SUP macerası İrlanda 2

Dokuz günlük İrlanda seyahatimizin ilk bölümünü geçen aylarda yazmıştım. Şimdi sırada batı kıyısından güneye yolculuğumuz “SUP venture” var. SUP maceramız devam ediyor…

İ

rlanda’nın batıya uzanan parmaklarından biri Loop Head Yarımadası ucunda, eve dönen denizcileri karşılayan fener, doğa yürüyüşü için ne güzel bir sahne teşkil ediyor. Tabii yürüyüş sonrası güneş esneyip uykuya hazırlanırken kurduğumuz “take care” için de. 

Okyanus kenarındaki fenerler, iç sulardakiler gibi bizi tehlikelerden koruma, yol göstermede aynı önemli görevi üstleniyorlarsa da, bana daha romantik gelirler. 

GPS önceki devirde, uzun okyanus geçişlerin son gününde gözlerimiz ufku radardan iyi delerdi. Çakan ışığını ilk gördüğümüzde, Annette eve geldik derdi, bu gece vardiyadan vardiyaya salonda değil yatağımızda uyuyacağız, Kelebek her nereye demirlersek, yine sallanıp yuvarlanmadığımız evimiz olacak, tekrar demir alana kadar. 

KILKEE’DE SUP

Hava yine “soft”. Çiseleyeyim mi yoksa yağayım mı bir türlü karar veremeyen bir hava, ama biz kararımızı vermişiz. Arabayla çabuk bir lojistik keşif yapıyoruz: Nereden suya gireceğiz? Nereden çıkacağız? Hostele eşyaları bıraktık, kızlarla burunun ucuna doğru bir lokantada buluşacağız. 

Limanın bir kenarından SUP’ı denize indirdik. Hava “soft”luğu bırakıp yağmaya karar verdi. Kayaların arasındaki karanlık bir girinti bize korunak verecek gibi gözüküyor, içeri gittikçe küçük bir mağaracığa dönüşünce daldık. Bir süre yağmurdan kurtulduk ama karnımızın gurultusu yağmurun gürültüsünü bastırınca ıslanmanın daha iyi olacağına karar verip Jody ile Lilian’ın beklediği lokantanın önündeki kayaların üstüne SUP’ı çekip şemsiyenin altına fish & chips’e…

ROSS CASTLE, KILLARNEY, GÖLDE SUP

Batı kıyısından güneye yolculuğumuzu sürdürürken fiyort gibi kıyılardaki girintilerin devamında içeride göller ve nehirler var. Göllerin kıyıya yakın olanlarının denize bağlantısı olduğundan “tidal” metcezre bağlı nehirler, yani sırasıyla içeri ve dışarı kuvvetli akıntı var. 

Bu sefer içerilerde bir göl arıyoruz. Ross Castle Milli Parkı tam bize göre gibi. Deneyeceğiz, rotamız belirlendi.

İrlanda’nın hemen hemen her yerinde, bizdeki beylikler, ağalıklar gibi güçlü, toprak ağası, zengin ailelerin kale ve şatolarını görüyoruz. Bu şatolar genelde ailenin yaşam bölgesi, askerlerin, hizmet sınıfının yaşadığı bölümleri ihtiva ediyor. Günümüzde damları gitmiş (herhalde “tatch” sazdan yapılmıştı) ama taş duvarları asırların etkisine dayanmış, incecik pencere çerçeveleri de taştan oyulmuş bu yapılar, sanat ve tarih bakanlığının koruması altında. Bunlardan biri de Ross Castle, 15. yüzyılda bölgenin sahibi O’Donoghues Ailesi için çok güzel bir göl kenarında inşa edilmiş. 

Turistler büyük parkta yürüyor, faytonlarla dolaşıyor, kaleyi ziyaret ediyorlar. Bizim ise kaleyle ilgimiz başka. Niyetimiz kenarına tünediği gölde SUP yapmak. İçindeki adacıklarıyla ayna gibi suyuyla göl bizi çağırıyor, denizle akıntıyla boğuşmadan tam tembel işi bir gezi hayal ediyoruz, tabii mümkünse. 

