Etiket: Yacht Chefs

  • PATMOS lezzetleri

    PATMOS lezzetleri

    Patmos, hemen yanı başımızdaki komşu adalarımızdan en güzeli ve en kalitelisidir bana göre. Sakin esen rüzgârı saçlarınızı okşayıp geçerken, lezzetli Yunan yemekleri masanızda gün batımına dalıp gidersiniz elinizde bir kadeh uzo ile…

    Yalnızca 34 kilometrekarelik bir ada olan Patmos’un Türkçedeki ismi Batnaz. Bana göre Patmos daha kulağa yatkın. Türkiye’de de kimsenin Patmos için Batnaz dediğini duymadım zaten. Bu küçük adada son nüfus sayımına göre yalnızca 2 bin 973 kişi yaşıyor. Kuru bir iklimi var. Kuzey rüzgârlarına kendini kaptırmış, çorak bir ada. Adanın en tepesine konuşlanmış Manastır nedeniyle kutsal bir ada olarak tanımlanan Patmos, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış, Coesima Interreg 3 programı tarafından desteklenen, Avrupa’nın yedi hac merkezinden biridir. 

    Bu nedenle ada, eğlence hayatının olmaması sebebiyle sakinliğini korurken, bu sakinlik de ister istemez bir huzur ve romantizm ile sarar etrafınızı. O nedenle Patmos, Hıristiyan dünyasına göre kutsal, bize göre ise romantik bir adadır. 

    Adanın kutsallığı ve tarihi konularını önceki yazılarımı kurcaladığınızda bulursunuz. Ancak ben size bu yaz adanın tarihinden değil, lezzetlerinden ve atmosferinden bahsetmek istiyorum. 

    YENİLENEN GELENEKLER

    Patmos’a pandemi döneminden beri hiç gitmemiştik. Bu yıl uğradığımızda ise adada birçok yeni mekân açıldığını, adanın daha da şıklaştığını gördük. Şıklık derken, aklınıza Mikonos gibi bir lüks gelmesin. Pahalı dekorasyona sahip restoranlar, şaşalı oteller, dünya markaları burada yok. Ama şıklık tanımı da bu değil zaten. Şık derken, tertemiz, hoş, mütevazı ama daha derli toplu mekânlardan bahsediyorum. Şık işte.

    Adanın merkezinde Skala Meydanı’nda ismi Madam’ın Yeri olan geleneksel kahve dükkânı, birkaç yıl önce yerini Houston Cafe’ye bırakmıştı. Houston Cafe, Yunan kahvesi geleneğini sürdürmeye devam ediyor ama menüsünü yenilemiş. Artık yalnızca kahve değil, modern kahvaltılar, salatalar, patates kızarması-bira gibi bir bistro menüsünün de keyfini çıkarabiliyorsunuz. “Yunan kahvesi vs. Türk kahvesi” meselesine ayrıca değinmek lazım. Esasen kahve bizim ama onlara da mal olmuş ne diyelim. Tadında da hiçbir fark yok. 

    LÜKS, KONFORLU VE ŞIK RESTORANLAR

    Aynı meydandaki süpermarketin yerine ise hoş bir kokteyl & şarap barı açılmış. Sarampelau Cafe & Wine Bar da bu yeniliğe eşlik ediyor. İçerilere doğru yürüdükçe, içlerinde suşi restoranı da olan birkaç yeni mekânla karşılaşıyorsunuz. Meydan şenlenmiş. Hediyelik eşya dükkânları biraz daha lüksleşmiş. Skala sahiline doğru yürüdüğünüzde ise ıstakozlu makarnası ile ünlü olan meşhur restoran, yerini bir başka kokteyl bara bırakmış. İsmi Thalami On The Rocks. Kötü elektronik müzikler de çalmıyorlar. Hoş müziklerle, akşam üstü yemek öncesi birer içki içmek isteyenler için ideal. 

    Bunun dışında Ela isimli bir başka şarap barı daha var. Biraz uzakta, Kampos ile Lampi Beach arasında ama hoş vakit geçirmek için değer. Kampos’ta ise Mikonos’lara yaraşır bir beach açılmış. Şık, konforlu, ama Mikonos’tan ucuz. Bir şezlong 15 Euro. 

