Etiket: Doğal Hayat

  • SU ÇÖPE GİDİYOR

    SU ÇÖPE GİDİYOR

    Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. Sanırım herkesin dileği gerçekleşti. Dünyaca dileğimiz 2020’nin bitmesiydi ve yeni yılla beraber nihayet bu yıldan kurtulmuş olduk. Tabii 2021 bize ne getirecek bilmiyoruz ama biz tüm enerjimizi topluyoruz ve 2021’in çok çok çok iyi geçmesini diliyoruz. Mümkün olduğunca çok, çünkü 2020’ye göre yalnızca “çok iyi” olması yeterli olmayacak sanırım, çok çok… iyi olması ancak normal bir yıl olmasını sağlayabilir. Dediğim gibi 2020’yi bitirdik, günahıyla sevabıyla başımıza ne geldi, bunun bilançosunu çıkarıp önümüzdeki ay sizinle paylaşacağım. Bu ay ise uzunca bir süredir karşımızda duran kuraklıktan bahsedeceğim. Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. İnanmayanlar varsa, şimdi onları yazının devamına davet ediyorum.

    SU KITLIĞINA DOĞRU GİDİŞ

    Suyu çöpe atıyoruz. Evet evet dökmüyoruz, atıyoruz. Çünkü israf ettiğimiz her şeyin, gıdanın, giysinin, eşyanın, her şeyin bir su karşılığı var. Yağışlardaki azalmanın üzerine bir de israf ettiğimiz su eklenince, durum gitgide daha vahim bir hâl almaya başlıyor. 2019 kurak geçmişti, kurak bir 2020’yi de geride bıraktık. Aralık ayının ilk yarısında dışarda neredeyse tişörtle durabildiğimiz günler oldu. Yani sıcaklıklar artıyor, yağışlar azalıyor ya da bir anda çok fazla yağış oluyor ve o suyu değerlendiremiyoruz. Hoş, elimizdeki suya iyi baksak o da yetecek ama onu da yapmıyoruz, israf ediyoruz. Ve işte tüm bunların sonucunda kuraklık ortaya çıkıyor. Bu kuraklık tüm yurdumuzu etkiliyor, Doğu Anadolu kar almıyor, Ege ve Akdeniz yağış azlığı çekiyor, İstanbul’da baraj doluluk oranları yüzde 23-24’lerde geziyor. Son 10 yıl içindeki en düşük orandan yüzde 30 daha az bir oran bu. Yüzde 30 çok büyük bir değer, buranın ayrıca altını çizelim. Ülke genelinde baktığımızda, geçtiğimiz sonbahar aldığımız yağış ortalama yalnızca 65.8 mm. Bu hem uzun yıllar ortalamasının hem de geçen yılın sonbahar ortalamasının da altında. Normaline göre yüzde 53 daha az yağış aldık. Özellikle Ege ve Karadeniz, son 40 yılın en düşük yağışına sahip. Böyle felaket haberleri veriyorum hep ama bunlar aslında önemli uyarılar. Yani şimdiden kesinlikle su kıtlığı çekeceğiz diyemeyiz belki ama benzer kuraklık bu kış da devam ederse ki geçen yıl da kurak geçmişti, gelecek yıl su kıtlığı çekme ihtimali yükselir.

    İSRAFIN TEHLİKELİ BOYUTLARI, ÜRKÜTEN RAKAMLAR

    Peki bireysel anlamda baktığımızda yağmura müdahalemiz bu saatten sonra biraz zor ama başka şeyler yapamaz mıyız? Gelin en başa dönelim. Suyu çöpe atıyoruz demiştik ya, işte tam da bu konuya değinelim. Fazladan alıp da yemeyip çöpe attığımız her hamburger, üç buçuk ton suyu boş yere dökmek demek. Kullanmayacağımız kıyafetlerle dolapları doldurduğumuzda her biri iki buçuk tondan fazla suyu da beraberinde götürüyor. Keza bir bardak kahve 120-140 litre su demek. Şöyle söyleyeyim; eğer İstanbul bir yıl boyunca su kullanmamayı kabul ederse ülkece ekmek israfı yapabiliriz. Çünkü Türkiye’de çöpe giden ekmeğin su israfı karşılığı, İstanbul’un bir yılda barajlarından çekilen su miktarına eşit. Bunu kabul ediyorsanız bir sorun yok tabii.

