DERYALARA MERHABA!

Hep ihmal edilen burnunun ucundakini görmek, yaşamak, öğrenmek; yaşadığı toprakların, denizin değerini bilmek isteyenler için, kısacık da olsa, her seyir keyifli ve öğreticidir. 

“Motor, donanım şalterleri?”

“Açık.”

“Baş pervane, demir şalteri?”

“Açık.”

“Telsiz? Seyir göstergeleri? Chartplotter? Otopilot? Tüm kumanda sigortaları?”

“Açık.”

“Yakıt tankı, temiz su tankları?”

“Dolu.”

Bu konuşmalar 15-20 dakika böylece sürüp gidiyor Serhan Reis ile aramızda. Yok, yok, okyanus seyrine çıkmıyoruz. Bodrum Milta Marina’dan taş çatlasa 3 mil uzaklıktaki Ada Boğazı’na gideceğiz. Ama olsun. Her seyir tüm kontrollerin yapılmasını, rotanın hiç değilse kabataslak çizilmesini ve planlanmasını gerektirir. Denizin şakası yoktur. “Göç yolda düzülür!” deyişi karadaki yolculuklar için belki doğrudur da denizde bu düşünceden uzak durulması gerekir. Hele Ege gibi ani bastıran sağanakların, binlerce yıl boyunca, binlerce tekneyi batırdığı denizlerde hiçbir şey şansa bırakılmaz, bırakılmamalıdır.

MARİNALAR BOŞ, DENİZLER DOLU

Gariplik, daha palamar çözüp Milta Marina’dan ayrılırken dikkatimi çekti. Tek bir kayık için bile yer bulmanın hemen hemen olanaksız olduğu, Türkiye’nin en gözde ve en iyi yönetilen marinası sanki boşalmış gibiydi. Daha birkaç hafta önce teknelerin birbirine, “kardeş az toplan da biz de araya sıkışalım!” der gibi istiflendiği pontonlarda boşluklar vardı. Doğrusu dikkat çekmeyecek gibi değildi. Çok geçmeden nedenini öğrenecektik. Milta Marina, Bodrum “Büyük Limanı”nın karayelindedir. Belki bilmeyenler vardır. Antik Çağ’da Bodrum’un iki limanı vardı. Biri bugünkü Büyük Liman ki hemen Kale önündeki mendireğinin deniz içinde kalmış kalıntıları Kale surlarından bugün bile görünür; diğeri ise Bodrum Kalesi’nin kıblesinde, Kumbahçe Mahallesi’nin önüne düşen “Gizli Liman.” Bugün kullanılan Bodrum Limanı’ndan çıkış beni her zaman heyecanlandırmıştır. Hayır, beni heyecanlandıran liman çıkışında bizim Umur Reis’in her defasında beni yakın geçtiğim konusunda uyarmak gereğini duyduğu kayalık değil, Bodrum Kalesi’nin insanı gerçekten Saint John Şövalyeleri’nin dönemine götüren görüntüsüdür. Yerinin, zamanın Osmanlı sultanı tarafından şövalyelere verilmesinden, yapılışından tutun da Turgut Reis’in hapsedildiği kale olmasına kadar ne çok hikâyesi vardır bu kalenin! Ve ben her önünden geçişimde hepsini hatırlar, adeta o günleri yaşarım. Liman çıkışında beni şövalyelerin kadırgaları, kalyonları karşılayacakmış gibi gelir bana. Bu defa beni karşılayanlar Kale’nin önünde ve kıblesindeki, İçmeler’e doğru uzayan denizde demirde yatan, Bodrum’un ünlü guletleri, tirhandilleri oldu.

HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN YOLDAŞLARI

Limandan çıkıp, batı-güneybatı yönünde rota tuttuk. İşte sancakta, Antik Çağ mitolojisinin ünlü Salmakis’i, bugünün Bardakçı Koyu. Arkasındaki 1. derece sit alanına birbirinin tepesine binmiş, çirkin beton binalardan oluşan bir site yaptılar. “Yok artık! Nasıl?” mı diyorsunuz? Galiba yapan kişi, devletin en tepesi ile bağlantılı imiş. Öyle diyorlar, ben ne bileyim? Hoş, askeri kampın önünde de denizi epey bir doldurmuşlar o da ayrı. Bardakçı Koyu’nun güneybatısındaki Değirmen Burnu’nu dönünce Haremten Koyu’na girilir. Bizim gibi kıyıya yakın seyrediyorsanız, koyun güneybatı ucundaki Haremten Burnu’nu biraz açık geçin, önü kayalıktır. Ancak çok da açılmayın çünkü hemen önünde Dikilitaş Sığlığı vardır. Üzerinde fener de olsa dikkatli olunsun vesselam. Haremten Burnu ile Dikilitaş arasından çıkınca iskele pruvada yine bir fener belirir. Bu fenerin işaret ettiği sığlık, haritada Deli İbram Sığlığı olarak kayıtlıdır. Onun çeyrek mil güneybatısında yine bir fener vardır ki o da Gâvur Ali Sığlığı’nı gösterir. Deli İbram ve Gâvur Ali, Bodrum’un Bodrum olduğu o eski ama güzel zamanlarda, kasabanın ünlü süngercileridir. Bodrum’u anlayan ve yerli-yabancı herkese de anlatan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın, kitaplarına da geçmiş,  balıkçı-süngerci arkadaşları, yoldaşları. Rotamızın üzerinde keyifli bir yer olsa da Gümbet (Kümbet) Koyu’na girmeyeceğiz. Kalabalık olur. Ayrıca genişliğine ve uzunluğuna karşın kuzeyli rüzgârlarda çok sakin, kuytu köşeleri de bulunmaz.

Gâvur Ali Sığlığı’nın neredeyse tam batısına düşer, herkesin “Akvaryum” dediği, avuç içi kadar girinti. Unutmadan yazayım; Güllük ve Gökova körfezlerinde onlarca “akvaryum” vardır. Bunların hepsinin özelliği, hemen tüm rüzgârlara kapalı, suları pırıl pırıl, küçücük girintiler, yerel dilde, “bük”ler olmalarıdır. Bizim Gündoğan Koyu’nun batısında bile böyle bir yer vardı. İlk tirhandilim Çaka Bey ile genellikle orada demirler, sakin havanın ve denizin keyfini sürerdim. Şimdilerde bizim Akvaryum, kaçak iskeleler ve bütün yazı hiç kalkmadan tonozda geçiren, her tip ve boyda tekneler tarafından işgal edildiği için değil demirlemek, yaklaşmak bile bir sorun. Yine konuyu dağıttık!

AKVARYUM-ADA BOĞAZI

Gâvur Ali Sığlığı’nın karşısındaki Akvaryum’un kıble-keşişlemeye bakan girişine geldiğimizde gördüğümüz manzara bize bu yıl denilerimizin ve Mavi Yolculuk rotalarımızın ne halde olacağının ilk işaretini verdi. Heyula gibi bir motoryat, en derin yeri 5 metre olan küçücük girintiye öyle bir demir atmış, kıyıdan öyle palamar almıştı ki, kalan yere ancak bir veya iki balıkçı kayığı girebilirdi. Nitekim öyle de olmuştu. İki balıkçı kayığı Akvaryum’un en dibine, 1 metre suya kadar sokulmuş ve ancak oraya demir atabilmişlerdi. Akvaryum’u pupamızda bırakıp, seyrimize devam ettik. Ettik de, gariplik de devam etti. Akvaryum ile Ada Boğazı arasındaki kıyıların, Küçük Ada ve Görecek Adası’nın Kara Ada’ya bakan hemen her uygun demir yeri tekne dolu. Bodrum-Gündoğan rotasında yolu kısalttığı için her türlü tekne ile yıllardır birçok kez geçtiğim, Ada Boğazı’nın poyraz girişi ancak yöreyi iyi bilen kaptanların göze alabileceği, çok dar bir geçittir. Bodrum’dan gelirken, anakaranın gündoğusu burnuna çok yakın geçilmelidir. Geçidin Görecek (İnek) Adası yönü çok sığdır, çekinmek gerekir. Bu defa seyrimizi biraz daha uzatıp, keyfini çıkarmak için, Görecek Adası’nın etrafından dolaşıp, Ada Boğazı’na girdik. Ada’nın batı tarafında 12 metre, Hayıtlıgöl Tepe kıyılarına yakın anakara önünde, 5-9 metre su vardır. Boğazın yıldız-poyraz yönünde, uzun salmalı teknelerin bile geçebileceği yine dar bir geçitten girilen, Akvaryum’un neredeyse eşi, küçük bir girinti, bütün yaz boyunca, teknelerin en gözde demir yerlerinden birisidir. Özellikle de Bodrum’dan kalkan, şimdilerde hemen hepsi korsan kalyonu tıpkı yapımı, kuşluk vakti sonuna kadar açtıkları hoparlörlerden yeri göğü inleten, “gümbüdü, gümbüdü!” sesleri ile gelip, ikindide yine “gümbüdü, gümbüdü!” diye Bodrum’a dönen günlük gezi teknelerinin. Yıldız-poyraz ucundaki girinti gibi, Ada Boğazı da bütünüyle, lodos dışında hemen her rüzgârda sakindir. Diğer rüzgârlar Boğaza girse de denizi kabartmaz. O nedenle de şiddetli karayel, yıldız, poyraz ve gündoğusunda bile rahatça yatılır. Denizi temiz ve berraktır.

