Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • OKYANUSLARI NASIL SEVERSİNİZ? YEŞİL Mİ, MAVİ Mİ?

    OKYANUSLARI NASIL SEVERSİNİZ? YEŞİL Mİ, MAVİ Mİ?

    Havaların yanında, deniz ve okyanuslar da ısınıyor ve subtropiklerdeki sular daha yoğun mavi olurken ekvator ile kutuplara yakın okyanuslar da daha fazla yeşil renk alıyor. MIT Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırma, fosil yakıt tüketimi aynı şekilde devam ederse, 2100 yılına kadar okyanuslarımızın renginde yüzde 50’ye kadar fark olacağını gösteriyor. Takdir edersiniz ki, bu da ciddi bir probleme dönüşecek.

    Nisan ayıyla beraber bahar mevsimine ulaşmış olduk. Sizin mevsiminiz hangisi? Ben ilkbaharcıyım; doğanın uyanışı, manzarası, kokusu bir başka geliyor bana. Çiçekler açarken, ağaçlar yeşillenirken doğanın boyadığı manzaralar tam bir resim tablosuna dönüşüyor. Her şey böyle güzel giderken can sıkıcı şeyler olmuyor mu, oluyor maalesef. Mesela iklim değişimi doğanın elinden fırçayı aldı, artık kendi boyuyor gezegenimizi.

    Evet evet, söylediğim çok da mecaz sayılmaz. Havaların yanında, deniz ve okyanuslar da ısınıyor ve subtropiklerdeki sular daha yoğun mavi olurken Ekvator ile kutuplara yakın okyanuslar da daha fazla yeşil renk alıyor. MIT Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırma, fosil yakıt tüketimi aynı şekilde devam ederse, 2100 yılına kadar okyanuslarımızın renginde yüzde 50’ye kadar fark olacağını gösteriyor. Takdir edersiniz ki, bu da ciddi bir probleme dönüşecek.

    FİTOPLANKTON

    İnsanlar, Sanayi Devrimi’nden bu yana ekonomik gelişme ve nüfus patlaması sonucu ihtiyaç duyulan enerjiyi karşılamak için fosil yakıt tüketiyor. Bu fosil yakıt tüketimi de atmosferdeki sera gazı miktarının artımına, bu da küresel ısınmaya yol açıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Özellikle de okyanuslarımız bu ısınmadan nasibini ciddi oranda alıyor. Tabii ısınma ne demek? Yok, buraya fazla girmeyeyim. Çünkü denizlerin ısınması gerçekten de çeşitli sonuçlara yol açıyor. Ama şunu söyleyeyim: Denizlerin, okyanusların ısınması oradaki yaşamı direkt olarak etkiliyor. Çünkü deniz canlıları çok daha asidik bir ortamda büyüyor, pH seviyesi değişen bir ortamda yaşamaya çalışıyorlar.

    Okyanusların nefesi mercanlar, sonra orada yaşayan balıklar, aklınıza gelecek gelmeyecek her türlü canlı bu durumdan etkileniyor. Örneğin, fitoplanktonlar. Bu arada fitoplanktonlar, fotosentez yaptıkları için okyanusların üreticileridir. Yani karada orman ne ise, okyanusta fitoplankton odur. Bu yeşil bitkiler, fotosentez yaptıkça güneş ışığını emer ve içindeki klorofil sayesinde ışığı yeşil olarak geri yansıtır. Denizcilerin de yüzyıllardır bildiği gibi; daha sıcak olan orta okyanuslar daha mavidir çünkü buradaki canlılık daha azdır, yaşam daha düşük seviyededir. Genellikle soğuk sular ise daha canlıdır, üretici basamağındaki fitoplanktonların faaliyeti daha yüksektir. Bu yüzden buradaki sular daha yeşil tondadır.

