Etiket: dalgalı sohbetler

  • SKIATHOS Papadiamantis’in Evi ve Şeytan Adaları’nın Elması

    SKIATHOS Papadiamantis’in Evi ve Şeytan Adaları’nın Elması

    Uzun zamandır gitmeyi planladığım Skiathos, Kuzey Sporades’in en bilinen adası. 2019’da en iyi ada seçildi. Gerçekten gitmeye değer, her köşesinde ayrı bir sürprizin sizi beklediği, her gününüzü bambaşka bir macera ile doldurabileceğiniz bir ada. Fotoğraflar AKIS KALAMIDAS, EMİR KUNT

    Kuzey Sporades’in (Kuzey Sporadlar) en kozmopolit ve en iyi bilineni Skiathos’un isminin kökü skia-(gölge), adayı kaplayan birçok ormandan geliyor. MÖ 10. yüzyıldan beri kesintisiz olarak yaşayan olduğu biliniyor. Yüzyıllar boyunca Venedikli ve Hollandalı gezginlerden ve haritacılardan modern gün batımı meraklılarına kadar herkesi büyüleyen bu ada benim üç dört senedir planlarım dahilindeydi. Pandemi sebebiyle rötarlı bir şekilde kendisiyle buluştuk. Bu arada dünyaca ünlü seyahat dergisi Conde Nast Traveler’ın okuyucularının Skiathos Adası’nı 2019 yılının en güzel adası olarak seçtiğini de unutmadan ekleyeyim.

    Skiathos’u keşfetmek ve anlamak için sırlarını bilmeniz gerekir. Bunu beş günlük tatile sığdırmak gerçekten zor olacağından sizin için birtakım kaynaklardan okuyarak yazımın içine karıştırdım. Çoğunluğu Belediye Başkanı’nın anlattıklarından ve Skiathos ile ilgili az bulunan kitaplardan karma yaptım. O bunu demiş, bu şunu demiş gibi yazıyı sıkıcı hale getirmek istemediğim için bu yolu seçtim. Kısacası biraz kopya çekmek zorunda kaldım. Maksadım Skiathos’la ilgili verilebilecek en fazla bilgiyi bir tek yazıda derlemek. Yaklaşık 300 yıl Osmanlı’nın domine ettiği bu adanın tarihçesine girip Romalılar, Bizanslılar, Venedikler sonra Barbaros’un zamanın ruhuna uygun kıyımlarını anlatmayacağım. Türk ve Yunan kültür ve eğitim bakanlarının anlaşıp en azından bundan sonraki nesillere tarafsız bir şekilde Ege’nin tarihinin nakledilmesini sağlamalarını savunan optimist bir Ege sever olarak Ege’nin iki yakasının daha da birbirinden uzaklaşmasına en azından bu yazıda müsaade etmeyeceğim. 

    ETRAFI PLAJLARLA KAPLI YEMYEŞİL ADA

    “Doğal Güzelliğin Estetik Ormanı” olarak nitelendirilen bu yeşil adayı tamamen gezebilmek, plajlarını ve doğal sahillerini bir seyahatte tamamlamak çok zor. Kikladlar’daki çorak adaların tam tersine yemyeşil ve doğa yürüyüşü sevenler için tam bir cennet. Ben bacağında boydan boya titanyum olan biri olarak bu topa girmek istemedim ama doğa ve yürüyüş tutkunları, muhteşem panoramik manzaralar sunan bozulmamış doğal çevreyi ve pastoral noktaları keşfetmek için 1 ila 6 saat arasında değişen, işaretli yolları olan 25 farklı rotayı takip edebilirler. Adanın neredeyse tüm çevresi plajlarla kaplı, bazı yerlerde siyah veya altın rengi kumlar, diğer yerlerde beyaz veya çok renkli çakıl taşları, dik resifler ve renkli deniz yosunları ve kristal berraklığında suları var. En meşhur plajları kuzeyde Lalaria (denizin gücü zamanla, özellikle adanın bakir kuzey kıyılarında mağaraları oyarak eşsiz güzellikte eserler yaratmış), güneyde Koukounaries (şehrin güneybatısında neredeyse denize kadar uzanan ormanı ve etrafını saran ve şu anda korunan nadir bir sulak alan olan Strofilia tuzlu su lagünü ile ünlü), bizim otel Elivi’nin olduğu Ampelakia (her havada şahane), hemen yanında Banana Beach (Büyük ve Küçük Banana diye ikiye ayrılıyor ve gerçek çıplaklar plajı var), Kanapitsa (güneybatıda), Vromolimnos (plajın arkası yemyeşil ağaçlarla kaplı), Ahladies, Kolios, Troulos, Vassilias, Megali Ammos (Esasında şehrin uzantısı sayılır, Mytikas ve Siferi ile beraber), Agia Eleni, Aselinos, Glyfoneri, Kalamaki, Maratha, Megas Gialos (yolu çok sıkıntı), Plakes (şehre yürüme mesafesi), Platanias, Stigero, Tzaneria Sklithri (adanın sembolü haline gelmiş siyah kuğularla ilk tanıştığımız yer), Xanemos (çıplaklara ayrılmış bölüm var), Xenia, batıda Agia Paraskevi ve kuzeybatıda güzel rüzgârı ile Mandraki.