ŞİMDİDEN HER YER PARSELLENMİŞ

Ada Boğazı’nın sonundaki küçük girinti ve Boğaz, neredeyse ortasına kadar tekne dolu. Alargada kalacağız. Bugün rüzgâr sık sık yön değiştirip, bir öyle bir böyle esiyor. Böyle durumlarda, eğer yer uygun ve etrafta, alargada rüzgâra uyup dolaşan teknenizin üzerine düşeceği başka tekne de yoksa alargada kalmak doğru seçimdir. Ada Boğazı’na girip, karayel kıyısına iyice sokularak kıyıdaki ılgın ağaçlarının önünde, 5 metreye demir koyduk. Artık yer yer, her nasılsa hâlâ kalmış olan erişteliklerle bezenmiş, kristal berraklığındaki denizin tadını çıkarabilirdik. Öyle de yaptık.

Bazı yerleri soğuk, bazı noktaları sıcak denizde epey bir oyalandıktan sonra Myndos’a döndüğümüzde sıra çay-kahve ve ufak tefek atıştırmalıklar eşliğinde keyifli bir sohbete gelmişti. Acaba Halikarnas Balıkçısı da, “Yatağan” adını verdiği tirhandili ile bizim gibi Ada Boğazı’na gelir miydi? Hiç kuşkum yok, gelirdi. Kitaplarını okuduğunuzda, Yatağan ile, Gökova gibi, Güllük Körfezi’ni de karış karış dolaştığını görürsünüz. O halde Ada Boğazı’ndan epey sık geçmiş olmalı. Bu boğaz, Bodrum-Yalıkavak-Güllük Körfezi rotasının kapısıdır. Balıkçı da, bütün bu kıyıları dolanıp, bir yandan balık tutarken herhalde bir yandan da “Arşipel” dediği bu adalar denizinde ve kıyılarında yaşamış o büyük Leleg, Karya, Lidya, Likya uygarlıklarını, giderek “Akdeniz Uygarlığı” adını vereceği, kadim Anadolu halklarını ve uygarlıklarını tanımaya, anlamaya ve öğrenmeye çalışıyordu. Bu birikim ona “Mavi Sürgün”, “Hey Koca Yurt”, “Aganta, Burina, Burinata” ve daha nice kitaplar yazdıracak ve bugün her yönden canına okumaya çalıştığımız, “Mavi Yolculuk” denen o muhteşem deniz-kültür projesi ile sonuçlanacaktı. İşte, Serhan Reis ile tam da bunları düşünür ve konuşurken Emir Kunt Reis’in, 12 Haziran 2021 tarihli Cumhuriyet Cumartesi ekinde yer alan söyleşisinde anlattığı, “görgüsüz yatçılar”ını ve Ali Boratav Reis’in Oksijen gazetesine çıkan, “Koylarda izdiham var ama bir deniz Anayasası yok” ve “Göcek’te denizcilik artık zor. Umut Yunan sularının açılması” içerikli yazılarını anımsamamak ne mümkün? Ve ne yazık! Böylesi güzel bir ülkeyi, bunca güzellikleri ve değeri, sahte denizcilerin, Mavi Yolculuğu, karadaki yaşantılarını denize taşıyarak “Mavi Yaşam”a çevirmeye çalışanların kültürsüzlüğü, görgüsüzlüğü, bazılarının doymak bilmeyen rant hırsı, umursamazlığı; ilgililerin ilgisizliği, bilgisizliği ve vurdumduymazlığı nedeniyle kaybediyoruz diye hayıflanmamak kimin elinde?

Ama bir gün bütün bunlar değişecek, biz de deniz ve ülke kültürü edineceğiz diye düşünerek vira demir edip, Bodrum’a dönerken, üççatal zıpkınlı tanrı Poseidon’a adaklar adayıp, haykırıyoruz: MERHABA AKDENİZ. MERHABA ARŞİPEL. MERHABA KOCA BALIKÇI. SELAM OLSUN SANA…

Not: Haziran yazımdaki Kaş tiyatrosu fotoğrafı, Demre tiyatrosu olacaktı. Özür diler, beni uyaran Turizm Eski Bakanı dostum Sayın Ertuğrul Günay’a teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.