Etiket: İrlanda

  • SUP macerası İrlanda 2

    SUP macerası İrlanda 2

    Dokuz günlük İrlanda seyahatimizin ilk bölümünü geçen aylarda yazmıştım. Şimdi sırada batı kıyısından güneye yolculuğumuz “SUP venture” var. SUP maceramız devam ediyor…

    İ

    rlanda’nın batıya uzanan parmaklarından biri Loop Head Yarımadası ucunda, eve dönen denizcileri karşılayan fener, doğa yürüyüşü için ne güzel bir sahne teşkil ediyor. Tabii yürüyüş sonrası güneş esneyip uykuya hazırlanırken kurduğumuz “take care” için de. 

    Okyanus kenarındaki fenerler, iç sulardakiler gibi bizi tehlikelerden koruma, yol göstermede aynı önemli görevi üstleniyorlarsa da, bana daha romantik gelirler. 

    GPS önceki devirde, uzun okyanus geçişlerin son gününde gözlerimiz ufku radardan iyi delerdi. Çakan ışığını ilk gördüğümüzde, Annette eve geldik derdi, bu gece vardiyadan vardiyaya salonda değil yatağımızda uyuyacağız, Kelebek her nereye demirlersek, yine sallanıp yuvarlanmadığımız evimiz olacak, tekrar demir alana kadar. 

    KILKEE’DE SUP

    Hava yine “soft”. Çiseleyeyim mi yoksa yağayım mı bir türlü karar veremeyen bir hava, ama biz kararımızı vermişiz. Arabayla çabuk bir lojistik keşif yapıyoruz: Nereden suya gireceğiz? Nereden çıkacağız? Hostele eşyaları bıraktık, kızlarla burunun ucuna doğru bir lokantada buluşacağız. 

    Limanın bir kenarından SUP’ı denize indirdik. Hava “soft”luğu bırakıp yağmaya karar verdi. Kayaların arasındaki karanlık bir girinti bize korunak verecek gibi gözüküyor, içeri gittikçe küçük bir mağaracığa dönüşünce daldık. Bir süre yağmurdan kurtulduk ama karnımızın gurultusu yağmurun gürültüsünü bastırınca ıslanmanın daha iyi olacağına karar verip Jody ile Lilian’ın beklediği lokantanın önündeki kayaların üstüne SUP’ı çekip şemsiyenin altına fish & chips’e…

    ROSS CASTLE, KILLARNEY, GÖLDE SUP

    Batı kıyısından güneye yolculuğumuzu sürdürürken fiyort gibi kıyılardaki girintilerin devamında içeride göller ve nehirler var. Göllerin kıyıya yakın olanlarının denize bağlantısı olduğundan “tidal” metcezre bağlı nehirler, yani sırasıyla içeri ve dışarı kuvvetli akıntı var. 

    Bu sefer içerilerde bir göl arıyoruz. Ross Castle Milli Parkı tam bize göre gibi. Deneyeceğiz, rotamız belirlendi.

    İrlanda’nın hemen hemen her yerinde, bizdeki beylikler, ağalıklar gibi güçlü, toprak ağası, zengin ailelerin kale ve şatolarını görüyoruz. Bu şatolar genelde ailenin yaşam bölgesi, askerlerin, hizmet sınıfının yaşadığı bölümleri ihtiva ediyor. Günümüzde damları gitmiş (herhalde “tatch” sazdan yapılmıştı) ama taş duvarları asırların etkisine dayanmış, incecik pencere çerçeveleri de taştan oyulmuş bu yapılar, sanat ve tarih bakanlığının koruması altında. Bunlardan biri de Ross Castle, 15. yüzyılda bölgenin sahibi O’Donoghues Ailesi için çok güzel bir göl kenarında inşa edilmiş. 

    Turistler büyük parkta yürüyor, faytonlarla dolaşıyor, kaleyi ziyaret ediyorlar. Bizim ise kaleyle ilgimiz başka. Niyetimiz kenarına tünediği gölde SUP yapmak. İçindeki adacıklarıyla ayna gibi suyuyla göl bizi çağırıyor, denizle akıntıyla boğuşmadan tam tembel işi bir gezi hayal ediyoruz, tabii mümkünse. 

