Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • İklim değişimi gerçekten var mı?

    İklim değişimi gerçekten var mı?

    Bilimde, özellikle de atmosfer olaylarında kesin konuşmak neredeyse imkânsız. Ama ben bu düşüncelere biraz açıklık getirmek adına araştırdığım ve güvenilir olduğunu düşündüğüm kaynakları taradım ve netice olarak en süzülmüş halini sana getirdim. Yazının sonunda da iklim değişimi var mı, yok mu yorumu senden bekliyorum. “Arkadaş meteorolog sensin, yorumu niye ben yapıyorum?” deme, sonunda ben de fikrimi söyleyeceğim zaten. Analizler aşağıda, sen okumaya başla ben kahveleri getiriyorum.

    Sence küresel ısınma var mı? Özellikle kendi alanım meteoroloji de dâhil her alanda, yıllardır bir konudan çok bahsediyoruz. Yemek konuşuyoruz, seyahat konuşuyoruz, tarım konuşuyoruz, kent, güneş, canlılar, nesli tükenen hayvanlar, salgın hastalıklar, susuzluk, hava kirliliği konuşuyoruz; konu ne olursa olsun hepsinin içinde de bir başlık geçiyor: “İklim değişimi!”

    Peki, sence iklim değişiyor mu? Böyle bir şey gerçekten var mı? “Bence var”, “bence yok”, “bence olabilir”, “yok canım Amerika’nın oyunları bunlar”, “valla beni pek alakadar etmiyor ama var diye duydum” cevaplarını artırabiliriz. Ya da şöyle de düşünüyor olabilirsin; “yoksa bu, dünyanın geçirdiği doğal bir süreç mi?” Veya “iklim değişimi gerçekten varsa bunun sebebi insan kaynaklı mı yoksa başka nedenleri olabilir mi?”

    Bu ikilemin hepimizin aklında bir soru işareti oluşturduğunu biliyorum. Hatta şu an kafalarda, “Geçen ay ne çok kar yağdı, barajlarımız da epey dolmuş”, “Bu kış çok sert geçiyor, hani küresel ısınma?” gibi düşünceler geçiyor olabilir. O durum da pek öyle değil ama neyse hepsini konuşacağız.

    2016 EN SICAK YIL OLARAK KAYITLARA GEÇTİ!

    Evet, yakın geçmişimizle başlayalım, ilk tezimiz bir haber başlığından. Bu haber daha önce de vardı, kesinliği de geçen Ocak ayının sonlarına doğru kanıtlandı. NASA, NOAA ve İngiltere Meteoroloji Ofisi’nden bilim adamları tarafından yapılan üç ayrı analizle geçtiğimiz yıl kaydedilen durum doğrulanmış oldu. 2016 yılı, 1880’den beri tutulan kayıtlara göre, en sıcak yıl olarak geçti. Araştırmaya göre, 2016’nın ilk aylarındaki ısınma Pasifik Okyanusu’ndaki El Nino olayı ile güçlendi fakat rekorun kırılmasındaki tek sorumlu El Nino değil. Atmosferde biriken sera gazları zaten yarım yüzyıldan daha fazla bir süredir küresel sıcaklığın sürekli olarak artışına sebep oluyor.

    Sera gazları demişken, aslında en çok üzerinde durulması gereken sera gazı karbondioksit. Sera etkisi, dünyadan yansıyan ısının atmosferdeki sera gazları tarafından tutulması ve uzaya yollanmasının engellenmesi durumudur. Yani sera etkisiyle dünyadan ısının kaçması engellenir. Bu, okyanus ve denizlerin donmaması için aslında gerekli bir durum. Ama eğer sera etkisini sağlayan gazlar anormal bir artış gösterirse ne olur? Anormal bir ısınma olur. Karbondioksit gazı da bu sera gazlarından biri. Atmosfere en çok salınan ve en uzun süre yaşayan gaz olduğu için iklimdeki değişikliklerin başlıca sorumlusunun yaşantısı bak şöyle:

    Paleoiklim, yani aletsel ölçümlerin henüz yapılmadığı zamanlara ait bilgilerin taş, ağaç yaş halkası, mercanlar, mikrofosiller gibi metotlar kullanılarak elde edildiği bilimin verileri ve günümüze kadar olan veriler kombine edildiğinde şu durum ortaya çıkıyor; karbondioksit miktarı 180 ile 280 ppm (parts per milllion: milyonda bir birim) arasında gidip gelse de hep belli bir düzeyi yakalıyor. Ta ki insanlar 19. yüzyılda kömür ve petrol yakmaya başlayana kadar. 1958’de 315 ppm’e ulaşan sayı 2007’de 380 ppm’i yakalıyor. Artışa bak! En son Aralık 2016’da ölçülen değer de 404.48 ppm. Bak en fazla 280 ppm olan seviyeden neredeyse zorlasan iki katına çıkacaktı.

