Etiket: bodrum

  • Tekneler, marinalar ve  deniz çingeneleri

    Tekneler, marinalar ve deniz çingeneleri

    Marinalar artık amatör denizcilerin yaşamının ta kendisi ama amatör denizciler olmazsa, marinalar da olmaz. Birbirimizin değerini bilelim vesselam. Fotoğraflar SÜHA UMAR

    Çok değil sadece birkaç yıl önce bana bir marinada teknelerinde yaşayanlarla yeni yıl partisine katılacağımı söyleselerdi, “Yok canım, o kadar da değil” derdim. Nitekim Bodrum Milta Marina’nın 29 Aralık’ta Marina Yacht Club’da düzenlenecek “Yeni Yıl Yemeği” davetiyesini aldığımda şaşırmadım desem yalan olur. Bu nedenle de davetiyedeki “LCV” ibaresini atlamış olmalıyım ki Ön Büro’nun nazik Şefi Pınar Ezgin telefonla hatırlatmak gereğini duydu. Ve biz, eşim Mehtap’la birlikte ilk 2022 Yeni Yıl Yemeği’ne Milta Marina’da katıldık. O gece birden, insan yaşamındaki bir değişikliliğin farkına vardım. Mağara, ev, apartman, site derken farkında olmadan teknelerde, marinalarda yaşamaya başlamıştık.   

    İNSANIN KONUT EVRİMİ

    İnsan evrendeki yerini aldığında başını sokacak bir yer yapmayı akıl edemeyecek kadar bilgisiz olduğundan kaya, ağaç kovukları ve mağaralarda yaşamıştır. Binlerce yıl sonra eline sert bir kaya parçası alıp, kayaları oymayı akıl ettiğinde de yapa yapa, bugün yaşadığım Bodrum-Gündoğan’da olduğu gibi, kaya mezarları oymuştur. Artık buralarda kendisi mi yaşamıştır yoksa sadece ölülerini mi gömmüştür, bilemem.Kerpiç duvarlar, evler yapması için yüzyıllar belki de binyıllar daha geçmesi gerekmiştir. Taş duvarlar, yapılar, kaleler ise, bakmayın birkaç bin yıldır etrafta gözükmelerine, insanın veya atası olduğu söylenen maymunun, milyonlarca yıl önce dünyaya geldiğini düşünürseniz, daha birkaç ay öncesine aittirler. Ağacın suda batmadığını, suya ilk düştüğünde can havliyle ona tutunduğunda kendisinin de su üstünde kalabildiğini keşfetmesi belki oldukça eskidir ama sazlardan, ağaç kütüklerinden sal veya bir ağaç kütüğünün içini yakıp, oyarak kano-kayık yapması, insanlık tarihinin ancak birkaç gün öncesine işaret eder. Lafı nereye getirecek diye merak ediyorsunuz değil mi? Doğrusu ben de!

    “İNSAN ELİYLE MAMUR”

    Tekne dediğimiz yüzer aracın yaşamımıza katılması yeni ise, teknelerin barınacağı -Piri Reis doğal olanlarından ayırmak için, “insan eliyle mamur” der- limanlar daha da yenidir. Hele neredeyse sadece 100-150 yıllık geçmişe sahip özel gezi teknelerinin ortaya çıkmasını izleyen dönemdeki gelişmeler, denizcilik tarihinde birkaç dakika öncesine işaret eder. İşte “marina” dediğimiz özel tekne barınakları, bu dönemin bile sonlarına doğru yaşantımıza girmiştir. Limanlar yapılınca, seyir halindeki gemilerin akşam olunca bir kumsala çekilmesi, şafakta tekrar denize indirilerek seyre devam külfeti son bulmuştur. Marinaların akıl edilmesi ise gezi teknelerinin, insan eliyle yapılmış korunaklı barınaklar sayesinde, yıl boyunca denizde güvenli biçimde yatmalarını olanaklı kılmıştır.

    Marinalardaki tekne bakım alanları, havuz, vinç, alet-edevat sayesinde teknelerin karaya çekilmeleri, bakım, onarım, kalafat ve boya işlerinin yapılması da kolaylaşmıştır. Marinalara bağlanan teknelerin sahipleri ve bu kişilerin, hele ülkemizde çoğu kez belli bir gelir düzeyine hatta üstüne sahip kişiler olmaları, marinaların, yine özellikle Türkiye’de, birer sosyal alan, giderek birer alışveriş, yeme-içme hatta kültür-sanat-eğlence merkezi haline gelmelerine yol açmıştır. 

    TÜRKİYE’DE MARİNALARIN DOĞUŞU 

    Kesin tarihini bulamadım ama çok da eski olduklarını sanmadığım İstanbul Fenerbahçe ve Kalamış’ı saymazsak, Türkiye’de marinalar ancak 1970’li hatta 80’li yıllarda görülmeye başladı. Öncesinde Marmaris’te, Bodrum’da bile marina yoktu. Zaten o yıllarda güney ve batı kıyılarımızda marinaya bağlanacak tekne de iki elin parmakları kadar azdı. “Mavi Yolculuk” bile daha yeni yeni duyulmaya başlamıştı. İlk mavi yolculuk teknelerinin marinaya gereksinimi de yoktu. Halikarnas Balıkçısı ile birlikte seyre çıkan ilk “Mavi Yolcu”ların, Bodrumlu balıkçılardan kiraladıkları, aydınlatmanın gemici feneri, bilemediniz lüks lambası ile sağlandığı, bırakın buzdolabı, derin dondurucu, bulaşık, çamaşır makinesi, radyo ve televizyonu, içinde telsiz bile bulunmadığı için elektrikle işi olmayan, kıyıdan elektrik, musluktan su alma gereği duymayan, tuvalet ihtiyacı için kıyıdaki çalılıkların ardı kullanılan süngerci tirhandilleri marinaya bağlanıp da ne yapacaklardı? Güney sularımızda bile, sonbahar aylarından sonra denize ancak balıkçılar çıkardı. Balığa çıkmayan tekneler karaya çekilir ve baharı beklerlerdi ki ahşap olan bu tekneler için kış aylarında karada olmak, ahşabın kuruması ve havalanması için de gerekliydi.