    Ülkemizde her yıl 33 milyon ton atık çıkıyor, bunun 14 buçuk milyon tonu gıda ve bunun parasal değeri 14,5 milyar dolar. Dolayısıyla suyu kurtarmak demek aslında bir bakıma her şey demek. Bu işin ekonomik boyutu da var, sosyal boyutu da sağlık da. Hatta iklim değişimi de. Şöyle ki, eğer gıda israfı bir ülke olsaydı, yaydığı karbondioksit miktarıyla Amerika ve Çin’den sonra gelen üçüncü ülke olurdu. Yani bu israfın bize bir de sera etkisi var ve bu iklim değişiminin etkilerini daha da pekiştiriyor. Şimdi burada birbirini destekleyen bir döngü var. Aşırı hava olaylarının büyüklüğü ve sıklığı arttıkça besin kalitesi düşüyor, gıda zincirlerine olan güven azalıyor, ve daha birçok şey. Küresel modeller 2050’de tahıl fiyatlarında ortalama yüzde 7.6 artış öngörüyor ve bunun sebebi iklim değişimi. Fiyatlardaki artış, gıda güvenliğindeki düşüş de açlık riskini daha da artıracak. Konuyu buradan etik problemlere bağlayalım mı? Çünkü bakıyoruz bir tarafta israf eden, fazla fazla tüketen ve bu yüzden iklim değişimi gibi birçok soruna kapı açan kısım var, bir tarafta da bu sorunlardan muzdarip açlık çeken kısım. O zaman küresel anlamda beslenmeyi, tüketimi dengede tutmak sağlık, çevre, ekonomi gibi pek çok etkinin yanında etik faktörlere de değmiyor mu? Yani işin insani değerleri de var aslında ve belki de bu en önemli kısmı. Geçenlerde çok güzel bir örneğe rastladım. Finlandiya’da israf konusuna ciddi seviyede önem veriliyor. Kullanılmayan eşyalar mutlaka ihtiyacı olan biriyle paylaşılıyor veya internetten satılıyor. Genel olarak alışverişlerini bit pazarı gibi yerlerden yapıyorlar ve düşünülenin aksine bu, sınırsızca tüketim çılgınlığından sıyrılıp entelektüel bir seviyede olduğunuzu gösteriyor. Gösteri düşkünlüğü yadırganıyor. Yazıda diyor ki, “Ne kadar az satın alıyorsak o kadar olgunuz.”

    Şu ana kadar okuduklarınızla sanki karşımızda dağ gibi duran problemlerimiz var gibi görünüyor, farkındayım. Fakat aynı zamanda yapabileceğimiz de çok şey var. Bu yapabileceğimiz şeyler bizim hayatımızı zorlayacak şeyler değil, aksine cebimizi, ekonomimizi, psikolojimizi her şeyimizi toparlayıp iyileştirecek tedbirler. Tabii doğanın ve suyun bize geri dönmesi de bonus olarak kazanacağımız şeyler arasında olacak. Bu aylık bu kadar, önümüzdeki ay günahıyla sevabıyla 2020’yi konuşacağız, sağlıcakla kalın.☸

  • SUALTINDAKİ SESLER

    SUALTINDAKİ SESLER

    Ne bekliyorsunuz yeni yıldan? Şırıl şırıl dalga sesleriyle dolu bir seyahat mesela. Kapatın gözlerinizi. Hayal edin kabarcıkların sesini. İşte bunlar, güneş enerjisinden faydalanan küçük deniz bitkilerinin sesi…