    İNSAN ELİ DEĞMEMİŞÇESİNE…

    Ancak adanın 67 plajı da insan eli değmemişçesine korunmakta ve yazın en kalabalık zamanında bile huzurlu. Ayrıca tekne ile gezerken uğradığımız Tsougrias Adası’ndaki plaj ve güneşi batırırken yemek yediğimiz Arkos Adası’ndaki Arkos Beach. Buradaki tavernaya muhakkak gitmelisiniz. Şehirden küçük bir bot kiralayarak veya günübirlik gezi yapan teknelerle ulaşabilirsiniz. O gün hava fırtınalı ve balıkçılar denize açılmamışsa Arkos Taverna’da büyük balık yiyemeyeceğinizi bilerek gidiniz. Günlük olmayan hiçbir şey servis edilmiyor. Ayrıca Skiathos’un kuzey kıyısındaki mağaralara karayoluyla ulaşım olmadığından muhakkak görülmesi gereken bu bölüm için de deniz yolunu kullanmanız gerekecek; Skotini Spilia (Karanlık Mağara), Galazia Spilia (Mavi Mağara), Trypia Petra (kelimenin tam anlamıyla: İçinde delik olan Kaya). Bu plajlar mevzusu gerçekten sıkıntılı bu adada. Tam anlamıyla anlamak için haritalar, kitaplar, dergiler falan kısacası kafayı yedim. Alışmışız tekneyle gittiğimiz az plajlı adalara, haddinden fazla plaj durumu beni yordu biraz. 

    TOMMY BİZİ İPTEN ALDI

    Adaya ayak bastığımız gün evlilik yıldönümümüzdü ve bavullarımız çıkmamıştı. Akıbetini ve ne zaman gelebileceğini tam öğrenemediğimiz için ilk günümüz diş fırçasından iç çamaşırına kadar alışveriş yaparak geçti ve benim için tam olarak cinnet mertebesiydi. Adayı boydan boya tavaf ederek güneydeki otelimize vardığımızda kiralık arabamızı geri geri duvara çarpmamız ise gemileri yakma noktasına getirmişti. 

    Otelimizin Genel Müdürü Tommy Ressopoulos ile tanışana kadar her şey kötüye gidiyordu. Kendisi eski İstanbullu Rum olan Tommy bizi gerçekten ipten aldı diyebilirim. Burada daha anlatıp canınızı sıkmak istemediğim ufak tefek bir sürü terslik 24 saat içinde bizi kovalayıp bir de üstüne üstlük mecburi alışverişlerimizi yaptığımız bir dükkânda eşimle benim 35 senelik şarkımız çalmaya başlayınca, yukarıda birileri bugünü bize özenle hazırladı ve halimize bakıp gülüyor dedim Şebnem’e. Zaten adaya ilk gitmeye kalktığımızda pandemi olmuştu ve iptal etmiştik, ikincisinde Yunanistan kapıları açmamıştı hâlâ ve bu üçüncüydü. Acaba şansımızı çok mu zorladık diye düşünmeden edemedik. Teselli ikramiyesi olarak Tommy ile tanışmamızla başlayan olumlu rüzgârlar bütün Atina’yı ayağa kaldırmamız sonucu kaybolan 20 bavuldan sadece ikisi olarak bizim bavullarımızın ertesi sabah gelmesiyle neticelendi. Ama gök kapıları açılmışçasına yağan yağmurdan dolayı bavulları almaya havalimanına gidip gelmek de maceraya dönüştü. Mal canın yongasıdır deyip teselli bulduk. Hemen adayla ilgili incelemelere devam ettik. 

    SKIATHOS’UN MANOS’U: INFINITY BLUE

    Skiathos’un, büyüleyici vadileri, akarsuları, şelaleleri ve 200 km’lik bir patika ağı ile büyülü bir hinterlanda sahip olduğunu hızlıca pas geçip ilk akşam gittiğimiz Infinity Blue Restaurant ve kardeşi George ile birlikte sahibi olan Konstantinos Kantarakis’e bağlanmak istiyorum. Aynı Symi Manos’ta olduğu gibi adalıların burun kıvırdığı, turistlerin bayıldığı bir restoran. Sahibi de aynı bizim Manos gibi süper enerjik ve yarı zamanlı şovmen. Her masaya bir şekilde eli uzanıyor ve herkesle muhabbet edecek bir konu yaratıyor. Motosiklet hastası olduğu için İstanbullu olduğumuzu öğrenince bizle de “Kenan Sofuoğlu’nu tanıyor musunuz” diye muhabbeti açtı, Cem Uzan ve Dinç Bilgin’in 15 sene evvel tekneyle oraya geldiğinden devam ederek Türkiye ile ilgili bildiği her şeyi anlattı. En son hatırladığım restoranda bizden başka kimse kalmadığı ve benim listedeki Yunanca şarkıları çalıp mastika içtiğimizdi. Bu arada adalılar hasedinden burun kıvırsa da yemekleri çok iyiydi. Kolios bölgesinde tepede konumlanan restoranın manzarası da cabası.