    DEĞİŞİM, DOĞAL NEDENLERİN ÖTESİNDE!

    Bir de “Dünya zaten oluşumundan bu yana ısınmalar, soğumalar, buzul çağları geçiriyor. Şu andaki iklim değişimi de kendi kendine geçecektir.” şeklinde yorumlar var. En çok da kafaları bu karıştırıyor sanırım. Bak burada birçok argüman öne sürülebilir ama en temelde bir cümleyle sana şunu söyleyebilirim; bilim insanları iklim değişiminin hızının sebebini, doğal ve astronomik nedenlerin çok ötesinde buluyor ve bunu kanıt olarak öne sürüyor.

    Bence yeterli bir kanıt. Neden mi? Çünkü yaptığım araştırmalar binlerce yıldır benzer periyodiklikte ısınma ve soğumayı gösteriyor. Ne zaman sen yeraltından çıkarttığın o petrolü ve kömürü aşırı bir şekilde yakmaya başlıyorsun, grafik de o noktada sapıtmaya başlıyor. Öte yandan bazı gerçekler de var. Nüfusun 9 milyara doğru yol alması gibi. Sence bunun sonucunda dünyadaki tarım, bu kadar nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilecek mi? Hem de dünyanın çoğu bölgesinde bu kadar kuraklık yaşanırken… Ülkemiz de dâhil! Peki hastalıklar, hava kirliliği neden arttı? Nesli tükenmekte olan canlıların listesi uzayıp giderken, ekstrem hava olaylarının sayısındaki artış da dahil tüm bunlar bize bir şeylerin ters gittiğini söylemiyor mu sizce de? İklim değişimi var ya da yok, ama bir şeylerin olumsuz yönde gittiği ortada.

    Şimdi yazının kalanını okumaya hazır hissediyorsan sohbetimizin ikinci bölümüne geçiyorum.

    Diyelim ki iklim değişiminin varlığını kabul ediyorsak bunun; etmesek bile bu olumsuz gidişatın kaynağı insan mı?

    NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü’nden alınan veriler, konuyu madde madde ortaya seriyor:

    İklim değişikliğine sebep olabilecek doğal faktörler eksen eğikliği, Güneş’in bize ulaşan sıcaklığı, volkanik patlamalar gibi başlıklar. Çalışmada önce dünyanın 1880’den bu yana ortalama sıcaklık artışının grafiği çizilmiş. Özellikle 1960-70’lerden sonra grafikteki eğri, hızlı ve yüksek bir artış gösteriyor. Daha sonra doğal faktörler ve insan faaliyetlerinin ısınmaya katkısı bu sıcaklık eğrisiyle tek tek karşılaştırılmış.

    Eksen eğikliği ve yörüngenin eliptikliğinde binlerce yılda değişiklikler oluyor. Mesela 23 derece 27 dakika diye bildiğimiz eksen eğikliği aslında 22 ile 24 derece arasında değişir. Ama bu değişimler binlerce yılda meydana gelmiş. İşte bu gibi değişiklikler de iklimi buzul çağına veya ısınmaya doğru itebilir. Çok önceki yıllarda bu şekilde ısınma ve soğumalar olmuş fakat günümüze yaklaştıkça iki eğri arasında “dünya” kadar fark oluştuğu görülüyor. Zaten biz bu ısınmayı ne zamandan beri yaşıyoruz? Yaklaşık yüzyıldır. On binlerce yıl arasında meydana gelen değişim yüzyılda oluyorsa bu anormal bir şey olduğunu bize anlatıyordur.

    Güneş’in sıcaklığı da başka bir doğal etmen ve on yıllar, yüzyıllar boyunca sürekli değişiyor. Ama bu değişiklikler, küresel sıcaklıkta çok ufak bir etki yapıyor.

    Volkanik patlamalarda ise karbondioksit açığa çıkıyor evet ama endüstriyel aktivitelerin, dolayısıyla insanoğlunun yaydığı karbondioksit miktarı bundan 100 kat daha fazla. Bir de karbondioksit dışında patlamalardan sülfat kimyasalları da atmosfere salınıyor ve bu partiküller de bir veya iki yıl gibi bir süre boyunca aksine atmosferi soğutma etkisi yapıyor.

    Peki, üçünün birden toplam etkisi küresel ısınmaya sebep olamaz mı? Bu da doğru cevap değil. Doğal faktörlerin toplam etkisi bile küresel sıcaklık artış çizgimize yaklaşmıyor bile.

    Peki, insan faaliyetleriyle, mesela kömür gibi fosil yakıtların tüketimi ile atmosfere aerosoller salınıyor. Sebeplerden biri bu olabilir mi? Az önce volkanik patlamalarda da söylediğimiz gibi sülfat kimyasalları içeren partiküller atmosferi soğutma etkisi yapıyor. Ee o zaman kömür yakmak kötü bir şey değil yani? Yok, ne yazık ki o da öyle değil. Ayrıca karbondioksit gazı salınıyor ve sera gazları içerisinde ısınmaya neden olan bir numaralı faktörün karbondioksit olduğunu hepimiz biliyoruz. Isınma-soğumanın yanında bir de bonus olarak bu aerosoller asit yağmurlarına sebep oluyor, maalesef.