    GÖÇ VE TÜRLER KARMAŞASI

    Şimdi iklim değişimi bu durumu nasıl etkiliyor diye sorarsanız… Farklı tip fitoplanktonlar ışığı farklı şekilde absorbe eder. İklim değişimi de fitoplankton türlerinde kaymaya sebep oluyor. Çünkü her bir tür kendi yaşadığı habitata adapte olmuş durumda. Dolayısıyla sıcaklığı ve asit oranı değişen habitatında rahat yaşayamayan tür, kendine uygun başka bir alan bulmak üzere göç etmeye başlıyor. Başka bir tür de onun yerine göç etmiş oluyor ve derken, türler karmaşası çıkıyor ortaya. Farklı tür olması da az önce dediğim gibi ışığı farklı yansıtması anlamına geliyor. Bunun sonucunda suların rengi değişmiş oluyor. Tabii burada asıl önemli olan başka değişiklikler. Örneğin, besin ağının değişmesi. Sonuçta bu canlılar üreticiler, yani besin piramidinin ilk basamağı, temeli, özü. Düşünsenize, daha ilk basamaktan yaşanan değişiklik köklü değişimlerin birinci adımı olmuş oluyor. Aslında bu renk değişimi, asıl etki değil, sadece iklim değişiminin canlılığı nasıl etkilediğini gösteren bir işaret. Yani sadece bir renk değişimi masumiyetinde değil!

    Özellikle üretici basamağında gerçekleşen bu değişiklik yalnızca bulunduğu bölgeyi değil; tüm besin ağını, dolayısıyla balıkçılık endüstrisini, önemli biojeokimyasal süreçleri etkiliyor. Üstelik okyanusların karbon depolama yeteneğine de ket vurarak iklim değişimine artı bir katkıda daha bulunmuş oluyor. Bu konudan birçok kez bahsettim ama yeri gelmişken hızlı bir şekilde tekrar değineyim. Okyanuslar her gün atmosfere yaydığımız karbondioksitin dörtte birini absorbe ediyor, tüketmek üzere yutuyor. Bu kapasite düşerse havadan karbondioksit çekmeye ihtiyaç duymaz, bir numaralı müşterisi olan okyanuslara satılamayan karbondioksit havamızın elinde kalır. O nedenle okyanusların karbon depolama yeteneği, kapasitesi önemli. Konuya devam edelim….

    RENK DEĞİŞİMİ

    Biraz da bu konu üzerinde nasıl bir çalışma yapıldığından bahsedip konuyu tamamlayalım. Bu çalışma, bir gelecek senaryosu kurularak bir simülasyonla gerçekleştirilmiş. Amerika ve İngiltere’den bilim insanları, deniz ekosisteminin fitoplankton ve alg topluluklarında yaşanan değişimleri simüle eden bir test yapmışlar. İnsanlığın fosil yakıt tüketimine devam ettiğini, dolayısıyla sıcaklığın tarihsel seviyenin 3 ˚C üzerine çıkacağını varsayarak 2100 simülasyonunu çalıştırmışlar. Simülasyon sonucunda çıkan sonuç, yükselen sıcaklıkların küresel paleti değiştirdiğini gösteriyor. Dünya okyanuslarının yarısından fazlasında renk daha yoğun bir kıvam alıyor. Koyulaşma yaşamın azalmasını anlatıyor.

    Küresel fotosentezin yarısını sağlayan bir canlı türünün yaşam alanını değiştirmesinin sonuçları da marjinal oluyor, doğal olarak. Yani marjinallik normal oluyor, karışık biraz. Okyanusun optik özellikleri bile değişiyor. Ve bu değişim önemli bir şeylerin olduğunu hızlı ve ilginç bir yolla bize göstermiş oluyor. Bir renk değişimi ile neler oluyor? Ya da neler neler oluyor da ortaya bu renk değişimi çıkıyor. Gelecek ay birkaç sayfa ileride, birkaç sayfa geride yine buralarda buluşalım, sağlıcakla kalın… ☸

  • POLAR VORTEKS 2019 ETKİLERİ GİDEREK ISINIYORUZ

    POLAR VORTEKS 2019 ETKİLERİ GİDEREK ISINIYORUZ

    El ele verip, bu yıl da dünyayı ısıtmaya devam ederek dereceye soktuk. Hem de sıralamada hiç de fena bir yere yerleşmedik ve dördüncü olduk. İşin enteresan kısmı; bu kadar çatışmanın, ayrılığın, kaosun, farklı düşüncenin olduğu dünya bu derecenin elde edilmesinde işbirliği yapabildi.