    DENİZ ÇİNGENELERİ

    O yıllarda, kısa süreli seyirler dışında teknede yaşamak pek duyulmuş iş değildi. Yaşayana da biraz garip bakılırdı. Nitekim Büyükelçi Hasan İstinyeli’nin emekli olup Fas’ta, teknesinde yaşadığını duyduğumda pek bir şaşırmıştım. Yakın geçmişte böyle başka amatör denizciler de çıktı. Örneğin, teknesinde yaşayan ve elektrik kaçağı bulunan sintine suyuna basarak hayatını kaybeden, çok beğenerek okuduğum “Deniz Ağacı” romanının yazarı Yaman Koray. Ve tabii ki ünlü denizcimiz Sadun Boro. Uzun okyanus seyirlerine çıkan Atasoy’ları ve ömrünün önemli bir bölümünü okyanuslarda, teknede geçirmiş olan, bizim YACHT Türkiye ekibinden, Tanıl (Tuncel) Reis’i de unutmayalım. Bu kişilerin sayıları giderek artmakta olmalı ki, dergim YACHT Türkiye bir süredir hemen her sayıda bu, kendileri de onlardan olan arkadaşlarım Erhan ve Emel Üresin Acar’ın tabiriyle “Deniz Çingeneleri” – “Dijital Deniz Göçebeleri” de olur – (Bkz. YACHT Türkiye Ocak 2022, Çiğdem Yurtsever) ile yapılan söyleşiler yayımlıyor. Son zamanlarda oldukça genç insanların da çoluk çocuklarını alıp teknede yaşamaya başladıklarını biliyorum. Örneğin; sevgili Dr. Ayşen Erdil’in oğlu, Cambridge’e ek olarak, Grenoble ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nden de mezun, uluslararası ticaret avukatı Selim Güvener,  Brezilyalı iş insanı eşi Anita’yı ve çocukları, 3.5 yaşındaki Kaya (şimdi 5) ile 1.5 yaşındaki Mia’yı (şimdi 3) alıp, Peru’dan Göcek’e geldi ve bir buçuk yıldır teknede yaşıyor. Eşi ile birlikte tekneden çalışıyorlar. Gel de gıpta etme! Zaman çok değişti. Bizim çocukluğumuzda, avare oluruz diye, okul kapanmadan, hafta sonları yazlık eve bile nadiren gidilirdi! Dünyaya erken gelmişiz. Tekne yaşamı öylesine ev yaşamının yerini almaya başladı ki artık komşuculuk, komşu ziyaretleri bile tekneyle veya tekneden tekneye yapılıyor. Hemen belirteyim ki, “Deniz Çingeneleri” derken, bütün yıl marinadan neredeyse bir gün bile ayrılmayan heyula motoryatlarına, sadece hafta sonları hatta deniz uçakları ile gelip, güvertede, bir ellerinde içki kadehi diğerinde puro, sonuna kadar açtıkları televizyonlarının başında, etrafa caka satmaya çalışan “Deniz Görgüsüzleri”nden söz etmiyorum. Neyse, sinirlenip konuyu dağıtmayalım.

    TEKNEDE VE MARİNADA YAŞAMAK

    Günümüz “Deniz Çingeneleri”, üç bin yıl önce Güneybatı Anadolu’dan çıkıp, Akdeniz’i kasıp kavuran “Deniz Kavimleri”nin (Bkz. YACHT Türkiye Haziran 2017, Süha Umar) aksine, barışçı, gezip görmek ve özgürce yaşamak isteyen insanlar. Yaşamak için kıyıları talan etmek zorunda değiller. Akdeniz ve Ege’de, istediklerinde karaya çıkıp bir süre kendilerine gelecekleri, gereksinimlerini karşılayacakları marinalar var. Yakın geçmişe kadar sadece kışlamak ve kısa süreli bağlanmak için kullanılan marinalar giderek, sürekli yaşama alanlarına dönüşüyorlar.

    Ancak bu dönüşümün en önemli nedeni korkarım 2019 yılının son aylarında Dünya’ya çöken -aman dikkat, marinaya değil Dünya’ya çöken!- Covid-19 virüsüdür. Özellikle amatör Türk denizcileri, artık hangi akla hizmet ise, mendebur virüsün denizden pek hoşlanmadığını belki de virüsü deniz tuttuğunu düşünmüş olmalılar ki kendilerini deryalara vurdular. Tekne fiyatları arş-ı âlâya çıkmakla kalmadı, çok zorda kalmadıkça Boğaz vapuruna bile binmemiş birçok kişi bir anda kendisini bir teknede buldu. “Kalabalıklardan uzak yaşamak”, “kalabalıklardan uzak tatil yapmak” kavramları ile açıklanan bu yeni eğilim -daha havalı olmak için, “trend” de diyebilirsiniz- marinaları da hızla değiştirdi. Artık marinalar, deyim yerinde ise, “Deniz Siteleri” haline gelmiş ve yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya başlamışlardı. Tabii her konuda ve yerde olduğu gibi bunu, abartmadan, amatör denizcileri istismar etmeden hatta onların bu yeni yaşamını büyük ölçüde kolaylaştıracak biçimde yapan ve yapmayan/yapamayan marinalar var. Bu durum marinaların birçok açıdan dikkatle değerlendirilmesi ve beklentilere yanıt verme kıstası üzerinden tercih sürecini başlattı. Bazı marinalar bu açıdan, daha baştan oldukça ayrıcalıklıydılar.