    EN FAZLA PAY SERA GAZINDA

    Geldik en önemli parametreye, o da “sera gazı emisyonları!” İşte burada durum değişiyor. Çünkü gözlenen küresel sıcaklık artışı eğrisinin üst kısmında kalan tek faktörümüz sera gazları. Şimdi lafı uzatmayalım, şöyle özetleyelim. Doğal faktörlerimizin ısınmaya katkısının küçük olduğunu söyledik. İnsan faktörlerinden arazi kullanımına bağlı ormansızlaşma, ozon kirliliği, aerosoller ve en büyük payı olan sera gazı emisyonlarının toplam katkısı artı bu doğal faktörler hepsi birleştiğinde, asıl küresel sıcaklık artış eğrimizle tam olarak uyuşmuş oluyor. Çıkaracağımız sonuç da sera gazı emisyonlarının en fazla paya sahip olması. Demek ki olumsuz gidişatın sorumlusu ne yazık ki biziz.

    İklim değişimi yok konusunda ısrarcıysak da, söyleyebileceğimiz sebeplerden bir tanesi belki elimizde uzun dönem verisi olmaması sayılabilir. Genel olarak 1800’lü yıllardan başlıyor kayıtlı veriler. Modeller, grafikler ve haritalar da bu periyot üzerinde çiziliyor. Ama buradaki tezi çürütebilecek nokta, özellikle 1960-70’lerden sonraki değişimin çok hızlı gerçekleşmesi. Atmosferin ve okyanusların refleks süresinin, yani verdiğiniz etkiye gelecek tepki süresinin yaklaşık 40-50 yıl olduğunu hesaba katacak olursak hızlı değişimin başlangıcının tam tamına sanayi devriminin başlangıcına denk geldiğini görürüz.

    Hocam bu da mı gol değil? Yaa böyle… Yine çok konuştum, başladım mı duramıyorum ben, sizi bir ay rahat bırakayım, gelecek ay görüşürüz.☸

  • Balık popülasyonlarının azalması

    Balık popülasyonlarının azalması

    Küresel olarak balık popülasyonu yüzde 75 azalmış durumda ve şu anda dünyadaki büyük boy balıkların yüzde 90’ının bittiği tahmin ediliyor. Balıklar kutuplara doğru göç ediyor. Yani bulunduğumuz yarımküre için düşünürsek, kuzeye doğru bir kayma söz konusu. Karadeniz Akdenizleşti! Yaklaşık 50 yıl önce 125 balık türü vardı mesela Marmara Denizi’nde. Şimdiyse sadece 10 tür kalmış.

    Sizde balık günü var mı? Bizde balık günü yoktu ama her hafta en az bir gün balık olurdu. O akşam balık yapılmadıysa gerçekten önemli bir iş var demekti. Özellikle gidilir, Haydarpaşa’dan balık pazarından balık alınır, genelde istavrit seçilir, eve gelinir özenle temizlenirdi. Bizde daha çok tava yapılırdı, yanında bol limonlu koca bir kova kıvırcık salata, offf, mis mis. Balığın ya da yapılan herhangi bir yemeğin yetmemesi gibi bir durum olmazdı, zira her yemek mevcudun iki katı yapılırdı. Kalan? Bir şey olmaz en fazla bir öğün bekleyecek ve bitecektir. Bir de lezzetli olur. Hep düşünürüm; eskiden yediklerimiz neden daha lezzetli gelirdi? Damaklarımız eskimediği için mi? Yoksa o zamanlar yediklerimiz bu kadar suni, GDO’lu değil miydi? Neyse bak götürdün beni çocukluğuma, konu dağıldı gitti… Konuya dönelim hemen…

    Balık, omega-3, A vitamini, çinko, demir, bir sürü besin değeri taşır. Hâlâ da taşıyor tabii, yani sanırım, yani şöyle ki… Aslında bu kısım biraz acı gerçek, balıklar artık daha az besin değeri taşıyor. Hatta bazıları artık zehirli hale geliyor. Neden mi? Bu soruyu gerçekten soruyor olamazsın? Tahmin et. Bravo! Tabii ki de bizim yüzümüzden. Biz derken kastım insanoğlu tabii. Deniz kirliliğidir, iklim değişimidir, sanayi atıklarıdır, aşırı avlanmadır… E bunların hepsinin sorumlusu biz değil miyiz? Küresel olarak balık popülasyonu yüzde 75 azalmış durumda ve şu anda dünyadaki büyük boy balıkların yüzde 90’ının bittiği tahmin ediliyor. İnsanoğlu falan dedim ama burada hiç öyle Amerika’dan, Avrupa’dan filan bahsetmeyeceğim, direkt ülkemiz, kendimiz hakkında konuşacağım, ya da yazacağım. Bana konuşuyoruz gibi geliyor. Size?

