Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • Gezegendeki en büyük cıva havuzu PERMAFROST

    Gezegendeki en büyük cıva havuzu PERMAFROST

    Gezegenimiz ısındıkça, donmuş toprakların altında uyuyan büyük toksin depoları açığa çıkmaya başlıyor. Devasa miktarlarda zehirli, ağır metaller dünyamıza tehlike yaymaya başlıyorlar. Masal anlatır gibi başladığıma bakma; konuyu aslında var olmayan ejderhalara bağlamayacağım. Maalesef gerçekten var olan ve tehlikeli bir şeyden bahsedeceğim. Bahsettiğim şey, ağır bir metal olan

    CIVA.

    Küresel ölçekte küresel ısınmanın getireceği en önemli neticelerden aklınıza ilk neler gelir diye sorsam herhalde 10 kişiden 8’i önce buzul erimesi, ardından deniz suyu seviyelerinin yükselmesi der. Aslında ikisi bir başlık; biri olduğu için diğeri de oluyor. Yani temelde ilk aklımıza gelen ‘buzulların erimesi’. O buzullar eriyor ama buzullar öyle kutupların ya da dağların tepelerine kondurulmuş, oturan nesneler değil elbette. Kullandığımız, tarım yaptığımız toprağa geçmeden önce arada donuk topraklar var: PERMAFROST.

    Sorun şu: Buzulların erimesi gibi donuk topraklar da çözünüyor. Araştırmalar gösteriyor ki, Kuzey Kutbu’nda permafrostun (donmuş toprakların) içinde bulunan cıva, buzlar eridikçe ve donuk toprak çözündükçe nehirlere, denizlere, atmosfere ve çevreye doğru topraktan salınmaya başlıyor ve besin zincirine karışarak her türden canlıya zehir yayıyor. Şimdi buradaki iki kavramı açalım: Permafrost ve cıva. Permafrost, kutuplardaki donmuş topraklara verilen isim; biyolojik etkinliğin olduğu aktif tabakanın hemen altında. Oraların toprakları o kadar soğuk neticesinde tabii donmuş oluyor, biraz önce ufaktan değindiğim gibi. Bu neden burada üzerinde durulacak kadar önemli, çünkü ufak bir alan değil. Özellikle Kuzey Yarımküre’deki karaların dörtte birini kaplıyor bu topraklar. Konumuz cıva ama yeri gelmişken söyleyeyim, büyük miktarda da karbon ve metan depoluyor. Yapı olarak da doğa için çok büyük önemi var permafrostun çünkü eridiğinde erozyona, göllerin yok olmasına, toprak kaymasına, zemin çökmesine neden olabiliyor, bitki türlerinin kompozisyonunu değiştirebiliyor. Hatta insanların “sarhoş ağaçlar” diye isim verdiği ağaçlar var, yine kutuplarda. Permafrost eridiğinde erozyona veya çatlaklara, işte az önce saydığım durumlara yol açıyor, dolayısıyla toprak zayıflıyor, hassaslaşıyor, sonra da ağaçların düz büyümek, uzamak yerine daha eğimli olmasına, bazen düşmesine bile sebep oluyor.

    Cıvanın doğada bulunması aslında normal bir durum. Çünkü kayaların ayrışması, volkanik patlamalar ve ayrıca orman yangınları gibi kaynaklardan atmosfere ve çevreye cıva yayılabiliyor. Fakat anormal olan durum şu: Havadaki cıvanın yaklaşık üçte ikisi insanlar tarafından salınıyor. Yani normal olmayan şey, cıvanın miktarı.

    İnsanlar kömür yakarak, bazı kirletici kaynakları kullanarak havaya cıva yayıyor. Önce bu ağır metal havada dolanıyor, sonra rüzgârla sürüklenerek yere tekrar düşüyor, suya veya karaya, toprağa karışıyor. Balıklar ve diğer bazı hayvanlar tarafından toplanıyor ve besin zincirinde her geçen gün miktarı daha da artarak en son insana kadar ulaşıyor. Bak burası önemli, altını çiziyorum; besin zincirinin her basamağında cıva miktarı daha da artıyor. Dolayısıyla en üst basamaktaki insan da, en fazla etkilenen canlı oluyor.

