Etiket: kuraklık

  • Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Türkiye’de ise 11 Haziran’dı.

    Daha kaç sene önce bilim insanları, küresel ısınma önlenemediği takdirde Türkiye yüz yıl içinde Kuzey Afrika’ya dönecek diyordu. Yaza girdiğimiz gibi, haziran ayında evdeyken, dışardayken, işimizin başındayken, saat fark etmeksizin sıcaktan ayılıp bayıldık, eridik, düştük adeta. Hoş, ülkemizde artık Afrika’dan daha sıcak bölgeler var. Geçen günlerde, Afrikalı birinin yaptığı bir konuşmaya rastladım. Adana’da okuyan arkadaşlarım yazın sıcaktan kaçmak için Afrika’ya geri dönüyor diyor. İşin şakası bir yana, çöl sıcakları yaşadığımız bir haziran ayı geçirdik. Öte yandan, sıcaklıkların yüksek seyretmesi yalnızca sıcaklıkların yüksek olacağı anlamına gelmiyor, yazın sıcak geçmesi, yalnızca yazın sıcak geçeceği anlamını taşımıyor. Beraberinde fırtınalar, seller, hortumlar dolular da anlamına geliyor. Tabii bu sadece küresel ısınma kaynaklı bir sorun değil ama küresel ısınma efekti verilmiş problemler diyebiliriz açıkçası. Size şöyle bir konu açacağım: 

    DÜNYA KAYNAKLARINA GİTGİDE BORÇLANMAK

    Dünyada gerçekleşen aşırılıklarda aslında bizim aşırılıklarımızın payı çok büyük. En başta, aşırı tüketim, beraberinde bilinçsiz tüketim… Dünyada üretilen gıdanın üçte biri israf ediliyor. Daha masalara bile gelmeden çöpe gidiyor. Ve bu sadece gıda israfı. Kıyafet, materyal, elektronik eşyalar, su, bunlardan bahsetmedim bile. Üretilip de sofralara kadar gelen gıdanın da masrafı (çevre, enerji, su, iş gücü vb. masrafı) ayrı oluyor. Bununla birlikte bilinçsiz veya önemsemediğimiz bir tüketim şekli var. Çok basit bir örnek vereyim: Lavaboya dökülen 1 litre atık yağ, doğada bir milyon litre temiz suyu kirletiyor. 1’e 1 milyon. Herkesin yapması gereken ama maalesef birçoğumuzun yapmadığı çok basit bir iş, öyle değil mi? İşte böyle yapa yapa, dünya kaynaklarına her sene daha da borçlanır hale geliyoruz. 

    Dünya Limit Aşım Günü’nü (Earth Overshoot Day) duymuşsunuzdur. Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Geçen yıl 2 Ağustos olan bu tarih bir gün daha öne çekildi ve bu durum kaynak tüketimimizin hızla arttığını gösteriyor. Türkiye’nin 2024 yılı Ülke Limit Aşım Günü ne zaman dersiniz? 11 Haziran. Evet çoktan geçti bile. Zaten geçen yıl da 22 Haziran’dı. Bu, Türkiye’nin kaynaklarını dünya ortalamasından daha hızlı tükettiğini gösteriyor. Her geçen sene hem dünyanın hem kendimizin rekorunu kırıyoruz. Su, enerji, tarım ve orman kaynaklarımız hızla tükeniyor ve maalesef ki ekolojik denge bozuluyor. 

    EKOLOJİK FARKINDALIK

    Limit Aşım Günü kavramı, 1970’lerde Küresel Ayak İzi Ağı Kuruluşu tarafından geliştirilen bir konsept. O zamandan beri dünya genelinde ekolojik farkındalığı artırmak ve sürdürülebilirlik çabalarına destek olmak için kullanılıyor. Neden önemli? Çünkü küresel tüketimimizin sürdürülebilirliğine dair ciddi endişeleri gündeme getiriyor. Dünya Limit Aşım Günü’nü şu şekilde de düşünebiliriz: Bir adaya yelken açtığınızı hayal edin. Yolculuğunuz sırasında teknede belirli bir miktar su, yiyecek ve yakıt stokunuz var. Rüzgârı ve deniz akıntılarını en iyi şekilde kullanarak bu kaynakları ekonomik bir şekilde tüketmek zorundasınız. Ancak, eğer bu kaynakları dikkatsizce harcarsanız ve varış noktasına ulaşmadan önce tükenirse, adaya ulaşmanız imkânsız hale gelir. Dünya Limit Aşım Günü, işte tam da bu durumu simgeliyor. İnsanlık olarak, doğanın bize sunduğu kaynakları daha yıl bitmeden tüketiyoruz ve yılın geri kalanında bu kaynakların yeniden oluşmasını beklemek zorunda kalıyoruz. Sanki bir dünyamız değil de en az 1.7 dünyamız varmış gibi yiyor, içiyor, tüketiyoruz. Peki limit aşımının nedenleri neler? Elbette birçok nedeni var. Fakat temel birkaç sebebe indirgersek; başı hızlı nüfus artışı ve şehirleşme çekiyor. Bununla birlikte endüstriyel ve tarımsal faaliyetler ilk sorumlulardan. Enerji tüketimi ve fosil yakıt kullanımı, doğal kaynakların yönetimindeki yetersizlik.