    Geçen ay NASA (National Aeronautics and Space Administration, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi)) ve NOAA (National Oceanic and Atmospheric Administration, Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi) “2018 yılı en sıcak dördüncü yıl olarak kayıtlara geçti” dedi. El ele verip bu yıl da dünyayı ısıtmaya devam edip dereceye soktuk. Hadi bir adım daha ileri gideyim. 2019 yılının dördüncü, üçüncü, tamı tamına ikinci olması bekleniyor. Evet, modern kayıtlara göre, yani yaklaşık 1880’lerden bu yana yaşanan en sıcak 10 yıl, son 10 yıl içinde yer alıyor. Yani giderek ısınıyoruz.

    Paris İklim Zirvesi’nde küresel ortalama sıcaklığı sabitleme kararı alınmıştı oysa. Ancak ne yazık ki, bu hususta başarılı olunamıyor. Atmosferde biriken karbondioksit miktarı 2018’de rekor seviyeye ulaştı. Ve geçirdiğimiz son dört yıl, tarihin en sıcak yıllarıydı. 2016, ardından 2017 sonra 2015 ve şimdi de dördüncü sıraya 2018 yerleşti. Peki bu ısınmanın etkileri yalnızca kuraklık, sıcaklık artışı, ısı dalgası vs. mi? Aslında değil.

    EKSTREM BİR KIŞ YAŞANDI

    Küresel ısınmanın etkilerini genel olarak ekstrem hava olayları olarak tanımlamak çok daha doğru olur. Çünkü bir taraf kuraklık çekerken, başka bir bölgede de dondurucu soğuklar olabiliyor. Örneğin; bu kış “polar vorteks” dediğimiz kutup girdabında gerçekleşen bozulmalar özellikle Amerika’nın orta batı eyaletlerine dondurucu soğukları getirdi. Chicago, ocak ayının sonunda Antarktika’dan en az 10 derece daha soğuk günler geçirdi. Kuzey Sibirya’da da sıcaklık, aynı şekilde, normallerin altına düştü. Kanada’da yüzlerce okul, üniversite eğitimine ara verdi. Polar vortekste meydana gelen değişimler Kuzey Amerika’nın ve Avrasya’nın birçok bölgesinde ekstrem bir kış yaşattı. Amerika’da dondurucu soğuk 21 kişinin ölümüne yol açtı. O kadar soğuk oldu ki, insanlar birkaç dakika bile dışarıda duramıyordu. E o zaman, hani küresel ısınma? Hani?

    JET AKIMLAR

    Aslında bunun sebebi veya en azından sebeplerinden bir tanesi zaten küresel ısınma. Çünkü Kuzey Kutbu’ndaki o soğuk hava, adı üstünde kutup havası, normal şartlarda güçlü rüzgârlarla -jet akımlarıyla- kilitli tutuluyor. Polar vorteks dediğimiz şey de bu aslında. Kuzey Kutbu etrafında üst seviyelerde bulunan basınç merkezi, tam ortasında ekstrem derecede soğuk bir hava kütlesini tutuyor ve bunun etrafını da bahsettiğim jet akımları sarıyor. Bu sistemi şu şekilde hayal edin, dünyamızın tepesine yerleştirilen bir örtü ortasından tutularak sürekli döndürülüyor, çok hızlı bir şekilde, o kadar hızlı ki şekli hiç bozulmuyor. Ancak hızı düşürdüğünüzde bu örtü dalgalı, kıvrımlı bir şekilde daha aşağı enlemlere kayıyor. Kısacası, mesele bu hızla alakalı. Atmosferin yukarılarında çok hızlı şekilde dönen bu jet akımları, gezegen ısındıkça güçsüzleşiyor, yavaşlıyor ve daha dalgalı, böyle menderes şeklinde, daha güneye doğru iniyor.

    EKSTREM BİR KIŞ YAŞANDI

    Yine bu rüzgârları güçsüzleştiren ısınmanın yanında başka bir faktör de Kuzey Kutbu’nda azalan deniz buzları. Bildiğiniz üzere, bu buzların azalmasının sebebi de küresel ısınma. Normal koşullarda o beyaz, parlak buzlar ısının fazlasını atmosfere geri yansıtıyor ve aşırı ısınmayı önlüyor. Ancak buzların erimesiyle ortaya çıkan koyu renkli okyanus, yaz döneminde ısıyı absorbe ediyor ve kış geldiğinde atmosfere geri yollarken bu rüzgârların, dolayısıyla da polar vorteksin dengesini bozuyor. İşte sonucunda da aşırı soğuk hava kütleleri Kuzey Amerika’nın içlerine doğru iniyor ve en az 90 milyon Amerikalı -40, -45 dereceleri deneyimlemiş oluyor.