    ADAYA HAS LEZZETLER

    Yine bu yıl rastladığım yeniliklerden biri ise, Skala Meydanı’nda arka sokaklardan birinde olan dondurmacının kapanması ama ön caddeye çok daha başarılı bir başka dondurmacı açılmış olması idi. Dondurmacının ismi Daphne’s. Dondurma âşığı biri olarak belirtmeliyim ki yediğim dondurma kabının içine düşmek istedim, öyle lezzetliydi. Ayrıca çok da şık bir pastane idi ama geleneksel Yunan tatlıları değil, daha modern ürünlere sahip olduğunu söyleyebiliriz. 

    Geleneksel pastaneler ise halen duruyor. Christodoulos ve adını yazamadığım Yunan harfleri ile dolu olan diğerleri. Nedense Latin harfli versiyonunu hiçbir yere yazmamışlar.  Christodoulos’ta Patmos’un geleneksel tatlısı “Pougi”yi deneyebilirsiniz. Geleneksel hamur işlerinden bir diğeri de Patmos’a özel “Patiniotiki Tiropita” isimli üstüne tarçın serpilmiş peynirli paydır. Kahve yanında, kahvaltıda ve bazı özel içeceklerle de tercih ediliyor. Bu içeceklerden biri de “Dasogalo” isimli tamamen Patmos’a has bir bademli içecektir. 

    Bu sayfalara Yunan mutfağını daha önce de defalarca yazdım. Yunan mutfağı, bizim mutfağımızla yarışıyor safsatalarını bir kenara bırakmalıyız çünkü dünyadaki bütün mutfaklar kardeştir. Bunca benzeşmemizin sebebi aynı suyu paylaşıyor olmamız, kültürlerimizin yüzyıllardır birbirini doğuruyor olmasıdır. O nedenle Yunan ve Türk mutfağı demek yerine benzerliklerle bezeli bu mutfağa Ege mutfağı demeliyiz. 

    Buna göre Ege mutfağında bizde zeytinyağlılar olduğu gibi, onlarda da var. Biz de balıkları aynı şekilde kızartır, ızgaralar, çorbasını yapar, salamurasını çıkarır yeriz. Sebzeleri, otları aynı şekilde pişirir, domatesli salatalarımızı masamızdan eksik etmez, peynir ve şaraplarımızı üretiriz çünkü iklimlerimiz de aynıdır. Ege mutfağı denilince akla hep balık gelir ama esasen hem Yunan hem Türkiye’nin Batı Trakya ve Ege’sinde et de çokça pişirilir. Özellikle Yunan toprakları halen keçi-oğlak etini yemeyi sürdürüyor. Bizde pek kalmamış o gelenek.  

    Patmos’a has lezzetlerden bahsetmek gerekirse başta Mizithra, Kalathoto gibi Yunanistan’ın başka yerlerinde de olan peynirlerden söz edebiliriz. Rakı sever biz Türkler için Yunan adaları denilince aklımıza Uzo gelir fakat Patmos’un kendi şarap bağları da vardır. Alexandria’nın muskat üzümünden yapılan şaraplar, Patoinos şarap bağlarında üretilir. Şarapla peynire kim hayır diyebilir ki?

    SOKAKLARDA, KOYLARDA AKDENİZ / EGE MUTFAĞI

    Patmos’ta geleneksel restoranlar da halen varlığını sürdürmekte. Örneğin Skala Meydanı’ndaki Pantelis Restoran, 1950’den beri en lezzetli Yunan yemeklerini sofrasına koyuyor. Padelis Gryllis tarafından kurulan restoran, taze balık, ızgara etler, geleneksel ev yemekleri ve salatalarla Akdeniz / Ege mutfağının kalbini size sunuyor. Tam bir sokak üzeri lokantası. İmza yemeği ise, meşhur Yunan balık çorbası Kakavia. Yemek kitabım Islak menü’de de hikâyesini okuyabilirsiniz. Hemen akabinde ise Tzivaeri restoran var. Burası da eski yerinden yeni yerine yani Skala’ya taşınmış bir başka geleneksel sokak üzeri lokantası. Hoş bir atmosferi var. 