    Nasıl başlarsa öyle geçermiş iddialarıyla yine, yeni bir yıla adım attık. Yıla güzel girdiyseniz öyle geçsin, iyi girmediyseniz de yeni yıl yeni değişimlerle güzel haberler getirsin. Ne bekliyorsunuz yeni yıldan? Para, aşk, eğitim ya da huzur dolu bir seyahat? Şırıl şırıl dalga sesleriyle dolu bir yolculuk mesela. O zaman yaklaşın, sarın etrafımı (Noel Baba gibi oldum, sarın etrafımı size hediyeler getirdim). Ama bu duyacaklarınız sizi biraz korkutabilir. Hadi korkutmadı diyelim, endişelendirir. Yaklaşın yaklaşın, duyabiliyor musunuz? Dalga sesleriyle dolu seyahat demiştim; dalın biraz derinlere, duyabiliyor musunuz? Aynı gazlı bir içecekten çıkan kabarcıkların sesi gibi. Kapatın gözlerinizi. Yok kapatmayın yazıyı okuyamazsınız. Hayal edin kabarcıkların sesini. İşte bunlar, güneş enerjisinden faydalanan küçük deniz bitkilerinin sesi. Aynı karadaki gibi su altında da bitkiler güneş ışığını kullanarak fotosentez yapıyor ve karbondioksit moleküllerini besin ile oksijene dönüştürüyor. Karadaki bitkilerden çıkan oksijen moleküllerini göremiyoruz, havaya karışıyor ama suda onları duyabiliyoruz. Fotosentez sonucunda üretilen oksijen molekülü bitkiden ayrıldığı anda hızla yukarı çıkıyor ve bu bitkiden ayrılış sırasında bir “ping” sesi duyuluyor. Stetoskoptan duyulan kalp ritminin sesi gibi. Fazlasıyla canlı ve fazlasıyla sevimli, ping ping ping…

    SESLER VE MERCAN RESİFLERİ

    Sualtı bitkilerinden çıkan bu çok sayıda kabarcık, deniz tabanında büyük ve etrafa yayılmış bir ses kaynağı oluşturuyor. Bir bardaktaki soda gibi düşünebilirsiniz, gazın sürekli yüzeye doğru hareket ettiği. Tabi sevimli güzel bir olay dedik ama öyle mi? Hemen bilimine inelim. Yakın zamanlı bir çalışmanın sonucu. Kırmızı algler, fotosentez yaparken bu sesler çıkıyor ve deniz tabanında bir ses sistemi oluşuyor. Çünkü yüzlercesi, binlercesi var bu sesin. Bu minik sesler aslında çok değerli, çünkü bu alglerin çevrelediği mercan resiflerinin sağlığı hakkında büyük yardımı dokunabilir. Tabii konu mercan resifi olunca akla ilk gelen yerlerden biri Hawaii. Bu sesi de ilk Hawaii Adaları’nda fark etmişler. Bakın, daha ilginç kısmı geliyor. Sağlıklı ve iyi korunmuş resiflerin bölgesinde bu bahsettiğimiz sesler düşük frekansta. Hatta balıklar, diğer büyük deniz hayvanları gibi tipik sesler onları bastırıyor ama gel gelelim, zarar görmüş resiflerin orada çıkan ses daha yüksek perdeye sahip. Şimdi burada bir durun. Doğanın bizimle nasıl konuştuğunu fark edebiliyor musunuz? Yıpranmış resiflerden çıkan sesin yüksek frekansta olması sanki onların çığlığı ya da bize seslenişi gibi değil mi? Bu ses olayını fark eden araştırmacılar, deniz tabanını kaplayan alglerin miktarı ile çıkan ses arasında bir bağlantı olabileceğini düşününce daha fazlasını öğrenmek için bir test yapmaya koyulmuşlar. Ve bunun için Hawaii’nin Kaneohe Körfezi’nden deniz suyu dolu bir tank içinde 10 kg kırmızı alg (Gracilaria Salicornia) getirmişler. Belli bir miktar deniz suyu ve algle ayrı bir yerde çalışmak tabii okyanustaki diğer seslerden de izole olmayı sağlıyor, seslerin birbirine karışmaması adına. Ve testin sonucu: Yıpranmış resiflerden çıkan yüksek frekanslı sesin aynısı elde edildi. Yani teori doğru. Alglerden çıkan ses ile mercan resiflerinin sağlığı arasında bir bağlantı var.

