Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -57- KIBRIS ADASI (1)

    Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -57- KIBRIS ADASI (1)

    “Bu fasıl Kıbrız nam cezireyi1 beyan ider.” Piri Reis Kıbrıs Adası’nı uzun anlatmış. Denizci tayifesi sabırsız olur. Biz iki kısımda anlatalım ki sıkılmayalar. 

    Piri Reis söze “Mezkûr Kıbrız Adası hakikatde sayir Cezayir2 gibi degüldür” diye girer Kıbrıs Adası’nı anlatırken. “Çünkü” der Reis, “bu adanın cümle çevresinde Anadolu kıyıları, Şam kenarları ve İskenderiye kıyıları hep müslümandır” diye devam eder ve “Cezire-i mezbûrun heman bütün bu cümlenün ortasında tereddüdde kalmışdur (Bu ada bütün bunların ortasında şaşkın vaziyette kalmıştır)” diye devam eder. Ve ben bu tanımlama karşısında Reis’in anlatım güzelliğine bir kez daha hayranlık duyarım. 

    Piri Reis son günlerde pek de hayırlı olaylarla gündeme gelmeyen Kıbrıs Adası için güzel laflar eder. “Özellikle çok verimli ve bayındır bir adadır. Çevresi altı yüz mil kadardır. Dağları, suları çok boldur. Hatta yedi bin adet köyü olduğu söylenir” der ama hemen arkasından ilave eder: “Ama bir tarihte, padişahın savaş gemileri ile dolaşırken, bu adaya gelip yanaştığımızda, adanın tanınmış kişilerinden, adanın yedi bin köyünün olup olmadığını sorduğumda, ‘önceleri vardı ama şimdi köylerin sayısı dört bindir’ diye cevap verdiler. Her köyünde çeşitli meyveler, turunç ve şeker imalathaneleri çoktur.” 

    KARPAZ DAĞLARI TUZLA 

    Piri Reis haklıdır. Kıbrıs Adası narenciye yetiştirmeye çok uygundur. Başta, İskenderun’u işaret eder gibi, sipsivri uzanan Karpaz Yarımadası boyunca uzanan Karpaz (Girne) Dağları olmak üzere, (Reis’in tabiriyle) tepeleri sivri, yüksek dağları vardır. Dereleri, suları boldur. Zaten biz de Kıbrıs’ı “Yeşil Ada” diye biliriz. Adanın bir şeyi daha ünlüdür: Kıbrıs Eşeği.

    Reis, Ada’nın kıblesinde bir tuzla bulunduğunu, gemilerin gelerek oradan her yıl tuz yüklediklerini not ettikten sonra, “Bundan sonra denizcilere gerekli yerlerini anlatalım” der. Piri Reis çizdiği haritada, sözünü ettiği tuzlayı, bugün Limasol (Lemesos) Akrotiri Körfezi olarak bilinen körfezin kıyısında göstermiştir. Kıbrıs Adası’nın en büyük tuz gölüdür. Adanın daha küçük olan ikinci tuz gölü de adanın keşişlemesinde, Larnaka’dadır. İkisi de bütün tuz gölleri gibi, pembe kanatlı, uzun bacaklı flamingoların yaşam alanıdır. Sığ, tuzlu sularda bugün de salına salına dolanırlar. 

    ALA KUSİYE GİRNE KALESİ  

    Reis, “Kıbrıs Adası büyük bir adadır ancak adanın yıldız tarafında gemi yatacak yeri azdır. Bu tarafta, Girne Buferi dedikleri bir kale vardır. Bu kalenin önünde küçük bir liman vardır. Bu limana, Ala Kusiye derler. Adanın yıldız tarafında, ondan daha ünlü bir liman yoktur” diyerek Girne Kalesi’ni ve kalenin eteğindeki küçük ama şirin limanı anlatır. Reis haklıdır. Kıbrıs Adası’nın Anadolu’ya bakan, kuzeyli rüzgârlara açık, uzun kıyısında gemilerin sığınabileceği yer azdır. Yeri gelmişken yazayım. “Ala Kusiye” Girne Limanı’nın değil Girne Kalesi’nin Orta Çağ’daki adıdır. Ancak liman kaleye bitişik olduğu için büyük olasılıkla kalenin adı ile anılıyordu. Girne Limanı bugün de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin en önemli limanıdır. Ala Kusiye, Kıbrıs’ın eski adı Akadca Alashia veya Ugaritce, Alasiya sözcüğünden gelmektedir. Kıbrıs Adası, Geç Bronz Çağı’nın, Alasiya veya Alashia Krallığı’dır. “Buferi” sözcüğünün kökenini bulamadım ama Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa’nın Kıbrıs’taki vakıflarının gelir getiren malı mülkü arasında, “Buferi toprağı. 20 Dönüm” diye bir not var. Böyle bilinsin vesselam. 

    Reis, Girne’den günbatısı rotasında seyre devamla, “Bu limanın (Girne) kırk mil günbatısı tarafında, adına Pendiye dedikleri bir körfez vardır. Bu körfezde döküntüler bulunmaktadır. Bu döküntülerin poyraz tarafından içeri girerler. Küçük gemiler yatar” diyerek, bugün Güzelyurt kasabasının önündeki Güzelyurt (Morfu) Körfezi’ni anlatır. Güzelyurt’un tepeleri Erenköy, Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde, bir bölümü Türkiye’deki okullarını bırakıp, vatanlarını savunmak için gizlice Kıbrıs’a dönen Kıbrıslı genç üniversite öğrencilerinin, EOKA ve Kıbrıs Rum silahlı çetelerinin saldırılarına günlerce direndikleri bir noktadır. Bu kahramanlar arasında, sonraki yıllarda Türk ve İngiliz basınında kendisine yer yapacak, gazeteci dostum sevgili Metin Münir de vardı. Yıllar sonra, Piri Reis’in dümen suyunda Kıbrıs’a gittiğimde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni birlikte dolaştık. Reis’in anlattığı dağlarına, kalelerine çıktık, kıyılarında yüzdük. Mülkiye’deki ve sonra Ankara’da aynı daireyi paylaştığımız güzel günlerimizi andık. Ne yazık ki Metin artık aramızda değil. Işıklar içinde uyusun.

    HACISOFU KÖRFEZİ

    “Bundan sonra Furna Kanto Burnu’nu batı tarafına dolaşınca Pendaya Körfezi’ni bulurlar. Bu körfezin içinde bir ırmak vardır. Bu ırmağın karayel tarafında Pendaya’nın küçük bir adası vardır. Bu küçük ada ile Kıbrıs Adası’nın arası ufak gemiler için iyi limandır. İçme suyuna ihtiyaç duyulduğunda, bu adanın karşısındaki Kıbrıs kıyısından bulunur” diyerek devam eder Piri Reis. “Furno Kanto” Burnu, “Kokkino Burnu”i adı Pentageia sözcüğünden gelen Pendaya Körfezi ise Yeşilyurt (Pallis) kasabasının önündeki Hacısofu Körfezi’dir. 