    Lampi Koyu’na gittiğinizde de Lampi Restoran sizi karşılar. Lampi zaten başka da bir şeyin olmadığı bir ıssız koydur. Lampi restoran 55 yıldan fazladır geleneksel Yunan mutfağı, taze ıstakoz, balık ve ızgara etler sunuyor. Sebzeler de kendi arka bahçelerinden. Kışlık tarafı bile var, havalar biraz soğuduğunda tercih edilen. Öğlen yemeği için pırıl pırıl denizine dalıp oradan da masaya zıplamak için ideal bir restorandır. 

    Manastır’ın konuşlandığı kartal bakışı tepe Hora’nın dar ve otantik sokaklarında ise daha şık birkaç restoran bulabilirsiniz. Eskiden beri Hora’nın hâkimi Jimmy’s Balcony ismiyle ün yapmış Dimitris’in restoranı idi. Bu yıl teknik nedenlerle kapalı. Onun yerine modern bir mutfak sunan Vaggelis, Hora’nın şık restoranlarından biridir. Vaggelis’te deniz ürünlü bir musakka yemeniz mümkün. Üzerine de Messolonghi’ye özgü bottarga rendeleyerek taçlandırıyorlar. 

    “ÖZLEDİĞİMİZ MİDYE LEZZETİNE TAVERNADA KAVUŞTUK!”

    Arka sokaklarda her zaman Yunan fast-food’u diyebileceğimiz Gyros ve Souvlaki bulabileceğiniz yerler de var. Nedir Gyros? Döner ekmek, ki biraz farklı olarak pita ekmeğine sarıp içine patates kızartması da koyuyorlar. Akşamdan kaldıysanız ideal bir junk! Peki nedir Souvlaki? Bildiğin şiş kebap. 

    Bunun dışında meydanın Grikos tarafına hemen çıkışında, feribot iskelesinin yanında son 5-6 yıldır yeni bir restoran var. Bizim için midyesi ile ünlenmişti. Esas adını söylemek zor olduğundan adına midyeci diyoruz. Esas ismi “To Tsipouradiko mas”. Zaten üçgen, kare, eşkenar dörtgenden oluşan bir alfabeye sahip bir ülke için daha kolay bir isim bulabilirlermiş ama… neyse. 

    Midye haricinde çok lezzetli tabaklar da var menüsünde. Ancak bizim için son birkaç senedir midyenin taze taze geldiği günü kollayıp midye yemeye gittiğimiz bir restorandı ve her gün midye bulunmazdı ama bu sene nedense her gün midye var. Biraz şüphe uyandırıcı. Üstelik “buharda midye” dediğiniz zaman, masanıza gelecek lezzetin gerçekten kendi deniz kokusunda pişmiş, suyunu salmış, suyuna ekmek banmaya doyamadığınız bir kazan midye olmasını beklersiniz. Yani midye, sarımsak, şaraptan başka bir ürün kullanılmamalıdır. Ancak bu kez yediğimiz midye biraz hayal kırıklığı idi. Suyunu koyulaştıracak bir şey, bir meyane eklemişler, ama onu Fransız Moules Mariniere haline dönüştürecek bir krema da değildi. Pelte gibi bir kıvama sahip suyu ile, yemesi pek keyifli olmadı. 

    Ancak özlediğimiz midye lezzetine otelimizin hemen altındaki tavernada kavuştuk! Patmos’un en şık oteli Aktis’tir. Onun yanında da bir taverna var. İsmi Plefsis. Taverna derken aklınıza Türk versiyonu gelmesin. Klavye müziği yapılan mekânlar değildir ya da Yunan tavernası deyince de tabak kırılan sirtaki yapılan yerlerden değildir her taverna. Esasen taverna, bizim lokantadır! 