    BİR YAŞAM MÜCADELESİ

    Aynı araştırmaya göre, mercanların sıkıntısının bir kısmı onları boğan alglerden geliyor. Alglerin mercanları boğacak kadar fazla çoğalmasının altında da insanların aşırı avlanması sebebi yatıyor. Çünkü aşırı avlanma, alglerin çoğunu kontrol altında tutan balıkların sayısında azalmaya yol açıyor. Buna ek olarak, besin akışından gelen kirlilik ve iklim değişiminin etkileri de var. Azot içeren gübrelerin sulara karışması, yaydığımız sera gazı emisyonları sonucu artan karbondioksit miktarı ve yükselen deniz suyu sıcaklığı gibi faktörler de hem alglerin daha hızlı üremesine ortam hazırlıyor hem de mercan resifleri gibi pek çok canlıyı savunmasız bırakıyor. Mercan resifleri üzerindeki algler, oksijen üretmeye yardım ediyor ancak varlıkları her zaman pozitif anlam taşımıyor. Eğer çok fazla büyür ve kalın bir tabaka oluştururlarsa mercan gibi hassas türleri boğabilir ve zararlı mikropların üremesine yol açabilir. Kısacası, yüksek miktarda alg örtüsü mercan resiflerinin yaşam mücadelesi verdiğinin önemli bir göstergesi. Dolayısıyla bu alg baloncuklarının sesini dinleyebilmek mercan resiflerinin sağlığı konusunda hızlı ve kullanışlı bir yol olabilir. Şimdi bu keşif sayesinde bilim insanları tele kulağa benzer aygıtlar yardımıyla resif yapılarında olabilecek sonrası değişimler konusunda uyarı alabilmeyi ümit ediyor. Bu şekildeki akustik gözlem, zaten Avustralya’da önemli deniz bitkilerinin habitatını incelemek için kullanılıyordu. Şimdi ise mercan resifleri bu teknolojiden faydalanabilir. Bu yüzden bu araştırma çok büyük önem taşıyor.

    AKUSTİK EKOLOJİ VE OKYANUS ORKESTRASI

    Elimizdeki teknoloji ile resifler dalgıçlar tarafından görsel olarak incelenebiliyordu. Bu yöntem pahalı ve epey zaman kaybettiriyor. Üstelik sonuçları da kısıtlı. Ancak bu metotla ileride mercan resiflerini dinleyebilir, onların ses atmosferine ulaşabilir, belki de otomatik bir aygıtla önceki yıllara göre ne değişimler yaşadıklarını çabucak saptayabiliriz. Üstelik gidip yerinde incelemeye gerek kalmadan, onları rahatsız etmeden. O yüzden bir “ping” sesi deyip geçmemek lazım. Doğada her bir zerrenin bir nedeni var. Bu keşif akustik ekoloji alanına da enteresan bir katkı niteliğinde oldu. Akustik ekoloji genellikle balinalar, yunuslar gibi büyük deniz canlılarına odaklanıyor. Buna ek olarak; büyük, geniş yapıdaki mercan resifleri hakkındaki bu tarz bir keşif de daha ilginç araştırmalara kaynak olabilir akustik ekolojide. Okyanus orkestrasında her bir enstrüman bir rol oynuyor. Onun akustiğini, ses atmosferini incelemek her bilim dalı için heyecan verici bana sorarsanız. Ve derya deniz derler ya gerçekten de öyle. Uçsuz bucaksız okyanuslarda araştırılacak ve bize sürekli bir şeyler anlatan o kadar çok şey var ki. Daha önceki aylarda da konuşmuştuk, okyanus düşündüğümüzün aksine sessiz ve karanlık değil. Hatta dinlersek, bize çok şey anlatıyor. Özellikle onu dinlemeden verdiğimiz zararlar konusunda söylediği çok şey var. Kışın kayıp olmadığından, yurdumuzda birçok şehrinizin öyle ya da böyle kar alabileceğinden bahsetmiştim. Tahminlerde anormal bir değişim görünmüyor. Yani kış, kış gibi. Neyse, yeni yıl başladı. Süper müjdeli haberler aldığımız güzel bir yıl olsun hepimize… ☸

  • NASA’dan mektup var!

    NASA’dan mektup var!

    NASA’nın verdiği rapora göre azot dioksitin oranında büyük bir artış yaşanmış. Son on yılda İstanbul’daki artış oranı yüzde 50 olmuş. Sadece 10 yılda yüzde 50 gibi bir sayıdan bahsediyoruz. Çin ve Amerika da azot dioksit üreticilerinden. Yalnız, Suriye’deki oranda düşüş tespit edilmiş. Bunun sebebi de savaş.