    Piri Reis “Bundan sonra, “Santofan Burnu, Kıbrıs Adası’nın günbatısı tarafındaki Yıldız Burnu’dur. Bu burnun bir mil karşısında, küçük bir ada vardır. Bu ada ince uzun bir adacıktır. Tıpkı kadırgaya benzer. O küçük ada ile burnun arası, onaltı kulaç sudur.” diye devam eder. Santofan veya Yıldız Burnu, bugün haritalarda, Arnavut Burnu olarak kayıtlıdır. Kıbrıs Adası’nın,  kuzey kıyılarının en batı ucudur. 

    “Mezkûr Kavu Santofanu’nun yigirim mil kıble tarafında bir küçük limancuk var. Ol limancuğa Eli Keser dirler. Mezkûrun önünde iki adacuklar vardur. Yassıca adacuklardur. Ol adacuklardan tekrar on mil kıble trafnda bir adacuk dahi var. Terapite dirler. Anun beri yanında bir körfez var. Ol körfez demir yeridür. Hem içecek suyu bulunur.”

    DALGALARIN KÖPÜĞÜNDEN DOĞAN AŞK TANRIÇASI 

    Piri Reis’in bu paragrafta anlattığı kıyılar, Yıldız (Arnavut) Burnu’ndan kıble yönünde seyirle geldiği Drepano Burnu, burnun önünde, Reis’in büyük olasılıkla yine Drepano sözcüğünden bozma Terapite Adası, Drepanu Limanı ve çevresidir. Son yıllarda Antik Çağ’dan Bizans dönemine kadar ticari, dini ve stratejik bir merkez olan Drepano Burnu kazılarında önemli eserler bulunmuştur. Bu da doğaldır çünkü Kıbrıs, Antik Çağ’dan beri birçok halkın gelip yerleştiği ve iz bıraktığı, arkeolojik açıdan zengin bir adadır. Unutmadan yazayım. Mitolojinin güzeller, güzeli, heykellerinin sayısını kimselerin bilmediği Aşk Tanrıçası Afrodit’in Güney Kıbrıs’ta dalgaların köpüğünden doğduğu bilinir.  

    GAZİ BAF SIĞLIKLARI

    Piri Reis adanın günbatısı kıyıları boyunca güneye doğru iner. “Bu körfezden (Drapanu Limanı) on mil kıble doğrultusunda gidilirse, Bafa Burnu’na gelinir. Bafa Burnu alçak bir burundur. (O nedenle) Bu burna bir palamar3 kadar yakın geçmeleri uygundur. Eğer burnun kıble tarafında demir atarlarsa, yirmi kulaç derinlik iyi demir atma yeridir” der ve devam eder: ”Eğer Bafa’ya varmak dileseler, Bafa lodosa karşu bir köydür. Ol köyün önünde deniz kenarında iki birgoslar (Kuleler) vardur. Ol birgosların önü yatakdur. Mezk’ûr yirün şuluk (keşişleme) tarafında üç balamar uzunu (üç palamar uzunluğunda) sığlık yir vardur. 

    Ol sığun üzerinde on yedi karış su var. Birgosla mezb’ûr sığun ortasında (arasında derinlik) dört kulaç sudur. Zikr olan (sözü edilen) ol sığdan gayri ol sığun yanunda bir sığ dahi (daha) vardur. Bu sığdan ol sığ, bir balamar uzun yirdür (uzaklıktadır). İki sığın ortasında (arasında) üç kulaç su vardur. Ve lâkin (ama) evvelki sığ gibi sonraki sığ üzerinde de onyedi karış sudur (Derinlik onyedi karıştır)” diyerek, bu kıyıyı neredeyse karış karış anlatır, topukları (sığlık) dikkatle not eder. Piri Reis, su yüzeyinde görünmeyen, ama üstünde çok az su bulunan bu tür sığlıkların gemiler için ne denli tehlikeli olduğunu bilir. Bu özeni ondandır. Piri Reis’in kıyılarını bütün ayrıntısı ile anlattığı Bafa bugün Gazi Baf (Paphos) diye bilinen kasabadır.  

    MULİNE ADALARI

    Reis seyrine ve anlatmaya şöyle devam eder: “Fakat bunlardan başka Bafa’nın üç mil keşişleme tarafında, Muline denilen iki küçük ada vardır. Bu küçük adaların günbatısı tarafında bir sığlık bulunur. Bu sığlığın üzerinde altı karış su vardır. Gündoğusu tarafında üç palamar uzunluğunda bir sığlık daha vardır. Bu sığlık su içinde görünür. O küçük ada ile Kıbrıs’ın arasındaki derinlik, üç buçuk kulaçtır. Eğer Bafa’dan Muline’ye gelmek isterlerse, bir mil kadar denizden (açıktan) dolaşsınlar ki, bu sığlıklardan kurtulmuş olsunlar Eğer Muline’ye gelip yatmak isterlerse, bütün bunların gündoğusu tarafında küçük bir adacık var. O adacığın lodos tarafındaki sığlıklardan bir palamar uzak geçsinler. O zaman beş kulaç derinlikten geçebilirler. O küçük adanın gündoğusu tarafına yarım palamar uzak geçerek, altı kulaç derinlikte demir atsınlar. Buranın karşısında bir burun vardır. O buruna karşı demir atarlarsa, derinlik iki kulaçtır. Bu küçük adacıktan altı mil gündoğusu tarafında da bir burun varır. O burnun ucu sığlıktır. Bu burnun üzerinde, adına İstihali dedikleri kayalık bir dağ vardır. Bu dağ tıpkı puhu kuşuna benzer. Ondan ileride, altı mil gündoğusu tarafında tek bir dağ daha vardır. Bu dağa da Petira Tulsi derler. Oradan on iki mil gündoğusu-keşişleme yönünde Biyanko Burnu bulunur.”

    Kıbrıs Adası’nın yıldızdaki Ala Kusiye (Girne) Kalesi’nden adanın kıblesindeki Biyanko Burnu’na kadar olan kıyıları ve denizleri böyle bilinsin vesselam.☸

  • BEDRİ RAHMİ KOYU: Yaz geliyor, rüzgâr dönüyor ve yelkenler vuslata hazır

    BEDRİ RAHMİ KOYU: Yaz geliyor, rüzgâr dönüyor ve yelkenler vuslata hazır

    Biliyorum ki kimileri için bugünler tüm senenin yorgunluğunu atmanın kimi için de tüm kış planladığı seyahatlere, maceralara koşma zamanları. Senenin bu zamanlarının bendeki karşılığı ise “kavuşma” demek. Yazılarımda hep değindiğim bir yeri, bu sefer üstünkörü değil de en az benim kadar sevin, tanıyın diye detaylı bir şekilde paylaşmak istedim sizlerle: Bedri Rahmi Koyu…

    Baharın vedasını ve yaz sıcaklarının başlangıcını bir arada hissettiğimiz Haziran ayına hoş geldiniz! Mayıs ayı yer yer sonbahara kaçıp, bizim yaza olan özlemimizi gitgide artırsa da yine çiçeklerin açtığı, güneşin ışıltısını tüm güne cömertçe yaydığı günlere, ailece teknedeki hayatımıza, yeni rotalara, en çok de ikinci evimiz dediğimiz Göcek’e döndük. Ve işte Bedri Rahmi Koyu’ndayız. Bedri Rahmi’ye hayran olmak için manzarasına bir kez bakmanız yetiyor. Ama buranın ruhunu anlamanız için hikâyesini bilmelisiniz. Yazının sonuna geldiğinizde aklınızda bu koyla ilgili hiçbir soru kalmasın diye, tüm soruları sorarak ilerleyeceğim. İşte hikâyesiyle Bedri Rahmi Koyu. 