    DÜNYANIN ÖMÜR TÖRPÜSÜ:

    TÜKETİM HIZI

    Ekolojik ayak izi tükettiğimiz kaynakları yeniden üretmek ve tüketimler sonucu oluşan atıkları kontrol altına almak için gerekli olan toprak ve su alanını temsil eden, küresel hektar cinsinden ölçülen bir kavram. Kısacası doğa üzerinde insanlığın oluşturduğu yük. Limit Aşım Günü de temel anlamda ekolojik ayak izi ve biyolojik kapasite kavramları ile hesaplanıyor. İşte bu ekolojik ayak izi ne kadar büyürse yıllık limit daha erken aşılıyor, borç daha da artıyor. Geçmişten bugüne sürekli bir artışta olan insan nüfusu, beraberinde büyüyen ekonomiler, aynı süreklilikte büyümeyen doğal kaynaklar ile orantısızlık oluşturuyor. Aşırılığa kaçıyor ve dünyaya bir tehdit haline geliyor. Tüketim hızı, dünyanın kendini yenileme hızını aşıyor. Dünyanın ömür törpüsü, bu tüketim hızı oluyor.

    Aslında çok zor değil, biliyor musunuz? Evet bugünü daha ötelemek, kaynakları daha verimli kullanmak imkânsız değil. Her sene Dünya Limit Aşım Günü’nü son senelerdeki gibi öne çekmek yerine altı gün erteleyebilsek 2050 yılına kadar sürdürülebilir seviyeye ulaşabiliyoruz. IPCC’nin belirlediği 1,5 °C için bile yalnızca 10 gün ötelememiz yeterli oluyor hesaplamalara göre. Ki, size şöyle söyleyeyim, 2019’da 27 Haziran olan Türkiye Limit Aşım Günü, 2020’de kovid salgını nedeniyle yaşanan kısıtlamalar dolayısıyla 22 Ağustos’a kadar ötelenmişti, neredeyse iki ay. Elbette bugünü erteleyebilmenin yolu yöntemi, doğal kaynakları daha verimli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanmak. Borç, yiğidin kamçısıdır derler ama bu o türden bir borç değil maalesef. Küresel bir sorun olan kaynak tüketimimizin sürdürülebilirlik temelinde ele alınması, gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakmak için acil eylemleri zorunlu kılıyor. Birden fazla dünyamız varmış gibi yaşamak yerine çözüm odaklı davranmak daha da zorunlu hale geliyor. ☸ 

  • Gezegenin sağlığı sıcakların tehdidi altında

    Gezegenin sağlığı sıcakların tehdidi altında

    Aşırı sıcaklarla mücadelemiz başladı. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin önlem alındığında dahi en az 2060’a kadar süreceği bir senaryoyla karşı karşıyayız. 

    Avrupa’yı kasıp kavuran Temmuz ayını geride bıraktık. Kötü günler geçti, sırada daha kötü günler var diye başlamak istemezdim yazıya ama konumuz küresel ısınma olunca malum. Sıcak hava dalgaları dünyanın doğal seyrinde zaman zaman meydana gelebilen olgular olsa da, iklim değişimi son yıllarda bunun daha ekstrem şiddette ve daha sık yaşanmasına yol açıyor. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin, önlem alındığında dahi en az 2060’a kadar süreceği bir senaryoyla karşı karşıyayız. 

