Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Selin Doğdu: “Teknem evim oldu, denizler arka bahçem” 

    Selin Doğdu: “Teknem evim oldu, denizler arka bahçem” 

    Bu ay konuğumuz denizle iç içe büyümüş bir isim: Selin Doğdu. Beyaz yakalı profesyonel hayatı bırakıp kendini maviye adayanlardan biri. Uzun süre teknede yaşayarak bu deneyimi de kazanan Selin Doğdu bugün İstanbul’da yelken eğitmenliği yaparken, dünya turu yapmanın hayalini de kuruyor.

    Geçen haftalarda 20 kişilik bir Belçikalı grubun yelken eğitimi için Kech iSailing faaliyetinde konuk eğitimci olarak yer aldım. Bu esnada teknelerden birinde bir yatçılık eğitmeni ile tanıştım ve hemen bu sayfalara davet ettim. Selin Doğdu, denizle iç içe büyümüş bir isim. Benim çocukken atlas sayfalarına bakıp kurduğum hayalleri o da teknolojinin yardımıyla Youtube videolarıyla kurmuş. Şu an İstanbul’da freelance olarak yelken eğitmenliği yapıyor ve sezon boyunca ara ara güney sahillerinde kaptanlık yapacak. Belki gelecekte bir dünya turu ile hayallerini gerçekleştirecek. Kendisini yoğun temposu arasında kısa bir süre yakalayabildim.

    “BANA YABANCI OLMAYAN BİR DÜNYA”

    Deniz nasıl ve ne zaman hayatınıza dahil oldu?

    İlk tanışmamı ve nasıl yüzme öğrendiğimi tam olarak hatırlamıyorum bile. Muhtemelen iki yaşından beri yüzüyorum. Ailemizin Mersin civarlarındaki yazlığında her sene yaz aylarını denizde geçiriyordum. Site görevlisi havuzu boşaltırken bile beni kovalayana kadar içinde kalıyordum. Denizle ve suyla aram her zaman çok iyiydi. Denizi ait olduğum yer gibi hissediyordum. 

    Profesyonel yaşantınızın geçmişini, özellikle kilometre taşlarını merak ediyorum…

    İlk faaliyetim tüplü dalış kursları oldu, sonra yelken kursuna gitmeye başladım. İşletme mezunuyum, yüksek lisansımı da finans alanında yapmıştım. Beyaz yakalı olarak çalışırken yelkenli ile dünya turu yapanların YouTube kanallarını takip etmeye başladım. Evlerini sırtlarında taşırken dünyadaki en güzel adalara seyahat ediyorlardı. Tabii bunu yaparken minimalist bir hayatı tercih ediyorsunuz. Bu olay tam benlik dedim ve öyle de oldu. 

    Dijital dünya pek çok kişiyi denizle yakınlaştırdı değil mi?

    Beni yelkenle tanıştırdı. Sonrasında şirketten istifa edip, kendi teknemde yaşamaya başladım ve hiç bilmediğim ama bana yabancı olmayan bir dünyaya adım attım. Teknem evim oldu, denizler arka bahçem. 

    DENİZCİLİK ADABINI DA ÖĞRETİYOR

    Başa, o ilk günlere dönelim mi?

    İlk eğitimlerim ve transfer yolculuklarımda Enis Sıdar, Attilla Gökova ve Murat Yahyaoğlu ile beraberdim. Daha sonra kendi teknemde her gün yeni yerlere yelken açıp, demir attıkça denizciliğim de yelken tecrübem de arttı. Bu tutkumu işe çevirip para kazanabilir miyim diye düşündüm ve ilk kez başka bir teknenin kaptanı olarak çalışmaya başladım. Sezon çok güzel geçince, hem ben kendimden hem de insanlar benden memnun kaldıkça bunu daha ileri noktalara götürebileceğimi gördüm. Mehmet Eren hocamdan International Yacht Training (IYT) dersleri aldım ve sertifikalı olarak eğitmenlik yapmaya başladım. Ayrıca 149 groston yat kaptanlığı gibi bu sektörde çalışmak için gerekli belgeleri de toplamaya başladım. 

    Bir dönem teknede yaşadığınızı biliyorum. Ya sonrası, bugünler…

    Yaklaşık altı sene güneyde, o zamanlar sahip olduğum teknede yaşadım. Bir süre önce taşındığım İstanbul’da Süleyman Er hocamın kurucusu olduğu Kechi Sailing’de freelance yelken eğitmeni olarak çalışıyorum. Sezon başlayınca da ara ara güneyde oluyorum. 

    Derslerinizden de söz edelim…

    Öğrencilerime sadece yelken dersi değil, denizcilik adabına göre neler yapılması ya da yapılmaması gerektiği, denizde canlı kalma gibi konuları da anlatmaya çalışıyorum. Denizde egolarından arınmalarını, doğa ile mücadeleden çok ona uyum sağlamaları gerektiğini, takım çalışmasının önemini, ihtiyacı olana yardıma koşmanın denizcilik için altın kural olduğunu belirtiyorum. Denizi temiz tutmamız için yapılması gerekenler üzerine de konuşuyoruz. Ne yazık ki mavi ve yeşili görmek, huzurlu bir tatil yapmak için denizi ve doğayı kirletip giden çok insan var. Tekne turizmi, denizcilik ahlakına uygun yapılmıyor. 

    “BÜNYEMİN İSTEDİĞİ HER ŞEY EĞİTMENLİKTE MEVCUT”

    Eğitim başlı başına zor bir iş. Buna rağmen hangi etmenler devam etmenizi sağlıyor?