    KUTUPSAL GİRDAP BÖLÜNMESİ

    Tabii yalnız Amerika değil bu durumdan nasibini alan. Bu yılki polar vortekste durum şöyle: Arktik Okyanusu’nun uzantısı olan Barents-Kara denizlerinin sıcaklığı normalin üzerindeydi. Burada bir parantezle denizlerin ısınmasının da küresel ısınmanın sonuçlarından biri olduğunu belirtmek isterim. Buradaki sıcaklık artışı Sibirya’da soğuk ve Kuzey Avrupa ile Doğu Amerika’daki ılık havayla ilişkili. Daha fazla teknik detaya girmeyeyim ama şöyle bir toparlarsak; bu yıl soğuk hava girdabı ani stratosfer ısınması sonrasında ikiye bölündü: Kutupsal Girdap Bölünmesi. Ve bir çekirdek Kuzey Amerika’ya, bir diğeri de Avrasya’ya düştü. Batı Kuzey Amerika -özellikle Kanada- ve Sibirya’da çok güçlü bir sıcaklık düşüşü oldu. Kuzey Amerika’nın doğusu kışı ılık geçirirken, Avrupa’da da daha çok ortaya karışık bir havanın olduğunu söyleyebiliriz. 

    SON 150 YILIN EN SICAK ÜÇÜNCÜ OCAK AYI

    “Polar vorteksi herhangi bir fırtına veya bir soğuk hava olayından ayıran şey nedir?” diye bir soru geldi sanırım. Teşekkürler, güzel soru. Şöyle yanıtlayayım: Polar vorteks veya kutup girdabı aslında bir sirkülasyon. Onun tehlike boyutunu bir kasırga veya fırtına ile karşılaştırmak doğru olmaz. Çünkü birbirinden apayrı sistemler. Polar vorteksteki değişim, tek bir fırtınadan farklı olarak uzun süreli, daha kalıcı soğukları temsil ediyor. Sıcaklıktaki uzun süreli düşüş, aynı zamanda birden çok kış fırtınasını da getirebiliyor. Ondan korunmanın yolu da bir dönem olabildiğince iç mekânlarda kalmak. Çünkü bir fırtına yaklaşıyor, yakalanmayalım, kaçalım tarzında bir olay değil sonuçta. Uzun bir dönemi kapsayan ekstrem soğuklar hayatı neredeyse tamamen durdurabiliyor. Birebir örtüşmüyor ama Deniz Dalgası ile Tsunami farklılığı örneği gibi, ikisi de denizden gelen dalga ama sürekliliği farklı.

    Jet akımlarındaki bozulmalar yazın ısı dalgalarına, kışın ani soğuklara neden oluyor. Bu değişiklikler küresel ısınmanın bir yan etkisi mi yüzde 100 bilemiyoruz ama küresel ısınmanın sirkülasyon paternlerini etkilediği çok açık. Ve bu sirkülasyon paternleri de havamızı belirleyen, onu kontrol eden oyuncular; esas oğlan ile esas kız. Bu arada bu kadar soğuk demişken bilin bakalım ocak ayı, 2019’un ocak ayı en sıcak ocaklar arasında kaçıncı sırada yer aldı? Sizin yerinize ben “Yok artık! O kadar Kutup Soğukları geldi, o da mı kurtarmadı?” diyorum. Son 150 yılın en sıcak üçüncü Ocak ayı oldu. Dolayısıyla 2019’un ilk üçe oynadığının işaretini ilk aydan vermiş oldu. Gelecek ay Nisan, en sevdiğim 12 aydan biri. Umarım her şey yolunda gider de en fazla 3-4 hafta süren İstanbul’un o eşsiz erguvanlarını görebiliriz. Bakın ben Acem Halısı’nı da çok severim. Bilir misiniz? Bilmeyenler hemen girip internetten baksın, hemen hatırlayacaksınız. Gelecek ay da görüşelim, birkaç sayfa ileride ya da geride buralarda olurum. Sağlıcakla kalın. ☸

  • İklim değişikliğinde 2018 BİLANÇOSU

    İklim değişikliğinde 2018 BİLANÇOSU

    2018 yılını sıcak ve kurak geçen yazı ile hatırlayacağız. Özellikle İngiltere, Almanya, İsveç, Danimarka, Fransa, Çek Cumhuriyeti gibi bu çapta yüksek ısıya alışkın olmayan ülkelerde en sıcak yıllardan biriydi. İklim uzmanları tarafından hazırlanan 2018 raporuna göre, Kuzey Kutbu ve Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Avrupa ve Orta Doğu’daki istasyonlarda en yüksek artışlar kaydedildi. 