    MARMARA’DA BÜYÜK KAYIP!

    Her zamanki gibi iklim değişiminden, sebep olduğu deniz seviyesi yükselmelerinden, aşırı ısınmadan veya başka faktörlerden bahsederiz. Ama öncelikle Marmara’yı ele alırsak, bir kere Marmara, İstanbul gibi büyük ve dehşet kalabalık bir şehri tam ortasında bulunduruyor. Genel hatlarına bakarsak da sanayi bölgeleriyle çevrilmiş durumda. Şimdi bu ne demek? Tabii ki sanayi atıklarının, pis suların tehdidi altında demek. “Bünyamin arıtma diye bir şey var, duymadın mı?”. Duydum duydum, İstanbul’daki atıkların yüzde 25’i arıtılıyor, oradan hatırlıyorum mesela. Kalan yüzde 75 denize boşaltılıyor. Nasıl? Bu kirlilik ne yapıyor? Hiçbir şey yapmasa sudaki oksijeni azaltıyor, bu sebeple balıklara yeterli oksijen kalmıyor. Yaklaşık 50 yıl önce 125 balık türü vardı mesela Marmara Denizi’nde. Şimdiyse sadece 10 balık türü kalmış.

    Balık oranlarındaki azalma diğer deniz türlerine de yansıyor. Son 40 yılda Marmara Denizi’nde ekonomik değeri olan 143 deniz canlısı türü yok oldu. Fangri, Akya, Gelincik ve hani Marmara’da artık görülmeyen balıklardan sadece birkaçı… Yeni nesil bundan 20 yıl önce bulunan balık türlerinin ismini dahi bilmiyor belki de. Ayrıca son 40 yılda ciddi derecede azalan balık türlerinden palamutta yüzde 90, uskumruda yüzde 95, lüferde yüzde 58 oranında bir azalma var. Yani yüzde elliden aşağı bir azalma yok, çok ciddi bir durum. Bir dakika! Abartı mı geldi rakamlar? Türkiye İstatistik Kurumu su ürünleri istatistiklerine göre oranlar bunlar. Üzücü değil mi? Bu arada çok bilimsel araştırma yok denizlerimizdeki bu yok olmalar üzerine, hatta bu da bir eksik sayılabilir belki de. Azalmanın başlıca nedenlerini ise şöyle bir sıralarsak; kirlilik, aşırı ve bilinçsiz avlanma, küresel ısınma, israf. Aşırı ve bilinçsiz avlanma özellikle şöyle etkiliyor, küçük balıklar da av olabiliyor ve bu yüzden balık stokları tükeniyor. Aslında bu durumun çözümü var, av yasağı kapsamı genişletilebilir, denetlemeler artırılabilir mesela.

    “KARADENİZ, AKDENİZLEŞMİŞTİR”

    Diğer denizlerimizi anlatmaya konunun şu açısından bakarak devam etmek istiyorum. Balıklar kutuplara doğru göç ediyor. Yani bulunduğumuz yarımküre için düşünürsek, kuzeye doğru bir kayma söz konusu. Efendim şöyle ki, küresel ısınma ile sularımız da ısınmış oluyor. Alışkın oldukları yaşam koşullarının değişimine adapte olamayan balıklar maalesef yok oluyor ya da daha soğuk sulara doğru göç ediyor. Mesela Karadeniz’de TÜDAV’ın yani Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın yayımladığı bir rapor diyor ki: “Karadeniz, Akdenizleşmiştir.” Bunun yanında, son 30 yılda Karadeniz’deki ekonomik öneme sahip balık türü sayısının 26’dan 6’ya düştüğü de bildirilmiş. Bu sayının düşmesinde çevresel kirlilik faktörleri de etkili. E doğru, bu faktör de küresel ısınmayla ilişkili zaten. Şu ana kadar balıkları söyledim, şimdi sıra hamside. Resmi istatistiklere göre, Türkiye’nin Karadeniz’de avladığı hamsi miktarı 80’lerdeki değerine göre günümüzde dört kat azalma yaşamış maalesef.

    Gelelim Akdeniz’e… Önce; Akdeniz’in çevresinde neler var? Atlantik Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu, Süveyş Kanalı… Buralardaki türler, Akdeniz’deki su sıcaklığının artışıyla denizimize giriyor ve buradaki yerli balıklarla rekabete giriyor, bu bir. Sıcaklık artışı tropikalleşmeye yol açıyor, işte kuzeye kaymanın diğer örneği ve daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile birçok balık havzada gelişiyor, hatta burada alan kazanıyor, bu da iki.