    Bir dönem şunu söyledim kendi kendime: “Ben bu sektöre ismimi altın harflerle yazdıracağım.” Gerçekten bu hırs, kararlılık, azim olmadan denizle yelkenle mücadele etmek çok zor. Sevmeden yapılabilecek bir iş de değil. Bir kere eğitim vermeyi, yeni insanlar tanımayı, arkadaş gibi olmayı seviyorum. Her denize çıktığımda öğrencilerle beraber ben de yeni bir şeyler öğreniyorum. Her seferinde başka bir arıza oluyor ya da yeni bir hava ile karşılaşıyoruz. Bu da işime olan heyecanımı ve hevesimi canlı tutuyor. Monoton bir iş değil. Her gün farklı bir macera gibi geçiyor. Haliyle benim bünyemin istediği her şey eğitmenlikte mevcut. 

    Nasıl bir öğrenci profiliniz var?

    Her biri doğaya daha saygılı, kendini yetiştirmiş, öğrenmeye hevesli ve egolarından arınmış insanlar. Kadın öğrencilerim, benim gibi 160 cm boyundaki birinin tüm tekneyi idare ettiğini gördüklerinde kendilerine daha fazla güvenmeye başlıyorlar. Kadın öğrenciler biraz daha çekinerek başladıkları için aslında benim varlığım, kendilerinin de başarabileceğine olan inançlarını artırıyor. Elbette düzenli spor yapmak ve kaslarını korumak, yelken yaparken önemli. Öte yandan, doğru teknik ve uygun güç uygulaması ile kendini güçsüz gören insanların da yapabileceği bir spor.

    Eğitim ve hizmet sektörlerindeki rolleriniz arasındaki geçişi nasıl dengeliyorsunuz?

    Yelkenliler ufak mekânlar malum. Kaptan olarak çıktığım haftalarda teknede misafirlerle dar bir alanda baş başa oluyoruz. Birçok durumda misafirlerin desteğini alıyorum; birine zincir atmayı öğretiyorum, hızlı yüzen ya da bot kullanmaya hevesli birine halat bağlatıyorum. Aslında benimle bir hafta tatilin sonunda hevesli bir misafir denizciliğe dair birçok şeyi de öğrenmiş olarak ayrılıyor. Zaten onlara müşteri gözü ile bakmıyorum. Onlar bir hizmet alıyor ama ben onları kendimce dost, aile, arkadaş kategorilerine koyarak o şekilde davranıyorum. Bazen kızları, bazen ablaları oluyorum. Şanslıyım ki bugüne kadar da çok iyi insanlarla, ailelerle beraber seyirler yaptım. Hepsi ile halen iletişim hâlindeyim. Yaz aylarında tekrar tekrar beraber seyir yapıyoruz. 

    HAYALİ DÜNYA TURUNA ÇIKMAK

    Denizcilik alanında kadın olmanın getirdiği zorluklar yaşadınız mı?

    Hep iyi yönlerini yaşadım. Ya da benim gibi optimist biri negatif yanları da pozitife çevirmiş olabilir. Halen özellikle büyük bir tekne ile yanaşma ayrılma manevralarında etrafta beni izleyen gözler oluyor. Artık bu duruma alıştım. Benim yaptığım manevra sonrası yan tekneden “çok güzel yanaştınız kaptanım” diye tebrik edenler oluyor. Bu tamamen kadın olmamla ve bir kadının bunu nasıl yaptığına inanamamalarıyla ilgili. Yoksa kimse kimseyi iskeleye yanaştı diye tebrik etmez. Türkiye’de kadın olmak zor iken erkek egemen bir sektörde mücadele etmek tabii ki çok daha zor ama ne zaman yardıma ihtiyacım olsa, etraftaki kaptanlar, misafirler, tekne sahipleri yardım etmek için seferber oluyor. Bu açıdan kadın olmanın verdiği pozitif ayrımcılık sayesinde hayatım kolaylaşıyor. Bazen de yanaşırken herkes sizi acemi olarak kodladığı için “şunu yap… sancak ver… şuraya dön” gibi direktifler veriyorlar. Ben yine de keyfimi bunlarla kaçırmıyorum. Zaten her geçen gün yeni bir şey öğrendiğimi düşündüğüm için de hayatta hep acemi kalmak benim için hiç sorun değil. Açıkçası kaptan olarak yaşadığım sorunları eğitmen kimliğimle yaşamadım. Öğrencilerim hep çok saygılı ve beni can kulağıyla dinlerler.

    Gelecek planınız ne?

    Birçok arkadaşım yelkenli ile dünya turunda. Yanlarına ara ara gidip farklı denizlerde de yelken yapmak istiyorum. İlerleyen yıllarda tekrar kendi teknemi alıp, hem eğitim hem de gezi amaçlı kullanmak istiyorum. Sonraki planım tabii ki bu işe beni sokan hayalin peşinden gidip dünya turuna çıkmak.

    Sizden ders almak isteyenler nasıl ulaşabilir?

    Instagram’da sailing_lemonade adlı bir hesabım var, oradan beni takip edebilirler.☸

  • Rolex Fastnet 2025’in Türk ekibi

    Rolex Fastnet 2025’in Türk ekibi

    100. yılını kutlayan dünyanın en prestijli açık deniz yelken yarışlarından Rolex Fastnet Race’e ilk kez tamamı Türklerden oluşan bir ekip katılıyor. 695 deniz millik bu zorlu rotada TUR yelken numarasıyla yarışacak ekibin dümencisi Yiğit Eroğlu ile efsane yarış öncesi bir araya geldik ve tüm detayları kendisinden dinledik. 

    Tamamı gönüllü Türk yelkencilerden oluşan bir ekip, dünyanın en prestijli açık deniz yelken yarışlarından biri olan ve bu yıl 100. yaşını kutlayan Rolex Fastnet Race’e katılacak. 

    Yelken numarası TUR 818 olan 2012 model bir Beneteau First 35 olan F35 Express ile yarışacak. Toplam 450 teknenin kabul edildiği yarışta Türk takımı 103 teknenin start alacağı IRC4 sınıfında mücadele verecek. 