    Bu taverna da sessiz sakin hem öğlen yemeğinde hem akşam yemeğinde sizi mutlu eden, şef olarak söylüyorum ki falsosuz lezzetlere sahip müthiş bir lokanta. Yani bir tane bile falsosu yok. Lezzet, menüdeki her üründe tam kıvamında! Menü geleneksel ama fava, adam gibi fava, kabak kızartması yıkılıyor. Yunan salatası, balıklar, salatalar, mezeler, hepsi öyle. Bir ahtapot geliyor, bacağı bacağım kadar! İşte en hakiki midyeyi de orada yedik. Suyu, içinde yüzme isteği uyandırıyor! Yeterince tuzlu, yeterince lezzet fışkırtan. Üç gün boyunca bize güzel yemekleri sunan Dimitris’e de buradan teşekkür ediyorum. 

    Madem bahsettik, işte buharda midye tarifi. Herkese lezzetli Patmos’lar.☸

  • Yat sahibinin kalbi midesinden geçer!

    Yat sahibinin kalbi midesinden geçer!

    Yaz geldi. Yatların yaz sezonu da başladı. Büyüğünden küçüğüne, motoryatından yelkenlisine, katamaranından guletine bütün yatlar harıl harıl şef arıyorlar. Neden yatta yemek bu kadar önemli? Çünkü yat demek keyif demek, keyif demek de yüzmek, gezmek, yemek demek… 

    Uluslararası yat sektöründe iyi tanınan bir kaptan şöyle demişti: “Bir yatta yat sahibi ve konukları etkileyen iki önemli unsur vardır. Biri hava, diğeri yemek. Havanın bozuk olması durumunda yemek iyi ise, bu negatif durumu kurtarırsın. Ama yemek kötü ise, bu durumu havanın iyi olması bile kurtaramaz!” Kaptanın bu cümlesi ile ne demek istediğini yat sahipleri ve çalışanlar çok iyi anlamışlardır. Bence bu cümle çerçeveletilip yat mutfağı duvarına asılabilecek nitelikte bir cümledir. İşte yat şefinin bir yattaki önemi de burada ortaya çıkar. 

    BAŞ TACIMIZ AKDENİZ MUTFAĞI 

    Yatın boyutuna göre, yatın ihtiyacına göre, yat sahibinin yeme içme zevkine göre şef var, şefçik var. Yemek konusu da renkler ve lezzetler diye ikiye ayrılır ama herkesin buluştuğu ortak nokta: Akdeniz mutfağıdır. Türk’ü yabancısı, Akdeniz mutfağı dünyanın her yerindeki yatlarda tercih edilen birinci mutfaktır. Biz Türkler de Akdenizli insanlarız. Anadolulu olanımız bile bir yatta kebap lahmacun işine ya da mumbar dolmasına girmez. O sıcakta genelde tercih edilen yemekler Akdeniz yemekleridir. Kaldı ki günümüz yatlarında mutfağa döner ocağı ya da tandır fırını bile monte ettirtmek mümkünken, modern dünyada popülerleşmiş İtalyan mutfağı, Asya mutfağı gibi ülke mutfakları daha fazla rağbet görmektedir. Ama yine de Akdeniz mutfağı baş tacıdır. 

    Akdeniz mutfağı dediğimizde Akdeniz ülkelerinden söz etmemiz gerekir. Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler yalnızca Akdeniz’in kuzey ülkeleri değil elbet. Ona bakarsan Akdeniz’in güneyi, Afrika’nın kuzey ülkeleri olan Fas, Suriye, İsrail, Tunus, Mısır, Cezayir de Akdeniz ülkesidir ancak mutfakları Akdeniz mutfağı olarak tanımlanamaz. Arnavutluk, Karadağ ve Hırvatistan da Akdeniz ülkesidir. Ancak mutfakları ile pek de meşhur olamamışlardır. Akdeniz mutfağı denlince konu olan ülkeler ise Yunanistan, İtalya, İspanya, belki Portekiz ve Güney Fransa’dır. Türkiye de Akdeniz ülkelerinden biridir ancak mutfağı konusunda Ege mutfağı tanımlamasını kullanmak daha doğru olur. Yoksa Türkiye’nin Ege’ye kıyısı olmayan bölümüne ait lezzetler, Akdeniz mutfağından sayılamazlar. 