    DENGEMİZ BOZULUYOR

    Bilim insanlarının büyük bir kısmı, özellikle Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz gibi kuraklığın yaşandığı bölgelerde insanların klima olmadan hayatta kalamayacağı konusunda hemfikir. Peki aşırı sıcakların riski ne? Ya da soruyu şöyle soralım: İnsanlar için “çok sıcak” hangi derece aralığında? Belli bir derece vermek doğru olmaz. Ancak mevsim normalinin üzerine çıkan her sıcaklık, sağlık için risk. Sıcaklığa bağlı oluşan sağlık problemleri yaş, vücut yapısı, mevsim dönemi, yaşanılan coğrafya ve hastalık durumuna göre değişebilir. Kalp-solunum, yüksek tansiyon gibi hastalıklara sahip olan kişiler riskli grubun başında geliyor örneğin. Tabii bir de sıcak hava dalgalarının gerçekleştiği mevsim de önem taşıyor. Vücudumuz yaz mevsiminde kendini sıcak havalara adapte ettiği için, ilkbaharda gerçekleşen bir sıcak hava dalgasına göre çok daha iyi başa çıkabiliyor. Metabolizma kendini mevsime göre ayarlıyor, dolayısıyla normalin dışında gerçekleşen her şey sağlığı ekstra etkiliyor. En nihayetinde yaz da olsa kış da olsa ekstrem durumların daha sık ve çok daha zamansız yaşanması tüm dengeyi bozuyor. İklim değişimi de bu tarz doğal afetleri, aşırı hava olaylarını daha sık hale getiriyor ne yazık ki. 

    DOKTOR TANISI

    Geçen sene Kanadalı bir doktor, aşırı sıcak sebebiyle nefes almada zorluk yaşayan yaşlı bir hastasına “iklim değişikliği” teşhisi koymuştu. Astım, kalp yetmezliği ve susuzluk gibi semptomlar olduğu ve artan sıcaklıkların bu semptomları daha belirgin hale getirmesi sebebiyle böyle bir tanı konuldu. Yani yakında e-nabızda iklim değişikliği teşhisi görürsek şaşırmayız sanırım.

    Aşırı sıcakların yanında en büyük problem, nem. Ve Dünya ısındıkça atmosferin tuttuğu su buharı da arttığı için nem yükseliyor da yükseliyor. Sağlık risklerine yol açan en büyük sorunların başında da nemli hava oluyor. Çünkü vücut, sıcaklara karşı savunma mekanizması olarak ter atıyor, ancak hava zaten su buharına doygun olduğu için terlemek vücuda bir fayda sağlamıyor.

    ORMAN YANGINLARI VE DOĞAL AFETLERE DE SEBEP

    Nemin olmadığı yerlerde de aşırı sıcaklarla birlikte orman yangını sorunu da var yazık ki. Yani yalnızca direkt insan sağlığı değil doğrudan/dolaylı tüm canlıların, gezegenin sağlığı da söz konusu. Aşırı kuraklık, orman yangınları, sel felaketleri sonrası tarım ve hayvancılık, gıda kalitesi ve tedariği gibi pek çok şey de olumsuz etkileniyor. Tüm bunlar küresel sorunlar. Dünyanın yarısından fazlası sel veya kuraklık, aşırı fırtınalar, orman yangınları gibi tehlikelerle yaşıyor. Hem insan vücudunun hem de hiçbir ülkenin bu duruma bağışıklığı yok maalesef. Tabii buna rağmen bilinçsiz tüketime, fosil yakıt bağımlılığına devam ediyoruz. Kendi sağlığımız için önce gezegenimizin sağlığını korumalıyız. Sağlıcakla kalın, gezegenle beraber…☸

  • TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    Çok isterdim burada her ay buluştuğumuzda farklı, doğal, ferah, iç açıcı konulardan konuşmayı. Ama ne yazık ki bu yaz vahim haberler duymaktan başımızı kaldıramadık. Müsilaj sorunuyla başladık, şimdi de kuruyan göllerimiz, ölen canlılarımız gündemimizde yerini alıyor.