    TARİHİN KOYNUNDAKİ MARİNA

    Bodrum Milta Marina örneğin. Pontondaki yerinize bağlandığınızda, biraz tarih merakınız da varsa – yoksa Ege ve Akdeniz kıyılarımızda neden tekneyle dolaşacaksınız ki?- size, tarihçilerin babası Heredot’un doğduğu ve sürülünceye kadar yaşadığı, Antik Çağ’ın Halkarnassos kentinin limanında olduğunuzu hemen anımsatır. Yapılması için gerekli paranın bir bölümünü, Papa’nın, cennetten yer satarak! topladığı, Hastane (Sen Jan) Şövalyeleri’nin görkemli Bodrum Kalesi sizi sarıp sarmalar ve uzak geçmişe götürür. Kız kardeşi ve eşi Kraliçe II. Artemisia’nın, kocası, Halikarnassos’un ünlü Kralı Mausolos için yaptırdığı, “Mausoleum”, Milta Marina’ya yürüyüş mesafesindedir. Kale’nin keşişlemesinde kalan Kumbahçe semtinin önü, Pers ve Atina donanmaları arasında yapılan, tarihin en ünlü ve önemli deniz savaşlarından biri olan Salamis Deniz Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösteren, Bodrumlu Amiral Artemisia’nın gemilerini sakladığı “Gizli Liman”dır. Ön planda Milta Marina, sol arkasında Bodrum Kalesi’nin silueti ile en güzel Bodrum fotoğraflarından birisini çekilebileceğiniz Antik Tiyatro marinaya yine yürüyüş mesafesindedir ve yaz aylarında burada yapılan, ünlü sanatçıların, grupların sahne aldığı etkinlikler Milta Marina’da yaşayan yerli yabancı amatör denizciler için başka yerde pek rastlanmayan bir farklılıktır. Her yıl Turgutreis Marina’da yapılan ve müzik-opera dünyasının, Fazıl Say gibi yerli ve Jose Carreras gibi yabancı ünlülerinin konserler verdikleri “Yaz Festivali” de Bodrum yazlarına renk ve hareket katan bir etkinliktir.  

    MARİNALARIN EVRİMİ

    Covid-19 nedeniyle amatör denizciler yılın en azından büyük bölümünü marinalarda bağlı teknelerinde geçirmeye başlayınca marinaların da bu yeni yaşam biçimine uyacak adımlar atmaları kaçınılmaz oldu. Bu insanlar artık yeme-içme, spor, eğlence hatta kişisel meraklarını gidermek için bile marina ve çevresinden ayrılmıyorlardı. Doğrusu bu açıdan bakıldığında Bodrum Yarımadası’ndaki marinaların belli başlıları, oldukça şanslı görünüyorlar. Örneğin Milta Marina, Bodrum’un merkezinde olmanın büyük avantajına sahip. Deneyimli müdürü, ilgili ve her an yardıma hazır ön büro ve saha personeli, bitişiğindeki kaliteli restoranları, kafeleri; kitapçısından, butik dükkânlarına kadar alışveriş alanları, hatta gözde Gelibolu şarapları satış noktası, teknelerin günlük ve seyir öncesi yiyecek-içecek gereksinimini karşılayan süpermarketi ile Milta Marina, yer bulmanın neredeyse olanaksız olduğu, gözde marinalarımızın başında geliyor. Doğrusu Marina Müdürü Sayın Seher Çalı ve güler yüzlü, çalışkan ekibi değişen koşulların gereğini yerine getirmek için gerçekten üstün bir çaba gösteriyorlar. Bununla da kalmayıp, zamanlarını marinada geçiren, teknelerinde yaşayan amatör denizciler ve aileleri için hemen her hafta ya bir fotoğraf-resim sergisi ya da müzikli bir gece veya yazarlar, alanında ün kazanmış sanatçılarla söyleşiler düzenliyorlar. Daha da önemlisi, teknecilerin yaşamlarını huzur içinde sürdürebilmeleri için en küçük bir ayrıntıyı bile göz ardı etmiyorlar. Az da olsa, her yerde görülen, başkalarının hakkına saygı göstermekte zorlananların düzene uymalarını sağlamak amacıyla her türlü önlemi alıyorlar ve bunu teknecileri karşı karşıya getirmeden, sorumluluğun ve görevin kendilerine ait olduğunu bilerek yapıyorlar ki marinada huzur için bu davranışın çok önemli olduğunu her denizci çok iyi bilir. Denizcilerin yaşamına böylesine beklenmedik bir şekilde ve ağırlıkta giren marinaların sorunları ve marinalarla ilgili sorunlar yok mu? Olmaz mı? Hem de bir kısmı ülkeyi yönetenlerin amatör denizcilik anlayışına ve politikalarına kadar giden, ne sorunlar? Onları da bir başka yazıya bırakalım. 

    Marinalar artık biz amatör denizcilerin yaşamımızın sadece bir parçası değil, ta kendisi olmak yolunda. Ancak amatör denizciler olmazsa marinaların olmayacağı da bir başka gerçek. Karşılıklı olarak değerini bilelim vesselam.☸

  • DERYALARA MERHABA!

    DERYALARA MERHABA!

    Hep ihmal edilen burnunun ucundakini görmek, yaşamak, öğrenmek; yaşadığı toprakların, denizin değerini bilmek isteyenler için, kısacık da olsa, her seyir keyifli ve öğreticidir. 

    “Motor, donanım şalterleri?”

    “Açık.”

    “Baş pervane, demir şalteri?”

    “Açık.”

    “Telsiz? Seyir göstergeleri? Chartplotter? Otopilot? Tüm kumanda sigortaları?”

    “Açık.”

    “Yakıt tankı, temiz su tankları?”

    “Dolu.”

    Bu konuşmalar 15-20 dakika böylece sürüp gidiyor Serhan Reis ile aramızda. Yok, yok, okyanus seyrine çıkmıyoruz. Bodrum Milta Marina’dan taş çatlasa 3 mil uzaklıktaki Ada Boğazı’na gideceğiz. Ama olsun. Her seyir tüm kontrollerin yapılmasını, rotanın hiç değilse kabataslak çizilmesini ve planlanmasını gerektirir. Denizin şakası yoktur. “Göç yolda düzülür!” deyişi karadaki yolculuklar için belki doğrudur da denizde bu düşünceden uzak durulması gerekir. Hele Ege gibi ani bastıran sağanakların, binlerce yıl boyunca, binlerce tekneyi batırdığı denizlerde hiçbir şey şansa bırakılmaz, bırakılmamalıdır.