    BURNUMUZA GELEN O KOKULAR

    Peki İtalyan mutfağı, Yunan mutfağı, İspanyol mutfağını nasıl tarif ederiz? Bu ülkelerin de Akdeniz’e kıyısı olan güney mutfaklarındaki lezzetleri Akdeniz mutfağı olarak tanımlayabiliriz. Yoksa kuzey İtalya’nın bol tereyağlı risottosu, Kuzey Fransa’nın şarapta pişmiş ağır etleri, Kuzey Yunanistan’ın Balkan yemeklerine benzer lezzetleri Akdeniz mutfağı olarak tanımlanamaz. Peki Akdeniz mutfağı denilince aklımıza gelen yemekler, burnumuza gelen kokular nelerdir dersek ilk akla gelen ürün domates. Gerçi domates dediğin sebze (esasen meyve olduğu konusunda da tartışmalar devam etmektedir) Avrupa’ya geldiğinde yeniçağın ortaları idi. O zamana dek Avrupa’da ne domates ne patates vardı. Akdeniz mutfağına dair o yıllara dek en belirgin ürün, zeytin ve zeytinyağı idi. 

    Akdeniz mutfağı tereyağı değil, zeytinyağı demektir. Kıymalı değil domates soslu makarnalar, yumurtasız makarna hamurları, kremasız yemekler, yaşlandırılmış değil taze peynirler, güveçte pişmiş etler değil bol bol deniz ürünü, kabuklular ve balıklar, soğuk iklimlerde dayansın diye icat edilmiş pastırma, proscuitto, sucuk, salam gibi kurutulmuş etler değil, hemen tüketilebilen taze ürünler, kısaca Akdeniz mutfağı hafiflik demektir. Yani güneye indikçe, havalar ısındıkça, kurutulmuş etler, vücudu sıcak tutan hayvansal yağlar, tencere yemekleri yerini taze et, balık, sebzeler, zeytinyağı ve domatese bırakır. Ah ne güzeldir bizim Çanakkale domatesimiz…

    ONLARCA ÇEŞİDİYLE DÜNYA MEŞHURU DOMATES

    Bizde Çanakkale domatesi varsa, Fransa’da Le coeur di boeuf ya da İtalyan Cuore di bue, İtalya’da yine Pomodoro costoluto ya da Il canestrino di Lucca vardır. Napoli domatesi San Marzano ise dünyaca meşhurdur. Böyle onlarca domates çeşidi sayabiliriz. İsimleri ve türleri değişkenlik gösterse de domatessiz Akdeniz mutfağı neye benzer, siz tanımlayın. Öyle bir dönem de yok değil. Örneğin, bruschetta (lütfen bruşetta diye okumayalım Amerikalılar gibi, İtalyanca brusketta diye okunur) İtalya’ya özgü bir ekmek üstüdür. Orijinali, kızarmış ekmeğe sıcakken sürülen ve eriyen sarımsağın ekmeğe verdiği koku ve üzerine de suyunu ekmeğe salmasın diye çekirdeği alınarak küp küp doğranmış taptaze domates konulmasından ibarettir. Tabii bir de fesleğen yaprağı. İtalya bayrağının renklerini oluşturan muhteşem üçlü. Isıra ısıra yersin. (Bu cümleden sonra ağzımızın akan suyunu toparlıyoruz) 

    Ancak domates, Yeni Dünya’dan Avrupa’ya gelmeden önce bruschetta’nın hali biraz daha fakirmiş. Eski Roma’da bruschetta, yalnızca kızarmış ekmeğe sürülen sarımsak ve üzerine gezdirilen zeytinyağından ibaretmiş. Madem Akdeniz mutfağından bu kadar bahsettik, ülkelere göre tek tek Akdeniz yemeklerinden tarifler ile yaz aylarımızı süsleyelim. Herkese afiyet olsun.☸

  • Bir serin huzur almaya geldim COMO’DAN

    Bir serin huzur almaya geldim COMO’DAN

    Sıcaklar başladı. Öyle böyle değil, daha şimdiden yanıyoruz güneylerde. Peki havalar böylesine ısınmış, tekneler suya inmiş, Akdeniz’in her yerinde tatiller başlamışken serin bir alternatif olarak göle gitmek ister misiniz? Bu sefer sizi hayatımın yarısının geçtiği Como Gölü’ne götürüyorum.