    Geçen ay Van’ın tuz göllerinden biri olan Akgöl kurumuştu. Geçen yıl, kenarında piknik yapılabilen göl şimdi kupkuru çorak bir arazi oldu maalesef. Hemen ardından da yavru flamingoların telef olduğu Tuz Gölü’nün hâlini biliyorsunuz. Bu yıl mayıs ayında Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuraklık haritaları yayımlamıştı ve durum orada da bariz görünüyordu zaten. Ülkemizde olağanüstü kuraklık yaşayan bölgelerin sayısı artışta. Ve bu çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Türkiye’nin doğusu, Güney Ege ve Aksaray’da kuraklık “olağanüstü kuraklık” seviyesinde. Şimdi şunu söyleyelim: Kuraklıkla baş etmen gayet tabi, orası tamam. Aşırı sıcaklarla birlikte doğanın dengesi de bozuldu, beraberinde de kuraklıklar vs. geldi. Ama bu görüntüleri ortaya çıkaran asıl sebep yanlış sulama, vahşi sulama, bilinçsiz tarım, bilinçsiz su tüketimi. Yani yine insan eli. İnsanın yaptığı bu yanlışlar olmasa doğa kolay veya zor, er ya da geç, bir şekilde kendini yenilemesini başarıyor. Fakat işte dediğim gibi insan eli değdiği an sonuçlar geri dönülemez hal alıveriyor. Yanlış tam da burada başlıyor.

    BİR KUŞ MEZARLIĞI TUZ GÖLÜ

    Tuz Gölü flamingoların göç yolu üzerinde. Hem çok tuzlu yapısı gereği de flamingolar için çok elverişli bir göl. Burada kuluçkaya da yatıyorlar. O yüzden yılın bu zamanlarında kuluçkadan çıkan yavruların Tuz Gölü’nü kuş cennetine çevirmesi bekleniyordu. Ancak tam aksine resmen bir kuş mezarlığına döndü burası. 5 bin civarında yavru flamingo yaşama adımını atamadı. Bu içler acısı durumun kaynağı, yağış yetersizliği evet ama asıl sebep yine bilinçsizlik ve ihmalkârlık. İklim krizinin etkileriyle zaten boğuşurken bir de kanallara çekilen setler bu görüntüyü karşımıza getirdi. Tuz Gölü kapalı bir havza. Yani suyu kendi içinde kalan bir havza anlamına geliyor, kendi yağında kavruluyor kısacası. Dolayısıyla onu besleyen kanallar bu noktada çok büyük önem taşıyor. Peki ne oluyor? Bu kanallara set çekiliyor, etrafı toprakla kapatılıyor ki kanaldaki su tarım arazisinde kullanılabilsin, tarımı yapılan alan için sulama yapılsın. Ama hâl böyle olunca Tuz Gölü’ne bir damla su gitmiyor; 1.5 km su çekildi gölden, kurudu, yok oldu ve sonuç 5 bin tane yavrunun ölümü oldu. Bu göl ülkemizde flamingonun düzenli olarak ürediği son üç alandan biri. Tuzlu olması onlar için avantaj, çünkü gölün içinde yaşayan tuzcul mikroorganizmalar, flamingolar için besin kaynağı. İşte ne güzel bir döngü bir düzen var doğada.

    SULAK ALANLAR YOK OLUYOR

    Bu tabii yalnızca bu yıl olan bir durum değil, en az elli yıldır benzer şeyler yaşanıyor. Raporlar söylüyor: Kimisi ilçe büyüklüğünde birçok sulak alan yok oldu. Ereğli ve Hotamış Sazlıkları mesela. Kapladığı alan neredeyse 400 kilometrekare  olan bir bölge resmen kurudu gitti. Elbette giden yalnızca su olmuyor; beraberinde oradaki ekosistem uçuyor, yok oluyor. Orada yaşayan canlılar, göç eden hayvanlar, hepsinin yaşamı ya yok oluyor ya da değişiyor. Tabii insanı ekonomik açıdan da etkiliyor. Yerel ekonomiye zarar veriyor, köyler terk ediliyor. Bu yaz doğanın ne kadar hassas olduğu ile ilgili ders alabileceğimiz çok şey yaşadık aslında. Umarım bu dersi alabiliriz, insanlığın bu konuda bilinçlenmesi umut ettiğimiz en önemli şeylerden biri. Bilinçli yaşamak, çevreyi doğayı düşünmek kendimizi düşünmek aslında. Farkına vardığımız an bir şeyler yoluna girmeye başlayacak. Gelecek ay umuyorum güzel haberlerle görüşmek üzere. Kalın sağlıcakla.☸

  • SU TEHDİDİ

    SU TEHDİDİ

    Geçen ayın 22’si Dünya Su Günü’ydü. Su hayatımızın olmazsa olmazı zaten. Bir de hazır ona özel ayrılan bir günü yeni geçmişken, bu konu hakkında konuşalım dedim. Bu vesileyle suyla ilgili, rutinimize hayatımıza yedirmemiz gereken önlemleri ve uygulamaları konuşur, ciddi problemler de barındıran bu konu hakkında sohbet ederiz diye düşündüm.