    Son üç-dört aydır hem bültenlerde hem de burada sıklıkla bahsediyorduk, hava kirliliği yatıp hava kirliliği kalkıyorduk. Dünyada ölüm sebepleri içerisinde en başlarda yer alıyor. Her yıl AIDS nedeniyle kaybedilen insan sayısının katbekat üzerinde kayıp yaşanıyor kirli hava yüzünden. Dikkatleri son zamanlarda kirlenen havalarımıza çekmeye çalışıyorduk ki haber geldi. Kirlilik tescillendi, onaylandı. Geçenlerde NASA’nın verdiği rapora göre azot dioksitin oranında büyük bir artış yaşanmış. Son on yılda İstanbul’daki artış oranı yüzde 50 olmuş. Sadece 10 yılda yüzde 50 gibi bir sayıdan bahsediyoruz. Çin ve Amerika da azot dioksit üreticilerinden. Yalnız, Suriye’deki oranda düşüş tespit edilmiş. Bunun sebebi de savaş. Ülkedeki ekonomik faaliyetlerin kesilmesiyle endüstriyel, ticari, her türlü alanda üretimde aksamalar olmasından. O zaman buradan azot dioksit oranının ekonomik faaliyetlerle doğrudan ilişkisi olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Evet, ama! İşte bir “ama” var orada, anlatacağım.

    Bakın bu tehlikeli gazın birçok kaynağı var ama en
    önemli iki başlık; motorlu taşıtlar ve termik santraller.

    Dolayısıyla Türkiye’de bunun büyük sebebi trafik. Trafik deyince akla İstanbul geliyor zaten. Taşıtlardan yayılan emisyonlar yüzünden resmen egzoz soluyoruz. Elinizi vicdanınıza koyun ve kendinize itiraf edin, kaçımız arabanın emisyon oranına, kaçımız rengine, tasarımına, performansına bakıyoruz? Halbuki gelişmiş ülkelerde tüketiciler araç alırken emisyon oranlarına daha doğrusu çevreyi ne kadar kirlettiğine bakıyor. Bizde ise tam tersi olduğu satışlardan ortaya çıkıyor. Türkiye’de araçlardaki vergilendirme sistemi emisyona göre değil motor hacmine göre yapıldığı için tüketicilerin alımında ilk sırayı çevreyi ne kadar kirlettiği değil aracın fiyatı ya da diğer özellikleri alıyor. Neyse, sorunumuzu iyi tespit etmemiz lazım.

    1- Araçlarımızdan çıkan emisyon oranı.

    2-Yoğun trafik, trafikte geçirilen süre, dolaylı olarak yine araçlardan çıkan gazlar.

    3-Kabul edilebilir kirlilik üst sınırlarımızın AB’ye göre birçok emisyonda neredeyse iki katı olması.

    O yüzden zehir soluyoruz diyoruz. Öte yandan bazı tepkimelerle bu azot oksitler yer seviyesinde ozon oluşumuna da neden oluyor. “Aman ozonu delmeyelim” dediğimiz ozon yukarı seviye ozonu. Bizim bahsettiğimiz ise yer seviyesinde oluşan ve kesinlikle istemediğimiz ozon. Birkaç yıl önce California Üniversitesi yer seviyesi ozonu ile koroner kalp hastalıkları arasında direkt bağlantı saptadıklarını açıklamıştır. Bunların hepsinin üzerinden dozer gibi geçen son aparkat da nereden geliyor? İklim değişiminden. Artık yüksek basınç kuşaklarının daha fazla etkisinde kalıyoruz. Ve bu yüksek basınç kuşakları bu kirleticileri, emisyonları tekrar yere basıyor. Buradan da anlıyoruz ki kavgayı çıkaran biziz. Biz havaya bu kadar kirletici yaymasak, hava da yere basacak gaz bulamayacak. Yani bu yaşanan kirlilik iklim değişiminin direkt yansıması değil. Dünya iklim değişimine karşı bir araya gelemese de, biz lokalde havamızı aslında temizleyebiliriz. Isınma küresel, kirlilik ise yerel bir hadise. Bunu iklim değişimine bağlayamayız. Öte yandan bahsettiğimiz şey, ekonomi ya da o bu değil, direkt sağlık. Ve dünyanın ölüm sebepleri içinde ilk sıralardaki bir parametreden söz ediyoruz. Çare: Kademeli de olsa yüzümüzü temiz enerjiye çevirmek. Zaten gelen ve önümüzdeki zamanlarda daha da artacak olan yüksek basınçlı sistemlerin zararlarını su ve suya bağlı her alanda yaşayacağız (temiz su, tarım, kâğıt, tekstil vb), bari sağlığımızdan olmamalı. Diğer kaynaklara ne yapılmalı: Çöp yakma tesisleri, seramik üretim tesisleri, cam üretim, çimento sanayi, sıcak asfalt, kâğıt üretim gibi tesisler denetlenmeli ve kontrol altına alınmalı. Tarımsal faaliyetlerde kullanılan gübreler denetlenmeli.