    BEDRİ RAHMİ KOYU’NUN HİKÂYESİ NEDİR?

    Sanırım araştırmaktan, öğrenmekten, dinlemekten ve şimdi de sizinle paylaşmaktan en keyif aldığım soru bu. Bedri Rahmi’nin hikâyesi… Burası Göcek Körfezi’nin en popüler cennet köşelerinden biri. Asıl adı Taşkaya Koyu. Ve asıl hikâye de Bedri Rahmi adına kavuşmasında saklı. Zamanda uzun bir yolculuk yapıp 1974’e gideceğiz. Koya ismini veren ressam ve şair Bedri Rahmi’nin mavi yolculuğundayız. Burası yalnızca maviyle yeşilin buluştuğu bir doğa harikası değil, aynı zamanda sanatçının kalbini bıraktığı yer. Bedri Rahmi teknesiyle Göcek kıyılarında demir attığında, o eşsiz manzaranın büyüsüne kapılmış. Koyun yamacındaki bir kayanın yüzeyini boş bir tuval gibi kullanarak kendine özgü stilinde büyük bir balık resmi çizmiş. Bu çiziminde balık tasviri aslında içinde altı hayvanı barındıran bir şaheser. Kaya üzerindeki bu çizim, sadece bir desen değil; sanatçının doğayla kurduğu bağı, Akdeniz’e duyduğu sevgiyi ve hayatın sade güzelliğini simgeliyor. O günden sonra, bu koy “Bedri Rahmi Koyu” olarak anılmaya başlamış. Bugün hâlâ o balık resmi yerinde durur. Tıpkı koyun yıllara meydan okuyan güzelliği gibi, zamansızdır. Tekneler gelir geçer, bu çizimi görenler fotoğraflar, merak edenlere hikâyeler anlatılır. Ve sanki o kaya üzerindeki balık, Bedri Rahmi’nin bu koya bıraktığı mühür gibi, sessizce izler her şeyi. 

    Kimi buraya sadece denize girmek için gelir.

    Kimi bu koyda geçmişle bugünü aynı anda hisseder.

    Ama herkes, bir şekilde o balığın gözlerinde durup düşünür. 

    İşte Bedri Rahmi Koyu’nun ismi onun güzelliğine kayıtsız kalamayan bir çift gözün ellerinden, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun anılarından çıkmadır.

    Sanatçılara ilham veren Bedri Rahmi Koyu benim gözümde nedir diye soracak olursanız birkaç cevabım var bu soruya;

    √ Teknemi demirleyip müjdeli haberi, hamilelik haberini almaya gittiğim yer.

    √ Onca sert havadaki korunağımız.

    √ Minik Deniz’in ilk kez yüzdüğü koy.

    √ Kış aylarında havalimanından hemen ulaştığımız, kaçamak noktası.

    NEREDE?

    Bedri Rahmi Koyu, Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı Göcek beldesinde yer alıyor. Daha net tarif etmek gerekirse; Göcek Körfezi’nin güneybatısında, Kille Koyu’nun güneybatısında ve Sıralıbük Koyu’nun kuzeyinde konumlanıyor. Göcek merkezine yaklaşık 5-6 deniz mili (yaklaşık 9-10 km) uzaklıkta. Bedri Rahmi Koyu’nda vakit su gibi akacak ve muhtemelen buradan kopup başka bir yere geçmeyi kolay kolay aklınızdan geçirmeyeceksiniz. Yine de koya yakın, seyir yapabileceğiniz, ziyaret edebileceğiniz yerleri de sizin için derlemek istedim.

    YAKININDA GÖRÜLEBİLECEK YERLER

    n Kille Koyu: Koyun hemen güneybatısında yer alıyor. Sakin ve temiz denizi ile meşhur.

    n S›ral›bük Koyu: Koyun kuzeyinde bulunan bu koy, doğal güzelliğiyle sevebileceğiniz bir seçenek.

    n Sarsala Koyu: Yaklaşık 3,7 km uzaklıkta bulunan bu koy berrak denizi ve doğal yapısıyla ziyaret edebileceğiniz bir başka yer.

    n Domuz Adas›: Yakın çevrede gidebileceğiniz adalardan biri. Doğal kalabilmeyi başarmış, sakin bir ada.

    n Antik Likya Kaya Mezarlar›: Bedri Rahmi Koyu’nun ününe ün katan kısaca geçmek istemediğim bir maddeye geldim. Sanırım seçenekler arasında en “görülebilir” olan bu mezarlar. Denizden rahatlıkla tepede çam ağaçları ile kaplı yemyeşil yamaçların arasından bu kaya mezarlarını görebiliyorsunuz. Ulaşmak için dik patika yoldan yürümeniz gerekiyor. Bu mezarlar aynı zamanda, Likya uygarlığının ölüme bakışını ve yaşamdan sonraki yolculuğa duyduğu saygıyı da simgeliyor. Bu etkileyici kaya mezarları, bir dönem soyluların ve kralların sonsuz uykusuna hazırlanan kutsal alanlarıydı. Doğayla neredeyse iç içe geçmiş bu mezarlar, insan eliyle yaratılmış en zarif dokunuşlardan biri olarak kabul ediliyor. Likya Kral Mezarları, Bedri Rahmi Koyu’nun sadece bir doğa harikası değil, aynı zamanda kültürel bir hazine olduğunun da kanıtlıyor. Tabii bu kaya mezarları ilk defa gören herkesin aklında bir soru kalıyor: O zaman insanlar bu kadar yüksek kayalara mezar oymayı nasıl başarmışlar?

    BEDRİ RAHMİ KOYU’NA NE ZAMAN GİTMELİSİNİZ?

    Bu soruya doğru bir yanıt vermek için öncesinde kendinize başka bir soru sormanız gerekli: Ne arıyorum? Bolca yüzmek, güneşlenmek, sosyalleşmek istiyorsanız bu Mayıs-Eylül arası Bedri Rahmi Koyu’nu ziyaret edebilirsiniz. Özellikle Haziran ayı itibarıyla Bedri Rahmi’de sıcaklıklar oldukça artıyor ve denize girmeden duramıyorsunuz. Güneşlenme ve deniz tatili için bu tarihleri önerebilirim. Yaz aylarında bu koyda tekne trafiği artar, sosyalleşebileceğiniz güzel bir ortam oluşur. Mavi yolculuk sevenler için altın sezon bu zamanlar olabilir. 