    Bu ayki konu aslında mevzunun karışık olduğunu gösteren bir araştırma üzerine, karmaşıklığından ziyade daha tehlikeli. Evet, doğru kelime bu: Tehlikeli. Araştırmanın başında, permafrostların çok az cıva içerdiği veya hiç içermediği düşünülüyordu. Ancak sonra, Amerika’nın Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi’nde toplanan veriler permafrostun yalnızca cıva barındırdığını değil, gezegendeki en büyük cıva havuzu olduğunu da gösterdi, devasa miktarlarda ağır metal içerdiğini. Kuzey Kutbu’ndaki donmuş topraklarda doğal olarak bulunan cıva miktarı, insanların son 30 yıldır atmosfere yaydığı (kömür vs kirletici kaynaklar) cıvadan bile 10 kat fazla ki, az önce atmosfere ne kadar fazla cıva bıraktığımızdan bahsettim, işte bundan bile fazla. Bu elementin baskı altında dışarı çıkmasını engelleyen buz örtüsü kalktığında asıl problem başlıyor. İklim değişimi karaları ısıttıkça, bu çözünen permafrost önemli miktarda cıvayı çevreye yayıyor ve besin zincirinde birikmesine çok daha fazla olanak tanıyor. Zehirli bir ağır metal olan cıva, değişik formlarda balık ve diğer hayvanlarda bulunabiliyor ve insanlarda da ciddi sağlık problemlerine yol açıyor. Merkezi sinir sitemine, böbreklere ve beyne zarar veriyor, konuşma, kas hareketlerini etkiliyor, doğum kusurlarına sebep olabiliyor. İnsanların cıvaya maruz kalmasının ise temel olarak üç yolu var: Atmosfere cıva yayan kömür ve diğer fosil yakıtlarının yakılması, cıvayı daha önceden bünyesine almış balık veya deniz ürünü tüketmek ve küçük ölçekli altın madenciliği. Burada madenciler altını taş ve tortulardan ayırmak için cıva kullanıyorlar ve dünyada milyonlarca maden işçisi bu tehlikeli işlemden etkileniyor.

    Kuzey yarımkürede kuzeylere çıktıkça atmosferik ve oşinografik süreçler daha karmaşık hal almaya başlıyor. O yüzden buralarda biriken cıva miktarı da daha fazla oluyor. Özellikle Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerde yaşayan ve geçimini avlanma ile sağlayan insanların vücutlarında yüksek oranda cıvaya rastlanıyor. Çünkü kaynağın binlerce kilometre uzağındaki canlılar (balık, kuş, fok, kutup ayıları, bazı balinalar, vs.) bünyesine alabiliyor. Bu yüzden kirli nehirler veya kirli sularda yetişen ve özellikle uzun ömürlü olan orkinos, kılıç balığı gibi türleri tüketmemekte fayda var.

    Normal şartlarda permafrost miktarındaki değişimler yüzyıllarca sürmesine rağmen IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli), 21. yüzyılın ortalarına kadar Kuzey Yarımküre’deki permafrost alanının yüzde 20 ila 35 oranında düşeceğini tahmin ediyor. Buna ek olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı, 2080 yılına kadar erimenin yüzde 30-50 artabileceğini söylüyor. Hatta süreç, Batı Sibirya’da dahil olmak üzere dünyanın bazı yerlerinde halihazırda başlamış olup, 2020 yılına kadar ciddi oranda artması bekleniyor. 2020’ye iki yıl kaldığını hemen hatırlatayım burada.

    Şu an bilinen gerçek ise şu: Küresel ısınma devam ettikçe permafrost çözünecek ve cıvanın bir kısmı da açığa çıkacak. Bu ikisi kesin biliniyor. Ancak ne kadar miktarda ve ne zaman olacağı şimdilik soru fazında. Araştırmanın bir sonraki aşaması da bu soruların cevabını araştırmaya yönelikmiş zaten. Yani siz soruyu sormadan adamlar sorunun cevabını araştırmaya başlamışlar bile. Tabii bir de Arktik’te olan Arktik’te kalmayacak.  Biliyorsunuz kutuplar ısınıyor, jet akımları gevşiyor Amerika’da ve Avrupa’da. Hatta bizim bulunduğumuz enlemlerde kıyamet kopuyor. Kutuplarda olan şey yalnızca kutupları etkilemiyor, bu zehirli metal de kilometrelerce uzağa taşınabiliyor. Hadi bakalım, buradan yemeğe geçecekseniz bu akılda bir yerde, bir köşede dursun, lazım olur. Gelecek ay yine üç sayfa ileride, üç sayfa beride buralarda bir yerlerde olurum, yine buluşalım. Kalın sağlıcakla… ☸

  • Okyanuslar ve yosun ormanları

    Okyanuslar ve yosun ormanları

    Aralık ayı da geldiğine göre artık kış mevsimine girdik demektir, teoride en azından. Bazen pratikle teori örtüşemiyor ama konumuz bu değil zaten. Şu soğuk havalarda size içinizi ısıtacak bir konu anlatayım mı? Yalnız bu tatlı bir ısınma değil pek; içi seni, dışı beni yakar cinsten.