Burası düzenli bir park, kuralları vardır. Onların kuralları varsa bizim de taktiklerimiz var. İzin istersek hayır cevabı alabiliriz, en iyi taktik “oh bilmiyorduk”, aptal turist taktiği. En iyisi hiç sorma, yakalanırsak aptal turistiz. Arabayı göle birleşen bir derenin kenarına park edip SUP’ı indirdik. Altından geçtiğimiz taş köprünün üstünden bize baktıklarına göre pek de alıştıkları bir manzara değiliz herhalde. Etrafımızda ördekler, önümüzde kuğular gölün ortasında kıyıdan ve gözden uzak, keyfimiz yerinde. 

Dejavu: İki adacık arasındaki su sarı çiçeklerle kaplı, kara mı göl mü? Onları incitmemek için yavaş padılla aralarından geçiyoruz. Yıllar önce Guatemala’da Isabal Gölü’nde “hyacint” su çiçekleri arasına Kelebek’le girmiştik. Oradakiler mor çiçekli hyacint, buradakiler sanırım bir cins nilüfer. Sanki doğa burada gördüğü saygıya bir karşılık veriyor. Ne bileyim öyle hissettim, “beni rahat bırakın, tahrip etmediğinize bakın size teşekkürler deyip çiçekler veriyorum” diyor sanki. SUPları çıkardığımız, arabaya yakın iskelede bir kulübün kayıkhanesi var, bugün kapalı. Göle akan küçük bir dere kolu içinde ince zarif kayıklar var, herhalde tatillerde gölün üstünde ne güzel bir manzara oluştururlar ama bugün suda bizden başka kimse yok.

Ben arabanın arkasına saklanıp üstümü değiştirirken Kaan alçak bir duvarın üstüne teşkilatı kurmuş, kahveyi yapmış, birer cigar, arkamıza yaslanmış take care. Geçenler bize bayılıyor, biz de bize bayılıyoruz. Güzel bir gün, SUP arabanın üstüne, Jody ve Lilian botanik garden’dan dönünce ekip yola düzüldü.

İrlanda’nın batısında küçük adaları var. Bunların Atlantik’in hırçın kış fırtınalarında günlerce ana karayla irtibatı kopuyor. Slea Head’de üzerinde olduğumuz yardaki adalara giden feribot (aslında küçük bir motor) bilet kulübesi rüzgârdan uçmamak için kendini demirlemiş. Ben de şapkama yapışıyorum.

MOUNTAIN LAKE

Biraz da dağa çıkalım dedik. Aslında Kaan’ın aklında dağın tepesindeki Connors Pass’taki gölcükte SUP yapmak vardı, bıraksam sırtlanıp tırmanacak. Tepeden üstündeki puslu damı altında, içinde küçük gölleriyle uzanan yemyeşil yeşilliği seyrediyoruz. Göle akan pınardan su içiyorum, kim bilir, bakarsın ebedi gençlik pınarıdır. 

Yolumuzun üstünde bizim Ege’deki gümbetler gibi taştan evler var, burada en çok bulunan malzeme hem tarlayı temizliyor hem duvarlarda kullanıyorlar. Arı kovanı gibi olan evler antik zamanlardan 1200 yıllarına kadar kullanılmış. Antik çağlarda yapılan daire şeklindeki kaleler yanı sıra böyle yerleşimlerden birini ziyaret ediyoruz. Gümbetler birbirine bağlanmış, aralarında sıva çamur yok ve yağmurlara karşı bir eğimle yerleştirilmiş.

Kanturk: Dublin’e dönüş yolunda bir işaret “Kanturk Şatosu’na gider” deyince, Kaan tamam şatomu buldum, biraz imla hatası varsa da olsun, deyince detur yapıp Kaan’ın şatosunu ziyaret ettik. Hiç de fena bir şato değildi, bakalım tapuyu nasıl alacak?

RAHİP BRENDAN’IN AMERİKA MACERASI

Tim Severin’i biliyor musunuz? Bilmeyenler Google amcaya sorsun. Tim Severin İngiliz bir kâşif, tarihçi ve denizci bir yazar. Efsanelerdeki yolculukları inceleyip olurluğuna inandıklarını tekrarlamak gibi bir takıntısı olan biri. Yaptığı yolculuklardan biri de ülkemizden geçmişti. Mitolojideki Jason’un altın post peşinde Gürcistan’dan Yunanistan’a yaptığı seferi tekrarlarken o zamanın şartlarına uygun teknesi Türk kürekçilerin de katılmasıyla İstanbul’dan geçmişti.