    MARİNALAR BOŞ, DENİZLER DOLU

    Gariplik, daha palamar çözüp Milta Marina’dan ayrılırken dikkatimi çekti. Tek bir kayık için bile yer bulmanın hemen hemen olanaksız olduğu, Türkiye’nin en gözde ve en iyi yönetilen marinası sanki boşalmış gibiydi. Daha birkaç hafta önce teknelerin birbirine, “kardeş az toplan da biz de araya sıkışalım!” der gibi istiflendiği pontonlarda boşluklar vardı. Doğrusu dikkat çekmeyecek gibi değildi. Çok geçmeden nedenini öğrenecektik. Milta Marina, Bodrum “Büyük Limanı”nın karayelindedir. Belki bilmeyenler vardır. Antik Çağ’da Bodrum’un iki limanı vardı. Biri bugünkü Büyük Liman ki hemen Kale önündeki mendireğinin deniz içinde kalmış kalıntıları Kale surlarından bugün bile görünür; diğeri ise Bodrum Kalesi’nin kıblesinde, Kumbahçe Mahallesi’nin önüne düşen “Gizli Liman.” Bugün kullanılan Bodrum Limanı’ndan çıkış beni her zaman heyecanlandırmıştır. Hayır, beni heyecanlandıran liman çıkışında bizim Umur Reis’in her defasında beni yakın geçtiğim konusunda uyarmak gereğini duyduğu kayalık değil, Bodrum Kalesi’nin insanı gerçekten Saint John Şövalyeleri’nin dönemine götüren görüntüsüdür. Yerinin, zamanın Osmanlı sultanı tarafından şövalyelere verilmesinden, yapılışından tutun da Turgut Reis’in hapsedildiği kale olmasına kadar ne çok hikâyesi vardır bu kalenin! Ve ben her önünden geçişimde hepsini hatırlar, adeta o günleri yaşarım. Liman çıkışında beni şövalyelerin kadırgaları, kalyonları karşılayacakmış gibi gelir bana. Bu defa beni karşılayanlar Kale’nin önünde ve kıblesindeki, İçmeler’e doğru uzayan denizde demirde yatan, Bodrum’un ünlü guletleri, tirhandilleri oldu.

    HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN YOLDAŞLARI

    Limandan çıkıp, batı-güneybatı yönünde rota tuttuk. İşte sancakta, Antik Çağ mitolojisinin ünlü Salmakis’i, bugünün Bardakçı Koyu. Arkasındaki 1. derece sit alanına birbirinin tepesine binmiş, çirkin beton binalardan oluşan bir site yaptılar. “Yok artık! Nasıl?” mı diyorsunuz? Galiba yapan kişi, devletin en tepesi ile bağlantılı imiş. Öyle diyorlar, ben ne bileyim? Hoş, askeri kampın önünde de denizi epey bir doldurmuşlar o da ayrı. Bardakçı Koyu’nun güneybatısındaki Değirmen Burnu’nu dönünce Haremten Koyu’na girilir. Bizim gibi kıyıya yakın seyrediyorsanız, koyun güneybatı ucundaki Haremten Burnu’nu biraz açık geçin, önü kayalıktır. Ancak çok da açılmayın çünkü hemen önünde Dikilitaş Sığlığı vardır. Üzerinde fener de olsa dikkatli olunsun vesselam. Haremten Burnu ile Dikilitaş arasından çıkınca iskele pruvada yine bir fener belirir. Bu fenerin işaret ettiği sığlık, haritada Deli İbram Sığlığı olarak kayıtlıdır. Onun çeyrek mil güneybatısında yine bir fener vardır ki o da Gâvur Ali Sığlığı’nı gösterir. Deli İbram ve Gâvur Ali, Bodrum’un Bodrum olduğu o eski ama güzel zamanlarda, kasabanın ünlü süngercileridir. Bodrum’u anlayan ve yerli-yabancı herkese de anlatan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın, kitaplarına da geçmiş,  balıkçı-süngerci arkadaşları, yoldaşları. Rotamızın üzerinde keyifli bir yer olsa da Gümbet (Kümbet) Koyu’na girmeyeceğiz. Kalabalık olur. Ayrıca genişliğine ve uzunluğuna karşın kuzeyli rüzgârlarda çok sakin, kuytu köşeleri de bulunmaz.

    Gâvur Ali Sığlığı’nın neredeyse tam batısına düşer, herkesin “Akvaryum” dediği, avuç içi kadar girinti. Unutmadan yazayım; Güllük ve Gökova körfezlerinde onlarca “akvaryum” vardır. Bunların hepsinin özelliği, hemen tüm rüzgârlara kapalı, suları pırıl pırıl, küçücük girintiler, yerel dilde, “bük”ler olmalarıdır. Bizim Gündoğan Koyu’nun batısında bile böyle bir yer vardı. İlk tirhandilim Çaka Bey ile genellikle orada demirler, sakin havanın ve denizin keyfini sürerdim. Şimdilerde bizim Akvaryum, kaçak iskeleler ve bütün yazı hiç kalkmadan tonozda geçiren, her tip ve boyda tekneler tarafından işgal edildiği için değil demirlemek, yaklaşmak bile bir sorun. Yine konuyu dağıttık!

    AKVARYUM-ADA BOĞAZI

    Gâvur Ali Sığlığı’nın karşısındaki Akvaryum’un kıble-keşişlemeye bakan girişine geldiğimizde gördüğümüz manzara bize bu yıl denilerimizin ve Mavi Yolculuk rotalarımızın ne halde olacağının ilk işaretini verdi. Heyula gibi bir motoryat, en derin yeri 5 metre olan küçücük girintiye öyle bir demir atmış, kıyıdan öyle palamar almıştı ki, kalan yere ancak bir veya iki balıkçı kayığı girebilirdi. Nitekim öyle de olmuştu. İki balıkçı kayığı Akvaryum’un en dibine, 1 metre suya kadar sokulmuş ve ancak oraya demir atabilmişlerdi. Akvaryum’u pupamızda bırakıp, seyrimize devam ettik. Ettik de, gariplik de devam etti. Akvaryum ile Ada Boğazı arasındaki kıyıların, Küçük Ada ve Görecek Adası’nın Kara Ada’ya bakan hemen her uygun demir yeri tekne dolu. Bodrum-Gündoğan rotasında yolu kısalttığı için her türlü tekne ile yıllardır birçok kez geçtiğim, Ada Boğazı’nın poyraz girişi ancak yöreyi iyi bilen kaptanların göze alabileceği, çok dar bir geçittir. Bodrum’dan gelirken, anakaranın gündoğusu burnuna çok yakın geçilmelidir. Geçidin Görecek (İnek) Adası yönü çok sığdır, çekinmek gerekir. Bu defa seyrimizi biraz daha uzatıp, keyfini çıkarmak için, Görecek Adası’nın etrafından dolaşıp, Ada Boğazı’na girdik. Ada’nın batı tarafında 12 metre, Hayıtlıgöl Tepe kıyılarına yakın anakara önünde, 5-9 metre su vardır. Boğazın yıldız-poyraz yönünde, uzun salmalı teknelerin bile geçebileceği yine dar bir geçitten girilen, Akvaryum’un neredeyse eşi, küçük bir girinti, bütün yaz boyunca, teknelerin en gözde demir yerlerinden birisidir. Özellikle de Bodrum’dan kalkan, şimdilerde hemen hepsi korsan kalyonu tıpkı yapımı, kuşluk vakti sonuna kadar açtıkları hoparlörlerden yeri göğü inleten, “gümbüdü, gümbüdü!” sesleri ile gelip, ikindide yine “gümbüdü, gümbüdü!” diye Bodrum’a dönen günlük gezi teknelerinin. Yıldız-poyraz ucundaki girinti gibi, Ada Boğazı da bütünüyle, lodos dışında hemen her rüzgârda sakindir. Diğer rüzgârlar Boğaza girse de denizi kabartmaz. O nedenle de şiddetli karayel, yıldız, poyraz ve gündoğusunda bile rahatça yatılır. Denizi temiz ve berraktır.

