SU ÇÖPE GİDİYOR

Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. Sanırım herkesin dileği gerçekleşti. Dünyaca dileğimiz 2020’nin bitmesiydi ve yeni yılla beraber nihayet bu yıldan kurtulmuş olduk. Tabii 2021 bize ne getirecek bilmiyoruz ama biz tüm enerjimizi topluyoruz ve 2021’in çok çok çok iyi geçmesini diliyoruz. Mümkün olduğunca çok, çünkü 2020’ye göre yalnızca “çok iyi” olması yeterli olmayacak sanırım, çok çok… iyi olması ancak normal bir yıl olmasını sağlayabilir. Dediğim gibi 2020’yi bitirdik, günahıyla sevabıyla başımıza ne geldi, bunun bilançosunu çıkarıp önümüzdeki ay sizinle paylaşacağım. Bu ay ise uzunca bir süredir karşımızda duran kuraklıktan bahsedeceğim. Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. İnanmayanlar varsa, şimdi onları yazının devamına davet ediyorum.

SU KITLIĞINA DOĞRU GİDİŞ

Suyu çöpe atıyoruz. Evet evet dökmüyoruz, atıyoruz. Çünkü israf ettiğimiz her şeyin, gıdanın, giysinin, eşyanın, her şeyin bir su karşılığı var. Yağışlardaki azalmanın üzerine bir de israf ettiğimiz su eklenince, durum gitgide daha vahim bir hâl almaya başlıyor. 2019 kurak geçmişti, kurak bir 2020’yi de geride bıraktık. Aralık ayının ilk yarısında dışarda neredeyse tişörtle durabildiğimiz günler oldu. Yani sıcaklıklar artıyor, yağışlar azalıyor ya da bir anda çok fazla yağış oluyor ve o suyu değerlendiremiyoruz. Hoş, elimizdeki suya iyi baksak o da yetecek ama onu da yapmıyoruz, israf ediyoruz. Ve işte tüm bunların sonucunda kuraklık ortaya çıkıyor. Bu kuraklık tüm yurdumuzu etkiliyor, Doğu Anadolu kar almıyor, Ege ve Akdeniz yağış azlığı çekiyor, İstanbul’da baraj doluluk oranları yüzde 23-24’lerde geziyor. Son 10 yıl içindeki en düşük orandan yüzde 30 daha az bir oran bu. Yüzde 30 çok büyük bir değer, buranın ayrıca altını çizelim. Ülke genelinde baktığımızda, geçtiğimiz sonbahar aldığımız yağış ortalama yalnızca 65.8 mm. Bu hem uzun yıllar ortalamasının hem de geçen yılın sonbahar ortalamasının da altında. Normaline göre yüzde 53 daha az yağış aldık. Özellikle Ege ve Karadeniz, son 40 yılın en düşük yağışına sahip. Böyle felaket haberleri veriyorum hep ama bunlar aslında önemli uyarılar. Yani şimdiden kesinlikle su kıtlığı çekeceğiz diyemeyiz belki ama benzer kuraklık bu kış da devam ederse ki geçen yıl da kurak geçmişti, gelecek yıl su kıtlığı çekme ihtimali yükselir.

İSRAFIN TEHLİKELİ BOYUTLARI, ÜRKÜTEN RAKAMLAR

Peki bireysel anlamda baktığımızda yağmura müdahalemiz bu saatten sonra biraz zor ama başka şeyler yapamaz mıyız? Gelin en başa dönelim. Suyu çöpe atıyoruz demiştik ya, işte tam da bu konuya değinelim. Fazladan alıp da yemeyip çöpe attığımız her hamburger, üç buçuk ton suyu boş yere dökmek demek. Kullanmayacağımız kıyafetlerle dolapları doldurduğumuzda her biri iki buçuk tondan fazla suyu da beraberinde götürüyor. Keza bir bardak kahve 120-140 litre su demek. Şöyle söyleyeyim; eğer İstanbul bir yıl boyunca su kullanmamayı kabul ederse ülkece ekmek israfı yapabiliriz. Çünkü Türkiye’de çöpe giden ekmeğin su israfı karşılığı, İstanbul’un bir yılda barajlarından çekilen su miktarına eşit. Bunu kabul ediyorsanız bir sorun yok tabii.

Ülkemizde her yıl 33 milyon ton atık çıkıyor, bunun 14 buçuk milyon tonu gıda ve bunun parasal değeri 14,5 milyar dolar. Dolayısıyla suyu kurtarmak demek aslında bir bakıma her şey demek. Bu işin ekonomik boyutu da var, sosyal boyutu da sağlık da. Hatta iklim değişimi de. Şöyle ki, eğer gıda israfı bir ülke olsaydı, yaydığı karbondioksit miktarıyla Amerika ve Çin’den sonra gelen üçüncü ülke olurdu. Yani bu israfın bize bir de sera etkisi var ve bu iklim değişiminin etkilerini daha da pekiştiriyor. Şimdi burada birbirini destekleyen bir döngü var. Aşırı hava olaylarının büyüklüğü ve sıklığı arttıkça besin kalitesi düşüyor, gıda zincirlerine olan güven azalıyor, ve daha birçok şey. Küresel modeller 2050’de tahıl fiyatlarında ortalama yüzde 7.6 artış öngörüyor ve bunun sebebi iklim değişimi. Fiyatlardaki artış, gıda güvenliğindeki düşüş de açlık riskini daha da artıracak. Konuyu buradan etik problemlere bağlayalım mı? Çünkü bakıyoruz bir tarafta israf eden, fazla fazla tüketen ve bu yüzden iklim değişimi gibi birçok soruna kapı açan kısım var, bir tarafta da bu sorunlardan muzdarip açlık çeken kısım. O zaman küresel anlamda beslenmeyi, tüketimi dengede tutmak sağlık, çevre, ekonomi gibi pek çok etkinin yanında etik faktörlere de değmiyor mu? Yani işin insani değerleri de var aslında ve belki de bu en önemli kısmı. Geçenlerde çok güzel bir örneğe rastladım. Finlandiya’da israf konusuna ciddi seviyede önem veriliyor. Kullanılmayan eşyalar mutlaka ihtiyacı olan biriyle paylaşılıyor veya internetten satılıyor. Genel olarak alışverişlerini bit pazarı gibi yerlerden yapıyorlar ve düşünülenin aksine bu, sınırsızca tüketim çılgınlığından sıyrılıp entelektüel bir seviyede olduğunuzu gösteriyor. Gösteri düşkünlüğü yadırganıyor. Yazıda diyor ki, “Ne kadar az satın alıyorsak o kadar olgunuz.”

Şu ana kadar okuduklarınızla sanki karşımızda dağ gibi duran problemlerimiz var gibi görünüyor, farkındayım. Fakat aynı zamanda yapabileceğimiz de çok şey var. Bu yapabileceğimiz şeyler bizim hayatımızı zorlayacak şeyler değil, aksine cebimizi, ekonomimizi, psikolojimizi her şeyimizi toparlayıp iyileştirecek tedbirler. Tabii doğanın ve suyun bize geri dönmesi de bonus olarak kazanacağımız şeyler arasında olacak. Bu aylık bu kadar, önümüzdeki ay günahıyla sevabıyla 2020’yi konuşacağız, sağlıcakla kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.