    ADANIN BİLİNMEYENLERİ

    Neyse biraz daha adaya devam edelim. Yukarıda tekneyle gezerken yazmıştım ya, tekne dediğime bakmayın 8 metre bir bottan bahsediyoruz. Botun sahibi Hollanda’dan ithal Erlena. Bizi kız kardeşi Melina gezdirdi ve kitaplarda bulamadığımız şeyler anlattı. Mesela karadan göremediğimiz ama denizden ilgimiz çeken malikânelerin 60 ve 70’li yıllarda ada çok popülerken buraya yazlık yapan yabancılara ait olduğunu; Tsougrias (Sığrı) adasındaki Agios Floros kilisesinde Ortodoks kiliselerinden farklı olarak vaftiz edilmemiş olanlara veya eşcinsellere nikah kıydırıldığını hatta birkaç sene önce ünlü bir Yunan armatörün kızına bu kilisede nikah kıydırıp sahilinde düğün daveti yaptığını ve 4 milyon Euro para harcadığını kendisinden öğrendik. Ayrıca yine yanda fotoğrafını gördüğünüz adadaki eski zeytinyağı fabrikasını gezdirdi ve eskiden bütün civar adalardan zeytinlerin teknelerle buraya geldiğini ve hepsinin burada işlenip tek elden dağıtıldığını ondan öğrendik. Mamma Mia filminin komşu Skopelos’ta çekildiğini ama filmcilerin sürekli Skiathos limanını kullandığını da anlattı. Yine Melina sayesinde iyi bir fotoğrafçı olan erkek arkadaşı Akis Kalamidas ile tanıştık. Beş günde fotoğraflamak istediğim yerleri tamamlayamayacağımdan bana yardımcı olabilir mi diye kendisine sorduğumda hemen Skiathos arşivini açarak hayatımı kolaylaştırdı. Adada anlatılması gereken önemli birkaç şey daha var. Bazı şeyleri elemeye çalışıyorum ama eleyemeyeceğim iki önemli mevzu var. 

    İkincisi;

    Evangelistria Manastırı: Skiathos kasabasının dışında yemyeşil bir manzaraya sahip kısa bir mesafede yer alıyor. 1794 yılında yapımına başlanmış ve 1806 yılında tamamlanmış. 1807 yılında, ortasında mavi bir arka planın ortasında beyaz haç bulunan ilk Yunan bayrağı burada yaratılmış. Diğer şeylerin yanı sıra, nadir ikonalar, el yazmaları, 18. yüzyıl İncilleri, kutsal kaplar ve gerçek bir kutsal hazine olan diğer değerli nesneler bu manastırda tutuluyor. Üç müzesi var: Kutsal Emanetler Müzesi, Balkan Savaşları Müzesi ve Folklor Müzesi. Ziyaretin en yoğun olduğu dönemler Kutsal Hafta ve Paskalya. Ayrıca, Yunanistan’ın sadece bazı yerlerinde görülen gelenek olan 15 Ağustos’ta binlerce hacı akın ediyormuş.

    Birincisi ise; 

    Alexandros Papadiamantis: Nasıl Datça eşittir Can Yücel ise Skiathos eşittir Papadiamantis. Milan Kundera’nın en önemli Yunan romancı dediği Papadiamantis, bütün romanlarını Skiathos’un doğal güzellikleri ile harmanlamış bir yazar olduğunu, Skiathos’a ve adanın yerli halkına olan sevgisi, birçok eserinde ifadesini yer aldığını öğrenmiş bulunmaktayız. Keskin bir gözlemci olduğundan temalarını o günlerde yerel halkın sosyal ve ahlaki ilişkilerinde bulduğu ve romanları ile Skiathos’un bu kadar iç içe geçmesi onu adada anıt haline getirdiği anlatılıyor. Bugün adadaki evi Yunan devleti tarafından satın alınmış ve müzeye dönüştürülmüş. Adanın en önemli caddesinin ismi Papadiamandis. Kendisiyle ve adayla ilgili bu kadar bilgi aldıktan sonra bir kitabını okumak farz olacak gibi. Ada Hikâyeleri, Hadula – Bir ada öyküsü, Göçmen Kadın ve Düşkün Derviş’i edindim bile döner dönmez. Ali Bulunmaz’ın Ada Hikayeleri kitabını anlatırken kullandığı cümleler çok hoşuma gittiği için sizinle paylaşmak istiyorum:

    “Doğanın ortasında ve insanların içindeki Papadiamantis, seyrek yazıyor, dünyayı kavramaya uğraşıp insanları gözlemliyor. Ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği Skiathos Adası’nın rahatlığı, Papadiamantis’in hem yazarlığını hem de kişiliğini şekillendiriyor; aynı işte fazla çalışamıyor, görüntüsüne önem vermiyor ve bir noktadan sonra yalnızca yazmaya yoğunlaşıyor.’