    Okyanuslarımız… Okyanuslarımız ısınıyor. Okyanuslar ısındıkça da ormanlar yok oluyor. Nasıl mı? Konu derin, toplanın etrafıma anlatmaya başlıyorum. Okyanus sıcaklık değerlerinde artık; “sürekli bir artış” var. Özellikle son 20-30 yılda okyanuslar 1.5° C’den fazla ısındı. Ve bu ısınmanın getirdiği sonuçlardan birisi de ormanların yok oluşu oldu. Burada ormandan kastım sualtı yosun ormanları (kelp forests). “Yaaa o ormanlar mı? Tamam o zaman” deme sakın, en az karalardaki ormanlar kadar önemli. Zira omurgasızından balığına, balinasından kuşlarına kadar her türe habitat sağlayabiliyor. Karalardaki canlılar için orman ne ise, deniz canlıları için de sualtı yosun ormanı da o; ticari balıkçılığa bile büyük kaynak sağlıyor. Dünya üzerindeki en üretken ve dinamik ekosistemlerden birisi. Yosun ormanları 30 farklı çeşidini barındıran büyük, kahverengi algler topluluğudur. Bu yosunların her biri uzun uzun, böyle okyanus tabanından başlayan kule şeklinde kocaman yapraklı canlılar. İdeal koşullarda büyüyen bir alg her gün 45-46 santimetre kadar uzayabiliyormuş. Yine okyanusta yaşayan renkli, yavaş büyüyen mercanların aksine çok daha hızlı büyüyorlar. Aynı bir kara ormanında olduğu gibi kocaman yapraklarıyla diğer canlılara hem barınak hem besin sağlıyor, yoğun gruplaşmalar halinde aynı ormanlar gibi gelişiyorlar. Ve yine bir kara ormanında olduğu gibi onlar da mevsimsel değişiklikler yaşıyor, fırtınalar ve El Nino gibi büyük hava olaylarından bile kopabiliyorlar, tabir yerindeyse “yaprak döküyorlar”. Ama her ilkbahar geldiğinde tekrar gelişiyorlar. Yani doğanın kendine ait koşullarıyla bir şekilde başa çıkıyorlar ama başa çıkamadıkları bir şey var: Sıcaklık artışı. Nedeni de genel döngünün dışında gerçekleşen büyük kısmından sorumlu olan sen, ben, biz, onlar… Yani doymayan insanoğlu. 

    DENİZKESTANELERİ DOYMUYOR!

    Şimdi bu ormanların en önemli özelliği şu: Yaşamlarını soğuk ve besin yönünden zengin sularda sürdürebiliyorlar. En önemli dedim çünkü yukarıda bahsettiğim gibi sularımız ısınıyor, bu yüzden besin yönünden de fakirleşiyor, sonuç olarak da kuraklaşıyor. Okyanusta da kuraklık olur mu? Oluyor, işte. Ilık sular ve dolayısıyla besin yetersizliğinden dolayı yapraklar solgunlaşıyor, beslenemiyor, cılızlaşıyor. Bir de burada başka bir tehlike daha var: Denizkestaneleri. Denizkestaneleri sıcak suyu seviyor ve bu sıcak suları tespit edip oralara göç etmeye başlıyor. En büyük hobisi de bu yosunları yiyip bitirmek. Ormanları yese doymuyor, onlara başka istilacı canlılar da eklenebiliyor. E zaten beslenememiş, zayıflamış yosunlar da hepten tükenmeye başlıyor maalesef. Bu yok oluşun en belirgin örneklerinden biri Doğu Tazmanya’daki yosun ormanları. Bugün bu ormanların yüzde 95’i yok olmuş durumda. İşin daha da umutsuz tarafı, su hâlâ hızlıca ısınmaya devam ediyor ve buraya “long spine urchin” türü bir denizkestanesi akın ediyor. Yani kalan yüzde 5 için de durum hiç parlak değil. Bu ekosistem Doğu Tazmanya’nın sembolüydü fakat artık yok, bildiğin yok. Sadece Avustralya’da değil, dünyanın birçok yerinde bu sorun var. Güney Norveç’te okyanus sıcaklıkları şeker yosunları “saccharina latissima” için sınırı aşmıştı ve 1990’ların sonunda kitlesel bir ölüme yol açtı. Bu ölen yosunların yerini kalın ve verimsiz bir tür olan çim yosunları almıştı. Dolayısıyla orada tekrardan bu ormanların gelişimi olamadı. Batı Avrupa’da ısınan Atlantik Okyanusu, “laminaria digitata” yosunlarının kıyı yatakları için ciddi bir tehdit oluşturuyor ve araştırmacılar en geç 21’inci yüzyılın ikinci yarısına kadar Fransa’nın bazı kısımlarında, Danimarka’da ve Güney İngiltere’de bu türlerin tamamı ile yok olacağını tahmin ediyor. Böyle uzak yerlerden örnek verdiğime bakma. Türkiye’de de mesela Poseidon deniz çayırları Ege ve Akdeniz’in en önemli ekosistemlerinden biridir. Fotosentez yoluyla oksijen, dolayısıyla da hayat sağlıyor. Ancak maalesef burada da kayıplar yaşanıyor. Korumaya alınıp hatta üzerine yeniden ekimler yapılıyor.