    ŞİMDİDEN HER YER PARSELLENMİŞ

    Ada Boğazı’nın sonundaki küçük girinti ve Boğaz, neredeyse ortasına kadar tekne dolu. Alargada kalacağız. Bugün rüzgâr sık sık yön değiştirip, bir öyle bir böyle esiyor. Böyle durumlarda, eğer yer uygun ve etrafta, alargada rüzgâra uyup dolaşan teknenizin üzerine düşeceği başka tekne de yoksa alargada kalmak doğru seçimdir. Ada Boğazı’na girip, karayel kıyısına iyice sokularak kıyıdaki ılgın ağaçlarının önünde, 5 metreye demir koyduk. Artık yer yer, her nasılsa hâlâ kalmış olan erişteliklerle bezenmiş, kristal berraklığındaki denizin tadını çıkarabilirdik. Öyle de yaptık.

    Bazı yerleri soğuk, bazı noktaları sıcak denizde epey bir oyalandıktan sonra Myndos’a döndüğümüzde sıra çay-kahve ve ufak tefek atıştırmalıklar eşliğinde keyifli bir sohbete gelmişti. Acaba Halikarnas Balıkçısı da, “Yatağan” adını verdiği tirhandili ile bizim gibi Ada Boğazı’na gelir miydi? Hiç kuşkum yok, gelirdi. Kitaplarını okuduğunuzda, Yatağan ile, Gökova gibi, Güllük Körfezi’ni de karış karış dolaştığını görürsünüz. O halde Ada Boğazı’ndan epey sık geçmiş olmalı. Bu boğaz, Bodrum-Yalıkavak-Güllük Körfezi rotasının kapısıdır. Balıkçı da, bütün bu kıyıları dolanıp, bir yandan balık tutarken herhalde bir yandan da “Arşipel” dediği bu adalar denizinde ve kıyılarında yaşamış o büyük Leleg, Karya, Lidya, Likya uygarlıklarını, giderek “Akdeniz Uygarlığı” adını vereceği, kadim Anadolu halklarını ve uygarlıklarını tanımaya, anlamaya ve öğrenmeye çalışıyordu. Bu birikim ona “Mavi Sürgün”, “Hey Koca Yurt”, “Aganta, Burina, Burinata” ve daha nice kitaplar yazdıracak ve bugün her yönden canına okumaya çalıştığımız, “Mavi Yolculuk” denen o muhteşem deniz-kültür projesi ile sonuçlanacaktı. İşte, Serhan Reis ile tam da bunları düşünür ve konuşurken Emir Kunt Reis’in, 12 Haziran 2021 tarihli Cumhuriyet Cumartesi ekinde yer alan söyleşisinde anlattığı, “görgüsüz yatçılar”ını ve Ali Boratav Reis’in Oksijen gazetesine çıkan, “Koylarda izdiham var ama bir deniz Anayasası yok” ve “Göcek’te denizcilik artık zor. Umut Yunan sularının açılması” içerikli yazılarını anımsamamak ne mümkün? Ve ne yazık! Böylesi güzel bir ülkeyi, bunca güzellikleri ve değeri, sahte denizcilerin, Mavi Yolculuğu, karadaki yaşantılarını denize taşıyarak “Mavi Yaşam”a çevirmeye çalışanların kültürsüzlüğü, görgüsüzlüğü, bazılarının doymak bilmeyen rant hırsı, umursamazlığı; ilgililerin ilgisizliği, bilgisizliği ve vurdumduymazlığı nedeniyle kaybediyoruz diye hayıflanmamak kimin elinde?

    Ama bir gün bütün bunlar değişecek, biz de deniz ve ülke kültürü edineceğiz diye düşünerek vira demir edip, Bodrum’a dönerken, üççatal zıpkınlı tanrı Poseidon’a adaklar adayıp, haykırıyoruz: MERHABA AKDENİZ. MERHABA ARŞİPEL. MERHABA KOCA BALIKÇI. SELAM OLSUN SANA…☸

    Not: Haziran yazımdaki Kaş tiyatrosu fotoğrafı, Demre tiyatrosu olacaktı. Özür diler, beni uyaran Turizm Eski Bakanı dostum Sayın Ertuğrul Günay’a teşekkür ederim.

  • Bir rüya gördüm…

    Bir rüya gördüm…

    Koya sihirli bir değnek değmiş. Tekneler birbirine saygılı mesafede demirlerini döşemiş, kimi arkadaş tekneyle yan yana kıçtankara olmuş, kimi yalnız, benim gibi demir üstünde yatıyor. Yeteri kadar kaloma vermişler, ne az ne çok, egoistlik edip kimse koya el koymamış. Ebeveynler çocukları rahat bırakmış, bağırtı çağırtı yok. Müzikleri kulak kabartmazsan duyamazsın…

    Koyun birinde demirlemişim, Covid’den uzak, etrafımda kimse yok sayılır, bir iki tekne geliyor, fazla kalmıyorlar, bir gece, yüzüp gidiyorlar. Çoğunun botları başüstünde, bazılarının yok. Kıyıya çıkmıyorlar. Tekneden dışarı çıkıp bir tepeden tekneme bakmak, içinde olduğum doğanın güzelliğinin altını çiziyor. Yoksa marinada oturmaktan pek de farkı yok bence, neyse benim üzerime vazife değil, paşa gönlün ne istiyorsa…