    Sağlığımızdan olmamak için bu azot dioksit ne yapıyor ona bakalım. Azot dioksit havadan daha ağır ve suda kolayca çözünüp nitrat ve nitrit aside dönebiliyor.
    Azot oksitler, nitrat partikülleri ve asit aerosolleri oluşturmak üzere reaksiyona giriyorlar. “Ya Bünyamin, Allah aşkına Türkçe konuş” diyenlere “bir dakika, geldim can alıcı noktaya” diyorum, bu reaksiyonlarla “asit yağmuru” oluşumuna katkı sağlanıyor. Azot dioksit, havanın içinde bulunan nem ile birleşerek nitrat asidine dönüşüyor ve bu asidin de canlıların sağlığı üzerinde önemli etkileri var. Azot oksit emisyonları atmosferde nitrik asit (HNO3) oluştururlar ve bu gazlara, çok az miktarda teneffüs etmek bile ölüme sebep olabilir. Azot dioksit (NO) için eşik sınır değeri 5 ppm’dir. Ayrıca asitleşme besin zinciri ya da içme suyu gibi dolaylı yollardan hayvan ve insana ulaşıp toksik etkiler yaratabiliyor. Doğrudan veya dolaylı, sağlık üzerinde ciddi etkileri var. Azot dioksit, akciğerleri tahriş ediyor ve solunum enfeksiyonlarına neden oluyor. Bakın 0.01 ppm’in (ppm: milyonda parça sayısı) altındaki konsantrasyonlarda 2-3 yaş arası çocuklarda bronşit vakalarında artış gözlenmiş. Azot dioksit konsantrasyonu 150 ppm veya üzerinde olduğunda insanda öldürücü etkiye sahip. Ayrıca göz tahrişine, üst solunum sisteminde enfeksiyona astımın şiddetlenmesine sebep oluyor. Kısacası akciğer ve boğazı etkiler. Öte yandan azotlu gazlar, kloroflorokarbonlara benzer şekilde ozon tabakasına zarar veriyor. Yani yararlı ozonu parçalıyor, zararlı ozonu artırıyor. Faydalı ozon tabakası, güneşten gelen ultraviyole ışınları ve diğer zararlı radyasyon dalgalarına karşı koruyucu bir kalkan görevi yapar, yeryüzüne, dolayısıyla bize ulaşmasını engelleyen önemli bir tabakadır. Ozon seyrelmesinde doğacak etkilerin başında kanser geliyor. Yapılan araştırmalarda, ozon konsantrasyonundaki yaklaşık yüzde 5’lik bir azalmanın, UV-ışın konsantrasyonunda yüzde 10’Iuk bir artışa ve dolayısıyla deri kanserlerinde artışa yol açıyor.
    ☸

  • Göcek Koyları’nda büyük bir soru işareti!

    Göcek Koyları’nda büyük bir soru işareti!

    Dergimizin baskıya girdiği günlerde sürpriz bir haber geldi. Yeni yetkili Orman Bakanlığı, eski sözleşmeler iptal. Göcek’in gözbebeği Göbün, Küçük Sarsala, Manastır ve Bedri Rahmi koyları C-tipi mesire yeri olarak ihaleye çıkıyor. Her yıl 10 binlerce denizciye hizmet veren tesislerin akibeti meçhul.