    Burası düzenli bir park, kuralları vardır. Onların kuralları varsa bizim de taktiklerimiz var. İzin istersek hayır cevabı alabiliriz, en iyi taktik “oh bilmiyorduk”, aptal turist taktiği. En iyisi hiç sorma, yakalanırsak aptal turistiz. Arabayı göle birleşen bir derenin kenarına park edip SUP’ı indirdik. Altından geçtiğimiz taş köprünün üstünden bize baktıklarına göre pek de alıştıkları bir manzara değiliz herhalde. Etrafımızda ördekler, önümüzde kuğular gölün ortasında kıyıdan ve gözden uzak, keyfimiz yerinde. 

    Dejavu: İki adacık arasındaki su sarı çiçeklerle kaplı, kara mı göl mü? Onları incitmemek için yavaş padılla aralarından geçiyoruz. Yıllar önce Guatemala’da Isabal Gölü’nde “hyacint” su çiçekleri arasına Kelebek’le girmiştik. Oradakiler mor çiçekli hyacint, buradakiler sanırım bir cins nilüfer. Sanki doğa burada gördüğü saygıya bir karşılık veriyor. Ne bileyim öyle hissettim, “beni rahat bırakın, tahrip etmediğinize bakın size teşekkürler deyip çiçekler veriyorum” diyor sanki. SUPları çıkardığımız, arabaya yakın iskelede bir kulübün kayıkhanesi var, bugün kapalı. Göle akan küçük bir dere kolu içinde ince zarif kayıklar var, herhalde tatillerde gölün üstünde ne güzel bir manzara oluştururlar ama bugün suda bizden başka kimse yok.

    Ben arabanın arkasına saklanıp üstümü değiştirirken Kaan alçak bir duvarın üstüne teşkilatı kurmuş, kahveyi yapmış, birer cigar, arkamıza yaslanmış take care. Geçenler bize bayılıyor, biz de bize bayılıyoruz. Güzel bir gün, SUP arabanın üstüne, Jody ve Lilian botanik garden’dan dönünce ekip yola düzüldü.

    İrlanda’nın batısında küçük adaları var. Bunların Atlantik’in hırçın kış fırtınalarında günlerce ana karayla irtibatı kopuyor. Slea Head’de üzerinde olduğumuz yardaki adalara giden feribot (aslında küçük bir motor) bilet kulübesi rüzgârdan uçmamak için kendini demirlemiş. Ben de şapkama yapışıyorum.

    MOUNTAIN LAKE

    Biraz da dağa çıkalım dedik. Aslında Kaan’ın aklında dağın tepesindeki Connors Pass’taki gölcükte SUP yapmak vardı, bıraksam sırtlanıp tırmanacak. Tepeden üstündeki puslu damı altında, içinde küçük gölleriyle uzanan yemyeşil yeşilliği seyrediyoruz. Göle akan pınardan su içiyorum, kim bilir, bakarsın ebedi gençlik pınarıdır. 

    Yolumuzun üstünde bizim Ege’deki gümbetler gibi taştan evler var, burada en çok bulunan malzeme hem tarlayı temizliyor hem duvarlarda kullanıyorlar. Arı kovanı gibi olan evler antik zamanlardan 1200 yıllarına kadar kullanılmış. Antik çağlarda yapılan daire şeklindeki kaleler yanı sıra böyle yerleşimlerden birini ziyaret ediyoruz. Gümbetler birbirine bağlanmış, aralarında sıva çamur yok ve yağmurlara karşı bir eğimle yerleştirilmiş.

    Kanturk: Dublin’e dönüş yolunda bir işaret “Kanturk Şatosu’na gider” deyince, Kaan tamam şatomu buldum, biraz imla hatası varsa da olsun, deyince detur yapıp Kaan’ın şatosunu ziyaret ettik. Hiç de fena bir şato değildi, bakalım tapuyu nasıl alacak?