    Denizin ve havanın hâlâ ılık olduğu, daha sakin bir Bedri Rahmi için sonbaharı önerebilirim. Eylül-Ekim ayları burada hem kafa dinleyebileceğiniz hem de denize girebileceğiniz çok güzel zamanlar oluyor. Yani soru ne aradığınız. Sezonun canlı, sıcakların kavurucu olduğu bir tatil mi? Daha sakin, deşarj olabileceğiniz bir tatil mi?

    Son olarak, yeri geldiğinde kışı da burada geçirmiş biri olarak size gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim ki, senenin hangi zamanı giderseniz gidin Bedri Rahmi sizi mutlu etmeyi başarıyor. Her zaman, buraya uğramak için doğru zaman. 

    KOYA ULAŞIM

    Gelelim bu büyülü koya nasıl ulaşım sağlayacağınıza. Karayolu ile doğrudan erişim yaygın değil. Bu nedenle koya ulaşım genellikle tekne turlarıyla sağlanıyor. Teknesiyle uğramak isteyenler için konum vermem gerekirse; yazının başında da değindiğim gibi, Göcek Körfezi’nin güneydoğusunda, Sıralıbük Koyu’nun hemen yanında yer alıyor.

    Göcek Limanı’ndan ulaşmak isterseniz, çıktıktan sonra rotanızı güneydoğuya çevirerek yaklaşık 5-6 deniz mili (yaklaşık 9-10  km) mesafe katetmeniz gerekiyor.

    n Koy girişine yaklaştığınızda, bahsettiğim kaya mezarlarını ve sağ taraftaki Bedri Rahmi’nin kayaya çizdiği meşhur balık resmini görüyorsanız, doğru yerdesiniz demektir. 

    Demirleme için,

    √ Koyun içi oldukça korunaklı. Poyraz ve lodos rüzgârlarından kolay kolay etkilenmiyorsunuz.

    √ Demir atmak için ideal derinlikler mevcut.

    √ Teknenin altı için kayalık yerlerden kaçınmanızı tavsiye ederim. Dalış için ekipmanınız varsa ilk seferde kontrol etmek faydalı olabilir.

    √ Koyda özel restoranların iskeleleri var. Dilerseniz iskeleye yanaşabilirsiniz. 

    √ Atık ve çevre koruma konusunda dikkatli olunmasını hatırlatmadan geçmek istemiyorum. Göcek koyları özel çevre koruma alanı ve özellikle biz deniz severlerin, her zaman özenle atık kontrolü yapmamız gerektiğinin altını çizmiş olayım. 

    NEDEN BU KADAR ÖZEL?

    Benim ikinci evim dediğim, her yaz kavuşmayı iple çektiğim bu yer, bende apayrı bir yere sahip. Küçük denizin bizimle denizde geçirdiği en güzel zamanlara şahitlik etmiş bu koy, çok uzun yıllardır bize kucak açıyor. Bugün hayatımızda olan birçok dostu, hâlâ güldüğümüz birçok anı ve hâlâ öğrendiğimiz birçok deneyimi paylaşıyoruz Bedri Rahmi Koyu ile… Tabii bunlar çok kişisel bağlar. Gelelim daha genel bir cevap vermeye…

    Ne kadar doğru bir bakış açısı olduğu tartışılır ama insanlar olarak daha “niş” daha “saklı, gizli”, bir başka deyişle “özel” olan her şeyi sevmeye meyilliyiz. Bedri Rahmi Koyu da popüler bir destinasyon içinde “özel” kalabilmeyi sürdüren, diğer yandan da çoğu deneyime kapı açan bir koy. 

    √ Hem kültürel hem sanatsal olarak deneyim elde edebileceğiniz hazineleri olan, 

    √ Çam, zeytin ağaçlarıyla çevrili, doğallığını korumuş, berrak sularıyla denizden çıkmak istemediğiniz bir manzaraya sahip olan,

    √ Mavi yolculuk yapan herkesin uğradığı, korunaklı bir durak olan,

    √ Tekneden inip kıyıya ayak bastığınız anda zamanı durduran, Özellikle yazmak, düşünmek, üretmek isteyenler için eşsiz bir atmosfer sunan şahane bir kaçış noktasıdır Bedri Rahmi Koyu.

    KİMLER GİTMELİ?

    Henüz 4 yaşında olan çocuğum ve eşimle ailece de geldim, arkadaşlarımla da… İşlerim çok yoğun olduğunda toparlamak için de buraya kaçtım, işleri bir kenara bırakıp tamamen dinlenmek için de… Bedri Rahmi Koyu’na tek başınıza, ailenizle, arkadaşlarınızla, bana kalırsa çoğu koşulda gidebilirsiniz. 

    Bahar aylarında doğa fotoğrafı çekmek isteyen, kitabını bitirmek için zaman arayan, özetle sanatı için ilham arayan herkes de gelebilir, dalış yapmak, bolca yüzmek, mavi tura çıkmak isteyen herkes de… Doğa yürüyüşleri, temiz deniz havası ile aileler için çok ideal bir lokasyon. Çocuklar ve yetişkinler için birlikte deneyimlenecek unutulmaz anılar yaratılabilir burada. Üstelik koyun korunaklı yapısı, çocuklu aileler için güvenli bir ortam da sunuyor.

    Bedri Rahmi günün her saati değişen, kocaman bir resim galerisini aratmayan doğası ile romantik tatiller için de ideal bir seçenek olabilir. Tabii kendiyle baş başa kalmak isteyenler için de bu koy şahane bir sığınak. Sessizlik arayanlar, meditasyon ya da yoga yapmak isteyenler için doğayla bütünleşmenin doyasıya yaşanabileceği bir yer burası. Kısacası; Bedri Rahmi Koyu yalnız kalıp düşünmek isteyenlerden, sevdikleriyle vakit geçirmek, sanat ve doğanın tadını çıkarmak isteyen herkese kucak açan eşsiz bir yer.

    Koyu daha iyi tanımak için soruları tükettik diye düşünebilirsiniz. Ama bana kalırsa bir yeri tanımak için mutfağına da girmek gerekir. O yüzden buraya bir de şu soruyu eklemek istiyorum: Yemek? 

    Bedri Rahmi Koyu’nda 

    Ne Yenir?

    Bu sorunun cevabı için hem açılış heyecanını paylaştığım hem de lezzetlerine bayıldığım çok taze bir mekân önerim var. Bu yeri ilk benden duyacaksınız: Miori Göcek!

    Bu ay açılışı olacak Miori, Göcek’te Bedri Rahmi Koyu’nda, bu bahsettiğim manzaranın tadını daha fazla çıkaralım diye titizlikle tasarlanmış şahane bir gastro destinasyon.

    Sadece güzel lezzetler de değil, güzel bir “mood” vadediyor. Mottoları da tam bu yüzden “Good Food. Good Mood.”

    Manzarası, menüsü, konsepti tam da bu vaadin karşılığını verecek potansiyelde. Yeteneğini, tecrübesini ve vizyonunu, aynı zamanda da dostluğunu çok sevdiğimiz Kemal Demirasal markanın gastronomi danışmanı. Executive Chef Nihat Doğtürk ve ekibi burada gelen misafirlere unutulmaz bir deneyim yaşatmak için oldukça profesyonel bir ekiple çalışıyor. Herkes güler yüzlü, ilgili ve en önemlisi özenli. Söz konusu bu kadar ince düşünülmüş bir “konsept” olunca, size daha fazla detay vermek istiyorum. 