    Etrafımdaki doğayı seyre dalmışım, sanki dünya benim. SUP’la kayalara yakın padıllayıp birer tablo gibi olan şekilleri seyrediyorum. 3 mil padıllıyorum, güzel bir yorgunluk. Dönüşte terimi denizde yıkayıp, kokpitte bir soğuk bira… Böyle zamanlar, dışarıdan rahatsız edilmeden, hayallerle köşe kapmaca zamanı…

    Herhalde gündüz beynimi biraz fazla gaza getirmişim, gece bir rüya gördüm. İyi bir rüya. Drone’a binmişim, deniz üstünde uçuyorum. Artık nasıl bir drone’sa. Devamı Temmuz 2021 sayısında…

  • MAVİ YOLCULUK “MAVİ YAŞAM”A KARŞI

    MAVİ YOLCULUK “MAVİ YAŞAM”A KARŞI

    Bodrum değişiyor. Hâliyle kadim Mavi Yolculuk ve denizcilik kültürümüz de bu değişimden nasibini alıyor. Halikarnas Balıkçısı’nın üç beş arkadaşı ile başlattığı Mavi Yolculuk’ları ve bu yolculukların merkezindeki Bodrum’u düşünmekten ve düşlemekten başka ne kaldı elimizde?

    “Ateş kusan canavarların tuzakları varmış, tek gözlü ve memesiz amazonların tamtamlarında,

    Su üstünde dans edip kadırga yutan, yamyam balinalar varmış,

    Sinbad’ın büyüsünü bile bozmuşlar. Nice kaptan-ı deryaların uykusunda onlar varmış,

    Varsın mitolojinin tüm haydutları ve kurukafalı armadalar bizi beklesin,

    Aşkımız yosun aşkıysa eğer, sen de maviyi seviyor, ben de seviyorsam,

    Yeşil bizim aşkımız, körpe fideler ormanımız ise,

    Takvimler kaybolmuş, zaman durmuş, yaşam hiç başlamamışsa eğer,

    Asıl halatlara, yelkenler fora, yoldaşımız rüzgârın pusulası,

    Ne Akdeniz, ne Hint Denizi, rotamız Ütopya Adası”1

    odrum Belediye Başkanı, dostum Ahmet Aras’ın geçtiğimiz günlerde bana armağan ettiği iki kitaptan, İzmir-Karşıyakalı hemşerim Yaşar Aksoy’un yandaki şiirini aldığım, “Cevat Şakir… Bodrum’un Mavi Merhabası…” kitabını okuyordum. Okuyordum ve kitapta yazılanlarla, ilk kez 1960’lı yılların başında geldiğim Bodrum’un aradan geçen ama en çok da son 15-20 yılda geçirdiği o büyük ve olumsuz değişimi düşünüp hayıflanıyordum. İşte tam da o sırada, Ali (Boratav) Reis’in, One Yacht- Mert Demircan yönetiminde yapacağı, “Çevre ve Denizcilik Sorunları açısından Mavi Yolculuk (Dün-Bugün-Yarın)” konulu Zoom toplantısı daveti geldi. Bu toplantının, dijital bir platformda yapılması bile aslında tek başına, yaşadığımız büyük değişikliği anlatmaya yetiyordu.      

    Ali Reis, Mülkiyeli olmak yanında, gazeteciliğinin de etkisi ile ilgilendiği konuyu derinliğine araştırır, değerlendirir. Bu kez de öyle yapmıştı. Ayrıntılı diyagramlara, tablolara dayanarak yaptığı sunumunda, kabaca Kuşadası-Antalya arası kıyılarımızı tanımlayan “Mavi Yolculuk” rotasının ve tabii ki macerasının yakın geçmişini, bugününü çarpıcı biçimde anlattı Ali Boratav. Ve geleceğe ait düşüncelerini, önerilerini katılanlarla paylaştı. O konuşurken ben bir yandan da, sadece bir kez, İzmir’in Hatay semtindeki berberde karşılaştığım Halikarnas Balıkçısı’nın hemen hemen benim ilk Bodrum’a geldiğim zamanlarda, üç beş arkadaşı ile başlattığı Mavi Yolculuk’ları ve bu yolculukların merkezindeki Bodrum’u ve Balıkçı’nın “Cova” dediği Gökova’yı düşünmeye ve düşlemeye devam ettim.

    İLK MAVİ YOLCULAR

    “Bodrum doğusunda Gökova Körfezi 45 deniz mili içeriye doğru uzanır. Orası Nis’ine, Montekarlo’suna, Dalmaçya kıyılarına taş çıkartır. Her ufak koyu mersin ve başka kokulu ağaçlarla çevrili, erimiş bir gümüş parçasıdır. Denizlerinde uçan balıklar uçar… “İtalya’yı gör de öl derler. Yok a canım; Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa” der Balıkçı. Sonra, aralarında, Yozgat’ta jandarma olarak askerliğimi yaparken tanıdığım dostum Doğan Çapan’ın da bulunduğu, dilimize “altından çapanoğlu çıkar” deyişini kazandıran, tarihimizin ünlü asileri, Çapanoğulları’ndan, şair ve yazar Cevat Çapan alır sazı eline. Mavi Yolculuk’ları ve ilk Mavi Yolcuları anlatır: “Mavi Yolculuk, belli insanların bir araya gelip birbirleriyle didişmeden, kavga etmeden, birbirlerini sevebilmeleri ve… birlikte yaşayabilme sanatını gerçekleştirdikleri… yolculuktu…yaşadığımız toprakların insanlık tarihi açısından ne kadar önemli ve burada yaşamanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu anlamaya çalışan… bu yerin insanı, bu toprakların doğal bir parçası olmanın ne kadar önemli olduğu gerçeğini vurgulayan bu insanlar… (hemen hiçbir konforu olmayan teknelerde-Umar) akşamları, sessiz sakin koylarda demirleyip, balık tutulabilmişse balık yoksa yanlarında getirdikleri nevale ile düzdükleri rakı sofralarında, pırıl pırıl yıldızların altında Homeros’un İliada’sından, Odiseia’sından; Knidosluların sahiplendikleri, Balıkçı’nın ‘ben güzelliğin Afrodit’iyim, parayla satılan cinsi cazibenin Afrodit’i değil’ diye tanımladığı, çıplak Afrodit heykelini yapan heykeltıraş Praksiteles’ten söz ediyor; gündüzleri kıyılardaki antik tiyatroları gezip, oralarda Azra Erhat’ın görevlendirdiği ekipten, örneğin Euripides’in, Bakhalar oyunundan koro bölümünü dinliyorlardı.”2