    Bu yarışa bugüne kadar tamamı Türklerden oluşan bir ekip olarak katılım gerçekleşmemiş olması, bu projeyi Türk yelken tarihi açısından da önemli ve simgesel hale getiriyor. Takımın dümencisi Yiğit Eroğlu, en büyük motivasyonlarından birinin, Türkiye’de açık deniz yelkenciliğini daha yaygın ve ulaşılabilir kılmak ve genç yelkencilere bu alanda ilham vermek olduğunun altını çiziyor. Dergiyi baskıya verdiğimiz 26 Temmuz’da startı verilen Rolex Fastnet 2025 için Türk takımının yaptığı hazırlıkları, hedeflerini ve bundan sonraki hayallerini Yiğit Eroğlu’ndan dinledik. 

    YÜZ YILLIK BİR YARIŞA HAZIRLANMAK 

    Okurlarımıza sizi tanıtarak başlayalım. Yelkenle yolunuz nasıl kesişti?

    Denizle tanışmam çok küçük yaşlarda oldu. 1994’te aile teknemizle ilk kez yelken yaptım, ardından 1996’da İstanbul Yelken Kulübü’nde devam ettim. O günden bu yana yelken sadece bir spor değil, hayatımın merkezi haline geldi. Bugün eşim tekne tasarımcısı, çocuklarım optimist sınıfında yelken yapıyor. Bizim evde deniz sadece bir hobi değil, bir yaşam biçimi.

    Fastnet’e katılma fikri ne 

    zaman filizlendi?

    Aslında bu hikâyenin temeli 2005 yılında İngiltere’nin Solent bölgesinde aldığım sertifikasyon için olan ilk offshore yelken eğitimiyle atıldı. Fastnet’in efsanevi atmosferini orada ilk kez hissettim ve kendime bir söz verdim: “Bir gün bu yarışta yer alacağım.” Şimdi o hayal, yarışın 100. yılında gerçeğe dönüşüyor. Bu, benim için sadece bir hedefin gerçekleşmesi değil, uzun yılların emeğinin bir sonucu.

    Tamamı Türk yelkencilerden oluşan ilk ekip olarak yarışta yer alacaksınız, bu sizin için ne ifade ediyor?

    Böylesine prestijli ve tarihi bir yarışta, ilk kez Türkiye’yi TUR yelken numarasıyla temsil ediyor olmak kelimelerle tarif edilemeyecek bir onur. Aynı zamanda büyük bir sorumluluk. Sadece yarışmak için değil, Türk bayrağını uluslararası sularda gururla taşımak ve gelecek kuşaklara ilham verecek bir adım atmak için oradayız.

    ÜÇ BÜYÜK OFFSHORE YARIŞA KATILDILAR

    Yarışın zorlukları neler? Hazırlık sürecinde nasıl bir strateji izlediniz?

    Fastnet sadece hız değil; strateji, sabır ve sürekli karar alma becerisi gerektiren bir yarış. 695 deniz mili boyunca 24 saat kesintisiz süren bir mücadele. Solent’ten başlayan rota, İrlanda açıklarında Fastnet Kayalığı’nı dönerek Cherbourg’da son buluyor. Her etap farklı hava koşulları, akıntılar ve taktiksel riskler barındırıyor. Kış boyunca ekip olarak hem fiziksel dayanıklılığımıza hem de mental hazırlığımıza odaklandık. Spor salonu antrenmanları yaptık, stres yönetimi üzerine çalıştık. Olası hava senaryolarını analiz ettik. Ayrıca hepimiz denizde sağ kalma ve ileri seviye ilk yardım eğitimlerinden geçtik. Bu hazırlık süreci hem bireysel hem de ekip olarak bizi ciddi anlamda güçlendirdi.

    Fastnet’e katılmak için belirli yarışları tamamlamanız gerekiyordu. Bu süreç nasıl geçti?

    Yaklaşık bir yıl önce bu hedefe kitlendik. Teknemiz F35 Express’i, offshore koşullarına göre detaylı şekilde hazırladık. Tüm güvenlik ekipmanları güncellendi, yeni yelkenler alındı, sistem kontrolleri yapıldı. Klasifikasyon sürecinde 500 deniz milinden fazla yarıştık. 2025 sezonunda üç büyük offshore yarışa katıldık: 3 Mayıs’ta Cervantes Trophy Race (140 NM), 17 Mayıs’ta De Guingand Bowl Race (125 NM) ve 24 Mayıs’ta Myth of Malham Race (300 NM). Bu yarışlar hem teknemizi hem de ekip uyumumuzu test etmemizi sağladı.

    Tekne demişken, yarışa nasıl bir tekneyle katılıyorsunuz?

    Teknemiz F35 Express, 2012 model bir Beneteau First 35. Yelken numaramız TUR 818. Yıllardır bu tekneyle yarışıyorum, dolayısıyla tüm karakterini, limitlerini iyi biliyorum. Yarış öncesi detaylı bir bakım sürecinden geçirdik. Özellikle fırtına koşullarında kullanmak üzere özel bir yelken gardırobu hazırladık. Tüm güvenlik sistemlerini ve mekanik aksamı titizlikle elden geçirdik.

    Ekibinizden bahseder misiniz? Kimlerden oluşuyor?

    Sekiz kişilik bir çekirdek ekibiz. Her birimiz farklı sektörlerden geliyoruz ama ortak tutkumuz deniz. Aramızda havacılık mühendisinden sigorta uzmanına, emlak brokerinden kreatif yönetmene kadar çok farklı disiplinler var. Bu çeşitlilik, kriz anlarında çözüm üretmemizi kolaylaştırıyor.

    OFFSHORE YELKENCİLİĞİN GELİŞMESİ İÇİN BİR KIVILCIM

    Yarışın en zorlu kısmı sizce neresi olacak?

    Fastnet Kayalığı’ndan sonraki gece etabı. Genellikle sert hava koşulları, ters akıntılar ve fiziksel yorgunluk aynı anda bastırıyor. O noktada doğru karar verebilmek, takımın dayanıklılığına ve iletişimine bağlı.