    NASIL ISINIYORUZ?

    Fosil yakıtlar yakıyoruz, endüstriyel ürünler üretiyoruz, tarım yapıyoruz, hayvancılık yapıyoruz, ormanları yok ediyoruz. “Tarım yapmayalım mı?”, “Hayvancılık yapmayalım mı?”, “İnsanoğlu ne yesin?” soruları geliyor kulağıma. Evet tarım ve hayvancılık lazım ama bilimi kullanarak, maksimum verimle yapılmalı. İsrafın da önüne geçilmeli. Dünyada bunca yeterli besine ulaşamayan insan varken aşırı tarım ve hayvancılıkla hem küresel ısınma sorunu, hem sağlık sorunları, hem de yeni tarım alanları için ormanlar yok olmazdı. Yaptığımız bunca şeyle dünyanın ortalama sıcaklığını ve bu ortalamanın içinde yer alan okyanus sıcaklıklarını artırıyoruz. Ve bu artış sadece anlattığım sualtı ormanları için geçerli değil tabi ki. Hep bahsediyoruz zaten, ısınma su içinde termal strese yol açıyor; okyanus akıntıları değişiyor, iklim değişimi ile deniz seviyeleri yükseliyor, fırtına paternleri değişiyor. Yani daha güçlü, daha sık fırtınalar gerçekleşiyor. Yağışlarda değişiklikler oluyor ve bu değişiklikler yüzünden taşkınlarla kirleticiler okyanuslara kadar taşınıyor, tortular birikiyor. Aynı zamanda en önemli tehlikelerden birisi de artan karbondioksit miktarı yüzünden sular asidikleşiyor, pH değerleri düşüyor. Bu da deniz yaşamında gelişim oranını düşürüyor, yapısal sorunlara yol açıyor. Düşünsene, bizim hoyratlığımız yüzünden okyanusun dibindeki masun bir kabuklu asit oranı artmış suda evini barkını kaybediyor, hastalanıyor, ölüyor. Bütün bu saydıklarımın hepsi de deniz yaşamının en en önemli ekosistemlerinden biri olan mercan resiflerini etkiliyor. Mercanlar denizlerin canı gibi, oksijen kaynağı. Mercanlar gidince okyanuslarda hayat bitiyor, havadan karbondioksit emen okyanuslar artık ememez hale geliyor. Ve biz daha da ısınıyoruz. Aslında okyanuslarda müthiş bir denge ve mükemmel bir düzen var, hayat koşulları normal seyrinde devam ettikçe tabii. Nasıl çevremizdeki değişiklikler bireysel veya toplumsal hayatımızı etkileyebiliyorsa, okyanus yaşamında da bu böyle. İşte sıcaklığın yalnız bir iki derece bile artması ekolojik dengeyi altüst etmeye yetiyor. Çevre koşullarına uyum sağlayamayan türler başka yerlere göç etmeye başlıyor, bir kısmı da yok oluyor.

    Yine içini kararttım biliyorum ama bunları bil, tedbir al, güzel günler senin olsun diye. 2018’in ilk ayında yine buralarda görüşmek üzere. 2018 hep iyi haberler alacağınız, sağlıkla geçen bir yıl olsun. Sağlıcakla kalın.☸

  • UV ve  plankton

    UV ve plankton

    Yazın “konuşulmazsa olmaz” konularının başında ne gelir? Tabii ki güneşin zararlı ışınları. Geçtiğimiz yıl, yine bu sıralarda ultraviyole ışınlarından konuşmuştuk aslında. Ama o zaman konu genel olarak insan sağlığıydı. Bu sefer biyosfer nasıl etkileniyor, onu konuşalım.

    Biyosferi biliyorsun değil mi? Atmosferin tepesimden, okyanusun dibine kadar her şey.  Önceki yazıda bahsetmiştik ama konumuza yeni dahil olan okurlarımız için ilk önce ultraviyole nedir, onu bir kısaca açayım.  “Elektromanyetik spektrum” dediğimiz şey; ışığın tüm dalga boylarının yerini, boyunu ve frekansını belirten bir tayf. Bu bantlarda bizim görebildiğimiz ışınlardan da öte ışınlar tanımlanıyor. Infrared, gamma, x-ray, mikrodalga, ultraviyole. Biliyorsundur, bilmesen de adlarını duymuşsundur. Ultraviyole, yani morötesi ışınlar bir yere kadar sağlık için gerekli, D vitamini açısından. Ancak sıkıntı şurada; bu UV radyasyonun o “fazlası zarar” dediğimiz kısmını da alıyor olmamız. Şimdi araya bir parantez açacağım, bu kısma biraz sonra devam edeceğim.