    Bourtzi: Skiathos Denizcilik ve Kültür Gelenek Müzesi’ne ev sahipliği yapan Bourtzi, çam ağaçları ile kaplı bu yarımada köprüsüyle şehri yeni ve eski liman olarak ikiye ayırıyor. Fotoğraflarda şehrin gerdanlığı gibi duran Bourtzi’de eskiden yapılmış ilkokul şu anda muhteşem bir kültür merkezi olarak hizmet veriyor. Tesisin içinde konferans salonları ve ayrıca muhteşem bir yaz tiyatrosu var ve her yıl tiyatro ve müzik performanslarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Papadiamantis’in büstü 100 yıldır burada duruyormuş.

    Tekne ile gitmek Atina’dan bile sıkıntılı olduğu için tavsiye etmeyeceğim. Uçakla gidip tekne kiralamak hem daha hesaplı hem de daha akıllıca olur kanaatindeyim. Ama gerçekten gitmeye değer, her köşesinde ayrı bir sürprizin sizi beklediği, her gününüzü bambaşka bir macera ile doldurabileceğiniz bir ada. 

    Teknecilere ve Ege severlere son söz:

    Çorak Kiklad adalarının Meltem’ine ve çakır denizine değişmem ama Skiathos rozeti takmanızı şiddetle öneririm.☸

  • Demir tava gelir kömür biter, akıl başa gelir ömür biter

    Demir tava gelir kömür biter, akıl başa gelir ömür biter

    Göcek’e sahip çıkın ve koruyun. Gözümüzden bile sakınmamız gereken noktaya geldik artık. Gideri, oluru kalmadı. Deniz bitti!

    Bu sene yaza giriş yazımı yazmak için özellikle Haziran ayını bekledim. Aynı şeyleri ısrarla yazıp her seferinde maalesef haklı çıkmaktan çok sıkıldığım için de daha az yazmaya başladım. Bayram, ardından da 19 Mayıs tatilindeki yoğunluğu bizzat denizde görüp değerlendirmek istedim. Göcek koyları için yangından mal kaçırır gibi yapılan sonuçları bile resmi bir şekilde kamuoyuna duyurulmayan, kulaktan kulağa dedikodularla bilgi aldığımız ihaleleri anlayıp sonuçlarını görmek için bekledim. Son iki senedir yana yakıla yazarak uyarmaya çalıştığım şeylerin birer birer gerçekleştiğini görmeye başladım ve size “iyi yazlar” demek için hazırlandım.

    İHALE

    Ali Boratav üstadımız eksik olmasın, binbir zorlukla ulaşabildiği bilgilerle sizleri gerek gazetedeki köşesinde gerek dergimizde bu ihale süreci ve sonrası hakkında aydınlatmaya çalıştı. Ben de bu süreçler bitip her zaman olduğu gibi kendi kaderine bırakılmadan limon sıkmak istemedim. İhaleler kimse duymayacak şekilde, en okunmayan gazetelere ilan verilerek sanki gizlenmeye çalışıldı. Kartların masaya oturmadan önceden dağıtıldığı izlenimi verecek şekilde peşi sıra yapılmaya başlandı. Oyuncular kendini fazla kaptırınca oyun gereksiz büyüdü ve komik bir hâl almaya başladı. Varsa azıcık ciddiyeti o da hızla sulandı ve en son 45 tane tonozu teknelere kiralamak için yıllık 50 milyon ödemeye kadar gelip cıvıdı. Bakanlık bu sululuğu görünce hızla ihaleleri iptal etti ve bu işi birkaç tane STK’nın üzerine yıkıp sıvışmak istedi. Yerel halktan ve kamuoyundan gelen şiddetli tepkileri dikkate alarak hiçbirisi bu yemi yutmadı. Benim şaşırdığım konu ise ihale şartnamelerinde atılacak tonozun üzerinden gelecek halatın kilidine kadar detaylı çizimini hazırlatılıp da işleyiş ile ilgili hiçbir detay içermemesi oldu. İstenildiği zaman ne kadar detaya inildiğini görünce bazı konuların açık ve yusyuvarlak bırakılması insanın ister istemez midesini bulandırıyor. Nitekim Göcek halkı hemen uyandı ve çok şiddetli bir tepki verdi. Bu konu şimdi ne olacağı belli olmayan bir şekilde serbest salınıma geçmiş durumda. Dolayısıyla zaten planlanan şeyin bu yaz hayata geçmesi mümkün değilken önümüzdeki yaz da aynı düzensizlik, yoğunluk ve karmaşa devam edecek gibi. Deniz kirliliği de her zamanki hızla artmıyor, tekne yoğunluğundan dolayı çok daha hızlı artıyor. Göcek’e yaz aylarında elveda demek için artık sayılı günler kaldı. Bakir Göcek’in tepelerine markalı siteler yapılmaya başlandığını da göz önüne alırsak netice yine Hatice olacak gibi. 