    RAHİP BRENDAN’IN AMERİKA MACERASI

    Tim Severin’i biliyor musunuz? Bilmeyenler Google amcaya sorsun. Tim Severin İngiliz bir kâşif, tarihçi ve denizci bir yazar. Efsanelerdeki yolculukları inceleyip olurluğuna inandıklarını tekrarlamak gibi bir takıntısı olan biri. Yaptığı yolculuklardan biri de ülkemizden geçmişti. Mitolojideki Jason’un altın post peşinde Gürcistan’dan Yunanistan’a yaptığı seferi tekrarlarken o zamanın şartlarına uygun teknesi Türk kürekçilerin de katılmasıyla İstanbul’dan geçmişti.

    Severin bu sefer bir İrlanda efsanesinde yaşamış Rahip Brendan’ın yaptığı seyrin izine düşmüştü. Bize de Brendan’ın Atlantik’e açıldığı yere Brendan Creek’e gitmek farz oldu. 

    İrlandalı rahip Saint Brandon Amerika’ya Kolomb’dan ve Vikinglerden çok önce ulaştı mı? Bunu merak eden Tim Severin eski dokümanlara dalıp araştırdı.

    Vikinglerin İskoçya, İrlanda, Faroe Adaları, Grönland üzerinden Amerika kıtasına ulaştıkları ve buralarda koloniler kurduklarını biliyoruz. Vikingler Amerika ve Grönland’a yerleşmedilerse de İskoçya ve İrlanda’ya yerleştiler ve burada İngiliz hâkimiyetine kadar hüküm sürdüler. 

    Kolomb’un Amerika’ya ulaşan ilk Avrupalı olmadığında artık hemen herkes hem fikir. Bana ilginç gelen İrlandalı rahiplerin ne kadar denizci oldukları. Münzevi hayatı tercih eden rahiplerin kuzey Atlantik’teki adalara seferler yaptığını, oralara yerleştiklerini biliyoruz. Vikinglerin “long ship” uzun gemileriyle batıya seferlerini biliyoruz da İrlandalı rahiplerin tekneleri nasıl bir şeydi? 

    İrlanda’nın güneybatı köşesindeki Dingle Yarımadası’na indiğimizde bugünkü “currach”ların denizde dolaştıklarını görüyoruz. Currach’lar çıtalardan yapılmış bir kafes üzerine branda gerilerek yapılıyor. 

    Severin eski dokümanları karıştırdıkça cevaplarını buldu. Rahiplerin zamanında branda yokken currach’ların gövdeleri öküz derisiyle kaplanıyordu, peki deri denize nasıl dayanıyordu? O devirde olduğu gibi Severin’in currach’ında kafes iskeleti çivi kullanılmadan birbirlerine o günkü gibi kendir iplerle bağlayarak yaptılar, derileri birbirine ve tekneye diktiler. Denizin tekneyi eğip bükmesine elastik olduğundan çividen çok dayanabiliyor. “The Brendan Voyage” isimli kitabı Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum, okumaya çok değer, zaten Severin’in hikâyelerini çok gerçek, çok sürükleyici bulurum. Hep bir hayalden başlayan kütüphaneler dolusu araştırma ve peşinden macera. 

    İrlanda’nın tradisyonel teknesi currach’la ilk defa Killki’de karşılaşmıştık. Fiyort gibi güneybatı kıyılarından güneye indikçe currach’ları denizde görmeye başladık.

    Currach resimde gördüğünüz gibi çıtalardan iskelet gövde üzerine branda gerilmesiyle yapılıyor. Bir muz gibi eğri şekilleri göz doldurmuyor, kürekleri de ilginç, bizim anladığımız şekilde küreğin palası yok. Bedeniyle aynı ende ve kalınlıkta 5×5 bir tahta, kayıktaki ıskarmoza deri bağla değil, küreğin bedenindeki ek parçadaki bir delik oturuyor. İki veya üç çifte bu küreklerle currach tahminimden bayağı iyi götürüyorlar. Artık limanlarda korunaklı sularda denizde kürek çekenleri görüyoruz. Geleneksel tekneleri yaşatmak ne kadar güzel (tabii bizde böyle bir şey yok, olmaz da. Hangi marina, hangi barınak yer verir)! burada her limanda mütevazı kulüpleri var.