    Yarışa kaç tekne katılıyor? Sizin sınıfınızdaki rekabet nasıl?

    Bu yıl yarışa toplam 450 tekne kabul edildi. Başvuru ekranı açıldıktan sadece iki dakika içinde tüm kontenjan doldu. Bizim yarıştığımız IRC4 sınıfında 103 tekne start alacak. Küçük gövdeli bir tekneyle, büyük teknelerle aynı rotada yarışmak taktiksel esneklik gerektiriyor. Bu da rekabeti oldukça çekişmeli hale getiriyor.

    Bu yarış sizin için bir final mi yoksa bir başlangıç mı?

    Kesinlikle bir başlangıç. Amacımız sadece bu yarışa katılmak değil. Türkiye’de offshore yelkenciliğin gelişmesi için bir kıvılcım çakmak istiyoruz. Fastnet’ten sonra hedefimizde Rolex Middle Sea Race, Sydney-Hobart gibi büyük yarışlar var. Aynı zamanda bu tecrübeyi genç yelkencilere aktarmayı çok önemsiyoruz.

    Hazırlık süreci tamamen gönüllülük esasına mı dayanıyor? Sponsorunuz 

    var mı?

    Evet, tüm ekip gönüllü olarak bu projede yer alıyor. Herkes zamanından ve bütçesinden fedakârlık etti. Şu an için tüm hazırlıkları kendi imkânlarımızla yürüttük ama sponsorluk arayışımız sürüyor. Fastnet gibi bir platform markalara uluslararası görünürlük sunuyor. Özellikle sürdürülebilirlik, takım çalışması ve mücadele gibi değerleri vurgulayan projeler için büyük fırsat.

    Son olarak genç yelkencilere bir mesajınız var mı?

    Hayal kurmaktan asla vazgeçmesinler. Gerçekleştirmek için önce inanmaları, sonra çok çalışmalar gerekiyor. Ekip ruhu, sabır ve disiplinle başarılamayacak hiçbir şey yok. Eğer bu hikâye bir gence bile ilham oluyorsa, biz görevimizi yerine getirmiş sayarız.☸

    EKİP

    -Yiğit Eroğlu: Skipper, Dümenci (CVHR Dış Ticaret ve Lojistik A.Ş. & Hedef Yelken Kurucu Ortağı)

    -Burak Bakar: Bowman, Pitman (Anadolu Sigorta Acentesi – Bakar Sigorta & The Bodrum Cup Komite Üyesi)

    -Nihat Karataş: Trimci, Teknik Sorumlu (Uçak Mühendisi, Airbus Performans ve İyileştirme Müdürü)

    -İlke Şahin: Navigatör, Trimci (Visa Güney Avrupa İş Geliştirme Müdürü)

    -Yiğit Taban: Ana Yelken Trimcisi (Century 21 Alpha Emlak Brokeri)

    -Burçin Ergunt: Navigatör, Pitman (Kreatif Yönetmen)

    -Doğukan Kandemir: 2. Dümenci, Trimci (Gemi Tasarımcısı, VMG Sails Kurucusu)

    -Deniz Derin Bınaroğlu: 3. Dümenci, Bowman (Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Öğrencisi)

    -Hakan Karakaplan: Taktik, Uzaktan Destek (Profesyonel Yat Kaptanı)

  • Fransa’dan Gökova’ya Narval’ın yolculuğu

    Fransa’dan Gökova’ya Narval’ın yolculuğu

    Hikâyemizde iki Biscay bir de Akdeniz geçişi var. Boreal’in Fransa’nın kuzeyindeki tersanesini ziyaret etmiş, arkadaşım Yiğit Kariş’in yapılmakta olan teknesini tavaf edip, bir de deneme seyri yapmıştık. Benim teknenin de opsiyonları üzerine kısa bir sohbet. Ancak daha kızağa konmasına zaman vardı. Şimdi sırada Yiğit’in Broccoli teknesiyle ilk Biscay geçişimiz var…

    Meşhur sözdür ya, “siz kendi planlarınızı yaparken, hayat da kendi planlarını yapar” derler. Benimki de öyle oldu. Yeni teknem Narval’ın hikâyesini dergimizde yazmaya başlamıştım ki, geçirdiğim majör bir ameliyat da dahil olmak üzere araya pek çok şey girdi.

    Hikâyemizde iki Biscay bir de Akdeniz geçişi var. Boreal’in Fransa’nın kuzeyindeki tersanesini ziyaret etmiş, arkadaşım Yiğit Kariş’in yapılmakta olan teknesini tavaf edip, bir de deneme seyri yapmıştık. Benim teknenin de opsiyonları üzerine kısa bir sohbet. Ancak daha kızağa konmasına zaman vardı.

    Sonradan Yiğit’le üç kez daha Treguier’e gittik. Oraya gitmek bile bir macera. Paris’te, Lizbon’dan gelen Yiğit’le Charles de Gaulle Havalimanı’nda buluşup araba kiralayıp yola çıkıyorduk. Trenle de gidilebilir ama, vardığınız yerde kalakalırsınız. Bırakın kamu taşımacılığını, taksi bile bulmak ciddi bir dert. Bu gidiş gelişlerde Paris’in de İstanbul gibi bir trafiğinin olduğunu anlamış olduk.

    ASTERIX’LE OBELIX’İN MEMLEKETİNİN MARİNALARI 

    Paris’ten çıktıktan sonra yol güzel. Altı- altı buçuk saat sonra Brötanya’ya ulaşılıyor. Brötanya Asterix’le Obelix’in memleketi. Sert bir coğrafyası var. Denizi kayalık ve kuzey Atlantik’in havasını taşıyor. Gel-git inanılmaz boyutlarda. Sahil boyunca ufak şehirler, kasabalar var. Buralardan iyi denizcilerin nasıl yetiştiğini insan anlıyor.