    Bir diğer serbest salınıma bırakılan konu da vergi geldikten sonra Türk bayrağından kaçış. Olması gerektiği gibi KDV oranı yüzde 1’den yüzde 18’e yükseltildi. Ama hiçbir deniz taşıtı ayırt edilmeden aceleyle yapıldı. Sörf bile aynı KDV oranına tabi. Özel tüketim vergisi, motorlu taşıtlar vergisi ne olacak bir açıklama yapılmadı. Herhalde yine sürpriz bir şekilde gelecek. En azından yelkenli ve motoryat ayırımı yapılabilirdi diye düşünüyorum. Adaletli vergi olsun derken, doğaya en uygun olan yelkenciliği de bitirmemek lazım. Ayrıca sahibi Türkiye’de ikamet eden veya Türk vatandaşı olanların hangi şartları yerine getirirse yabancı bayraklı tekne sahibi olabileceklerine bir açıklık getirilebilirdi. Bu hemen yapılmazsa hızla yabancı bayrağa kaçış başlayacaktır. Nasıl yabancı plakalı otomobiller için her türlü detay kanuna yazılmış ise bu konuda uluslararası deniz hukukunu göz ardı etmeden düzenlenebilir. Neden her kanunda bir açık kapı bırakılır anlamış değilim. Ayrıca bayrakları yabancılaşan teknelerde çalışan Türk personelin durumu da netleşir ve hizmet hakları açısından kayba uğramazlar. Bunun dışında marina, sigorta ve yabancı teknelerin alım satımı gibi konularda iyice netleştirilmeli. Yabancı bayraklı tekneler hâlihazırda Türk karasularının dışına çıkmadan el değiştirebilmekte mesela. Bir başka önemli ihlallerin yaşandığı konu da transitlog konusu.

    MEVCUT DURUM

    Yıllardır altını çizerek belirttiğim gibi; bebek bezinde bile vergi varken tekneleri vergisiz satmayın, bu amatör denizci belgelerini iskambil kâğıdı dağıtır gibi önünüze gelene vermeyin, koylara çöken teknekonduculara müsaade etmeyin, yatçılık kültürünü bilmeyen insanların denize ve tekneye bu kadar kolay ulaşmasının önünü açmayın ve bunun gibi mevzuların gelip kapıya dayandığı yerdeyiz maalesef.

    Bana karşı çıkanlara, insanları denizden soğutacaksın diyenlere şimdi sormak istiyorum: Memnun musunuz? Perşembe günü teknenize gidip Pazar günü dönene kadar aynı koydan yerinizi kaptırıp başka yer bulamama korkusu ile dört gün aynı ağaca bakmaktan mutlu musunuz? Yanınıza demirleyen görgüsüzlerle iyi anlaşıyor musunuz? Birbirinizin atığında yüzmek zevkli mi? Yoksa rüzgâr çıksın biraz, öyle denize atlayayım diye mi bekliyorsunuz? Koy restoranları dahil yer bulamamak veya iyi servis alamamak gibi dertleriniz yok mu? Yoksa siz hâlâ şehre gidip gelmek için 300 beygir bir RIB alamayanlardan mısınız? Vergi yüzde 1 iken alamayıp dizini dövenlerden misiniz? Yoksa siz beş yılda iki jeneratör, iki su yapıcı değiştirip motor saati 500 olan uyanıklardan mısınız? Ne güzel değil mi, hiç hareket etmeden bütün yaz yan gel yat. Yazlık ev alsan tapuda alım satım vergisi var, emlak vergisi var, çöp ve çevre vergisi var. Tekne alırken mis gibi zero. Ne oldu keyfin mi kaçtı? Başka vergiler de gelir mi diye düşünüyorsun, farkındayım. Gelecek. Karpuzcu misali son geçene bakmak lazım. Yerimiz kalmadı babacım. Talep çok. Bir Göcek, bir Hisarönü, bir Bozburun biraz da Bodrum da yatacak yerlerimiz vardı hepsi fully booked. Yani yer yok. Zamanında talebi dengelemek adına hiçbir şey yapmadığımız için yoğun ilgiden telefona bakamayacak durumdayız. Bu yazı çıkana kadar mazot da 25 olur, TEPAI vergisi, giriş çıkış masrafları falan, bir yemek yemeye Yunan’a gitsen 40-50 bin TL masraf var. Yemek hariç!