    Son günümüz çiçekli kıyı yollarından Dublin’e dönerken, yeşilliği, temizliği, düzeni içime çekiyorum. İrlanda maceramızı noktaladık, havaalanında ayrılıp herkes evine dönerken gelecek “SUP venture” SUP maceramızın planlarını yapıyoruz, artık İzlanda mı olur İskandinavya mı? Kuzey ışıklarını bucket listemden silecek bir yer olmalı. Bye Ireland, bye fish&chips. ☸

    Nice yüz sayılara: Yeni Zelanda’da iken ilk sayısına yazdığımdan bu yana neredeyse 17 yıl geçmiş. Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Nice yıllara, nice yüz sayılara Yacht Türkiye.

    *Not: Geçen yazıda Antarktik yerine Arktik yazmışım, benim hatam özür dilerim.

  • Atlantik’in kapısında İrlanda 1

    Atlantik’in kapısında İrlanda 1

    Daha önce Hollanda’dan İsviçre’ye kadar göller ve nehirlerde SUP yapmıştık, bu sefer İrlanda’yı deneyeceğiz…

    Dimdik yarların üstünde, “o tarafa – bu tarafa” dört defa geçtiğim okyanus, Atlantik önümde uzanıyor. Güneş, gri gökte bulutlarda kendine bir delik buldukça okyanusu aydınlatıyor. Karşımızda Amerika’ya kadar kuru toprak yok. Rahip St. Brandon’un deri kaplı “currach” teknesiyle Kolomb’dan hemen hemen 1000 yıl önce vadedilmiş ülkeye ulaşmak için açıldığı, sonsuz gibi görünen Atlantik, tam anlamıyla ayağımızın altında. 

    Her okyanus geçişimden önce kendimi gaza getirmek için bir süre böyle okyanusu seyrederdim. Bugün gaza gelmeye gerek yok, iki ayağımız da karada. İrlanda turumuzun batı bölümünde WAW (Wild Atlantic Way – Vahşi Atlantik Yolu) rotasındayız. 

    Covid 19, dünyamızın gırtlağını sıkan elini biraz gevşetince (veya dünyanın “burasına” gelip, ölen ölür kalan sağlar bizimdir moduna girip, boş verince) seyahat kısıtlamaların kalkmasıyla büyük oğlum Kaan’ın yıllık Air Show seyahatleri yeniden başladı. Bu sefer show Londra’da. Covid öncesi yine Strasbourg’da olan böyle bir toplantıyı fırsat bilip, Hollanda’dan İsviçre’ye kadar göller ve nehirlerde SUP yapmıştık. Bu sefer İrlanda’yı deneyeceğiz. Show bitince, Kaan, eşi Jody ve en genç torunum Lilian’la Dublin Havalimanı’nda buluştuk. Dokuz gün İrlanda’yı turlayacağız. Bizim geziler daha önce yazdıklarımdan hatırlarsınız belki, büyük şehirlerden çok doğaya yakın. Gezi anlayışımız “etrafımıza bakmak”tan çok “içine girmek” mümkün olduğunca. Ana ilgimiz SUP’la dolaşmak olunca bayağı ıslak geziler oluyor.

    DUBLIN-BELFAST 

    Havalimanından sonra ilk durak araba aksesuarı satan bir dükkân, aldığımız roof rack’ı kiraladığımız arabanın üstüne monte ettik. Kaan’ın Amerika’dan getirdiği iki SUP ve aksesuarları, New York günlerimizden beri “take care” dediğimiz SUP sonu duraklarımızdaki içki ve cigar muhabbetimizin portatif masa sandalye, ocak vb. malzemesi üst kata çıkınca bize arabanın içinde oturacak yer kaldı. 

    TİTANİK

    İrlandayı saat yelkovanı aksinde turlayacağız. Kaan’ın yanında elimde harita, yol bulmaktan çok, sol trafikte karşıdan gelenlerle sarmaş dolaş olmasın diye uyarı görevindeyim. Yolumuzun üstünde devrinin en büyük gemisi Titanik’in inşa edildiği, zamanında dünyanın en büyük tersanesi olan Belfast var. Tersane faaliyetini durdurmuş, şimdi Titanik Müzesi’ne ev sahibi olmuş. Denize indirildiği slipway üzerine oturduğu zemine çizilmiş Titanik’in hatları bize bu talihsiz geminin büyüklüğünü gösteriyor. 

