada durum değişiyor. Çünkü gözlenen küresel sıcaklık artışı eğrisinin üst kısmında kalan tek faktörümüz sera gazları. Şimdi lafı uzatmayalım, şöyle özetleyelim. Doğal faktörlerimizin ısınmaya katkısının küçük olduğunu söyledik. İnsan faktörlerinden arazi kullanımına bağlı ormansızlaşma, ozon kirliliği, aerosoller ve en büyük payı olan sera gazı emisyonlarının toplam katkısı artı bu doğal faktörler hepsi birleştiğinde, asıl küresel sıcaklık artış eğrimizle tam olarak uyuşmuş oluyor. Çıkaracağımız sonuç da sera gazı emisyonlarının en fazla paya sahip olması. Demek ki olumsuz gidişatın sorumlusu ne yazık ki biziz.

    İklim değişimi yok konusunda ısrarcıysak da, söyleyebileceğimiz sebeplerden bir tanesi belki elimizde uzun dönem verisi olmaması sayılabilir. Genel olarak 1800’lü yıllardan başlıyor kayıtlı veriler. Modeller, grafikler ve haritalar da bu periyot üzerinde çiziliyor. Ama buradaki tezi çürütebilecek nokta, özellikle 1960-70’lerden sonraki değişimin çok hızlı gerçekleşmesi. Atmosferin ve okyanusların refleks süresinin, yani verdiğiniz etkiye gelecek tepki süresinin yaklaşık 40-50 yıl olduğunu hesaba katacak olursak hızlı değişimin başlangıcının tam tamına sanayi devriminin başlangıcına denk geldiğini görürüz.

    Hocam bu da mı gol değil? Yaa böyle… Yine çok konuştum, başladım mı duramıyorum ben, sizi bir ay rahat bırakayım, gelecek ay görüşürüz.☸