    “YOKUŞBAŞINA GELDİĞİNDE BODRUM’U GÖRECEKSİN

    SANMA Kİ SEN GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN,

    SENDEN ÖNCEKİLER DE BÖYLEYDİLER, AKILLARINI BODRUM’DA BIRAKIP GİTTİLER”

    Balıkçı’nın sözleri bunlar. Yokuşbaşı’da bir taşa işlenmiş bu sözler bugün de her gelene bu gerçeği anımsatır ama artık ne bu yazıyı gören ne anlamını düşünen hatta ne de Balıkçı’yı bilen var. Galiba burada yanılıyorum. Baksanıza ne diyor gazeteci Hikmet Çetinkaya:

    “Bodrum’a her gidişimizde gördüğümüz tipler vardır… Yaşları elliyi aşkın kişilerdir bunlar. Ekonomik güçleri yerindedir çoğunun. Ama Halikarnas Balıkçısı’na bir özenme… Şaşıp kalırsınız… Tümü Halikarnas Balıkçısı sanıyor kendilerini… Ak Bodrum’un mavi denizini kirletmek isteyen bu paralı sürgünler.”3

    Peki ne olmuş veya ne yapmış bu, bala üşüşen sinekler gibi Bodrum’a “çöreklenen” -aman bugünlerde pek bir tekrarlanan bu sözcük başımıza iş açmasın!-  bu, paralı ama görgüsüz insanlar?     

    “Turizm denen canavar onu hallaç pamuğu gibi atmış… Artık Belediye alanındaki… ne ulu çınar, ne… ağustos böceği ne onları kovalamak için kilisenin çanı… ne kilisenin kendisi, ne güzelim küçük sokakları, ne o iyi insanlar, ne o tepeler, körfezler, balıklar, kuşlar, bükler, ayazmalar, türküler, hayıtlar, bella sombralar, süsenler, ladinler, sığırcıklar, tarlakuşları, bıldırcınlar ne de o çılgın kargalar, lahoslar, orfozlar, ahtapotlar, ıstakozlar, dalgıçlar, deniz diplerini dolduran süngerler kalmıştır. Gök de o gök değildir artık. Halikarnas Balıkçısı, sanki gerisinde hiçbir şey bırakmak istememiş gibi, kendisiyle birlikte, bütün o güzellikleri yüklenip gitmiştir…”4   

    BODRUM MİMARİSİ, EVİ VARDI

    “Eskiden evler” der Balıkçı, “savaş ve savunma için yüksek yamaçlara kondurulurdu. Bunlara… kule denirdi… deniz özlemiyle maviye imrenişten ötürü yerlerinde duramayarak, çam kokan nalınlarıyla, tıngır mıngır yokuş aşağıya seğirtmişler. İki koyun gıcır gıcır çakılları boyunca dizilmişler… Kimi cesur evler denize dalıp kayık olmuşlar ve dalgaların üzerinde oynaya güle, karadaki pısırık kız kardeşleriyle alay etmişler. İşte bundan dolayı kayıklarla evlerin, bir de mandalina bahçelerinin sıkı fıkı bir akrabalığı vardır. Denizde gidip gelmekten usanan kayıklar ya ev ya da mandalina bahçesi olurlar.” 

    Bir de bugünün Bodrum’unun mimarisine bakın. Görebileceğiniz en çirkin, düz, kişiliksiz ama en çok da görgüsüz evler, birbirinin üzerine abanmış gibi tepelere kadar her yeri tutmuş; ağaç, maki, orman, canlı cansız önüne geleni yok edip, Bodrum’u da ülkedeki her yere benzetmiştir. Öylesine yaşanmaz hâle gelmiştir ki Bodrum, 25 yıl önce Amman’daki ABD Büyükelçisi Egan, çektiğim dialara bakarken, “Süha bunlar mezarlar mı?” demişti. “Bodrum’u gör de yaşa” diyen Balıkçı bugünleri görseydi herhalde, “Bodrum’un bu hâlini göreceğine, yaşama daha iyi” derdi. 

    Bütün bu olup bitene bakmış da Bodrumlu Tuncay Özsert, kendini alamayıp döküvemiş gari duygularını, kızgınlığını kâğıda 2011 yılında: “Nurlar içinde yat Halikarnas Balıkçısı. Keşke senden sonra gelenler de Bodrum’u senin bıraktığın gibi bırakıp gitseydi. Sen hep Gökova’ya bak, maviliklere. Burada artık bıraktığın o küçük kasaba yok… Ah bir bilsen, o sevimli köyler de kalmadı. Çevrildi her biri sitelerle, kooperatiflerle… Liman dolmuş. Kalkıp gelsen sandalını koyacak yer bulamazsın” Ve devam etmiş:

    “SAKIN KALDIRIP BAŞINI, BAKMA BU TARAFA

    YAZDIĞIN KİTAPLARI OKUSAN, SANA BİLE HAYAL GELİR”

    Ali Reis’i dinliyorum bir yandan da dikkatle. Bodrum’dan neredeyse hiç söz etmiyor. Haksız da değil, artık sözü edilmeye değer bir Bodrum yok. Saint John Şövalyeleri’nin ünlü kalesini saymazsanız, geriye kalan sadece bir beton yığını. Neredeyse tümü kaçak olan yapılar, bir keşmekeş, bir hengâme. Ve tabii kanunsuzluk, kuralsızlık, disiplinsizlikle birlikte, pahalılık da demeyeceğim, tam bir soygunculuk. Haluk Elbe ile başlayan, Oğuz Alpözen’le devam eden çalışmalarla, dünyanın bir numaralı Sualtı Arkeoloji Müzesi tahtına oturan Bodrum Kalesi bile artık sadece dış surları ile kulelerinden ibaret. Görgüsüz ve bağnaz bir zevksizliğin elinde tarumar edildi, Anadolu’nun geçmişine ait ne varsa inkâr edilerek. Hâlbuki Halikarnas Balıkçısı “Cevat Şakir Bodrum’da bu sırrı keşfetmişti: Anadolu insanı, Anadolu’nun bugününe sahip olmak istiyorsa Anadolu’nun dününe sahip olmak zorundadır. Yerin altında ve yerin üstünde ne zenginlik varsa Anadolu’da, tümü bizimdir. Bizim olduğunu bilmek bilinç işidir.”5