    OZON TABAKASINA ZARAR VEREN İNSAN

    İnsan vücudunda DNA, UV-B radyasyonunu kolayca absorbe edebilen bir nükleik asit. DNA üzerindeki moleküller ihtiyacı kadar UV’yi aldıktan sonra fazlası bu molekülleri bozuyor, şeklini değiştiriyor, bazı hücreleri de öldürüyor. Ancak canlı hücreler “akıllı”, UV-B radyasyonunun tahribatını tamir edebiliyorlar. Bir bakıma “belli bir seviyeye kadar” vücudu UV’ye karşı korunabiliyoruz. Canlı hücrelerin tamirine “bireysel bir savunma” dersek, küresel kapsamda tüm canlıları bu zararlı ışınlardan koruyan, savunan ne? Tabii ki OZON. Yukarı seviye atmosferde bulunan ozon, güneşten gelen fazla UV ışınımını emen ve çoğunun dünyaya ulaşmasını engelleyen kimyasal bir tabaka. Hatta öyle ki, UV-C’yi komple izole ediyor, yere ulaşmasını engelliyor. O gelse zaten tamamen bittik. Şimdi yazımın başındaki “fazlası zarar” kısmına geri gelelim. 1970’lerin ortalarından beri, insan faaliyetleri, bu ozon tabakasına zarar veriyor. Atmosferin kimyasını, stratosferdeki (biz atmosferin troposfer tabakasında yaşıyoruz, stratosfer de bir üst katman oluyor.) ozon miktarını azaltacak şekilde değiştiriyor. Yani bu ne demek oluyor? Mor ötesi ışınların atmosfere, özellikle yılın belirli zamanlarında dünya yüzeyine geçebileceği anlamına geliyor. Bu durumda UV’nin fazlası yakıp yıkıyor. İnsanda deri hastalıklarından göz problemlerine kadar çok çeşitli zararlarının olduğunu biliyorsunuz, yıllarca konuştuk, ezberledik herhalde. O yüzden biyosferde yaşayan bizden başka canlıları konuşalım. Bu canlılar arasında gözle görülemeyecek kadar minik planktonlar da var, buzullarda ikamet eden kutup ayıları da..

    PEK ÇOK BİTKİ UV’YE KARŞI HASSAS

    Bitkiler de bir canlı olduğuna göre, onların da DNA’sı var ve bitkilerin de DNA’sı aşırı UV radyasyonuna duyarlı. Aslında durum bizden pek farklı değil, yani yine DNA’daki moleküller ve hücrelerle ilgili. Temel problem şu: UV ışını bitki hücrelerinde serbest radikallerin oluşumuna sebep oluyor. Bu serbest radikal dediğimiz şey de istemeyen bir şey. Çünkü serbest radikaller; protein gibi,  gibi çok önemli birçok organik kimyasalın zarar görmesine ya da yıkımına yol açıyor. Bak, 200’den fazla bitki türüyle yapılan bir çalışma şunu gösteriyor: İçinde pirinç, soya fasulyesi, buğday, pamuk ve mısır gibi türlerin de olduğu bitkilerin yarısından fazlası UV’ye karşı hassas. Ve hassas bitkilerde gözlenen durum; UV radyasyonun yaprak ve kök gelişiminde azalmaya, daha düşük kuru ağırlığa ve daha az fotosentez aktivitesine yol açıyor. Hatta olaya büyük bir çerçeveden bakarsak, ürünlerin büyüklüğü, verimliliği ve kalitesi etkileneceğinden, aşırı UV’nin atmosferden geçip de toprağa ulaşması tarımdan elde edilen geliri bile etkiliyor.

    Bir dipnot

    Ultraviyole radyasyona aşırı maruz kalma, bazı bitki türlerinin çiçeklenme sürelerini değiştirebiliyor ve bu nedenle kendilerine bağımlı hayvanlara da zarar veriyor. Besin zincirinde bir yerde sorun oldu mu sıkıntı başlıyor.

    FİTOPLANKTONLAR NEDEN ÖNEMLİ?

    Şimdi göremediğimiz kadar minicik o fitoplanktonların kocaman sorunlarla ilişkisine geldik. Bitkiler karada nasıl üreticilerse, fitoplankton dediğimiz bu canlılar da su ekosisteminin üreticileri. Fotosentez yapıyor, karbondioksit tüketiyor. Yani sudaki besin zincirinin ilk basamağı. Yüzen, güneş ışığı ve çözünmüş besin maddelerini kullanarak kendi yiyeceklerini çıkaran mikroskobik organizmalar. Aynen aynen ta kendisi; geçen ay Karadeniz ve İstanbul Boğazı’nda  o muhteşem turkuaz rengini kazandırmasıyla popülaritesi artıran fitoplankton. Yeri gelmişken, onun sebebini de özetleyelim hemen şuracıkta.

    Genelde her yıl aşağı yukarı aynı zamanlarda, Karadeniz’de böyle fitoplankton patlamaları oluyor. Tuna ve Dnieper gibi nehirlerden bol miktarda su akışı, Karadeniz’e tam da fitoplanktonlar için gerekli olan çözünmüş besin maddelerini taşıyor. Alıyorlar tabii kokusunu, yüze yüze kaynağına geliyorlar, bir araya toplanıyorlar.