    MIORI: Türkiye’nin İlk Gastro-Destinasyonu, Göcek’te hayat buluyor

    Göcek’in en özel koylarından biri olan Bedri Rahmi Koyu’nun kıvrımında, çam ve zeytin ağaçlarının gölgesinde… Türkiye’nin ilk “gastro-destinasyonu” olma vizyonuyla yola çıkan Miori, yalnızca bir mekân değil, ziyaret eden herkese, duyulara dokunan bir deneyim ve bunun da ötesinde bir yaşam tarzı sunuyor.

    Altı farklı yeme-içme deneyimi, özel deneyim alanları ve Türkiye’de ilk kez açılan Riva Lounge ile Miori, gastronomiyi sanatla buluşturan bir dünya kuruyor.

    Her alanı bir sahne gibi düşünülmüş bu dünyada; sabahın ilk ışığından, gece yükselen müziğe kadar, her an gastronomik, senfonik ve estetik bir deneyim yaratılıyor.

    Rotasını denize çevirenlere açılan bir dünya

    Miori yalnızca yolu Göcek’e düşen denizcilere unutulmaz bir lezzet deneyimi sunmakla kalmıyor; aynı zamanda sizi Bedri Rahmi Koyu’nun büyüleyici güzelliğine rota çizmeye davet ediyor. Bunu sadece zengin menüsüyle değil, misafirlerine sunduğu ayrıcalıklı atmosfer ve vaat ettiği bambaşka bir “ruh hali” ile gerçekleştiriyor.

    Altı mekân, altı ritim

    Her biri farklı bir hissi, farklı bir zamanı anlatıyor. Miori’de her köşe, başka bir yolculuk daveti. Tam altı ayrı mekânda altı ayrı deneyim yaşayabiliyorsunuz. 

    MIORI by the Sea

    Denizin tam kıyısında… Gün batımının altın saatleriyle, Ege’nin taptaze malzemeleri burada buluşuyor. Miori’nin ana restoranı, sade ama iddialı bir hedefle yola çıkıyor: Ege’nin ve Türkiye’nin en iyi yemeklerini sunmak.

    Isabel’s

    Kuzeyden güneye, İtalya’nın o kendine has zarafeti sofralara taşınıyor.

    Riva Lounge Göcek

    Miori’nin en özgün köşelerinden biri: Riva Lounge. Adını, zarafetiyle efsaneleşmiş Riva yatlarından alıyor. Birçok filme tanıklık eden bu özel tekneler, artık burada görülüp deneyimlenebilecek. Gün batımında müziğin, kokteylin ve bu şıklığın bir araya gelecek olması şimdiden beni heyecanlandırıyor. 

    OKO

    Japon omakase kültürünün Miori dokunuşuyla yorumlandığı özel bir deneyim için OKO sizler için doğru mekan olacak.

    The Bakery

    Miori’nin sabaha merhaba dediği yer. Fırından yeni çıkmış kruvasanlar, ekşi mayalı ekmekler, kişler… Kokuların günün ilk ışıklarına eşlik ettiği, tatların günün geri kalanındaki ruh halinizi belirlediği eşsiz bir deneyim sizi bekliyor. 

    The Kitchen

    Günün her saati açık olan, rahatlığı ve şıklığı bir araya getiren iç mekân. Beach alanına açılan bu yer, aynı zamanda kendine özel bir ritme sahip. Gündüzleri sakin bir kaçış noktası; akşamları ise ritmini artıran bir gastro-eğlence alanına dönüşüyor. Müzik, sohbet ve paylaşım tam da burada bir araya geliyor.

    Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Göcek’in en keyifli köşelerinden biri Bedri Rahmi Koyu’ysa, Miori de bu yaz gastronomi sahnesinin yıldızı olacak gibi görünüyor. Eğer yolunuz buraya düşerse Kemal Şef’e selamımızı söylemeyi ve manzaranın tadını çıkarmayı unutmayın. 

    Rezervasyon için iletişim bilgilerini de bırakıyorum: 0549 646 1212 ve 0549 646 1213 

    Sanırım artık Bedri Rahmi Koyu’na dair soru işaretimiz kalmadı. Her ne kadar bunca soruyu sizler için cevaplasam da biliyorum ki bu soruların hepsi Bedri Rahmi’ye gidene kadar. Çünkü o manzarayı gördüğünüzde aklınızda canlanan tek soru “Bu nasıl bir manzara?” oluyor.

    Sizinle çok sevdiğim, benim için çok özel bir lokasyonu paylaştım. Umuyorum ki bu sezon birilerine ilham olmayı başarır, en az bizim kadar güzel anılar biriktirmelerine vesile olabilirim. Çok güzel bir sezon geçirmeniz dileğiyle. 

    Pruvanız neta, hayat kolayınıza olsun.☸ 

    Bu yaz bizim rotamızı yakından takip etmek isterseniz ve tüm sorularınız için, keyifliyim 

    Instagram hesabından bize ulaşabilirsiniz. 

  • Denizcilerin tanrıçası: APHRODITE

    Denizcilerin tanrıçası: APHRODITE

    Farklı uygarlıklar farklı dönemlerde denizler için birçok tanrı ya da tanrıçaya inanmışlar. Peki ama denizcilerin de bir tanrıçası olduğunu biliyor musunuz? Bu ay denizcilerin tanrıçasının izinde bir rotayı takip ediyoruz.

    Antik Çağ boyunca denizciler birçok tanrı ya da tanrıçaya inanmışlar. Örneğin; Yunan mitolojisinde Poseidon, denizlerin tanrısıdır. Oğlu Triton ise dalgaları kontrol eder. İskandinav mitolojisinde karşımıza Ægir çıkar. Deniz gibi kişileştirilmiş olan bu tanrı denizciler arasında saygı görür fakat aynı zamanda korkulur. Aynı Poseidon gibi tehlikelidir. Ægir’in eşi Rán ise denizde boğulanların ruhları toplar. Bir diğer deniz tanrısı ise sadece Doğu Akdeniz’in değil belki de tüm Akdeniz’in en usta denizcilerinin inandığı Yamm’dır. Fenike mitolojisinde gördüğümüz bu tanrı genellikle kaotik ve yıkıcı unsurlar içerir; dahası zorba ve yıkıcı sıfatlarıyla ön plana çıkar.

    Görüyoruz ki tüm bu tanrılar, insanın deniz ile ilişkili korkularının tam odağında yer alır. Onlara tapınılmasının, adaklar adanmasının, sunular gerçekleştirilmesinin temelinde korku vardır. Fakat bir tanrıça var ki yukarıda saydığım tüm isimlerden farklı şekilde denizcilerin yanında yer almış, onlara uğur getirdiğine inanılmış. Bu tanrıça Yunan mitolojisinde aşk, güzellik, cinsellik, şehvet, cazibe ve doğurganlık tanrıçası olarak bilinen Aphrodite’den başkası değil. Roma mitolojisindeki karşılığı Venüs olan tanrıçanın denizden doğuşu, kendisine adanmış birçok kıyı tapınağının yapılmasına da neden olmuş.