    BÜYÜK AÇLIK

    Titanik, sanki İrlandalının 1845-51 yıllarındaki “famine” büyük patates yoksulluğu ıstırabının üstüne dikilmiş bir tüy gibi. Kıtlıkta tahmini 1 milyon İrlandalı açlıktan ölürken, 4 milyon İrlandalı büyük çoğunluğu ABD’ye olmak üzere başka ülkelere göç etti. Kilkee’de SUP sonrası kıyıda ilk defa rastladığımız İrlanda’nın geleneksel tekneleri currach’ları incelerken (bu ilginç teknelere gelecek ay döneceğim), mütevazı kulübün önünde sohbet ettiğimiz iki kişi o güneybatı county (şehirden büyük, eyaletten küçük yerleşim bölgesi) nüfusunun 47 binden 8 bine düştüğünü söylemişti. Açlıktan ve İngiliz mezaliminden kaçıp da yeni bir hayat ararken Atlantik’te boğul!!! Boğulanlar da 3. sınıf yolcusu garibanlardı. Biliyor musunuz, bu büyük açlık acısını hafifletmek için Osmanlı Sultanı I. Abdülmecid 10 bin Sterlin (günümüz parasıyla 800 bin Sterlin) göndermek istiyor, Kraliçe Viktoria araya giriyor ve kendisi 2 bin Sterlin verdiğinden atıp olacak, ancak 1000 Sterlin göndermesine müsaade ediyor. Abdülmecid bu arada gizlice beş gemi dolusu gıda gönderiyor, İngilizler gemileri bloklamak istiyorlarsa da denizciler gemileri Drogheda limanına getirip bırakıyorlar. Bizim milletin gurur verici bir davranışı. Açlığın asıl sebebi İngilizlerin zalim, maddi davranışı. İrlanda’yı işgal eden İngiliz efendiler toprağın ve üstündeki insanların sahibi, çiftçilere kendi topraklarını kiralıyorlar. Hatta İrlandalılar esir olarak satılıyor, kendi ürettikleri patatesi satın alamıyorlar. Açlıktan, tekrar ediyorum 1 milyon ölüyor. Titanik’te can verenler esaretten kaçmaya çalışıyor ama ecelden kaçamıyorlar.

    İÇ SAVAŞ: KATOLİK İRLANDALILAR PROTESTAN İNGİLİZLERE KARŞI

    Belfast’ta iç savaşın hatıraları duvarlardaki murallarda canlılığını koruyor. Bize uzak olduğundan sadece haber olarak TV ekranından geçerken yakaladığımız olayların kökü çok eskilere dayanıyor. Ufuklarında güneş batmayan Britanya İmparatorluğu’nun kara sayfalarından biri. Tarih boyu İrlandalılar sömüren İngilizlerden kurtulmaya çalışmış. 1536-41, Henri VIII karısını boşamak için Katolik kiliseye savaş açtığı ve kendini İrlanda Kralı ilan ettiği günden beri (Protestanlığın doğuşu), dünyanın gördüğüm en yeşil adası, kuzeydeki Protestan İngilizlerle Katolik İrlandalıların kanlarıyla lekelendi. 1919-21 hürriyet çatışmaları sonu Anglo-Irish anlaşmasıyla 26 county, Hür İrlanda Cumhuriyeti olurken, kuzeydeki altı county Kuzey İrlanda olarak Büyük Britanya İmparatorluğu’na katıldı. İki bölge arasında sınırı belirten bir şey yok, yalnız kuzeyde Pound, güneyde Euro kullanılması sizi parasız yakalayabiliyor. 

    Kaan’lar Chicago kenarındaki Milwaukee’de yaşıyorlar, her yıl Irish Festivali var. Chicago’nun çoğunluğu İrlandalı gibi, karşılaştığımız candan insanlarla muhabbette nerelisin diye sorduklarında, Kaan “Batı İrlandalıyım” diyor gülüyoruz. Başkan Kenedy’den John Wayne’e kadar o kadar çok Irish var ki. St. Patrick günü belki New York’ta daha görkemli kutlanıyor. 5th Avenue’de resmi geçide yakalanmıştım, ilerlemeye imkân yok, arabayı yola park eden en yakın pub’da guinnes ve Irish whisky’ye.