    Her kasabanın bir marinası var. Öyle bizdeki gibi salon salomanje marinalar değil, basit, iş gören denizci işi. Treguier Marina’yı misal, gencecik bir kadın tek başına işletiyor. Bağlanma, çözülme, idare, bakım hepsi onun üstünde, hem de gel-gitin ciddi boyutlarda olduğu bir coğrafyada. Her türlü tekne var ama genelde 10 metre civarında yelkenliler. 

    Boreal 47.2’nin tamamı alüminyumdan yapılıyor (Daha önce dergimizde detaylı bir incelemesini yazmıştım). Garcia Explorer’ın tavanı, Allures’lerin üst binaları fiberden. Alüminyum plakalar lazerle kesilmiş olarak Almanya’dan kit olarak geliyor. İmalat başladıktan sonra yaklaşık bir sene içinde teslimat yapılıyor. Burada en önemli iş kaynak işçiliği. Bizim teknelerin imalatı pandemiye rast geldiği için süreç biraz uzadı.

    Sonunda Yiğit’in teknesi Broccoli suya indi. Bir süre sonra Treguier’e, tekneyi yaşadığı Portekiz’e götürmek üzere gittik. Uzun yıllardır birlikte yelken yaptıkları, tekne ortaklaştıkları Berk Dinçmen de aramıza katıldı. Biz yoldayken benim teknemin de inmesi planlanıyordu, tam bizim transfere denk geleceği için artık onun fotoğraflarını yollarsınız dedik. Eylül 2023’te yola çıktık.

    GEL-GİTTE LOKANTAYA NASIL GİTTİK?

    Treguier Marina Jaudy nehri üzerinde, denizden 6 mil içeride. Gel-gitin tam orta zamanını beklemek gerekiyor çıkmak için. O zaman su durgun oluyor. ‘Slack Water’ denen zamanı kollayıp yola çıktık. İlk durak Ile Istan. Orada suların çekilmesini bekleyip tekneyi karaya oturtup altını temizleyeceğiz. Bir süre nehirde kaldığı için altı yosun kekamoz bağlamış.

    Bizim sularda pek yaşamadığımız bir deneyim; suların yavaş yavaş çekilmesi ve teknenin omurgası üzerinde ayakta duran bir insan gibi deniz tabanında dikilmesi.

    Merdivenlerden inip işe giriştik. Sıkı bir çalışmayla teknenin altını temizledik. Bu arada ben drone’la karaya oturttuğumuz tekneyi havadan görüntüledim. Bunca uğraş karnımız acıktı tabii. Berk internetten yakınlarda güzel bir Fransız lokantası buldu. İyi de yürüyerek gideceğimiz lokantadan sular yükselmiş olacağı için nasıl geri döneceğiz?

    Kul sıkışmayınca hızır yetişmez. Derhal bir “Zihni Sinir” projesini hayata geçirdik. Botu çıkartıp şişirdik. Hep o mu bizi taşıyacak bu sefer de yüklendik, biz botu karaya taşıdık. Mükellef bir akşam yemeği, ilk kez geçeceğimiz Biscay Körfezi’nin korkutucu namı, Fransız şarabı, denizci muhabbeti derken sular botun üzerinde seyredeceği kadar yükseldi. Zifiri karanlıkta yola koyulduk, çakırkeyif vaziyette Broccoli’ye vasıl olduk. 

    SERT HAVADA BISCAY GEÇİŞİ

    Ertesi gün gel-gitin uygun saatinde yola çıktık. Bulunduğumuz yerden Fransa’nın kuzeybatı köşesi yaklaşık 70 mil. Gece şartlarında kafadan gelen 20-25 derken 30 knot’ları bulan rüzgârla tekneyi ateşle imtihan etmeye başladık.

    Sert hava Biscay’da da devam etti. Boreal güven veriyor, camadanlı yelkenlerle ilerliyoruz. Vardiya nöbetlerini ayarladık. Deniz hayatı başladı. Böyle zamanlarda eskinin deniz insanlarını, balina gemilerinde ekmek parası için yollara düşen denizcileri düşünürüm. Sert adamlar, kabaran dalgalar, ağır hava koşulları, en ufak bir dikkatsizliğin insan hayatına mal olacağı günler, haftalar, aylar hatta yıllar… Bizim yol o kadar uzun değil neyse ki. 

    Nihayet İspanya’ya yaklaşıyoruz. Niyetimiz genelde bu yolu kateden teknelerin durağı olan A Coruna. Ancak her yeni teknede karşılaştığımız çocukluk hastalığı baş gösteriyor. Bu seferki motor arızası, motor ikide bir stop ediyor. Düşük devirde aheste aheste gidiyor ancak devri artırdığımızda duruyor. Yiğit ve Berk, iki kafadar “handyman” diye tanımlanan ekipten. Önce sisteme hava mı girdi, su separatöründe sorun mu var derken işi büyütüp takımlarla motora dalmaya niyetleniyorlar. O saat orada söküp takıp işi bitirecekler. Ben denizcilikte olmasa da yaşça onlardan kıdemliyim. “İyi kötü motor çalışıyor, İspanya’da bir yere yanaşıp servisine mi göstersek acaba” diyorum. Pek niyetli değiller ama beni de kırmak istemiyorlar.

    A Coruna yerine daha yakınımızdaki Viverio’ya dümen kırıyoruz. Hem iyi bir marinası hem de Yanmar servisi var. Dert marinaya girerken yarım millik bir kanaldan geçiliyor, orada motor stop ederse ne yapacağız? Marinayla temasa geçip gerekirse bizi çekip çekemeyeceklerini soruyoruz. Marinaya yaklaşırken bir palamar botu geliyor, o arada hava da sertleşiyor. Bizi yedeğe alacaklar motor stop ederse onlar çekecek. Güzel de ne gelen arkadaşların böyle bir deneyimi var, ne de halatları yeterli. Bağlamaya çalışırken neredeyse batacak hale geliyorlar, biz halatı kesip kurtarıyoruz onları. Bu sefer marinanın dışında demir atın diyorlar. Yiğit Kaptan vira bismillah deyip düşük devirde çalışan motorla kazasız belasız yanaşıyor marinaya. 