    Bak sana bir örnek vereyim babacım: Sarsala Koyu’ndan 300 beygir bir botla şehre manava gidip gelmek 20 litre mazot demek, yani kabaca 450 TL. Bot büyük olunca MUÇEV’in iskelesine yanaşıp 150 TL haraç vermek zorundasın, etti mi sana 600 TL. Daha ortada domates yok, biber yok, hıyar yok. Hıyar var mıydı acaba kafam karıştı. Durum bu babacım. Büyük botun yoksa süpermarket görüntülü kazuletleri bekleyeceksin. Ama sen onları da seviyorsundur, güzel bir hizmet gözüyle bakıyorsundur. Haklısın be, salak bu Fransızlar. O kadar Cote D’Azur’a gittim bir market takası görmedim. Ne turizmden anlıyorlar ne yatçılıktan, çok kuralcılar değil mi? Sadece Fransızlar değil bütün Avrupa salak bence. Kafana göre demir atıp, koltuk halatlarını gerdirip şöyle üç beş gün yatamıyorsun hiçbir koyda. İnsana eziyet etmek için düzen kurmuşlar. Hem eziyet ediyorlar hem de teknelerden bir sürü vergi alıyorlar. Nereden baksan skandal.

    YATÇILIK KÜLTÜRÜ

    Bu mavraya daha devam etmek isterdim, etmek için daha çok gözlem ve tespitlerim var ama bize ayrılan yer kısıtlı. Ben olsam bu dergide bana hiç yazı yazdırmam zaten. Milletin canını sıkan bir adam. Hep şikâyet baba. Neyse, yazmaya başladığım ilk günden beri kitaplarıma koyacağım her yazının zamansız olmasına ve yatçılık kültürü ile ilgili bir konuya değinmesine dikkat ettim. 

    Niye? Bu rezil günleri görmeyelim diye. 

    Bizim yaşadığımız keyifli ve nezih yatçılık ruhunu bizden sonrakilere aktaralım diye. Ülkemizin güzel koylarında denizciliğin ve yatçılığın gerektirdiği nezaketle keyif yapalım diye. Bu işe heves eden insanlar da hakkıyla yapsın diye. Koylarımız otopark olsun, çökeleklerle dolsun diye değil. Param var, istediğimi yaparım zihniyetini uzak tutmak için. Karadaki kafa denize inmesin diye. Yüzme bilmeyen insanlar tekne almasın diye. (Siz abarttığımı düşünebilirsiniz diye not düşeyim buraya, 30 metre motoryat alıp yüzme bilmeyen insanlar var Göcek Koyları’nda!) 

    BELMA SİMAVİ ANISINA

    O güzel, keyifli günler deyince ve konu Göcek olunca geçen ay kaybettiğimiz Belma Simavi’yi anmadan olmaz. Göcek halkına ve bölgenin tanıtımına yaptığı katkılar bir yana yaz aylarında Domuz Adası’ndaki evinde verdiği zarif davetler bilhassa tekneci dostları için hâlâ özlemle anlatılan unutulmaz anılar arasındadır. Davetleri hep yerel dokuyla uygun, ikramları lüks ama abartısız, misafirperverliği en üst perdeden ama çok samimi olmuştur. Genç veya yaşlı demeden herkese aynı özeni ve yakınlığı gösterir ama aynı özeni davetlilerinde de arardı. En son misafiri gidene kadar davetin ve servisin çizgisini bozmaz, daveti kendisi kapatırdı. Adadaki tekneleri bile Göcek’in ruhuna uygun ve abartısızdı. Çalışanları onu bir anne, bir abla gibi severdi. Çok nadir insan değişirdi evinde. Zenginliğin nasıl abartısız ve zarafet ile yaşanması gerektiğinin canlı örneğiydi. Cemiyet hayatının kurallarının belki de en iyi uygulayıcılarından biriydi. İş hayatı ve aile yaşantısı için birçok güzel şeyle hatırlanacaktır ama onu tanıyan tekneciler zaten çok iyi bildiği ama onu tanımayan teknecilerin bile gelip geçerken gıpta ile bakacağı bir yaşam sürdü Göcek’te. Evindeki her çiçeği kendi seçip eken, yeri geldiğinde hangi taşın nereye konacağına kadar ilgilenen ve doğada nasıl yaşanması gerektiğini herkese örnek olacak şekilde vücut bulduran bir insandı.

    Onun için birbirine ve doğaya saygısı olmayan çoğunluğa şunu söylemek isterim ki hiç olmazsa Belma Hanım ve onun gibi insanların hatırına Göcek’e sahip çıkın ve koruyun. Gözümüzden bile sakınmamız gereken noktaya geldik artık. Gideri, oluru kalmadı. Deniz bitti.

    Karadan tecavüz ise artık son noktasına ulaştı.