    Fitoplanktonlar, fotosentez yaparken kullandığı klorofilin rengi o yeşil turkuaz arası renk. Peki, fitoplankton tek tip bir canlı mı? Değil, onun da çeşitleri var ve Karadeniz’de yaygın olarak bulunanlardan bir tanesi de beyaz kalsiyum karbonat içeren coccolithophores (kokolitoforlar). (Bu ismi tekrarlatmazsan sevinirim, bir daha söyleyemem zira). İşte bu adı söylemesi zor olan planktonlar çok sayıda toplandığında parlak, turkuaz bir renk veriyor suya. Peki yararlı mı zararlı mı, deprem mi, sel mi, tsunami mi, ateş topu mu diye sorarsan yanıtı şöyle: Genel olarak fitoplankton; balık, kabuklu deniz hayvanları ve diğer deniz organizmalarının besin kaynağı. Dolayısıyla onların beslenmesi açısından iyi. Ancak bu olayın sık sık veya büyük oranda gerçekleşmesi ötrofikasyona (bu da suda oksijen kaybına) yol açabilir ve deniz yaşamını zora sokabilir. Vel hasıl fitoplanktonlar besin zincirinin temelinde yer alıyor, çok önemliler. İşte bunların başı dertte.

    İKLİM DEĞİŞİMİNİN BAŞ SORUMLUSU: KARBON

    Dağıldın değil mi? Gel ben unutmadım, konu Ultraviyole. Şimdi bu fitoplanktonlar, atmosferden geçen aşırı miktarda UV ışınlarından etkileniyor. Üretkenliği, yani fotosentez miktarı azalıyor. Aynı zamanda temel biyolojik fonksiyonları yerine getiren enzim reaksiyonları da etkileniyor, organizmaların okyanuslardaki hareket ve yönelimlerini değiştiriyor. Bu planktonlara üretici demiştim ya hani, dolayısıyla bitkiler gibi onlar da fotosentezde karbondioksiti kullanıyor.

    Buradaki önemli noktaya dikkat ettin mi? Evet, iklim değişiminin baş sorumlusu olan karbonun çok büyük miktarını bu mikroskobik canlılar emiyor ve deniz canlıları, ardından karalar için besin üretiyor. Ama ozona verdiğimiz hasar, yeryüzüne ulaşabilen UV’yi artırıyor, artan UV fitoplanktonları vuruyor, fotosentez için karbon tüketicisi olan fitoplanktonlar azalınca çektiği karbon da azalıyor tabiatıyla. Dolayısıyla atmosferden çekilen karbon azalıyor, atmosferde daha fazla karbon birikiyor. Al sana KÜRESEL ISINMA!

    Bu arada kutuplar, ozon tabakası konusunda biraz daha dertli. Mesela Antarktika’nın UV radyasyondaki artışa toleransı daha az. Çünkü ozondaki hasar burada daha fazla. Ve 1980’lerde başlayan çalışmalara göre bu hasar her geçen yıl hızla artıyor. Yani buradaki ekosistem daha yüksek miktarda radyasyona maruz kalıyor ve yüzey sularındaki fitoplanktonların fotosentezlerinde en az yüzde 6-12 azalma ile sonuçlanıyor. Besin zincirinin ilk canlısındaki bu azalma da onu yiyen balıkları, sonra onu da yiyen daha büyük balıkları, onları da yiyen karadaki memeli canlıları, kısacası tüm ekosistemi, biyosferi etkiliyor. “Hee biyosferse sorun yok” diye bakıyorsan o biyosferin içinde sen de varsın, ben de!

    O zaman seninle ben gelecek ay yine burada buluşalım. Kal sağlıcakla… ☸

  • ÜZÜM

    ÜZÜM

    Türkiye’de 420 bin hektar üzüm bağı var. Bu sayıyla dünyada beşinci, Avrupa’da da Fransa ve İtalya’dan sonra üçüncü sırada geliyoruz. Bizim için bu kadar kıymetli ürün de maalesef iklim değişiminden etkileniyor! Senaryolar şunu söylüyor: Avrupa’da bağcılığın kuzey sınırı 2020’ye kadar 10 ila 30 km daha kuzeye kayacak. 2020-2050 arasında ise bu oran iki katı yükselecek. Evet, üzüm yok olmuyor ama maliyetleri artıyor, kalitesi değişiyor!