    İSPANYA SONRASI SIKINTISIZ SEYİR 

    Sonrasında işler iyi gidiyor. Ertesi gün Yanmar servis gelip 50 saat bakımını yapıyor ve bir daha Lizbon’a kadar motor sorunu yaşamıyoruz. Viverio küçük bir İspanyol sahil kasabası. Biscay geçişi kutlanacak. Araştırıp şehrin en iyi balık lokantasını buluyoruz. Hakikaten namını hak ediyor. Tütsülenmiş balık dumanlar içinde geliyor sofraya, ançuezler lezzetli bir zeytinyağı üstünde fesleğen yapraklarıyla süslenmiş. Portekiz etabından önce, Biscay sonrası, hak kediyoruz bu yemeği. 

    Bu arada internetimiz oldu ve Narval’ın suya indiriliş fotoğraflarını yollamışlar tersaneden. Hayaller hayaller… Zaten bu denizcilik işi hayal etmekle yürüyor. “Yaz gelsin de bir hafta kaçalım, bu sene bayram iyi geliyor bir dört gün yelken yaparız, uzun yollar, uzak diyarlar bizi bekliyor bakalım onun zamanı ne vakit gelecek…” diye uzayıp gidiyor. 

    İspanya sonrası seyir sıkıntısız gidiyor. Bir sabah güneş doğduktan hemen sonra Lizbon önlerine geliyoruz. Yiğit’in marina nehrin 6 mil içerisinde, nazlı nazlı süzülüyor Broccoli Tejo Nehrin’de. Tam artık geldik rahat nefes alacağız derken marinanın girişinin çok dar olduğunu görüyoruz. Buraya kadar kazasız belasız geldik artık oradan da geçeriz diyor Yiğit ve kıvrak bir manevrayla giriyoruz. İçerde bizi Yiğit’in eşi (Narval’ın da logosunu yapan) Elif karşılıyor, elinde bir pankartla. Artık Fado ve şarap zamanı…☸

  • Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -58- KIBRIS 2

    Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -58- KIBRIS 2

    “Bu fasıl Kıbrız nam cezirenin Biyanko Burnu ötesini beyan ider.” Bu söylem benimdir. Piri Reis de Kıbrıs Adası’nı benim gibi iki bölümde anlatsaydı herhalde ikinci bölüme böyle başlardı diye düşündüm. Bir kusur işledimse affola vesselam.

    Reis, “Kavu Biyanko bir ak burundur. Ol burunun gün doğusu canibinde bir koltuk var. Eyü demür yeridür” diye girer bu bölüme ve devam eder: “Bir de tatlı su var. Yaz, kış akar. Ol suyun iki mil gündoğusu tarafında bir göl var. Pisuri dirler. Ol gölün önleri yaz gününde eyü demür yeridür.”

    AK BURUN YALOVA KÖRFEZİ

    Piri Reis’in Biyanko Burnu (Ak Burun)dediği burun, Kıbrıs Adası’nın güneyinde, İstihali (Düzkaya) Dağı’nın ucundaki burundur. Burnun hemen gündoğusundaki, Reis’in “koltuk” dediği küçük koy, korunaklıdır. Reis’in sözünü ettiği, yaz kış akan tatlı su da burnun gündoğusunda denize kavuşan çaydır. Bu çayın iki mil gündoğusu tarafında, Piri Reis’in Pisuri dediği küçük göl, Baf ile Limassol arasındaki Pissouri Köyü’nün önündeki göldür. Reis gölü ve yerini yazmış ancak haritasında göstermemiştir. Ak Burun ile Kedi Başı Burnu arasındaki körfez bugün haritalarda, Yalova (Episkopi) Körfezi olarak kayıtlıdır.

    “Bu gölden yirmi mil keşişleme tarafında Kavu de Gata -Kedi Başı Burnu vardır. Bu yumru bir burundur. Uzaktan tıpkı bir adaya benzer. Bu burunun batı tarafında bir sığlık vardır. Bu sığlık, bir mil kadar, karayel yönünde uzanır. Burunun kıble tarafında ise küçük bir ada vardır. Bu adacığın on mil kadar yıldız tarafında bir kule bulunmaktadır. O kulenin önünde bir köy vardır. Bu köye Lemaso (Limassol) derler. Oraya iskandil ile gelirler ve oniki kulaç su derinliğini bulunca, demir atarlar.”

    LİMASSOL KALESİ

    Piri Reis’in Kavu de Gata dediği burun bugün de haritalarda Kedi Başı Burnu (Cape Gata) olarak kayıtlıdır. Burnun hemen arkasındaki Akrotiri kasabasının yakınında, adadaki iki İngiliz üssünden biri olan Akrotiri Üssü vardır. Reis’in, burnun kuzeyindeki kulenin önünde olduğunu söylediği Lemaso köyü, bugün Limassol diye bilinir. Antik Çağ, Lemessus yerleşim yeridir. Limassol’dan altı mil gündoğusu yönünde, eski ve harap bir kale olduğuna işaret eden Piri Reis kaleden iki mil ileride, dört mil genişliğinde bir ak burun olduğunu not eder. Bu dört milin önünün, demirlemeye uygun ak yerler yani temiz kıyılar olduğunu söyler. Reis’in eski ve harap kale dediği, Kıbrıs Kralı, Luzinyanlı Guy tarafından 1193 yılında inşa edilen Limassol Kalesi’dir. Luzinyanlı Guy (Guy de Lusignan), 1186-1192 yılları arasında kralı olduğu Kudüs Krallığı’nı, Hittin Savaşı’nı kaybederek Selahattin Eyyubi’ye kaptıran Fransız, Haçlı (Hastane) Şövalyesi’dir.   