    Umarım herkesin yeni yılı güzel geçiyordur. Valla zaman çok çabuk geçiyor, 2018’i bitirdik, üzerine bir de Ocak ayını geçtik. Şöyle bir dönüp baktığımız zaman, 2018 iklimsel felaketler açısından çok üzücü ve epey maliyetli bir yıl oldu. Temennimiz, bu yıl bunun önüne geçebilmek tabii. Geçmişi bilmeden de geleceğe yön veremiyoruz neticede, dolayısıyla bir bakalım 2018 iklim değişimi sebebiyle neler yaşamış, özellikle ekonomik boyutları neler olmuş. 2018, sanayileşme dönemi öncesindeki küresel ortalamalara kıyasla yaklaşık 1˚C daha yüksek sıcaklıktaydı ve kayıtlara geçen dördüncü en sıcak yıl oldu. Küresel hava daha fazla ekstrem vakaları ürettikçe, tabiatıyla bu tür olaylara maruz kalan dünya nüfusu da bir o kadar büyüyor. Aslında bu sera gazı olayı, insanın insana zararından başka bir şey değil. İklim değişimine karşı sera gazlarını kısıtlamak uzaktan bakıldığında maliyetli gibi görünüyor ya da ekonomik kayıp olarak bakılıyor. Bu durum birçok ülkeyi önlem almaktan alıkoyuyor. Ama büyük resme baktığında kaybın büyüğü aslında o harcamalar yapılmadığında ortaya çıkıyor. Araçlarımızı kaskoluyoruz değil mi? Hiç kaza yapmasanız da veya kazaya karışmasanız da çöpe girmiş bir para gözüyle bakılabilir ama ertesi yıl yine yaptırıyorsunuz. Bu bir risk, bir ihtimal. Ama iklim değişimi ihtimal ya da risk olmaktan çıktı. Sonuçları ve etkileri aslında net olarak ortada ve alacağınız önleme harcayacağınız parayla karşılaştırdığınız kayıp, kıyas götürmez şekilde çok büyük. E o zaman neden tedbir almıyoruz, neden kayba göre çok küçük bu harcamaya katlanılmıyor? Çünkü herkesin yapacağı işi hiç kimse yapmak istemiyor. Şimdi hiç kimsenin hiçbir şey yapmamasından dolayı 2018 yılında yaşanan kayıplardan birkaçına bakalım. Ekonomik kısmına bakacağız ama işin en acı kısmı can kayıpları ki bunun zaten parasal karşılığı, hatta hiçbir karşılığı yok. 

    FLORENCE VE MICHAEL KASIRGASI

    2018 Kasırga Dönemi, Kuzey Atlantik’teki ortalama bir kasırga sezonuna göre çok daha aktif geçti. Amerika’yı vuran iki büyük kasırga Florence ve Michael, sırasıyla 23 ve 20 milyon dolara mal oldu; 43 milyon dolarla ikisi birlikte yılın en maliyetli hava olayı unvanını almış oldu kendileri.