    D-Otel’in üstüne denk gelen yerde yapılan onlarca villa projesi, Sarsala Koyu’nda beach club yapmak için alındığı iddia edilen arazi, Göcek Adası’nda geçen sene açılan ve bu sene genişleyen yer, Fethiye koylarında her sene açılan yeni yeni yerler, mevcut koy restoranların 10 sene evvelsine göre beş kat genişlemiş olmaları, MUÇEV’in gelen geçenden para aldığı marinasının bir belediye tarafından mühürlenmesi diğer belediye tarafından açılması ama sonuçta tıkır tıkır işlemeye devam etmesi ve bunun gibi daha birçok örnek. Nasıl yapılıyor diyeceksiniz, anlatayım. 19 Mayıs tatil haftası Göcek’teki marinamızdan havalimanına gitmek için yola çıktık. Club Marina’yı geçtikten sonra Sahil Güvenlik’in yanındaki boşlukta bir traktör manevra yapıyordu ve yolu kesmişti. Sabah erken saat olduğu için ilgimi çekti, bir baktım arkası çimento torbaları ile dolu ve sahilde bekleyen takaya yüklüyorlar. Hem de Sahil Güvenlik’in gözünün önünde. Göcek’ten deniz yoluyla çimento ihracı olmadığına göre ne amaçla gittiği belli. Karadan yolu olmayan bir yerde ilave bir betonlaşma olacak. Yapanın yanına kâr kaldığı bir ülkede bunları yazmak ancak tarihe not düşmek kıvamını geçmez. Bir netice de beklemiyorum. Denizdeki yoğunluğun üzerine karadan denize gelen pislik de eklenince bizim çocuklarımız ve torunlarımız kendilerine başka yerler bulmak zorunda kalacak.

    Bu sebepten yazının başlığı bu şekilde konmuştur.☸

  • En güzel deniz…

    En güzel deniz…

    “En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır” demiş üstat yıllar evvel ama bizim geldiğimiz nokta; en güzel deniz henüz içine edilmemiş olandır. Halimiz dövünmeyi çoktan geçti. “Salya” sümük aşamasındayız.

    Suya sabuna dokunmayan yeni nesil gazetemiz Oksijen’de alt alta “Deniz Salyası sardı…”, “Deniz küstü…” ve “Deniz anayasası gerek…” gibi suya dokunuşlar görünce ben de doğal olarak fişteklendim. Hele Ali Boratav abimizin heyecanla okumaya başladığım siftah yazısında benim yıllardır “Teknekonducular” diye tepindiğim konuyu sanki bu sene ilk defa fark ediyormuş gibi nazik bir dille anlatması beni iyice çıldırttı. En son daha Mart ayında yazdığım yazı, bu yaz nasıl rezillikler olacağını anlatıyordu. Tek tek yazıp şikâyet ettiği seyyar gözlemeciler, marketler, masajcılar vb. konusunda işin b.kunu çıkardıklarını bağırarak anlatmıştım. Ali abim, bol bol istatistiklerle doldurduğu yazısında teknelerin nasıl katlanarak çoğaldığını hayretler içinde yansıtmış. Ben son üç senedir yüzde 1 ile tekne satarsanız zaten gitgide berbat olan koylarımızın rezilleşeceğini yazmıyor muyum? En iyi siz biliyorsunuz ve bir kere olsun bu konuda sert bir uyarı yapmadınız. Hatta sizlere, bu konuda bana “bu konuya girmesen” diye baskılar olduğunu anlatmıştım. Denizlerimize anayasaya önerinizi, 60’lı yıllarda olsaydık iki parmağımı yana açarak “peace” işareti ile romantik bir şekilde karşılamak isterdim ama normal anayasasının uygulanması bile ütopik hale gelmiş ülkemizde fırsatçılığı ve uyanıklığı içselleştirmiş bu tiplere anlatamazsınız. Bırak uygulamayı, okumazlar bile. Benim gibi peace hareketi ile karşılamayacakları da kesin. Bütün bunlara rağmen hâlâ denizde olmak güzel demişsiniz. Hayır değil! Sert bir şekilde uyaracaksak tamam ama romantik ve sempatik yol göstermelerin zamanı çoktan geldi geçti. Denizlerimiz bitiyor!

    MÜSİLAJ

    Yıllardır balık mevsiminin başlaması ile birlikte trolleri ile dipleri tarayan balıkçılar ve onlara oy uğruna göz yumanlar, arıtma tesislerini kimyasalı çok pahalı diye arıtmadan deşarj edenler, atıklarını derelere, nehirlere karıştırmaktan utanmayanlar buyurun Marmara’ya. Balıkçılarda salyalı lüfer, sümüklü denizanası yiyeceğiniz günler yakındır. Hele o balıkçılar yok mu o balıkçılar, yedikleri ekmeğe nasıl tükürdüler yıllarca aklım almıyor. Ben kaptanlara tanklarınızı denize salmayın derken hep “bu deniz sizin ekmek tekneniz” diye anlatırım. Denizi bitirirseniz sizin işiniz de yok olur derim. Ama işte o günü kurtarma kafası şeytan gibi burada da insanın zihnini bulandırıyor. Bundan iki sene önce salyalardan denizin içinde balıklar ağzı açık ölecek deseydik, koca Boğaz ve Marmara suratına balgam atılmış gibi sümüksü bir tabaka ile kaplanacak deseydik, denizin dibindeki bitkiler kuruyarak ölecek deseydik kim inanırdı bize? Amma abartıyorsun deyip ciddiye bile almazlardı. Şimdi, bu salya sümük boğazına bir de kanal tedavisi yapılırsa yalılarda ve kıyılarda gaz maskesi ile oturmaya başlarsınız desek mesela. “Pandemide maskeye çok alıştık” diye bir cevap alabiliriz, “Kıbrıs Karadeniz’de. Ben askerliğimi orada yaptım” diyen arkadaştan. Maalesef bu arkadaş yalnız değil. Nüfusun ciddi bir yüzdesini temsil ediyor.