    VASİLU POTİMO, MEZUTA BURNU, KAVU KİTE 

    Piri Reis seyrine ve anlatmaya devam eder: “Gün doğusu yönünde bu ak yerleri geçince, Vasilu Potimo’ya gelirler. Vasilu Potimo’dan altı mil gündoğusu tarafında Aya Tanasiyu denen bir kilise vardır. Bu kiliseden altı mil ileride, karşıdan iki çatal gibi görünen, alçak bir burun vardır. Adına Mezuta derler. Bu burundan oniki mil gündoğusu-keşişleme tarafında beyaz bir burun daha var. Ada gibi, karadan ayrı görünür. O buruna, Kavu Kite dirler. Bu burunun ucunda, üç mil kadar açıkta, sığlıklar vardır. Burunun gündoğusu tarafına dolaşınca, yıldız yönünde tuzla önüne gelirler.” dedikten sonra devam eder, “Tuzla azmağının gündoğusu tarafına geçince Eli Kes’e varırlar. 

    Ancak azmak önünden bir mil kadar uzaktan geçsinler çünkü sığdır. Eli Kes’e gelen gemiler tuz yüklerler. Orada kuleye karşı, Aya Lazaro dedikleri bir kilise vardır. Gemiler kilisenin önünde, yedi kulaç suda yatarlar. Ancak demir attıkları yer oniki kulaçtır. İyi demir tutar.”      

    Piri Reis’in Vasilu Potimo dediği, bugün Larnaka olarak bilinen yerleşim yerine yakın küçük bir limandır. Emin değilim ama bugünün haritalarında, Zyyi olarak geçen yer veya yakınında olabilir. Zyyi ile Kavu Kite arasında, Reis’in Aya Tanasiyu dediği kiliseyi bulamadım ama Mezuta Burnu’nun bugün haritalarda Mazotos olarak geçen yerleşim yerinin önündeki burun olduğu anlaşılıyor. “Karadan ayrı, ada gibi görünür, beyaz burun Kavu Kite” bugün haritalarda Kitti olarak kayıtlı köyün önündeki burun olmalıdır. Köyün ve burnun adı, Fenikelilerin Kıbrıs Adası’na hâkim oldukları dönemde, adanın kontrol merkezini oluşturan Citium yerleşim yerinin, İncil’de Kitium olarak geçen adından gelir. Kıbrıs Adası Antik Çağ’dan bugüne, bir yolgeçen hanı olmuştur. Gelenin geçenin sayısı belli değildir. Tarih boyunca Akdeniz çevresinde yaşayan onlarca halk ve kurulan, yıkılan devlet için yaşamsal olan deniz ticaret yolu üzerinde olmasının bunda büyük etkisi vardır. Ada bugün de Akdeniz hâkimiyeti açısından önemini koruyor.

    ELİ KES LARNAKA

    Piri Reis, Kavu Kite’yi gündoğusu tarafına dolaşınca, yıldız yönünde gelinen tuzlanın önünden gündoğusu tarafına geçince varıldığını söylediği Eli Kes her ne kadar Kitab-ı Bahriye’nin benim temel aldığım, Kültür Bakanlığı baskısında -ki en güvenilir kaynaktır- “Magosa”nın güneyinde küçük bir liman olarak açıklanmışsa da kanımca bu doğru değildir. Piri Reis’in Eli Kes ve Tuzla hakkında verdiği bilgiler, Eli Kes denen yerin, bugünün Larnaka kasabası olduğuna işaret eder. Her şeyden önce, Kavu Kite’den Magosa’ya daha epey bir yolumuz var ve Reis’in bu rota üzerinde sözünü ettiği, aşağıda belirteceğim yerler, bu saptamamın doğruluğunu gösterir. 

    Reis’in gemilerin Eli Kes’den tuz yüklediklerinden ve Tuzla Azmağı’ndan (Deniz Kulağı) söz etmesi ve Kıbrıs Adası’nın ikinci büyük tuzlasının Larnaka Tuz Gölü olduğu dikkate alınınca, Eli Kes’in Larnaka olduğu bir kez daha doğrulanmaktadır. Bütün tuz göllerinde olduğu gibi, Larnaka Tuz Gölü’nde de flamingolar dolanır.

    SAN CORCİ BURNU 

    “Bu yerden (Eli Kes) oniki mil kıble keşişleme yönünde bir burun vardır. Bu buruna San Corci Burnu derler. Önleri derin olduğu için bu buruna istedikleri kadar yakın yürüyebilirler. Burunun önünde demir atarlarsa, derinlik oniki kulaçtan yirmi kulaca kadardır” diyen Reis’in bu anlatımında küçük bir sorun vardır ama ben bunun Reis’ten değil, metin eski yazıdan yeni yazıya geçirilirken yapılan bir yanlıştan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu paragraftaki “kıble-keşişleme yönünde” ifadesinin, “gün doğusu-keşişleme yönünde “ olması daha doğrudur çünkü San Corci Burnu, Larnaka ile daha doğudaki Poyraz Burnu arasında, Poyraz Burnu’na yakın, Aya Napo yerleşim yerinin batısındadır. 

    Reis, “Bu burunun -San Corci Burnu- altı mil gündoğusu tarafına yani yıldıza dolaşınca bir kilise var. Bu kiliseye karşı küçük gemiler yatar çünkü limanı sığlıktır” dedikten sonra “ol limancukdan Kavu Kiriga oniki mildür, gündoğusu-şuluk üzerine. Mezkûr Kavu Kriga, Kıbrız Adası’nun şuluk burnudur. Kavu Kriga’dan Magusa yiğirim mildür, karayel üstüne. Amma bu yolda sığlı yirler vardur. Bir bir beyan idelüm” diye devam ederken artık Kıbrıs Adası’nın çevresini dolanmayı tamamlayıp, başladığı noktaya, Girne Limanı’na rota tutmaktadır.  