    KALİFORNİYA YANGINLARI

    Kaliforniya geçtiğimiz yıl tarihindeki en dramatik yangınlarından birini yaşadı. Kasım ayındaki Camp Yangını 90 yıllık kayıtta tüm ülkedeki en ölümcül ve en yıkıcı orman yangını olarak tarihe geçti. En az 85 kişinin ölümüne, 14 bin evin yıkılmasına ve 12 milyon dolar kayba neden oldu. Ve bu yalnızca Camp Yangını’nın hasarı. Aynı yıl, Mendocino Complex, Woolsey gibi başka yangınlar da oldu. Tabii ki tek faktör iklim değişimi diyemeyiz ama yangının bu kadar uzun sürmesine ve büyük hektarlara ulaşmasına zemini iklim değişimi hazırladı. Bölgede yaşanan kuraklık, normalin üstündeki sıcaklık ve oradaki bitki yaşamı gibi koşullar iklim değişimi sebebi ile oluşuyor. Bu eğilimler de bu yılki yangınların ardında yatan sebep oluyor. Eğer bu yıl ortalamanın altında bir yağış olmasaydı belki Camp Yangını diye bir şeyden bahsetmeyecektik. Daha da geniş baktığımızda, Batı Amerika’da yanan alanların miktarı son 30 yılda iki katına çıktı ve araştırmalara göre bu neticenin kahramanı “sera gazı emisyonları” ne yazık ki. Sonuç olarak, yangını çıkartan ana sebep iklim değişimi olmasa bile zemin hazırlayan ve onu besleyen faktör o oluyor.

    AVRUPA’DAKİ ISI DALGASI VE KURAKLIK ~ 10 MİLYON DOLAR

    Sanırım 2018 yılını özellikle sıcak ve kurak geçen yazı ile hatırlayacağız. Tüm yılın ortalama sıcaklığına baktığımızda ise kayıtlara geçen en sıcak 10 yıldan biri oldu. Kurak geçen yaz mevsiminde özellikle İngiltere, Almanya, İsveç, Danimarka, Fransa, Çek Cumhuriyeti gibi bu çapta yüksek ısıya alışkın olmayan ülkelerde en sıcak yıllardan biriydi 2018. İklim uzmanları tarafından hazırlanan 2018 raporuna göre, özellikle Kuzey Kutbu ve Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Avrupa ve Orta Doğu’daki istasyonlarda en yüksek artışlar kaydedildi. Yüksek sıcaklıklar ve kurak havalar binlerce insanın hayatına mal oldu ve kıtanın birçok bölgesinde orman yangınlarına neden oldu. Komşumuz Yunanistan en yıkıcı olanlarını yaşadı, hatırlarsınız. Orta Avrupa’nın diğer bölgelerinde de uzun süreli yoğun bir kuraklık yaşandı. Bu da sıcaklık artışı ile birlikte tarımı etkiledi, ürünlerde zayiata yol açtı. Aslında 100 yılı kapsayan istatistiklere göre, her 10 ila 15 yılda bir ortalamanın üstünde bir yıl geçiriliyor. Ancak iklim değişimi ile, son yıllarda art arda, ortalamanın üstüne çıkan sıcaklıkta yıllar geçirdik. 2011, 2013, 2014, 2015… Bakın iklimin doğal seyrinde dalgalanmalar, doğal afetler, inişler çıkışlar hep var. Ama iklim değişimi tüm bunların zamanlamasına müdahale ediyor ve şiddetini artırıyor. Problem de burada aslında.

    JAPONYA’DAKİ TAŞKINLAR ~ 9 MİLYON DOLAR

    Haberler hep kuraklıkla ilgili değil. Küresel ısınma deyince hep sıcaklık artışı veya kuraklıkla ilgiliymiş gibi düşünebiliyoruz ama aslında “bu sıcaklık artışının sebep olduğu ekstrem havalar” dememiz en doğrusu. Çünkü aynı zamanda ani ve şiddetli sağanaklara, bu da taşkınlara, sellere yol açabiliyor. Japonya’ya bakalım: Haziran ve temmuz onlar için yılın en kötü aylarıydı çünkü ağır su baskınları yaşadı. Ülkenin güneybatı kesimi de sel ve toprak kaymasından en fazla etkilenen bölgesi oldu. Yoğun geçen yağmur döneminde 230 kişi hayatını kaybetti. Bir de ardından yoğun bir sıcak hava dalgası geldi. Temmuz ayında ülke, 25 yılın en güçlü fırtınası olan Jebi Tayfunu’ndan dolayı 4 milyon dolar kaybetti.