    Öte yandan Ege Denizi’ne gelirsek, Akdeniz’le ekolojik açıdan epey benziyorlar. Türkiye’de yapılan bir çalışmada Akdeniz ve Ege Denizi’nde artan sıcaklık nedeniyle bir yumuşak mercan türü olan Gorgon popülasyonlarının çok azaldığı rapor edilmişti. Mercanların azalması da atmosfere daha fazla karbon salınımı demek. Çünkü okyanuslar atmosferdeki fazla karbondioksitin çoğunu emiyor. Bunu da mercan resifleri sayesinde yapıyorlar. Dolayısıyla mercanlardaki azalma veya herhangi bir hasar tabii ki de karbonun daha az emilmesi anlamına geliyor. Bu durum ısınmayı etkiliyor, küresel ısınma da denizlerdeki bu tahribatı destekliyor. Dolayısıyla kesintisiz bir geri-besleme oluşuyor.

    Başka bir örnek de yakın zamandan… Marmaris’te balon balıkları yakalanmıştı. Ne kadar korkunç değil mi? Balon balıklarını şimdi burada anlatmayayım. Ekolojik dengeyi bozan bir balık türü. Zaten nasıl bozmasın ki siyanürden bile 50 kat daha zehirliymiş!

    PLASTİK YİYORLAR!

    Geçen bir çalışmayı okumuştum, balıkların azalışı üzerine. Daha doğrusu ‘plastik kirliliğinin artması’yla ilgili. Ama sonuçlar balık populasyonlarının azalması. Sebebi ne biliyor musun? Plastiklerin atılması, suyun kirlenmesi zehirli olması filan değil. Plastik maddelerin suya atılması bile gerekmiyor. Karadaki plastiklerin parçaları zamanla ufalanıyor, rüzgarla ya da birtakım faktörlerle denizlere okyanuslara sürükleniyor. Sonucunda da balıklar, hatta çoğu deniz canlısı bu parçaları besin sanıp yutuyor. Dolayısıyla plastiğin içinde ne kadar zehirli madde varsa hepsi balığa geçiyor. Sanmayalım ki bu bizi etkilemiyor, tabağımızdaki balığın bile plastikle beslenmiş olma ihtimali çok yüksek. Çünkü balıkların asıl besini zooplanktonlar ama balıklar zooplanktonlardan daha çok plastik yiyormuş. Ayrıca ben balık yemem deyip de kurtulmak da olmuyor çünkü bir kere besin zinciri denen bir şey var ve bu dengede bir zincirin yok olması veya hasar görmesi her canlıyı etkiliyor. En basit örnek yem olarak balıkların kullanılması, oradan diğer hayvanlara geçmesi ve sofralarımıza ulaşması…

    Yeteri kadar için karardı mı, devam edeyim mi? Bunun daha ekonomik boyutu var, insan sağlığı boyutu var, küresel ısınmanın denizlerdeki akıntıları ve fırtınaları değiştirmesi var, limanlarda ulaşım aksaması var, var oğlu var…

    Şimdi bu yazdıklarımdan sonra balık yemeye tövbe ettin… Etmedin mi? He denizden babam çıksa yerim diyorsun. Hayır zaten ben balık yiyelim yemeyelim filan diye anlatmadım ki tüm bunları, elimizden geleni yaparak neslimize ve gelecek nesillere yardım etmek için söyledim… Tabii ki gerisi sana kalmış… Ben ne yapacağım? Yemeye devam edeceğim… Haftada bir geleneğini de bozmayacağım.

    Gelecek ay yine bu sayfaların aralarında bir yerde olacağım, buluşalım… ☸

  • Suyun oluşumu

    Suyun oluşumu

    Su Dünya’da nasıl oluştu ya da nereden geldi? Neden diğer gezegenlerde hâlâ gramla su ararken, Dünya’mızın dörtte üçü su? Bunlar pek değinilmeyen konular olarak sayılabilir aslında ama bunun sebebi bence ta 13.8 milyar yıl önceye, Big Bang’e uzanan karmaşık bir hikâye olması.

    Su… Herhalde hayatta en önemli üç-beş maddeden biridir. Nasıl desem, mesela su olmadan yaşayamıyoruz, bir yudum suya bile ihtiyaç duyabiliyoruz, en büyük yaşam kaynaklarımızdan biri su… Sonraki adımlara bakacak olursak tarımda, elektrik santrallerinde, üretimin her safhasında suya ihtiyaç var.

    Tabii suyun bir de karanlık tarafı var, sellere yol açıyor, kirlenmiş içme suyundan her yıl milyonlarca insan ölüyor. Bu karanlık tarafını önlemek adına pek çok çalışma yapılıyor, yeni metotlar geliştiriliyor. Bunun için de bilim insanları, iklim değişiminin suyun kalitesi ve miktarındaki değişimi de incelemek zorunda. Aslında sonuca varmak için bir de işin kaynağına inmek lazım. Mesela su Dünya’da nasıl oluştu ya da nereden geldi? Neden diğer gezegenlerde hâlâ gramla su ararken, Dünya’mızın dörtte üçü su? Bunlar pek değinilmeyen konular olarak sayılabilir aslında ama bunun sebebi bence ta 13.8 milyar yıl önceye, Big Bang’e uzanan karmaşık bir hikâye olması.