    Denizle ilişkisi nedeniyle Aphrodite Pontia (derin deniz) ve Aphrodite Euploia (iyi yolculuk) gibi sıfatlarla anılmış. Aphrodite, denizcilerin inanışlarında kendilerine öylesine yer bulmuş ki birçok yerde iyi yolculuk anlamına gelen sıfatıyla tapınım görmeye başlamış. Korku yerine, saygı duyulan tanrıçanın kült merkezlerini ziyaret eden denizciler adaklar sunarak hacı olmuşlar. Tanrıçanın etkisi öyle büyüktür ki Antik Çağ’dan kalan denizcilerin mezarlarında dahi ona dair betimlemeler görülebilir. Derin Mavi’de bu ay Anadolu’nun güney kıyılarında bir yolculuk yaparak denizcilerin tanrıçası Aphrodite’nin izlerini takip ediyoruz. 

    UĞURLU DENİZ SEFERİ 

    Antik dünyanın önemli şairlerinden Hesiodos, Aphrodite’nin denizden, köpüklerin arasından doğduğunu anlatır. Bu nedenle tanrıça denizle ilişkilidir. Betimlemede bir deniz kabuğu içinde yükselerek kıyıya çıktığı aktarılır ki, Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosu da tam olarak bu betimlemeyi resmeder. Denizciler arasında da saygı gören tanrıça güvenli deniz yolculuğu sağlayan Aphrodite anlamına gelen “Aphrodite Euploia” ile sık sık anılır. Euploia, kelimesi “iyi yolculuk” veya “uğurlu deniz seferi” anlamına gelir. Antik Çağ’da denizciler Aphrodite’nin deniz üzerindeki etkisinin yolculuklarını güvenli hale getireceğine inandıkları için ona dualar eder, sunular yaparlardı. 

    KNİDOS ANTİK KENTİ

    Rodos, Korinthos, Delos, Kyrene, Paphos’da gördüğümüz Afrodit Euploia kültünün en etkileyici örneği ise Knidos’ta görülür. Bu nedenle denizcilerin tanrıçasına ziyarette bulunmak için Bodrum’dan demir alıp güneye, Datça Yarımadası’nın en batı ucundaki Knidos Antik kentine gidiyoruz. Eğer rotanın devamında daha güneye inecekseniz, Knidos Feneri’ni ardınızda bırakarak güney limanını tercih etmelisiniz. Zira güney limandan Knidos’a girmek şehrin ruhunu hissetmenizi sağlar. Bu limandan girince sizi şehrin küçük tiyatrosu karşılar. Tiyatronun oturma sıralarında yerinizi alarak Antik Çağ’daki bir tiyatro oyununu izlediğiniz hayal edebilirisiniz. Eğer binlerce yıl önce bu sıralarda otursaydınız antik çağın en işlek limanlarından bir tanesinde onlarca ticaret teknesini bir arada görebilirdiniz. Çünkü onlar da bizim gibi tanrıça Aphrodite’yi görmeye gelmişlerdi.

    Onlardan farklı olarak burada olma nedenimiz Aphrodite’ye adanmış tapınağın günümüzde kalan izlerini görmek. Kıyıya çıktıktan sonra dik bir yamaca inşa edilen tapınağa doğru kısa olmayan bir yürüyüş yapıyoruz. Knidos Feneri’nin de selam verdiği noktaya ulaştığınızda yuvarlak yapısıyla tapınağın kalan izlerini görebilirsiniz. Tapınağın bulunduğu bu noktadan şehrin her iki limanı da görülebiliyor. Bu noktanın denizciler için özellikle seçilmiş olduğu açık. Aphrodite Euploia Tapınağı, tanrıça Afrodit’e adanmış kutsal bir alandı. MÖ 365 yılında Praxiteles tarafından çıplak olarak tasvir edilen Aphrodite heykeline ev sahipliği yapıyordu.

    Tapınak bu nedenle kısa zamanda bir haç noktası haline geldi ve Roma İmparatorluğu döneminde de bu özelliğini korudu. Alışılagelmiş yapıdan farklı olarak sütunlu dizilerle çevrili dairesel bir tapınaktı. Bu dairesel tapınağın tam ortasına da Knidoslu Aphrodite heykeli yerleştirilmişti. Bu da hacıların heykeli her açıdan görmesini mümkün kılıyordu. Sadece tapınağa gelerek hacı olan denizciler değil aynı zamanda yelkenlerini şişirerek kentin açıklarından geçen denizciler de tapınağı görür ve dua edebilirlerdi. Pek tabi tanrıçanın da onları görebildiği düşünülüyordu. 

    KNİDOS APHRODİTE

    Knidos Aphrodite heykeli başlı başına bir şaheserdi. Atinalı ünlü heykeltraş Praxiteles tarafından yapılan tanrıça heykeli çıplak kadın formunun ilk gerçek boyutlu temsillerindendi. Bir tanrıçanın çıplak betimlenmesi kahraman erkek heykellerindeki çıplaklığa alternatif bir düşünceyi temsil ediyordu. Heykeli orijinali günümüze ulaşmasa da birçok Roma kopyası günümüze ulaştı. Knidos’a gelen antik yazarların, filozofların ve sanatçıların heykele hayran kaldığı biliniyor. Yaşlı Plinius “Doğa Tarihi” isimli eserinde Knidos Aphrodite’sinin, Praxiteles’in en güzel eseri değil, tüm dünyadaki en güzel heykel olarak kabul edildiğini yazar ve ekler “Heykelin ünü öyle büyüktür ki, onu görmek için insanlar Knidos’a seyahat ederler.” 

    SANAT TARİHİNE 

    GEÇEN SEÇİM

    Heykelin ardındaki hikâye ise daha da ilginç. Praxiteles iki Aphrodite heykeli yapar. Bu heykellerden biri giyinik diğeri ise çıplak olarak betimlenmiş. Kos halkı, çıplak olan tanrıça heykelini uygunsuz bularak seçimleri giyinik tanrıça heykelinden yana yaparlar. Knidos’a halkı ise çıplak Aphrodite’ye itiraz etmezler. Kosluların bu seçimi sanat tarihine geçer. Kos Aphrodite’si günümüze ulaşmaz. Knidos Aphrodite’si ise şehrin ününe ün katarken; heykelin günümüze ulaşan yaklaşık 50 kopyası yapılır. İşte bu seçimiyle öne çıkan Knidos’tan ayrılıyor ve denizcilerin tanrıçasının izlerini takip etmek için bir diğer önemli kente, Olympos’a doğru yelken açıyoruz. 

    OLYMPOS 

    Antalya’ya seyir esnasında binlerce yıl önceki denizciler için en korkulu noktalardan biri olan Gelidonya Burnu’nu arkanızda bıraktıktan hemen sonra Adrasan Körfezi’ni gördüğünüzde Olympos’a yaklaştığınızı anlarsınız. Yüksek kayalıklar, çamlarla kaplı yamaçlar, koylar… Denizden ulaşmak sanıldığından daha zor olsa da ayak bastığınız andan itibaren antik kentin ruhu sizi ele geçirir. Sizden önce de sayısız korsan ve tüccar gibi görkemli şehrin doğasına kendinizi kaptırabilirsiniz.