    VE TÜRKiYE

    2018 için değil belki ama Aralık 2018’de Birleşmiş Milletler (BM) 24. İklim Zirvesi’nde Türkiye’nin 2017 hasarı açıklanmıştı. Ve rapora göre, iklim değişikliği 2017 yılında Türkiye’ye 1.9 milyar dolar hasar verdi. Zurich Türkiye CEO’su Yılmaz Yıldız’ın da dediği gibi; bundan bir 10 yıl öncesine kadarki yaşadığımız sıkıntılar ekonomik krizler ve onunla bağlantılı risklerden oluşuyordu. Ancak bu sıkıntıların biçimi bile iklim değişimi sebebiyle değişti. Yaşadığımız problemler artık daha çok çevresel risklerle ön plana çıkıyor. Dünyanın başındaki büyük problem olan “su ve gıda güvenliği” coğrafyamızda da tehlike arz eder hale geliyor. Ve önlem alınmazsa, 50 yıl içinde Avrupa’da Portekiz’le beraber ilk çölleşme etkilerini yaşayacak 2 ülkeden biri olarak öne çıkıyoruz. Dünyada yılda 20-25 milyon insan, iklim değişikliklerinin etkisi nedeniyle göç ediyor. Kısacası iklim değişimi ile ilgili problemler artık boyut değiştirmiş durumda. Ciddiyeti her geçen yıl daha da artıyor. Maddi manevi zararlarını önlemek artık çok daha büyük değer taşıyor. Ve maliyeti ne olursa olsun doğacak sonuçlardan her zaman çok daha küçük kalıyor. ☸

  • Okyanus tabanları çözünüyor

    Okyanus tabanları çözünüyor

    Biyosfer! Okyanusun en altından, atmosferin tepesine kadar her şey. Tabii insan eli güçlü, her yere ulaşıyor. Atmosfer, havalarımız, karalarımız, denizlerimiz, her yere bulaşıyoruz. Okyanusun dibindeki karaya ulaşabildik mi? Orayı eksik bıraktık mı? Tabii ki hayır!

    Okyanus tabanında bazı bölgeler önceki zamanlara ve diğer bölgelere göre çok daha hızlı çözünüyor. “Yapma Bünyamin, bunu da mı biz yaptık?” Sence? İnan, insan eli yalnızca su yüzeyine değil okyanusların derinliklerine bile ulaşıyor. İklim değiştiriyoruz. Sıra dışı hava olaylarına neden olan atmosfere yolladığımız sera gazı emisyonları denize, okyanusa balıklama dalıyor, bir de yüzüyor ve okyanusun ta tabanına ulaşıyor; orada hâkimiyetini kuruyor ve okyanusun kimyasını değiştirmeyi başarıyor. Nasıl?

    Şimdi; ilk olarak şunu söyleyeyim karbondioksitin okyanuslara ulaşması, suda birtakım reaksiyonlara girmesi, tüm bunlar bir yere kadar normal. Çünkü dünyanın normal yaşantısında okyanuslar bir nevi karbon deposudur; atmosferdeki karbonun bir kısmını hatta büyük bir kısmını alır ve bu karbon suyu asidikleştirir. Şimdi yazacağım cümleyi lütfen sıkılmadan okuyun. “Bu ne Bünyamin, kimya dersinde miyiz?” demeyin. Asit kazanan su, basıncın daha yüksek olduğu derin okyanuslarda, yaşamını yitirmiş deniz kabuklularının kabuklarından gelen kalsiyum karbonatla tepkimeye girer ve bikarbonatı oluşturarak “karbon”u nötrleştirir, yani “etkisiz hale getirir”. Bakın burası çok önemli. Okyanuslar atmosferdeki karbonu çekiyor ve kalıntılardan elde ettiği kalsiyum karbonat sayesinde o karbonu etkisiz hale getiriyor. Karbon veya karbondioksitin verebileceği zararı havada karada engellemiş oluyor, hem de geride bir şey bırakmadan. Bu okyanusun kimyasını değiştirmeden karbon saklamanın yolu. Mükemmel bir döngü. Süper değil mi? Efendim? Süper mi? Anlatacağım, devam…

    PROBLEM NE?