    Şimdi zamanda yolculuğa çıkıp en başa, Büyük Patlama’nın olduğu ana gidelim. Büyük Patlama gerçekleştikten saniyenin trilyonda biri kadar bir süre sonra uzaya yayılan çok sıcak parçacıklar havuzu yaratan bir enerji ortaya çıktı. İsmi bile “Büyük Patlama”ysa enerjiyi sen düşün… Yaklaşık üç dakika içinde bu bileşenler birbiriyle çarpıştı, sürüklendi, birleşti ve ilk atom çekirdeklerini oluşturdu. Bu atom çekirdekleri arasında helyum, lityum vardı ama daha çok hidrojen bulunuyordu. Yani, su molekülünü oluşturan iki atomdan biri, “hidrojen”… Peki diğer atom “oksijen” nasıl oluştu dersen, işte burada devreye yıldızlar giriyor. Yıldızlar, içinde barındırdıkları muazzam yükseklikte sıcaklıkla adeta nükleer bir fırın. Bu fırın yaşamını yitirip süpernova patlaması geçirdiğinde uzaya elementler saçıyor. Bu arada evet, yıldızların ölümü etrafa bir sürü renk saçan bir patlama şeklinde gerçekleşiyor ve adı süpernova. Ve evet, uzaya saçılan bu elementlerin içinde oksijen var. Yani bizim gökyüzünde sadece bir nokta olarak gördüğümüz yıldızlar belki de dünyamızın suyunu oluşturan en önemli elementin kaynağı.

    Peki, bitti mi? Henüz değil. Burada hâlâ tam çözülemeyen bir durum var. Dünya’nın yüksek sıcaklıklarının olduğu ve henüz atmosferinin gelişmediği oluşum evresinde suyu yüzeyde tutacak ve buharlaşmasını engelleyecek bir sistem yoktu. Bu durumda su Dünya’ya ulaşsa bile uzaya geri salınacaktı. Yani şu an sahip olduğumuz su, Dünya’nın oluşumundan uzun süre sonra oluşmuş olmalı.

    KAYNAK ASTEROİTLER Mİ?

    Biraz karıştı değil mi? Ama dur, şimdi can alıcı noktaya geliyoruz. Yani evet hâlâ kesin bilgi yok bu konu hakkında ama en güçlü tahmin şu: Suyun oluşmasını sağlayan kaynak, kuyruklu yıldız ve asteroidler. Aslında kuyruklu yıldız teorisi yakın zamana kadar daha kuvvetliydi ama bilim insanları dünyadaki suyla kuyruklu yıldızlardaki suyu karşılaştırdığında yapısının aynı olmadığını fark etti. Kuyruklu yıldızlardan gelen su en fazla dünyadakinin yüzde 10’u kadar olabilirdi. Peki, bir de asteroidler dedik, o zaman suyun kaynağı onlar mı? Maalesef size bu konu hakkında kesin bilgi veremeyeceğim, çünkü hâlâ kesin kanıtlanmış bir bilgi yok. Ama evet, şimdiki teoriye göre asteroidlerden de dünyamıza su taşınmış. Ama her asteroid de değil, çünkü üç tane asteroid kuşağı var ve bunlardan biri güneşe çok yakın, diğeri çok uzak. Bu yüzden suyu dünyaya taşıyabilecek tek kuşak var, Kuiper Kuşağı. Ve bu asteroidlerdeki suyun yapısı da Dünya’daki okyanuslara benziyor.

    Dediğim gibi, bu konu hakkında kesin bir sonuç hâlâ yok. Teoriler, fikirler sürekli değişiyor. Hatta bu konuştuklarımızı beğenmediyseniz başka öngörüler de anlatabilirim. Yani olasılıklar o kadar fazla… Araştırmalar devam ettikçe sürekli yeni bulgular çıkıyor. Şimdilik sadece şunu söyleyebiliriz; Dünya gençliğinde sıcak bir ateş küreydi ve bu yüzden suyu barındırabilecek bir yapıda değildi. Bu durumda suyun uzaydan bir yerlerden geldiği ihtimali ortaya çıkıyor. Ama bakalım asıl kaynak ne çıkacak…

    Sanırım konu biraz derin oldu. Su filan deyince serinletecek bir konu bekledin diye düşünüyorum ama patlamalardan, sıcak göktaşlarından konuştuk biraz. Benim de havadan sudan konuşma anlayışım bu.