    Burada tarihine fazla girmeyeceğim ama ilgilenirseniz Google amca size içini döker. Yolumuza devam ediyoruz. Kaan işinin verdiği alışkanlık diyeyim, süper planlayıcıdır, kopyaları çıkartıp hazırladığı tur dosyamız çok rahat bir rehber kitabı olur. Dosyada Google Earth’ten yapacağımız SUP’larda ne kadar padıllıyacağımız bile var. Tabii hava ve metcezir müsaade ettikçe. “Time and tide waits for no man” (zaman ve metcezir kimse için beklemez) demişler. Biz uyacağız. Batı Belfast’ın duvarlarındaki iki tarafın muralleri bugün turistlerin ilgisini çekiyorsa da, arada hâlâ burukluk var. Her yıl, İngiliz Protestanların Kral William III’ün katolik James II’yi 1690’da yendiği Boyne Savaşı kutlaması, Hür İrlandalıların gözüne çomak sokar gibi. Belfast’ı şair ve milletvekili Bobby Sands’ın “our revenge will be the laughter of our children” (intikamımız, çocuklarımızın gülmesi olacak) muralını arkamızda bıraktık, kuzeye devam ediyoruz.

    ATLANTİK’TE İLK SUP BALLINTOY’DE

    İlk geceyi geçireceğimiz Ballintoy, adanın kuzeybatı köşesinde. Güzel havayı kaçırmıyoruz, SUP hemen denize. Hava raporunun söylediği gibi rüzgâr yavaş yavaş yükseliyor, neyse ki etrafımızda adacıklar bizi Atlantik’in bitmeyen “rollers” yuvarlanan dalgalarından koruyor. Jody ve Lilian kıyıdan bizi takip ediyor, Kaan’la ikimiz bir SUP’dayız, böylece adacıkların arasında açık denizin tesirini hissettiğimizde, ıslansak da daha kuvvetliyiz. Deniz, dışarıdaki 20 derecelik havaya göre korktuğumdan daha az soğuk. Dünyanın en güçlü akıntılarından biri olan sıcak Gulfstream’in etkisi. ABD kıyısını yalayarak okyanustaki dairevi yolculuğunun kuzey kısmından gelen akıntı olmasa bu adalar buzlar altında olurdu. Kaan şortla, tabii onun yaşadığı yer de böyle, ben ise Bodrum’dan 35 dereceden geliyorum. Kayaların arasında dolaşırken uzun yıllar önce güneyin soğuk denizlerinde karşılaştığım kelp cinsi yosunların üstündeyiz, gurme health dükkânlarında satıldığına göre sıhhatli olsa gerek biraz atıştırıyoruz. Bu kıyılarda metcezri yakından takip ediyoruz, Bizim için ideal, alçaktan yükselen deniz. Dönüşte boşalan koylardan okyanusa akan akıntıya karşı boğuşmak hiç güzel değil. Kayalar arasında dolaşmak çok güzeldi de, plaja dönüşümüzde dalgalar sörfçülerin istediği gibiydi (sörfçüler yuvarlanan dalga ister biz tersi, düz deniz istiyoruz). En az dalganın olduğu bir köşeyi seçtik, yine de sörf yaparak dönüyoruz, bizimki daha çok SUP’ın üstünde kalma mücadelesi, iki kişi olduğumuzdan sörf tahtasına göre hantalız, baş ipine asılıp arkaya yaslandım, rodeo atında gibiyim. Neyse ıslansam da SUP’ın burnunu gömüp takla atmadan plaja çıkabildik. 

    Islaklarımızdan kumları temizledikten sonra, İlk “take care” pikniğimiz için kıyıdan karşıdaki adacığa balıkçıların yaptığı ip köprünün uzandığı yarların kenarında güzel bir yürüyüş. Yeterince enerji yaktık, şimdi Take care, Guinness ve puro. Hak ettik. Bu arada baykuş gibi gece uçuşlarından Bodrum’dan beri henüz uyumadım.