    OLYMPOS’TA BİR KHALKEDONLU (KADIKÖYLÜ)

    Tanrılar dağı olarak bilinen Olympos’un karşısında, denizin hemen kenarındaki Olympos, MÖ 2. yüzyıldan itibaren hem politik hem ticari hem de dini açıdan önemli bir merkez oldu. Zaman içinde de önemli bir deniz ticaret merkezi haline geldi. Bunun en belirgin kanıtlarından biri Olympos’a farklı yerlerden gelip yerleşen ve burada ölen kişilerin mezar yazıtlarında görülür. Bu yazıtlardan biri, Khalkedon (Kadıköy) vatandaşı da olan Kaptan Eudemos’un mezarında yer alır. Mesleği ve kat ettiği denizlerdeki tecrübesi, saygınlığı belirtilen yazıt oldukça tahrip edilmiştir. Lahitin sağ tarafında ise şu dizeler yer alır:

    Son limana girdi demirlerdi gemi, çıkmamak üzere

    çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık;

    ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos

    oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, 

    kırılmış bir dalga gibi…

    KAPTAN EUDEMOS’UN MEZARI

    Olympos ile Karadeniz arasında ticaret yapan Eudemos, Khalkedon (Kadıköy) vatandaşlığı elde eder. Olympos’ta olduğu kadar Lykia Birliği’nde de tanınan bir bu ünlü kaptana ait MS 2. yüzyıla tarihlenen lahdin üzerindeki gemi kabartması ise bize çok şey söyler. Yelkensiz, direksiz ve küreksiz şekilde resmedilmiş geminin dikkatle incelendiğinde kıç bordasında bir Aphrodite kabartması görülür. Bu kabartma onun başarılı bir denizci olmasına atıf olabilir. Diğer yandan deniz tanrılarının korkusuna karşın, tanrıçanın denizcilere uğur getirmesine bir atıf da olabilir. Yeni yaşamında da şansın onunla olmasını dileyen bir düşünce Khalkedonlu Eudemos’un mezarına tanrıçayı resmetmiş olabilir. 

    Aphoradite, denizcilerin inanışlarında kendilerine öylesine yer bulmuş ki şehirlerdeki tapınaklarda, heykellerde, mezarlarda kendisine yer bulmuş. Hatta yüzlerce yıl sonra gemilerin baş bodoslamalarındaki kadın figürlerinde de onun izleri görülebilir. Orta Çağ sonlarıyla birlikte Avrupa’da yaygınlaşan Yeni Çağ’da ise doruğa ulaşan baş bodoslamadaki kadın figürleri; tanrıçanın ölümsüzlüğünün ve binlerce yıl sonra bile denizcilerin yanında yer aldığının kültürel yansımasıdır.

    Derin Mavi sayfalarında izlediğimiz rotadan geçerseniz sizler de denizcilerin yanında olan tanrıçayı ziyaret edebilirsiniz. Eğer Arşipel’in bambaşka bir notasında yelken açıyorsanız, bu defa başınızı gökyüzüne kaldırarak tanrıçayı izleyebilirsiniz. Zira Afrodit, en parlak gezegen Venüs ile ilişkilendirilirdi. Aynı Roma Dönemi’ndeki ismi gibi. Bu gezegen açık denizde her zaman değerli bir yol gösterici olmasa da uğurun sizinle olduğunu bilmek her zaman iyi gelecektir.☸

  • Halep Vapuru: Çanakkale ruhunun sudaki yansıması

    Halep Vapuru: Çanakkale ruhunun sudaki yansıması

    Sadece bir geminin değil, vatan savunmasında kahramanca savaşan askerlerimizin Halep Vapuru ile ortak hikâyesi…

    MUSTAFA KEMAL’İN YOLCULUĞU

    Savaşın bu yoğunluğu içinde Halep Vapuru, İstanbul’dan Mudanya’dan Çanakkale cephesine, ordunun ikmal üssü Akbaş Limanı’na asker, erzak ve cephane getiriyor, dönüş yolunda ise Çanakkale cephesinden yaralı askerlerimizi hastaneye dönüştürülen İstanbul’daki Selimiye Kışlası’na taşıyordu. Karşılıklı seferler sırasında Halep Vapuru’nun tarihin akışını değiştirecek bir de yolcusu oldu. Bu yolcu, daha sonra Anafartalar kahramanı olarak anılacak Miralay Mustafa Kemal’di. Halep Vapuru ile Tekirdağ’dan Çanakkale’ye gelen Mustafa Kemal Anafartalar Cephesi’nde verdiği mücadele ve ortaya koyduğu akıl ile bir ulusa yeniden ayağa kalkma ve sonrasında küllerinden doğma gücü verecekti. Halep Vapuru, Bandırma Vapuru’ndan önce bu sürecin belki de ilk tanığı olmuştu. 

    İmparatorluk için 1915 uzun ve zorlu bir yıldı. Payitahtın son kalesi Çanakkale’de gerçekleşecek savaş İmparatorluğun kaderini belirleyecekti. Her ne olursa olsun vatan savunması için Çanakkale’nin geçilmez bir duvara dönüşmesi gerekiyordu. Bu nedenle deyim yerindeyse, yüzen her taşıta ihtiyacın olduğun bu süreçte Şirket-i Hayriye’nin (Şehir Hatları) vapurları dahi İstanbul ve Mudanya’dan Çanakkale’ye mühimmat ve asker taşıdılar. Ulusun kaderini değiştirecek bir kişi de aldığı görev emri üzerine Tekirdağ’dan o vapurlardan bir tanesine binerek Çanakkale’ye doğru yola çıkar. Bu kişi gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası Mustafa Kemal’den başkası değildir.

    ABERDEEN’DEN HALEP’E

    Filmi biraz geriye saralım ve Mustafa Kemal’in doğduğu yıla gidelim. Osmanlı topraklarından uzakta, İskoçya’da, Aberdeen Line firması 110 metre uzunluğunda, ilk buharlı gemisini kızağa almıştı. Bir yıldan biraz kısa zamanda, Mart 1882’de gemi denize indirildiğinde Britanya ile Avustralya arası seferler için çalışmaya başladı. Bir bacalı gemi, üç ana direğe sahipti. 12 knot hıza ulaşırken yaklaşık 700 yolcu taşıyabiliyordu. Aberdeen isimli bu gemi 1906 yılına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti’ne satıldı. Vapurun adı Halep olarak değiştirildi ve Şirket-i Hayriye’de yerini aldı. İmparatorluğun en zorlu yıllarından 1915’te ise devlet tüm gücünü batıya, Çanakkale’ye yığdığında Halep, hastane gemisi olarak kullanılmaya başlandı ve Hilal-i Ahmer’e günümüzdeki adıyla Kızılay’a devredildi. 