    Gelecek ay da yine havadan konuşuruz belki, sağlıcakla kalın… ☸

  • Kutupların yeşillenmesi

    Kutupların yeşillenmesi

    Dünya’nın, insan aktiviteleriyle, doğal döngülerle, astronomik etkilerle, afetlerle artan sıcaklığı, her zaman kutup dendiğinde aklımıza “beyaz” gelmesi durumunu değiştiriyor ve artık kutuplar da yeşil oluyor. Aslında ne oluyor biliyor musunuz? Elimizdeki yeşilleri yok ederek kutupları yeşillendiriyoruz. Her iki durumda da iyi bir şey yapmıyoruz.

    Bu sefer size buzullar eriyor demeyeceğim, sıkıldınız artık aynı şeyleri duymaktan. Tabii bunlardan sıkılmak hem suçlu hem güçlünün işi ya, neyse… Bu sefer “kutuplar yeşeriyor” diyeceğim. “Hepimiz her yer yeşil olsun istemiyor muyuz zaten?” diyen yoktur aramızda umarım. Polar Vorteks gibi, Amerika’ya çöken kutup soğukları, Amerika’yı dondurdu, sıcaklıkları eksi 50 derecelere indirdi ama nedeni kutupların ısınmasıydı. Yani ısınma öldürücü soğukları getirdi. Şimdi de özlemini duyduğumuz yeşil, en istemediğimiz yerde ve yine neden olduğumuz ısınmayla ortaya çıkıyor. Anlayacağınız yine elzem mesele, izahı kelime oyunlarıymış gibi neresinden tutacağımızı bilemediğimiz bir ironiyle karşımıza çıkıyor.

    Uluslararası takımlar kuruyorlar, sekiz ülkeden insan topluyorlar, 24 enstitüden araştırmacı buluyorlar, uydular kullanıyorlar… Demek ki önemli bir şey var ortada…

    Dünya’nın, insan aktiviteleriyle, doğal döngülerle, astronomik etkilerle, afetlerle artan sıcaklığı, her zaman kutup dendiğinde aklımıza “beyaz” gelmesi durumunu değiştiriyor ve artık kutuplar da yeşil oluyor. Aslında ne oluyor biliyor musunuz? Elimizdeki yeşilleri yok ederek kutupları yeşillendiriyoruz. Her iki durumda da iyi bir şey yapmıyoruz. Ne oluyor da böyle oluyor?

    İşin en basit hali şu: Yüksek sıcaklıklar kar örtülü yerlerde karın erimesine sebep oluyor. Albedo diye bir şey var, uzaya yansıtılan ışının, gelen güneş ışınına oranı. Yani bir cisim gelen güneş ışığını ne kadar fazla yansıtıyorsa, albedosu o kadar yüksektir. İşte bu albedo dediğimiz olay kar üzerinde hayli yüksek, yüzde 80-90 civarlarında. Bu da gelen güneş ışınının uzaya yansıtılmasına yardımcı oluyor. Sera etkisinin etkisini azaltıyor, nasıl? Doğanın dengesi bu şekilde işliyor. Bir taraf ısıtırken bir taraf soğutuyor, birileri çalışırken birilerinin “eller havaya” demesi gibi. Eller havayalar ile çalışanlar arasındaki fark her geçen gün artarsa ne olur? Batarsın değil mi? İşte Dünya da böyle batıyor. Atmosfere yapılan her fazladan müdahale birikiyor, yani etki kumulatif. Doğa da bir yere kadar tahammül edebiliyor. Bu yüzden artan sera etkisiyle kutuplarda karlar erimeye başlıyor. Yani ısınma arttıkça oluşturduğu etkiler, yine ısınmayı artırıyor, etki ivmeli, logaritmik oluyor. Isınma kar örtüsü ve buzu azaltıyor, bu azalış albedoyu düşürüyor, ısınma artıyor. Yani birbirini besliyor. Sen “bir” zarar veriyorsun, karlar ve buzul eriyor, sana o “bir” zararın neticesi “üç-dört” olarak dönüyor. Peki, o “bir” etkiyi “üç-dört” yapan ne? Sadece erime mi? Hayır, erimenin getirdiği netice ve o neticenin tekrar albedoyu değiştirmesi, yani kutupların yeşillenmesi.

    TUNDRA DEĞİŞİMİ!