    Como Gölü, İtalya’nın en meşhur gölüdür dersek yanlış olmaz. 146 kilometrekare yüzölçümü ile İtalya’nın en büyük üçüncü gölüdür. Maggiore, Orta, Iseo gibi göllerdeki hayat biraz daha ikinci sınıf kalırken, Como, bu göller arasında köklü ve şaşalı geçmişi ile yıllanan şarap gibidir. Pop ikonu Madonna, moda devi Donatella Versace, Brezilyalı futbolcu Ronaldinho, Virgin Group’un kurucusu Richard Branson ve elbette Hollywood yıldızı George Clooney ve ben Como Gölü sakinlerinden bazılarıyız.0Böyle söyleyince komik oluyor ama realite bu. Aklın yolu bir! Hem serin hem de sakin bir hayat için, Como vazgeçilmez bir adres. 

    ASİL VE ONURLU 

    Como Gölü’nün bendeki yerini şöyle tanımlayabilirim: Eğer İstanbul’un incisi Boğaz kıyıları 1950’lerden beri aynı kalsaydı, yani villalar, saraylar, malikâneler yıkılıp, yanıp, yerine yenileri yapılmasaydı, tepelere kadar binalarla doldurulmayıp, Ortaköy, Emirgân, Yeniköy ya da Üsküdar, Kandilli, Kanlıca gibi semt semt ilerleyen kıyı kasabaları aynı kalsaydı, gürültülü müzikli mekânlar, aşırı kalabalıklar olmasaydı; kısacası Boğaziçi rant uğruna yağmalanmasaydı, bugünün Como’su gibi olurdu. Asil ve onurlu…

    Como’yu ister Cinquecento’nuz (Klasik FIAT500) ile direksiyon başında, isterseniz gölde en sık rastlayacağınız klasik ahşap tekneler ile kıyı kıyı gezebilirsiniz ki, bu göle en çok yakışan da bu teknelerdir zaten. Venedikli limuzin tekneleri ahşap teknelerin en güzellerinden. Yine, 1800’lerde Manhattan’daki yolcu teknesi Vaporina, 1900’lerde Como’da aynı hizmeti vermeye başlamış ama yapımı İtalyan Cantiere Ernesto Riva, yani Ernesto Riva Tersanesi. Ernesto Riva demişken elbette Riva tekneler, Como gölünün incileri. Riva Tritone, Riva Ariston, Riva Super Florida ile ‘La Dolce Vita’ yani ‘Tatlı Hayat’, tam anlamını buluyor. Como’nun kıyı köyleri, balıkçıların keşfettiği yıllardan beri olduğu gibi yerinde duruyor. Köylerin kalbinde, renove edilmiş eski yapılarla, biraz dışına doğru ilerlediğinizde de daha modern evlerle karşılaşıyorsunuz. Ama hepsi bu. İki semt arası diye bir şey var. Yani iki semtin arasını tamamen evlerle doldurmadıkları için, bir semtten diğerine geçişi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Menaggio, Bellagio, Tremezzo, Argegno, Cernobbio, Blevio, Varenna kıyı köyleri en ünlü olanları. 

    VİLLA MÜZELER

    Boğazı Boğaz yapan, Osmanlı döneminden beri ayakta duran yalılar ise, Como’yu Como yapan da Roma döneminde yapılmış villalardır. Birçok villa artık müze olmuş durumda ve Como’nun bu güzel mevsiminde dolup taşan turistler için vazgeçilmez bir seyir zevki. 

    Villa Carlotta 1690’da inşa edilmiş. Tremezzo kıyısında, Bellagio Yarımadası’na bakan ve 17 dönümden fazla alanı kaplayan en büyük villalardan biri. Villa daha sonra politikacı Giovanni Battista Sommariva’ya satılmış. 1843’te Nassau Prensesi Marianne tarafından kızı Carlotta için bir düğün hediyesi olarak satın alınmış ​​ve ismini de bu dönemden almış. Bugün villada Sommariva’nın arkadaşı Antonio Canova ve Luigi Acquisti’nin önemli heykel çalışmalarının yanı sıra bir tarım aletleri müzesi de bulunmakta.