    Osmanlı elindeki sınırlı güç ile böylesine zorluklar içinde mücadele ederken İtilaf devletleri her geçen gün yeni katılan güçlerle, Troya kıyılarına gelen Agamemnon’un ordusu gibi büyüyordu. Agamemnon’un ordusunda nasıl ki tüm Kıta Yunanistan’dan şehir devletleri ve onların asker dolu gemileri bulunuyorsa, Çanakkale önlerine de tarihin gördüğü en büyük ve güçlü ordularından bir tanesi geldi. Üstelik sadece ilk aşamada İtilaf devletlerini oluşturan ülkeler de değil! İtilaf devletlerinin güçleri her geçen gün artarken Çanakkale cephesinde ummadıkları bir direnişle karşılaştılar. Bu direnişini kırmanın tek yolu vardı: İttifak kuvvetlerinin Marmara merkezli ikmal yollarını kesmek ve ordunun moralini bozmak.

    AE2 

    İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı bir kapı ise koçbaşının yüzen savaş gemileri değil, denizaltılar olduğunu zaman içinde anladırlar. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Avustralya ve Yeni Zelanda da bu büyük savaşta Britanya İmparatorluğu’nun yanında oldular. ANZAC birlikleri Çanakkale’ye gelirken Avustralya’da sadece bir yıl önce İngiltere’den aldığı denizaltılarla Çanakkale kıyılarında Osmanlıya karşı savaşmak için yerini almıştı. AE2, Avusturalya denizaltılardan bir tanesiydi. Görevi Boğaz’ı geçmekti. Kendisinden önce bu görev üç farklı denizaltı denemiş fakat hiçbiri Marmara Denizi’ne ulaşamamıştı. AE2’nin İrlandalı komutanı Henry Hugh Gordon Stoker, üstlerine Marmara Denizi’ne geçecek planını sundu. Aldığı izinle Stoker yönetimindeki AE2, 25 Nisan 1915’te 75 km’lik hattan geçerek bunu yapan ilk müttefik denizaltısı oldu ve Marmara Denizi’ne girdi. Stoker’ın özgüveni ve şansı sadece beş gün sürecekti. 30 Nisan 1915 tarihinde Sultanhisar torpidobotu tarafından batırıldı. Tek bir gemi batıramadan yakalanmış ve Çanakkale sularına gömülmüştü.

    DÜŞMAN İÇİN AÇILAN KAPI

    AE2’yi batırmayı başarmış ama bize ne kadar büyük bir hasar vermeyi başardığını henüz anlamamıştık. AE2’nin açtığı kapı İtilaf devletleri için çalışan bir plana dönüşmüştü. Bu kapıdan giren bir denizaltı ilerleyen aşamalarda canımızı çok yakacaktı. Martin Eric Nasmith komutasındaki HMS E11, 18 Mayıs 1915 gecesi Marmara Denizi’ne geçmeyi başardı. Üstelik bu Marmara’daki tek seferi olmayacak, iki sefer daha yapacaktı. Bu seferlerde farklı büyüklüklerde 80’den fazla gemiyi batırdı. Daha ilk seferinde birçok gemiyi etkisiz hale getirerek İstanbul önlerine geldi. Amacı savaşın perdedeki sebebi olan Goeben ve Breslau zırhlılarını bulmak ve etkisiz hale getirmekti. Fakat o sırada bir yük gemisi olan Stamboul’u gördü ve onu vurdu. Stamboul batmadı, ancak Harem’de demir atmak zorunda kaldı. Fakat bu olay halkının morali üzerinde oldukça etkili oldu. E11, 27 Mayıs tarihinde İstanbul Boğazı’na geri döndü ve birkaç gemi daha batırdı. İstanbul’un ulaşılabilir olması halkı tedirgin etmişti. İlk seferinde, 11 gemi batırdı. Fakat gerçek darbesini 8 Ağustos 1915 tarihinde, ikinci seferinde vuracaktı. Osmanlı Donanması’nın en önemli savaş gemilerinden biri olan Barbaros Hayrettin Zırhlısı’nı vurdu ve 258 askerimizi kaybettik. 

    E11 VE HALEP VAPURU

    Barbaros Zırhlısı’nı kaybetmemizin ardından sualtındaki sinsi düşmanlar ulaşımı ciddi anlamda tehdit etmeye başladı. Osmanlı ordusu teyakkuz halindeydi. Bu süreçte E11 ve Halep Vapuru ilk kez karşılaştı. Neyse ki E11’in torpidolarında bir arıza yaşandığı için bu karşılaşma hasarsız atlatıldı. Fakat ikinci karşılaşmada şans bizimle değildi. Tarihler 25 Ağustos 1915’i gösterdiğinde Halep Vapuru, Gelibolu Yarımadası’nda Eceabat’ın doğusunda, Akbaş limanında gece boyunca cepheden taşınan yaralı askerlerimizi almak için bekliyordu. Vapur seyir için neredeyse hazırdı. Ancak saat sabah 07.20 sıralarında E-11 denizaltısının liman çevresinde devriye gezen Gunbot’a saldırdı. Gunbot ve bir destroyer denizaltıyı uzaklaştırmak için ateş açsa da limanda demirli üç vapuru gören E11 kaptanı Nasmith son bir saldırıya karar verdi. 

    O anlar seyir defterine şu şekilde işlenmiş: “Periskoptan limanda bağlı üç vapur görüyordum. Bunlardan yakınımızda olanı Kızılay amblemleri ile boyanmış bir hastane vapuruydu. Ona saldırmaktan hemen vazgeçip, diğer vapura yöneldim ve torpidoyu ateşledim. Üzerinde hiçbir işaret bulunmayan bu vapur muhtemelen cephane taşıyordu. Ön kısmından isabet alan vapur hemen batmaya başladı.” Nasmith’in cephane taşıdığını düşündüğü gemi 200 yaralı askerimizi taşıyan Halep Vapuru’ydu. Yola çıkmadan Kızılay bayrağı asılmamış olan Halep, bu hata ya da gecikme yüzünden vurularak orada battı. Ne yazık ki, içindeki yaralı askerlerimiz kurtarılamadı. Halep, Akbaş açıklarında suyun 15 metre altında sonsuz uykusuna yattı.

    HALEP VAPURU EVİNDE

    Tarihimiz için bu denli öneme sahip Halep Vapuru’ndaki tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz. Halep Vapuru’nu bugün derin mavide yatarken İstanbul Deniz Müzesi’nde ona dair bir obje sizleri bekliyor. Bu parça 95 yıl sonra evine, ait olduğu topraklara dönen Halep Vapuru’nun arması. Savaş sonrasında bölgeye envanter çıkarmak için gelen bir İngiliz askerinin Halep’in armasını bulur ve bunu E-11 denizaltısının kaptanı Martin Nasmith’e anı olarak gönderir. Bu Halep’e ait eldeki tek obje. 2010 yılında TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı’nın girişimleriyle arma Nasmith’in varislerinden alınarak ülkemize getirildi. İstanbul Deniz Müzesi restoratörleri tarafından orijinal haline döndürülen arma bugün müzede sergileniyor.☸