    Kuzey Kutbu, Kuzey Buz Denizi’nin ortasında yer alıyor, yani kara değil sadece buz kütlesi var. Donmuş deniz suyunun oluşturduğu buzulları içeren Arktik Okyanusu’nun tam ortasında. Güney Kutbu ise Antarktika kıtasının üzerinde yer alıyor, yani bir kıta büyüklüğündeki kara parçasının üzerinde. Dünya’nın her yerinde olduğu gibi yükseltisi, bitki örtüsü, iklimi var. Yalnız bu soğuk bölgede bitki örtüsü biraz farklı. Yani tahmin edeceğin gibi öyle maki, orman gibi bitki örtüleri yok. Zaten toprak yapısı buralarda çok ince, hem de kar örtüsünün altında kalıyor. Bu yüzden o derin ağaç köklerinin yetişmesine elverişli değil, daha çok donma riskiyle mücadele içinde bir bitki örtüsüne sahip, o da tundra. İklimi de en fırtınalı, en soğuk iklim. Sıcaklık -70 dereceye kadar bile düşebiliyor. İşte böyle soğuk koşullara alışkın olan bölgede sıcaklığın anormal artışı o bölgedeki karları eritiyor, bitki yapısını değiştiriyor. Tundranın özelliği soğuk şartlarda bile karın altında bitkinin yeşil kalabilmesi. Dolayısıyla karlar eridiğinde yeşil bitkiler ortaya çıkıyor ve fotosentez için gerekli yeşil klorofil maddesi ve güneş ışığı da olunca, üstüne bir de atmosfere fazla fazla saldığımız karbondioksit bulununca tam da fotosentezin istediği ortam oluşmuş oluyor. Bitki fotosentez yapıyor, yeşillik daha da artıyor. Bu artışın tek sebebi kar erimesi de değil tabii ki. Nasıl hep iklim değişimi derken sadece sıcaklıkların artması değil, aşırı yağışlar, ekstrem hava olayları filan da diyoruz; aynı şey burada da geçerli. Tamam, asıl suçlu aşırı ısınma ama buna bağlı olarak burada da benzer etkiler yani beklenmedik yağışlar, yükselen deniz seviyesi, eriyen buzullar ve deniz buzları, toprak neminin değişmesi, tehlikeli hava olayları gibi bir sürü sebep buradaki dengeyi bozuyor.

    DOĞANIN DENGESİ!

    Gelelim gelecek için yapılan tahminlere. 1982 ile 2015 arasındaki uydu görüntüleri, gerekli cihazlar kullanılarak yapılan incelemelerde Dünya’nın bitki örtüsü yüzdesine neredeyse bir yarısı kadar daha eklenmiş. Ve bunda kutupların etkisi büyük. İnsan etkisiyle yayılan 10 milyar ton karbonun yarısı her yıl atmosfere bu şekilde salınıyor. Ve atmosferdeki karbondioksit artışının da son 35 yıldaki yeşil alan artışına katkısı işte bu şekilde. Yani her şeyin ama en güzeli olduğunu düşündüklerinin bile kararında, oranında, tabiattaki dengesinde olması gerekiyor. Anlıyor musun neden buzulların, kar örtüsünün yok olması yalnızca bir erime, yalnızca deniz suyu seviyesi yükselmesi, tatlı su-tuzlu su dengesinin bozulması ya da albedo değişimi olmadığını. Çünkü karbon ve su döngüsünü de önemli ölçüde değiştiriyor. Karbondioksit artışının yeşillenmeye katkısı yüzde 70 kadar. Bir de bunun yanında nitrojen de yüzde 9’luk bir payla ikinci etkili silah.

    2050 tahminlerini içeren model de kar ve bitki örtüsünün, bitki terlemesinin, buharlaşmanın ısınmadan nasıl etkileneceğini inceleyerek oluşturuldu ve sonuç: Maalesef kutuplardaki tundranın en az yarısı değişime uğrayacak.

    Şimdi Pollyannacılık oynayalım ve bu yeşermeyi, yeni gelişen bitki örtüsünü “ne güzel, en azından bazı yerler yeşilleniyormuş” diye bakalım. O da olmuyor. Çünkü yeşillenme doğal yollarla değil, doğanın dengesi dışarıdan bir müdahale ile bozulduğunda dayanma süresi bir yere kadar oluyor. Yani bitkilerin gelişimi de, Dünya’daki tüm hayatı çekip çeviren karbon, su gibi döngüler de değişimlere bir süre katlanabilecek ve yararlı görünen etkiler de sınırlı olacaktır. Yani o yeşillenme ortalığı karıştırıp, bozup, sonra da çekip gidiyor.

    Bu yazımda buzul erimelerinin yalnızca bir boyutundan bahsettim. Daha birçok ayağı var. Örneğin “Süper Tayfunlar”, bir tayfunla 3-5 bin kişiyi öldürebiliyor. Bu cümleyi okuduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu mu? Hayır. Neden? Çünkü 3-5 diye okuduğumuzu sayı gibi algılıyoruz. 3 bin, 5 bin dediğim rakam değil, İNSAN.

    Kapanışı böyle yapmayayım. Gelecek ay süper bir konu anlatacağım, her yerinden pozitif hava estiren. Kâğıt üzerinde sonbahar, ama pratikte halen yaz olan Eylül’de. Ben de deniz tatilimi Ağustos’a bıraktım zaten, belki karşılaşırız bir yerde…

    Sağlıcakla kalın… ☸