    Etrafımızdaki her şey ne kadar hızlı değişiyor aslında değil mi? Çoğunu da değiştiğini fark etmeden hayatımıza katıyoruz. Adapte olabiliyoruz, ama uyum sağladığımızı ancak geriye bakıp sorguladığımızda fark edebiliyoruz. Hamasi konuşmalara girmeyeceğim, anlatmak istediğim şey basit. Bir kere havamız değişiyor. Havamız değişince, havamız da değişiyor (naçizane meteorolog mecazı, kabul et artık). Planlarımız, sağlığımız, moralimiz, yediğimiz, içtiğimiz her şey değişiyor. Evet, yediğimiz, içtiğimiz şeylerde eski tat yok, bunun farkındasın zaten. Bir de farkında olmadıkların var, sen görmeden gerçekleşiyor. Sadece gözümüzün gördükleri bile hayatımızın, tarımımızın üzerinden öyle bir geçiyor ki geride bir şey bırakmıyor. Geçen yazılardan birinde, “kahve”den bahsetmiştim. Tamam, kahve dünyayı çok etkiliyor, bizim kahveden daha iddialı olduğumuz başka ürünlerimiz var. Bakınız: Üzüm! Yazın güzide meyvesi üzüm. Üzümün başına gelenler aslında birçok ürünümüzün başına geliyor, ama ben konuyu üzüm üzerinden anlatacağım. Yani sıkıntımız, “nerde kaldı bu yaz” ya da “hâlâ hırkaları montları kaldıramadık yahu”dan biraz öte.  İşte yaz mevsimi, üzümün her şeyini yaparız artık, sofralarda yeriz, suyunu içeriz, reçelini pekmezini, şarabını, pestilini yaparız. Ramazan da geldi, şırası şerbeti derken, tabir yerindeyse üzümden hücrelerine kadar istifade ederiz. Bu kadar çok şeyini yaptığımız üzüm bizim için kıymetli tabii. Yalnızca bu nedenlerle de değil; bak Türkiye’de 420 bin hektar üzüm bağı var. Bu sayıyla dünyada beşinci, Avrupa’da da Fransa ve İtalya’dan sonra üçüncü sırada geliyoruz. Bizim için bu kadar kıymetli ürün de maalesef iklim değişiminden etkileniyor.

    Manavlardaki yeşil üzümleriyle, Tarsus’taki beyaz üzümleriyle, yerel pazarların minik pitikareli kavanoz reçelleriyle, Şarköy’deki papazkarası, Orta Anadolu’daki kalecik karası şaraplarıyla üzümün ticareti de yaygın ülkemizde. Hatta gitgide daha da yaygınlaşıyor. Dolayısıyla ekonomik boyutu da, gıda sektöründeki payı da önemli. Ama iklim değişimiyle henüz alıcı fark etmese de üreticiler biliyor, üzüm yetiştiriciliği dönemlerinde beklenmedik durumlar, üzümde erken veya geç hasat dönemleri oluşmaya başladı. Hâl böyle olunca, sulaması, gübrelemesi, ürünün kalitesi, pazarlaması, muhafazası da değişmek zorunda kaldı. Bak sana çok basit bir mantık; bu yıl bahar, ısınma gecikti, mayısta azalması gereken yağışlar azalmadı, aksine arttı. Isı yükselemiyor, yağışlı günlerde normal olarak güneşlenme de az, zemin ısınamıyor, üzerine gece yaşanan ısı kaybıyla gece sıcaklıkları düşük kalıyor. Üzüm koruk halinde kalıyor, yaprakları gelişemiyor. Güneşlenme artmaya başladığında da üzüme gölge yapacak yaprakları istediği büyüklükte olamayınca, savunmasız üzümü güneş affetmiyor, yakıyor. Bu sıradan, basit bir etki, başka?

    ORTALAMA DEĞERLER İSTİYOR

    Şimdi başka neler oluyor ve neden oluyor konuşalım. İklim değişikliğinin üzümle aynı bağlamda anılması çok normal. Çünkü tahmin edersin ki iklim, hava şartları üzüm yetiştiriciliğinde kilit rol oynuyor. Sıcaklık, nem, yağmur rejimi yetişme dönemindeki en önemli parametreler. Bu dönemde üzümün istediği şeyler ortalama şartlardır; ortalama sıcaklık, olumlu hava şartları, günlük sıcaklıkların fazla değişmediği, normallerde geçen bahar ayları yani. Ama iklimdeki dengesizlikler kış mevsiminin erken bitmesine, havaların erken ısınmasına yol açabiliyor. Kış erken bitince de ısınma, gelişim, doğa tabiat canlanıyor, arkasından pat diye baharın ortasında don, ürün gitti. Tam tersi de söz konusu, biraz önce verdiğim örnekte, bu yıl yaşadığımız gibi. Yüksek sıcaklıkların uzun sürdüğü dönemler üzüm kalitesinde negatif etki yaratıyor. Bunun nedeni de sıcak havanın üzümün içindeki bileşenlerin gelişimini etkilemesi. Örneğin şaraplık üzümlerin ürün kalitesini belirleyen asidite, renk, şeker birikimi, aroma gibi özellikler, bu bileşenlerle farklılaşıyor. Normalden fazla sıcaklık asitliği düşürüyor, bu da daha olgun meyve aroması demek. Sıcaklığın düşük olduğu zamanlarda da bu sefer olgunlaşma zorlaşıyor. Yani mütevazı üzüm, ortalama değerler istiyor.