    Balıkçı’nın, uygarlığın Anadolu’da doğduğunu, Yunan ve Roma uygarlıklarının temelinde Anadolu uygarlığının yattığını fark etmesine ve bütün ömrünü, zaman zaman Akdeniz Uygarlığı dediği bu inancının ne denli doğru olduğunu kanıtlamaya adamasına yol açan bu sır artık kimseyi ilgilendirmiyor. Bodrum’a gelenler de, yaşamları boyunca bir kürek bile çekmeden, sahibi oldukları devasa motoryatların bir kez olsun kaptan köşküne oturup, elini dümenine sürmeden Mavi Yolculuğa çıkanlar da nereye geldiklerinin, nasıl bir ülkede yaşadıklarının, nasıl bir geçmişi, tarihi paylaştıklarının farkında bile değiller. Farkında olmak için en küçük bir çaba sarf etmeye niyetleri de yok.

    Öylesine bilge kişilerdi ki Halikarnas Balıkçısı’nın ilk Mavi Yolcuları, örneğin Cevat Çapan ve Prof. Dr. Haluk Şahin, 2002 yılından beri her yaz Bozcaada’nın Truva’ya bakan bir kıyısında, sabah gün doğarken, Homeros’un İlyada ve Odysseia’sından bölümleri Türkçe ve diğer dillerde okudukları, “Ozanın Günü” etkinliği düzenlemeye başlamışlardı. Zamanla bu etkinliğe dünyanın dört bir yanından birçok Homeros dostu da katılmıştı. Ben de birkaç yıl önce, onların bu girişimini bilmeden, Gündoğan Cennet Evler Sitesi’nde, “Karya Söyleşileri” düzenledim. İlk söyleşiyi de dostum Bodrum Müzesi eski Müdürü Oğuz Alpözen yaptı. Türkiye’nin en iyi yetişmiş, dünya görmüş diplomatlarının yaşadığı sitede söyleşilerin ikincisi hiçbir zaman yapılamadı!

    BİR EFSANENİN SONU

    Ali Reis hâlâ heyecanla anlatıyor. Mandalya-Güllük Körfezi’nin çoktan öldüğünü; Gökova’nın son kalan bakir koylarının hatta büklerinin, kara turizmine hizmet eden devasa oteller tarafından işgal edilmek üzere oluğunu; kalan koyların, büklerin, aylarca yerinden kıpırdamayan tekneler hatta yüzer evlerle, bazılarının da kıyıdan 45 derecelik koltuk halatları alan guletler ve özel tekne grupları tarafından “kapatıldığını” söylüyor. Bozburun’un, Göcek’in, hatta Bozukkale’nin hem yapılaşma hem tekne yoğunluğu nedeniyle nasıl girilmez, girilse kalınmaz, yaşanmaz hâle geldiğini, zaman karşılaştırmalı fotoğraflarla gösteriyor. Haftalarca aynı yerde bağlı duran koca koca teknelerin gri sularının ciddi bir sorun olduğunu söylüyor. Bu teknelerde uzun süre yaşayan, eline bir kitap almayı hiç aklına getirmeyen insanların, koyu gürültüye boğan dev jeneratörlerin çalıştırdığı klimalı kamaralarında, can sıkıntısı ile gecenin körüne kadar, nasıl sonuna kadar açtıkları televizyonlarını izlediklerini; gündüzleri deliler gibi sürdükleri botları, jet skileri ile koyları nasıl ölümcül tehlikeli deniz alanlarına dönüştürdüklerini söylüyor. “Mavi Yolculuk kavramı değişti, Mavi Yaşam haline geldi, bir deniz anayasası yapmak gerek” diyor.   

    Bu kez ben söze giriyorum. “Ali Reis doğru bir tablo çizdi. Söylediklerinde yerden göğe kadar haklıdır. Denizlerimize disiplin getirmek, bunun için bir deniz anayasası yapmak, belki daha da önemli ve acil olarak, var olan yasaları hemen ve eksiksiz olarak uygulamaya başlamak zorundayız.” diyorum. Ve ekliyorum; “Korkarım konunun esası, değişimde ve değişimden ne anladığımızda. 2013 yılından beri, Piri Reis’in, 500 yıl önce yazdığı, Kitab-ı Bahriye’nin dümen suyunda Ege ve Akdeniz’de dolaşıyorum. İspanya, Fransa, İtalya, Adriyatik Denizi kıyılarını, Ege Adaları’nın neredeyse tümünü dolaştım. Türkiye’nin Ege kıyılarını da. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’de yazdıklarını, bu kıyıların bugünkü durumuyla karşılaştırdığımda, Türkiye kıyıları dışındaki bütün diğer kıyıların, neredeyse 500 yıl önce nasılsa bugün de öyle olduğunu gördüm. Bir tek biz değişimi, yok etmek olarak anlamışız. Galiba bu, eğitimin de ötesinde, bir kültür sorunu.”

    Zoom toplantısı sona erdiğinde aklıma Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizeleri geliyor.

    “Paluko,

    Sabahattin Ali,

    Ağabeyim Cevat Şakir,

    Fuat Ömer,

    Bu mavi geziciler neredeler? Masmavi olup gittiler!”  ☸

    Dip notlar

    1 Ütopya Adası. Yaşar Aksoy.  Cevat Şakir. Bodrum’un Mavi Merhabası. Bodrum Belediyesi Yayınları.

    2 Halikarnas balıkçısının Dünyasına Yolculuk. Cevat Çapan. Halikarnas Balıkçısı Sempozyumu. 2013.

    3 Balıkçının Sürgünü Anadolu’nun İstanbul’a açılışı olmuştur.Hikmet Çetinkaya. a.g.e.

    4 Halikarnas Balıkçısı. Şair İlhan Berk. Yeni Ufuklar Dergisi. Kasım  1973.

    5 Halikarnas Balıkçısı. İlhan Selçuk. Cumhuriyet. 16 Ekim 1973.