    Reis’in sözünü ettiği Kavu Kriga, bugün haritalarda Cape Greco olarak geçen ancak daha yaygın olarak, Poyraz Burnu diye bilinen burundur. Kıbrıs Adası’nın keşişlemedeki son burnudur. Poyraz Burnu’nu karayel yönünde dönünce artık rota Magusa-Gazi Magosa’dır. Bakalım Poyraz Burnu’nu ve Magosa kenarlarını nasıl anlatmış Reis?

    KAVU KRİGA POYRAZ BURNU

    “Poyraz Burnu adeta dört köşeli bir adaya benzer. Bu buruna yarım palamar uzunluğu kadar yakın yürüsünler. Poyraz Burnu’nda Magosa tarafına dönerlerse iki palamar mesafeye kadar olan yerler iyi yataktır. Buralarda palamarı karaya bağlarlar, demiri gün doğusu tarafına, yirmi kulaç suya atarlar. Buradan (Poyraz Burnu’ndan) ileride, Magusa yönünde iki küçük adacık vardır. Bu küçük adalara, İpsiladya derler. (Burada) Oniki kulaç yerde demir atarlar. Küçük adalardan üç mil karayel tarafında, tepeleri sivri dağlar vardır. Bu sivri, küçük dağlara, Aya Külbe derler. O dağların kıyıları da, kıyıdan üç mil uzaklığa kadar sığlıktır. Oradan (Adacıklardan) üç mil mesafede, Kalındı ve Yeti’ye gelirler. Buradan karayel tarafında, altı mil sonra Sığlar Adası’nı bulurlar. Orada taşlar vardır. Buraya Vudayu- Santa Katerine derler. O taşlardan br palamar uzaktan geçsinler çünkü sığlıklar vardır.”  

    Reis’in İpsiladya dediği küçük adalar, Magosa Limanı’nın önündeki iki küçük adacıktır. Bu adalardan üç mil karayel yönünde, Reis’in Aya Külbe dediği sivri, küçük dağlar Girne Dağları’dır. Bu adacıklardan Sığlar Adası veya Vudayu-Santa Katerine 9 mildir. Reis’in bu rotada sözünü ettiği Kalındı ve Yeti’nin nereler olduğunu bulamadım. Ne de olsa aradan 500 yıl geçmiş. İsimler de değişmiştir. Hele de isimlerin duyulduğu haliyle, üstelik eski Türkçe yazıyla yazıldığını düşünürseniz bana hak verirsiniz vesselam.

    SANTA KATERİNE MAGOSA

    “Santa Katerine’nin girişinin derinliği onbir karıştır. Munyiye’ye kadar hep sığlıktır. Munyiye’nin ağzından girmek isterlerse, Moya Muza’ya doğru yürürüsünler. Onun yıldız tarafında da sığ yerleri vardır. Bu boğazın içinin derinliği onsekiz karış sudur. Eğer büyük ağızdan geçerlerse, Muyamu’dan uzak geçsinler. Dört palamar mesafeden yıldız tarafına dolaştıktan sonra demir atarlar. Eğer rüzgâr uygun eserse, o sığlığın kıble tarafından gitsinler. Burada bulunan kuleye doğru gelip, Maliye’ye yönelsinler. Orada demir atarlar. Eğer büyük gemilerle gelirlerse, Mala’nun önünde iki taraftan da demir atarlar. Mala, Magosa’nın dış limanının önleridir.” 

    Reis’in bu anlattıkları daha önce yazdığım bazı açıklamalar konusundaki kuşkularımı daha da artırdı. “Acaba Reis, Magosa Limanı’ndan ilerisini hiç anlatmaya gerek duymadı mı?” diye düşünmeye başladım. Aslında böyle yapması oldukça akla yakın çünkü Magosa’dan sonrası Karpaz Yarımadası’nın neredeyse dümdüz poyraza doğru uzanan kıyılarıdır. Anlatılacak pek bir özelliği yok. O nedenledir ki Santa Katerine’nin Magosa Limanı’nın bulunduğu yer olduğu inancım giderek arttı. Evet, Reis tam da böyle yapmış. Zaten öyle yapmamış da olsa pek bir şey değişmezdi çünkü Reis bugün Magosa Limanı ve çevresini görse “ben yanlış mı geldim?” diye düşünebilir. Beni doğrulayan satırları, Reis’in Kıbrıs Adası’nı anlatan son paragrafında buldum.

    “Magusa gün doğusuna karşu bir güzel hisardur. Ol hisarın önünde iki kat (iki bölüm) limanı var. İçli dışlı limandur. Kıbrız Adası’nun Magosa’dan asıllı (önemli) yeri yokdur. Magosa’dan Kavu San Andirya elli mildür, gün doğusu-poryaz üzerine. Kavu San Andirya’dan Girine yüzon mildür. Şöyle ma’lûm oluna vesselam.” 

    İşte görüyorsunuz Reis bile Magosa’dan, Karpaz Yarımadası’nın en ucundaki (Apostolos Andreas) San Andreas Burnu’na kadar olan elli milde ve oradan da Girne’ye kadar yüz on milde anlatacak bir şey görmemiş. Ben Piri Reis’ten daha mı iyi bileceğim?  

    Magosa’nın Yunanca adı Famagusta, Antik Çağ’daki adı “Ammakhostos” sözcüğünden gelir. 1492 yılında Venedikli Nicolao Foscarino tarafından yaptırılan Magosa Kalesi, bugün Othello Kalesi olarak ünlüdür. Bu ününü, Shakespeare’in Othello piyesine ilham veren Kıbrıs Valisi (1505-1508) Christoforo Moro’ya borçludur.       

    Kıbrıs Adası’nın, Ak Burun (Kavu Biyanko)-Girne arası böyle bilinsin vesselam.☸