    Göcek’te yat turizmimizin ana durakları olarak nitelendirilebilecek Göbün, Bedri Rahmi, Manastır ve Küçük Sarsala koylarındaki işletmeler Büyükşehir Yasası ile 2013 yılında İl Özel İdaresi’nin yetki alanı olmaktan çıkıp Orman Bakanlığı’na bağlandı. Orman Bakanlığı, yaklaşık 30 yıldır bu koyları işleten; kara ve deniz temizliğini yapan, çöpleri toplayan, koylara elektrik ve su sağlayan, deniz kültürünü koruyan ve yaşatan, yat turizmine sayısız katkıları, fedakârlıkları bulunan bu ailelerin İl Özel İdaresi ile 1998’den bu yana bulunan sözleşmelerini tanımadığını bildirdi.

    Dergimizin baskıya girdiği günlerde bu koylar için C Tipi Mesire Yeri olarak 29 yıl geçerli ihale yapılacak. Bakanlık’ın 2013 tarihli Tebliği’nde C-Tipi Mesire Yeri “kır lokantası, kahvesi, büfe, piknik alanı” gibi pek çok özelliğiyle tanıyor, ayrıca bakanlık bu ihalenin şartnamesinde 12 metrekarelik bir ibadethane bile tanımlamış. Ama yat turizminin göz bebeği sayılacak bu koylarda bir iskele yapılıp yapılmayacağı şartnamede yok.

    Bu koyları 30 yıldır işleten ailelere bile haber verilmeden yangından mal kaçırırcasına düzenlenen bu ihale için örneğin Göbün’de 10, Bedri Rahmi’de 35 aday dosya almıştı. 80-120 bin TL arasında muhammen bedel ile düzenlenen ihalenin, açık artırma bölümünde fiyatın en aşağı 250 bin, hatta fantastik olarak 500-600 bin TL’ye bile çıkabileceği tahmin ediliyordu.

    Rakamların nereye ulaşacağını ihaleyi düzenleyenlerin önüne bir mahkeme kararı çıkıp çıkmayacağını ancak dergimiz yayınladıktan sonra öğreneceğiz. Ancak mantık belli, bunun sonuçlarının ne olacağı da belli.

    1- Bu koylar fahiş fiyatlarla yıllık kiraya verilirlerse,

    2- Bu koyları zaten 30 yıldır orada yaşamakta olan Yörük aileleri değil de dışardan getirilecek ve barınma imkânı bile olmayacak personelle işletmeye kalkarlarsa,

    3- Varolan tesislerin hiç de küçümsenmeyecek satın alım ya da yeniden kurulum maliyetleri gündeme gelirse…

    Sonuçta bu aşırı yüksek maliyetin, bu tesislerden oldukça mütevazı bedellerle yararlanmakta olan yerli ve yabancı müşterilere, yani yatçılara yansıtılması gerekeceği açık! Ticari olarak bu işin altından kalkılır mı? Bilemem. Şu an tek bildiğim, Göcek’in tesis kapasitesinin yüzde 75’ini oluşturan, her yıl 10 binlerce denizciye hizmet veren bu dört harika koyun akıbeti meçhul!

    Muğla yat turizmini yakından izleyen bir yerel gazeteci ile sohbet ediyorduk, dedi ki; “Anlaşılan bu koyları da deniz kültüründen, denizcinin isteklerinden, ihtiyaçlarından habersiz birilerine verecekler. Sonra da yat turizmini Yunan Adaları’na kaptırıyoruz diye hep birlikte ağlaşmaya devam edeceğiz!”

    Ben de eski defterleri karıştırırken buldum. 2008 yılında Yacht Türkiye’de yayınlanan bir yazımda “En büyük korkum, bu güzel koyun, bir ihalede daha yüksek fiyat teklif eden bir müteşebbisin egemenliğine geçmesidir. Göbün Koyu’nun yarı amatör aile işletmesi, ‘para her şey değil’in canlı bir kanıtıdır” demişim.

    Bakalım bu badireyi atlatabilecek miyiz?

    P1030007 P1070108