    Cernobbio’daki Villa d’Este ise bir diğer meşhur villa. 1568 yılında kasabanın yerlisi olan Kardinal Tolomeo Gallio tarafından yaptırılmış. 1817’de villa, Galler Prensi’nin ayrı yaşadığı ve kısa süre sonra İngiltere Kralı IV. George’un Kraliçe eşi olacak olan Brunswickli Caroline’e ev sahipliği yapmış. İngiliz tarzındaki peyzajlı bahçeler bu dönemin ürünü. Bugün Villa d’Este, ünlü konukları cezbetmesiyle tanınıyor. 

    Bahçesi ile ünlü Villa del Balbianello ise Isola Comacina yakınlarındaki gölün batı kıyısındaki bir burun üzerinde yer alıyor. 1787’de bir Fransisken manastırının yerine inşa edilmiş. Kâşif Guido Monzino’nun son eviymiş ve bugün onun çalışmalarına adanmış bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Oysaki biz bu villayı Daniel Craig’in oynadığı James Bond filmi Casino Royale ve aynı zamanda Star Wars yani Yıldız Savaşları’nın 2002’de çekilen Attacked of the Clones filmlerinden biliyoruz. 

    Instagram Reels videolarında, romantik İtalyan şarkıları eşliğine devamlı karşınıza çıkan Bellagio kıyısında da Villa Melzi d’Eril bulunuyor. 1808-1810’da İtalya’nın başkan yardımcısı olan Duke Francesco Melzi d’Eril’in yazlık konutu olarak neo-klasik tarzda inşa edilmiş. Parkta bir limonluk, özel bir şapel, güzel heykeller ve bir Japon bahçesi var. Genellikle Como Gölü’nde olduğu gibi devasa orman gülleriyle kaplı. Villanın 19. yüzyıldaki konukları arasında Stendhal ve Franz Liszt de bulunmuş.

    Yine Bellagio’da bulunan Villa Serbelloni, 1959’dan beri Rockefeller Vakfı tarafından kurulan ve yönetilen 200.000 metrekarelik uluslararası bir konferans merkezi olan Rockefeller Vakfı Bellagio Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor ve aynı zamanda akademisyenler için bir “yerleşik akademisyen” programı yürütüyor. Villanın ünlü parkı ise 18. yüzyılın sonunda Alessandro Serbelloni tarafından yaratılmış.

    VARENNA

    Peki ben sizi son olarak nerede ağırlayacağım? Como’nun Bellagio’dan sonraki en güzel kıyısı Varenna’da. Bellagio, Y şeklindeki Como Gölü’nün en ortasında, Varenna ise onun hemen karşı kıyısındadır. 769 yılında balıkçılar tarafından kurulmuş, yine çok tatlı, küçük bir kıyı köyü. Varenna’ya vardığınızda diğer bütün Como kıyı köylerinde olduğu gibi, bir baştan bir başa yürüyerek 20 dakikada bitirebileceğiniz bir kıyıcık olduğunu anlıyorsunuz. Gezilebilecek yerler yine villalar. Biri, içerisinde çok özel bitki ve ağaçlar bulunan botanik bahçesi ve arberatumu ile ünlü Villa Cipresi, diğeri de Sistersiyen manastırı olarak 11. yüzyılda inşa edilmiş Villa Monastero. İkisi de göz kamaştıran bir güzelliğe sahip. Bunun dışında en güzeli daracık taşlı sokaklarında yürümek, biraz turistik alışverişler yapmak ve elbette göle bakan bir restorana oturarak Kuzey İtalya lezzetlerinden birini seçerek damağınızı şenlendirmek. 

    Como Gölü denilince ilk akla gelen tereyağında pişmiş ya da ızgarada kızarmış tatlı su levreği, alabalık gibi göl balıkları, Como polentası, kuzeye ait risotto çeşitleri ama şimdi o tariflerden birini yazarsam malzemesi aynı olamayacağından aynısını yapamayacaksınız. Bu nedenle o lezzetleri Como’yu ziyaret ettiğiniz zamanlara bırakalım ve sizi herkesin evinde yapabileceği bir tarif ile tanıştırayım.☸