    WAW

    Artık adanın kuzeyini döndük, WAW (Wild Atlantic Way- Vahşi Atlantik Yolu)’ı takip ederek güneye iniyoruz. Bu kıyı bir sürü burun ve aralarında koylarla, okyanusun kemirdiği yarlarla Atlantik’e uzanıyor. 

    DONEGAL 

    İrlanda hava raporu, bugün “soft weather” diyor? Yeni bir tabir, sonradan öğreniyoruz ki “kapalı, yer yer hafif yağmur” demekmiş. “Hard weather” sert havanın ne demek olduğunu merak bile etmiyorum. Günlerimizin yarıdan çoğu bulutlu ama hiç ağlamıyoruz. Bu yeşillik başka nasıl olacak? Yolların iki kenarı, her evin penceresi rengârenk çiçek. Ne kadar tekrarlasam azdır. Bu kadar düzenli, yemyeşil, temiz ülke görmedim. Bütün evler sanki teftişe hazır boyalı. Bir damla boya damlamaz mı, asfalt yollarda delik bir yana hiç yama olmaz mı? Ülkede ot biçme günü mü var, hepsi aynı boyda? Göz göze geldiğiniz herkes selam veriyor. İnsanlar köpekleriyle yürüyor, sokakta başıboş hayvan, yerlerde hayvan maması yok. Zaten medeni dünyada sokak hayvanı diye bir terim yok. Donegal’da bugün hava hiç de soft değil, şehri dolaşırken bir yandan SUP’ı indirecek ve dolaşacağımız yer keşfindeyiz. Geceyi hostel’de geçiriyoruz, lüks aramıyoruz, her milletten insanla bir arada olmak, sohbet etmek hoşuma gider. Kalanların çoğu sörfçü, metcezir ve hava raporu bülten tahtasında var. SUP’ı, sörfçülerin dalga yakaladıkları plajın yanındaki deniz kurtarma ünitinin olduğu barınaktan indirdik, burada kano da kiralıyorlar. Önümüzdeki burnu Atlantik’le biraz itişerek aştıktan sonra şahane kayaların arasına girdik. Deniz alçakken kayaların üstü yosundan halı kaplı olunca SUP’ı üstüne çekip keşfe çıktık. Yarlara aşağıdan bakmak başka türlü bir his.

    SLIGO: İSPANYOL ARMADANIN EN KÖTÜ GÜNÜ

    1588’de İspanya İngiltere’yi istila etmeye kalkar ve Akdeniz’in müthiş armadasını gönderir. Eylül başlarında yakalandıkları bir fırtına filoyu İskoçya’ya çıktıktan sonra İrlanda’yı dönüp batı kıyısından güneye inmeye zorlar. Kuzeye çıkmayı başarırlar ama 30 küsur gemi kuvvetli gale (fırtına) içinde rotalarını kaybedip dağılır. Güneybatı İrlandaya bakınca girecek çok liman var gibi ama devrin manevrası zayıf kaba kalyonları ve karavelleri selamete değil sonlarına ulaşır, kimi demir tarar, kayalarda parçalanır, batar. 5 bin üzerinde askerin çoğu boğulur, kurtulanlar da kıyıda öldürülür. İspanya’nın Cartagena’daki deniz müzesinde İspanyol deniz tarihinin bu büyük fiyaskosunu bir duvar büyüklüğündeki sunum da görmüştüm. Zamanın amirali “bu adalarda ancak şeytanlar yaşayabilir” demiş. 

    CLIFS OF MOHER (MOHER’İN YARLARI) 