    Dünyada birçok problemle uğraşıyoruz. Özellikle son yıllarda başımızı kaldıramadığımız birçok derdimiz var, malumunuz pandemi gibi. Hatta pandemi, genel bir çerçevede baktığımızda daha geçici diyebileceğimiz bir sorun. Ancak çok daha uzun sürece yayılmış ve bir an önce çözüm bulmamız gereken bir problemimiz daha var: Susuzluk. Son yıllarda, özellikle de bu kış baraj doluluk haberlerine sık sık rastladık. Barajlardaki su oranı yüzde 20’lere, 19’a düştü, bu ayın ortalaması yüzde 17’lerde. Buna Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı son kuraklık haritalarını da ekleyince durumun vahameti ortaya çıkıyor. Altı aydan daha uzun süre kuraklık yaşayan bölgeler var ülkemizde. Ve anlaşılan o ki, bu bölgelerin sayısı ilerleyen yıllarla beraber daha da artacak. Türkiye coğrafi açıdan da yarı kurak bir bölgede ama yine de geçtiğimiz zamanlara baktığımızda, olsa olsa 10-15 yılda bir olurmuş böyle ciddi kuraklıklar. Hatta geçmiş periyotları baz aldığımızda son ciddi susuzluk 1990’da ve 2008’de yaşanmış. Şimdiyse her geçen sene bir öncekinden daha kötü geçmeye başladı.

    KURAKLIK TÜRLERİ

    Tamam durumun vahametini, ciddi bir seviyede olduğunu konuştuk. Peki kuraklıktan bahsedelim mi biraz? Üç tür kuraklıktan bahsediyoruz; meteorolojik kuraklıkla başlayıp, adım adım hidrolojik ve sonra da tarımsal kuraklığa ilerleyen. Şu an bunu bir güzelce irdeleyelim bence, ne dersiniz? Kuraklığın şiddeti ne olursa olsun, temeli önce meteorolojik kuraklığa dayanıyor. Yani yağışların azalması. Bunda iklim değişimi veya mevsimsel değişiklikler kaynak olduğu gibi şehirleşme ve betonlaşmanın, yoğun sanayileşmenin de etkisi var. Neler olabilir mesela? Yıllık yağış miktarında düşüş olabilir veya aniden şiddetli sağanaklar bastırabilir -ki bu da suyu tutmamıza, depolamamıza engel-, kar yağmayabilir veya yağsa bile kentleşmenin getirdiği problemler karın yerde tutmasını önleyebilir. Aslında kar kuraklığı en önemlilerinden. Yani kış mevsimindeki kar yağışının az olması düşündüğümüzden çok daha fazla etkiliyor. Çünkü erimesiyle birlikte sürece yayılan bir depolama söz konusu. Hem kentleşme hem kar yağışının azlığı ile göllere nehirlere ulaşacak olan miktar buhar olup uçuyor adeta. Bununla birlikte, toprak altı sular da beslenemiyor kar yağmadığı zaman. Biyoçeşitlilik, bitkisel üretim, barajlar, sektörlere göre su kullanımı, hepsini etkiliyor.

    SOSYOEKONOMİK DENGE BOZULUYOR

    Şimdi bir kere her şehrin bir su havzası, belirli bir su kaynağı ile bunun taşıyabileceği nüfus ve sanayi var. Dolayısıyla nüfusun artışı ve sanayileşmenin yoğunlaşması ile birlikte, o şehrin su havzası ya da oradaki su kaynağı bu kadar nüfusu ve sanayiyi kaldıramaz hale geliyor. Talep arz dengesi değişiyor. Yeşil alan azaldıkça, betonlaşma arttıkça içeceğimiz ve kullanacağımız su tehlikeye giriyor. Üstelik baraj sularında yaşayan canlılar da var. Hatta barajlara balık tutmaya gidenleri vs. duymuşsunuzdur. Dolayısıyla oradaki su, son damlasına kadar kullanılabilecek bir oran değil. Yani eğer bir barajın doluluk oranı, atıyorum yüzde 22 ise aslında bu yüzde 10-12 kullanılabilir su miktarına tekabül ediyor. Konu konuyu açtı, meteorolojik kuraklıktan epey bahsettik. Peki bu meteorolojik kuraklık süreci uzadığında ne oluyor? Hidrolojik kuraklık başlıyor. Yani ne oluyor? Nehir ve göllerdeki su miktarı azalmaya, buradaki sular çekilmeye başlıyor. Peki bu neyi etkiliyor? Sulamayı, kullandığımız içme suyunu. Artık evlerimizde de hissettiğimiz boyuta ulaşıyor, musluktan akan suyun kesilmesine kadar gidebiliyor. Eğer bu süreç de uzarsa artık ne oluyor? Kuraklığın üçüncü türü, tarımsal kuraklık başlıyor. Tohumu ekip sulayacak suyumuz kalmıyor. Aslında buna “sosyoekonomik kuraklık” ismini de versek yanlış olmaz, çünkü işin boyutu burada iyice değişiyor, dengeler bozuluyor. Dediğim gibi, tohum ekip onu sulayacak su olmuyor ve bu yüzden toprak daha az ürün veriyor. Daha az ürün verdiğinde fiyatlar artıyor, fiyatlar arttığında da artık sosyoekonomik denge bozulmuş oluyor. Üstelik sağlık açısından da verimli hasat yapılamıyor. Sağlıklı meyve sebze tüketemez hale geliyoruz, belki bazı ürünlere ulaşamıyoruz.