    Problem, atmosfere ekstra yüklediğimiz karbondan başlıyor. Tabii bunu nasıl yapıyoruz, en başta fosil yakıt tüketimi ile. NASA’nın verilerine göre, insanlar tarafından atmosfere salınan fazla karbonun yaklaşık yüzde 48’i okyanus dolabına kaldırılıyor ve kapısı da kilitleniyor. Tamam, en azından havadaki fazlalığın yaklaşık yarısını bir yere kilitleyip kaldırdık. Ama bu normal seviyelerde olunca. Normal seviyenin üstüne çıkınca doğal döngü kabul edemiyor ve bu yüzden de karbonu yok edemiyor. Yok edemeyince ne oluyor? En başta dediğim gibi karbondioksit suyu asidikleştirme özelliğine sahip. Bu asit oranı artan su da kalsiyum karbonatla tepkimeye giriyor. Dolayısıyla, bütün bu karbon daha asidik okyanus, daha asidik okyanus da deniz tabanından daha hızlı kalsiyum karbonat çözünmesi demek. Asit oranının artması ve kalsiyum karbonat depolarının çözünmesi de okyanusun kimyasını değiştirdiği anlamına geliyor. Kimyası değişen bir yerin etkilerini de hayal etmek zor değil tabii. Oradaki canlılar için, bizim havamızın değişmesi gibi bir şey, oksijen yerine karbonmonoksit ya da belki karbondioksit solumak zorunda kalsaydık? Hoş hava kirliliği yüzünden ona da maruz kalmıyor değiliz ya, neyse. Ayrıca bir noktadaki etki yada travma yalnızca orada kalmıyor, okyanusta pişer bize de düşer, doğanın dengesi bir bütün halinde en nihayetinde.

    Okyanus tabanının çözünmesi ile ilgili yapılan araştırmada su akıntı verisi, okyanus sirkülasyon modelleri kullanılmış. Deniz tabanındaki tortularda bulunan kalsiyum karbonat ölçümleri yapılmış ve okyanus tuzluluğu, sıcaklığı gibi parametreleri katarak dünya çapında muhtemel çözünme oranını hesaplamışlar. Adamlar hesaplıyor. Ve bu oranı sanayi devriminden önceki oranla karşılaştırmışlar. Karşılaştırıyorlar da.

    PEKİ SONUÇ…

    Size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber, okyanusların çoğu bölgesinde kalsiyum karbonat çözünme oranında henüz dramatik bir fark yok, en azından sanayi devrimi öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında. Kötü haber ise, insan yapımı karbon emisyonlarının büyük bir fark yarattığı birden çok önemli nokta var. Açıkça söylemek gerekirse esas oğlan “karbon” popüler noktaları seçmiş, oraya doğru toplanmış. Bu noktalardan en büyüğü batı Kuzey Atlantik. Burada insan kaynaklı karbon miktarı, yüzde 40 ila yüzde 100 arasında kalsiyum karbonat çözünmesine yol açmış. Bir diğeri de Güney Okyanusu. Nispeten genç ve karbondioksit bakımından zenginleşmiş bölgeler. Diğer daha küçük olan bölgeler ise Hint Okyanusu ve Güney Atlantik’te. Burada da fazla miktarda karbon var ve hızlı alt akıntıları çözünmeyi daha da hızlandırıyor.

    KALSİYUM KARBONATIN ÖNEMİ VE TEHLİKESİ

    Aslında en genel anlamda konu, okyanusun kimyasının değişmesi. Bakın, birçok canlının kabuk ve iskelet yapısı sudaki karbonata bağlı. Bu şekilde vücutlarını inşa ediyorlar, aynı zamanda da koruyorlar. Asit oranının artmasıyla beraber bu canlıların evlerini yuvalarını alıyoruz ellerinden; sadece evlerinin değil, bedenlerinin de kırılganlığını artırıyoruz. Canlıların bazıları bu kabukları geçici kullanıyor. Bulduğu kabuğa girip, sıkıntılı zamanı geçirip, sonra evi bir diğer kiracıya bırakmak üzere boşaltıyor. Bu canlıların yerine koysanıza kendinizi. Anlayamadığın bir kırılganlık yaşadığın gibi başını sokacak evin de kayboluyor ya da harabeye dönüyor. Ve dip toplamda biyo çeşitlilik tehlikeye giriyor. Normal seviyelerde gerçekleştiğinde olağan olan bir tepkime, ekstra girdi aldığında dengesi şaşıyor ve sonuçları da büyük oluyor. Okyanusta milyonlarca yıldır düzgü şekilde işleyen bir sistem var. Fakat bu, yavaş işleyen bir sistem. Biz ise aksiyonu seviyoruz, hadi koş diyoruz ve çok daha hızlı karbondioksit salıyoruz atmosfere, hem de dinozorlardan buyana en hızlı şekliyle…☸