    Vahşi Atlantik kıyısı rotasında Moher’in Yarları’nın olduğu Clare County’deyiz. Atlantik üzerinde batan güneşin son ışıkları pikniğimizi aydınlatırken İrlanda’nın ünlü siyah birasından bahsedeyim. Üreticisi Alfred Guinnes biraz dalga geçip şerbetçi otunu yakınca yaptığı bira koyu olur. Tadı diğerlerinden daha fazla hoşa gidince kazara  siyah bira “dark ale” doğar. Bugün dünyada en fazla üretilen bira olduğu söyleniyor. Pub’larda bu biranın koyu köpüğü kahve gibi gülümseyen yüz çizecek kadar koyu. Herhalde biz de İrlanda’da başka bira içersek ayıp olur. Pup’lar sadece içki içilen yerden daha fazlası, sosyalleşme yeri. Biz de her gittiğimizde birileriyle takıldık, Ernest Shackleton’un Arktik seferi dahil üç Arktik seferine katılan Tom Crean’ın evi olan pub’da şampiyon olan Kerry’nin taraftarıyla sohbet ediyorum, deplasman forması sarı lacivert, Fenerbahçe’yi biliyor. Bu ünlü pub’a her yıl Chicago’dan İrlandalı polisler geliyor, duvarlar hatıra dolu. Yeni Zelanda’nın Lord of the Ring’e olduğu gibi, dramatik doğaları ile bu ülkeler böyle filmler için ideal sahne oluyor Game of Thrones da burada çekilmiş. Che Guevara bile burada zaman geçirince, tabii bu fırsatları turizme kullanıyorlar. Biz normal turist değiliz, film seti olduğundan değil, doğası etkileyici olduğundan oralara gidiyoruz.

    Devam edeceğim…☸

  • İrlandalılar, İskoçlar ve İngilizler

    İrlandalılar, İskoçlar ve İngilizler

    Southampton kalabalık bir liman. Bizim de orada durmaya pek niyetimiz yok. Rotamız, gündoğusundaki Guernsey Adası’nın St. Peter Limanı. Southampton’dan St. Peter Limanı, Kelt Denizi, Biskay Körfezi ve İngiliz Kanalı üzerinden 182 mildir… Southampton’dan çıkıp Guernsey Adası, oradan Cobh, Liverpool, Belfast, Greenok, Invergordon/Inverness, Edinburgh ve Le Havre üzerinden İngiliz Adaları’nı çepeçevre dolaşıp yine Southampton’a geldik. Hepsi 2 bin 284 mildir.

    İngiliz Kanalı’nı bilir misiniz? “Kanal” dediğime bakmayın koca bir denizdir. Keşişlemesinde Kanal Adaları diye de bilinen bir grup ada vardır. Guernsey, Jersey ve diğerleri. Bunlar, 1970’li yıllarda İngiltere ile Fransa arasında “Kanal Adaları Anlaşmazlığı” diye bilinen ve sonunda Adalet Divanı aracılığı ile çözümlenen sorunun konusu olan adalardır ama işin bu tarafı sadece büyükelçi olarak “mesleki deformasyon” nedeniyle yazdığım bir tümceden
    ibarettir. Okumayıverin gari.

    Siz şimdi içinizden, “Victor Hugo bir ara Guernsey’de oturmuştu. Hatta kendi evi ile hiç yanından ayırmadığı sevgilisinin evi birbirinin burnunun dibindedir. Sefiller romanını da orada yazmıştı” diyorsanız haklısınız da beni işin bu tarafı da pek ilgilendirmiyor. Kral, Napolyon demeyip önüne gelene kafa tutmuş koca yazar, kimle nerede oturacağını bize soracak değildi.

    Adaya vardığımızda, Guernsey Yat Kulübü’nün birkaç bölümden oluşan marinası tekne ile doluydu. Kısa bir yürüyüşten sonra geldik ki tekneler yok! “Aman” demeye kalmadan bir baktım tekneler aşağıda! Eskilerin med-cezir dedikleri, gel-git!

    Teknelerin batmadıklarını görmenin gönül rahatlığı ile dolaştığım Cornet Kalesi’nden dönerken karşılaştığım, kırmızı burnu, koca göbeği ile tipik bir Guernsey’li denizciye sordum. Ağır aksanı ile, “Somtayms its ayt even noyn meter” dedi. Gel-git zaman zaman 8 hatta 9 metre imiş. Ben fotoğraf çekerken suyun çeşitli yerlerdeki izine, midye ve diğer kabuklulara bakarak, yaklaşık 6.5 -7 metre tahmin etmiştim. Devamı Eylül 2015 sayımızda…

    UMR_6889 UMR_6959

    ????????????????????????????????????