    PANDEMİDE ARTAN SU TÜKETİMİ

    Kısacası kuraklığın son adresi, tarımsal kuraklık. Burada artık bütün dengeler bozulmuş oluyor. Zaten sanayileşmenin yoğunlaşması ve nüfusun artışıyla talep giderek artıyor, bir de bununla birlikte olan suya da ulaşamaz hale geliyoruz. Şimdi bu sene bir de pandemi sebebiyle su kullanımı en az yüzde 20 arttı. Hijyen açısından, ürünleri sudan geçirme, bol bol el yıkama, yazlıktan dönmeyenlerin bağ bahçe sulamaları vesaire derken su kullanımı ciddi oranda artış gösterdi. 2019’da İstanbul’da günlük ortalama su tüketimine baktığımızda 2 milyon 700 bin metreküp iken, bu sayı 2020’de 3 milyon metreküpü geçti. Tabii bunlar olağanüstü durumlar olabilir, bu sene için geçerli şeyler diyebiliriz belki. Ancak bizim genel olarak günlük hayatımıza dahil etmemiz gereken önlemler var artık. Çünkü konuştuğumuz gibi, son yıllarda çektiğimiz bir kuraklık ve ileride bizi bekleyen susuzluk tehdidi var. Peki ne olabilir bu önlemler?

    BİLİNÇSİZ TÜKETİMİN CEVABI: SUSUZLUK

    Bir kere bilinçli olmak, bu konuda gerçekten duyarlı ve farkında bireyler olmamız gerek. Nasıl koronavirüs çıktığında her yerde kamu spotu şeklinde reklamlar, afişler yayınlandı, aslında su tüketimi için de bilinçli davranmak adına bu şekilde duyurular, tedbirler açıklanmalı. Ve her birimiz gerçek anlamda bu konuda duyarlı olmak zorundayız, bunun yükümlülüğü hepimizin üzerinde. Dünyada çoğu ülkede, şehirlerde çatıdan akan sular sarnıçlarda toplanıyor. Ancak bizde yağan yağmur borular ile birlikte caddelere akıyor, bu da suyun boşa gittiği anlamına geliyor. Aslında çok daha önemli bir diğer konu da, yiyecek içecek israfı. Toplanmayan meyve sebzeler, israf edilen ürünler, zirai atıklar, evsel atıklar, hatta kıyafetler, eşyalar… Bunların israfı aslında bize susuzluk olarak geri dönüyor. En basit örnekle; mesela bir adet tişört için litrelerce su harcanıyor. Bir dilim peynirin su karşılığı 90 litre, bir hamburger için yaklaşık 4000 litre su gidiyor. Bir hamburgeri alıp yemediğimizde veya ihtiyacımız dışında bir tişört aldığımızda aslında tonlarca litre suyu lavaboya boş yere döküyoruz. Konuya bir de bu açıdan bakmamız gerekiyor; yaptığımız gıda israfıyla gıda krizine yol açıyoruz. Bilinçsiz tüketimin cevabını susuzluk olarak alıyoruz. Aslında tamam, Türkiye zaten yarı kurak bir ülke. Hatta tarih boyunca Mezopotamya’da kuraklıktan dolayı yok olan uygarlıklar var. Ama bizim hayatımızın mevcut şekli, tam da şu an yaşadığımız hayatı etkiliyor. Yani susuzluğa biz sebep oluyoruz ve hemen de bunun olumsuz dönüşünü yine biz alıyoruz.☸