    Bu ibretlik durum ortadayken dönüp Göcek’e bakmamız lazım. Benzer şekilde kapalı bir deniz ve yıldan yıla gözle görülür bir şekilde bulanıklaşıyor. Geceleri teknelerin sualtı lambalarını yaktığınız zaman olayın vahameti bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Uzun zaman önce Hamam Koyu’ndan kanal açılması dâhil her türlü uyarıyı yaptığım için vicdanım rahat. Drone ile kontrol edin, bu tekneleri günlerce koylara çöktürmeyin bile dedim. Bütün teknelere marin trafiği takip edebileceğiniz bir cihaz takılmasını mecbur etmek bu kadar zor bir olay mıdır? Sayın yetkililer, Göcek’te Ayten Koyu, Göbün, Osmanağa, Boynuzbükü’nün kışın marina gibi kullanıldığını bilmiyor mu? Nisan ayından Kasım ayına kadar aynı yerlere çöreklenenleri hiç mi fark etmiyorlar? Göcek’te de salyaların yüzeye çıkması mı bekleniyor?

    Bu arada İstanbul’daki tekne sahiplerinin ilgisini çekecek yeni bir gelişme de, bu müsilajın motorlara ciddi zarar vermesi. Tekne sigortası yapan firmalar müşterilerin uyarmak için hazırlık içindeler. Müsilaj olan yerde seyir yapılmaması, yapılırsa oluşacak zararı karşılamayacaklarını bildirecekler büyük ihtimalle. Ayrıca müsilajın yayılımı Kuzey Ege’ye ulaşmış durumda. Çok yakın bir zamanda bu sorun sadece İstanbul’daki teknelerin sorunu olmaktan çıkacak. Bir diğer husus da taşımacılık yapan vapurlar, gemiler vb. Müsilaj, deniz taşımacılığını durma noktasına getirebilecek kadar acil önlem alınması gereken bir konu. Hemen tedbirler başlasa sonuç almak yıllarca sürecek gibi görünüyor.

    Sonuç olarak dikkati çekmek isteğim konu biz denizlerimize anayasalar yazacak, bunların tartışılıp yasalaştırılmasını bekleyecek durumu çoktan geçtik. Belki teknecileri de biraz mutsuz edecek şekilde sert tedbirlerle hemen devreye girilip müdahale edilmesi gerekiyor. Yan tarafta anayasa, babayasa yazılmaya ve tartşılmaya devam edilmesinde bir mahsur yoktur.

    DENİZ HIYARI

    Günde 350 kilogram, yılda 120 ton kumu ağır metallerden arındırarak, oksijen kaynağı deniz çayırlarını temizleyen, deniz suyunu süzen pinaları temizleyen, kısacası kirliliği yiyerek beslenirken filtrasyon yapan denizin altındaki hıyarları denizin üstündeki hıyarlar toplayıp satınca bilim adamlarımız artık bu hıyarlığa müsaade etmeyin diye devreye girmek zorunda kaldı. Yıllardır denizin üstündeki hıyarlıkları yazıp dururken denizin altındakileri ihmal ettiğimiz için bu müsilaj konusunda, kendim başta olmak üzere, tüm deniz yazarlarını da tek ayak üstünde cezaya çekmek gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’den ne kadar deniz hıyarı ihracatı yapıldığının yetkili makamlar tarafından açıklamasını rica ediyorum. Son söz olarak denizlerimize ve kıyılarımıza bugünden itibaren Anıtlar Kurulu’na bağlı bir tarihi eser gibi davranmak zorundayız. En sert tedbirleri kimsenin gözünün yaşına bakmadan almalıyız. En büyük geliri turizm olan ülkemize yapılacak en büyük hizmet bu olacaktır.☸

    Not: Son kitabım “Meltemi” için bana e-posta ve mesaj atan herkese siz okurlarımızın önünde teşekkür etmek istiyorum. Sizlerin destekleri ve ittirmesi sayesinde üç kitap yazdım ve büyük keyif aldım. İnşallah bu kitaplar denizlerimizin istediğimiz seviyeye gelmesi için küçük de olsa itici güç olur.