Severin bu sefer bir İrlanda efsanesinde yaşamış Rahip Brendan’ın yaptığı seyrin izine düşmüştü. Bize de Brendan’ın Atlantik’e açıldığı yere Brendan Creek’e gitmek farz oldu. 

İrlandalı rahip Saint Brandon Amerika’ya Kolomb’dan ve Vikinglerden çok önce ulaştı mı? Bunu merak eden Tim Severin eski dokümanlara dalıp araştırdı.

Vikinglerin İskoçya, İrlanda, Faroe Adaları, Grönland üzerinden Amerika kıtasına ulaştıkları ve buralarda koloniler kurduklarını biliyoruz. Vikingler Amerika ve Grönland’a yerleşmedilerse de İskoçya ve İrlanda’ya yerleştiler ve burada İngiliz hâkimiyetine kadar hüküm sürdüler. 

Kolomb’un Amerika’ya ulaşan ilk Avrupalı olmadığında artık hemen herkes hem fikir. Bana ilginç gelen İrlandalı rahiplerin ne kadar denizci oldukları. Münzevi hayatı tercih eden rahiplerin kuzey Atlantik’teki adalara seferler yaptığını, oralara yerleştiklerini biliyoruz. Vikinglerin “long ship” uzun gemileriyle batıya seferlerini biliyoruz da İrlandalı rahiplerin tekneleri nasıl bir şeydi? 

İrlanda’nın güneybatı köşesindeki Dingle Yarımadası’na indiğimizde bugünkü “currach”ların denizde dolaştıklarını görüyoruz. Currach’lar çıtalardan yapılmış bir kafes üzerine branda gerilerek yapılıyor. 

Severin eski dokümanları karıştırdıkça cevaplarını buldu. Rahiplerin zamanında branda yokken currach’ların gövdeleri öküz derisiyle kaplanıyordu, peki deri denize nasıl dayanıyordu? O devirde olduğu gibi Severin’in currach’ında kafes iskeleti çivi kullanılmadan birbirlerine o günkü gibi kendir iplerle bağlayarak yaptılar, derileri birbirine ve tekneye diktiler. Denizin tekneyi eğip bükmesine elastik olduğundan çividen çok dayanabiliyor. “The Brendan Voyage” isimli kitabı Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum, okumaya çok değer, zaten Severin’in hikâyelerini çok gerçek, çok sürükleyici bulurum. Hep bir hayalden başlayan kütüphaneler dolusu araştırma ve peşinden macera. 

İrlanda’nın tradisyonel teknesi currach’la ilk defa Killki’de karşılaşmıştık. Fiyort gibi güneybatı kıyılarından güneye indikçe currach’ları denizde görmeye başladık.

Currach resimde gördüğünüz gibi çıtalardan iskelet gövde üzerine branda gerilmesiyle yapılıyor. Bir muz gibi eğri şekilleri göz doldurmuyor, kürekleri de ilginç, bizim anladığımız şekilde küreğin palası yok. Bedeniyle aynı ende ve kalınlıkta 5×5 bir tahta, kayıktaki ıskarmoza deri bağla değil, küreğin bedenindeki ek parçadaki bir delik oturuyor. İki veya üç çifte bu küreklerle currach tahminimden bayağı iyi götürüyorlar. Artık limanlarda korunaklı sularda denizde kürek çekenleri görüyoruz. Geleneksel tekneleri yaşatmak ne kadar güzel (tabii bizde böyle bir şey yok, olmaz da. Hangi marina, hangi barınak yer verir)! burada her limanda mütevazı kulüpleri var.

Son günümüz çiçekli kıyı yollarından Dublin’e dönerken, yeşilliği, temizliği, düzeni içime çekiyorum. İrlanda maceramızı noktaladık, havaalanında ayrılıp herkes evine dönerken gelecek “SUP venture” SUP maceramızın planlarını yapıyoruz, artık İzlanda mı olur İskandinavya mı? Kuzey ışıklarını bucket listemden silecek bir yer olmalı. Bye Ireland, bye fish&chips. ☸

Nice yüz sayılara: Yeni Zelanda’da iken ilk sayısına yazdığımdan bu yana neredeyse 17 yıl geçmiş. Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Nice yıllara, nice yüz sayılara Yacht Türkiye.

*Not: Geçen yazıda Antarktik yerine Arktik yazmışım, benim hatam özür dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.