    YAĞMURUN AZI DA, ÇOĞUDA…

    İklim değişikliği nedeni olan artıştaki sera gazlarının başında ne geliyor? Hemen hepimiz biliyoruz artık, karbondioksit. Karbondioksit seviyesinin artması, fotosentezi tetikliyor. “E iyi ya, ne güzel işte gelişim hızlanıyor. Sorun ne?” diyen varsa el kaldırsın. Ben kaldırdım vallahi. Başta iyi bir şeymiş gibi geliyor ancak kazın ayağı öyle değil. Aslında iklim değişimi ile meydana gelen vurucu etkiler bir yana, karbondioksitin bizatihi kendisi gözeneklerde dolaylı olarak kısmi kapanmaya yol açabiliyor, fotosentez yeteneği artarken bir anda kısıtlanabiliyor. İklim değişimiydi, sıcaklık artışıydı, karbondioksit patlayışıydı derken hepsi ne yapıyor, atmosferdeki nemi etkiliyor, yağmur rejimini değiştiriyor. Bu da bağcılığı kalbinden vuruyor. Yağmurun az olması da iyi değil, çok olması da. Kuraklık olursa üzümlerde strese yol açıyor, fazla yağış olursa toprak erozyonu yapıyor. İklim değişiminde ne oluyor? Kuraklık oluyor, aşırı yağışlar artıyor. Yani olması gereken olmuyor, olmaması gereken oluyor. Türkiye’de ve aslında dünyanın büyük kısmında yıllık yağmur miktarı ve frekansında tutarsızlıklar, değişimler yaşanıyor. Bu da tomurcuklanmayı, olgunlaşmayı olumsuz yönde etkiliyor maalesef. Ozon tabakasına verdiğimiz hasar, zararlı ultraviyole ışınlarının dünyaya daha çok ulaşmasına yol açıyor. Burası bildiğimiz kısım zaten, her yaz mevsiminin demirbaş konusu. UV’nin cilde etkileri, göze zararları, saçları kırması. Ama bu ışınlar yalnızca vücudumuza zarar vermiyor, yediklerimizi de etkiliyor. İşte bir örneği de üzümde. UV-B Radyasyonundaki artış, fotosentezi düşürüyor, aroma bileşiklerini değiştiriyor. Bir de şaraplık üzümlerde phytopropanoid denilen bir gen var, UV-B bu genlerin aktivasyonunu etkiliyor, yani antosiyanin birikimini engelliyor, yani Türkçesi şarabın renk ve bileşimini değiştiriyor.

    İKLİM TARIMI, TARIM İKLİMİ ETKİLER

    İşte temel değişimler bunlar. Bu değişimler ve şimdiden başlayan etkiler göz önüne alınarak oluşturulan senaryolar şunu söylüyor: Avrupa’da bağcılığın kuzey sınırı 2020’ye kadar 10 ila 30 km daha kuzeye kayacak. 2020-2050 arasında ise bu oran iki katı kadar daha yükselecek. Evet, üzüm yok olmuyor ama maliyetleri artıyor, kalitesi değişiyor olacak. Tarım için bir söz vardır, “iklim tarımı, tarım iklimi etkiler”, adeta bir geri besleme söz konusudur. Bak üzümün de iklim değişimine etkisi var. Tarımın iklime etkisi, kimyasal gübreler, üretim esnasındaki havaya salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının başlıca kaynak oluşturması. Ama üzüm, mısır vb. ürünler, diğer tarım ürünleri gibi fazla ilaç ve gübre gerektirmiyor. Dolayısıyla, üretim esnasında karbon ayak izine baktığımızda üzüm için diğer ürünlere göre daha masum diyebiliriz. Asıl sorun nerede biliyor musun? İşin ticaretinde. Çünkü şarap dünyanın yalnızca belirli bölgelerinde üretilebiliyor, bu yüzden de kalkıp taa Fransa’dan Japonya’ya şarap taşımak zorunda kalınıyor. Burada önemli olan mesafe değil, taşıma şekli aslında. Deniz taşımacılığı sera emisyonu yaymada en masumu. Kara taşımacılığı ise beş katı daha fazla. Hava kargosu 11 kat daha fazla sera gazlarına katkı sağlıyor. Paketlemede ise ağır cam şişe kullanmak, hafif cam veya diğer paketleme alternatiflerine göre daha fazla yakıt tükettiriyor, yani daha fazla karbon salınıyor.

    Haziran aslında bilinenin aksine yaz değil, bahar aylarından. Özellikle batı bölgelerde. Hoş baharı da göremedik ya, neyse. Gelecek ay yazın getirdiklerini konuşuruz. Sağlıcakla kalın… ☸