Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • Okyanusun bodyguard’ları MERCAN RESİFLERİ

    Okyanusun bodyguard’ları MERCAN RESİFLERİ

    Mercan resifleri yok oluyor, son 30 yılda yüzde 10’u kaybolmuş durumda. Bir 30 yıl daha geçtiğinde de maalesef, yaklaşık yüzde 10’unun kalacağı tahmin ediliyor. Resiflerin yok olması demek: Milyonlarca insanın sağlığını kaybetmesi, yine milyonlarca insanın işsiz kalması aynı zamanda milyarlarca doların da havaya uçması demek.

    Sizin için de “hayaller mercan resifleri, dalışlar; gerçekler yazlık mı?” Valla böyle giderse herkes için gerçekler “yazlık” olacak. Mercan resifi deyince çoğumuzun aklında soyut bir kavram oluşuyor, biliyorum. Hele de iklim değişimiyle mercan resiflerinin yok olması deyince offf, bizden çok uzakta, aslında bizi hiç de ilgilendirmeyen, öyle uzaklarda bir yerlerde yine bir şeyler oluyormuş gibi değil mi? Yine iklim değişimi, yine küresel ısınmanın zararları falan filan, amaan…

    Tamam, biliyorum bildiğini. Hem artık sen de önemsiyorsun çevreni, hayatını. O nedenle hemen giriş yapacağım ama sana sadece şunu söyleyeyim, mercan resiflerinin yok olması demek: Milyonlarca insanın sağlığını kaybetmesi, yine milyonlarca insanın işsiz kalması, milyarlarca doların havaya uçması demek. Aslında daha ötesi var. Yine mi iç karartıyorum?

    Ama bunları sana anlatma nedenim gidişatı görelim, bilinçlenelim, sonra da hayatı tatlı tatlı yaşayalım. Yani olumsuzlukları ben anlatıyım, hayatın tatlı kısmı sana kalsın.

    İlgini çektiyse gel, anlatıyorum.

    Bu güzel mercanları anlayabilmek için biraz yolculuk yapacağız önce. İlk olarak karada yolculuk… Tropikal kuşaklara inmemiz lazım, zira bu kadar çeşidi soğuk sularda bulamayız. Geldik sıcak sulara. Şimdi okyanusun derinlerine inelim. Of hava da sıcak zaten, su iyi gelmedi ama. Biraz daha inelim. Çünkü bu deniz kentinin ayakta kalması için güneş ışığı önemli. Bak geldik zaten. Şimdi yaklaşık 50 metre derinlikteyiz. Nasıl da rengârenk. Orda ki küçük ağaççıktan da evinde mi var? Hani sehpanın üzerinde ki. Ya yok artık, bir kere mercanlar ağaç, bitki ya da kaya filan değildir. Mercanlar, omurgasız hayvanlardır. Yeri gelmişken biraz bilime de girelim, mercan aslında bir topluluk. Tek bir birey olarak bahsedersek isimleri polip. Milyonlarca polip bir araya geliyor, o şekilde mercan kolonileri oluşuyor. Ama bir de şöyle bir durum var, polipler gözle görülemeyecek kadar küçük ve tek tek değil, bir mercan kolonisi olarak tek bir sindirim sistemleri var. Yani birbirine ihtiyaç duyan tam bir aile. Vücutlarında bulunan hücreler sayesinde rengârenkler ve çok güzeller. Yalnız avlanırken o kadar da masum olmuyorlar. Yakıcı hücrelerini kullanıyorlar ya da yapışkan bir madde salgılayarak avlarını yakalıyorlar.

    Fazla da bilimsel konuşup konudan sapmak istemiyorum. Çünkü ciddi bir durum var ortada, bu ciddi durumdan bahsetmek istiyorum. Yumuşak ve sert mercanlar var; sert mercanlar yapılarındaki magnezyum, kalsiyum, karbonat gibi sert maddelerle ve ölen poliplerin alta inmesiyle resifleri oluşturuyorlar. Dünyada çok büyük resifler var, birini illa ki duymuşsundur, Avustralya’da Büyük Bariyer Resifi, “Great Barrier Reef”. Kapladığı alan yaklaşık 345 bin kilometrekare. Resifler 2 milyon türe ev sahipliği yapıyor. Ve bu sadece bilinen kadarı. Deniz hayatının da yüzde 25’i resiflerin kolları altında yaşamını sürdürüyor. 4 bin balık çeşidini barındırıyor mesela. Nasıl? Her biri birer şehir gibi. Denizin altındaki ayrı bir yaşam adeta. Dolayısıyla çeşitliliğe çok müsait. Bu çeşitlilik sadece okyanus hayatını değil, tüm yaşamı, insanları da fazlasıyla etkiliyor. Yaklaşık 500 milyon insanın besin, gelir ve ilaç kaynağı mercan resifleri. Besinle ilgisini tahmin edersin, balıkçılık. Ve balıkçılıktan, hatta sadece mercan resiflerine dayalı, hatta sadece Amerika’daki balıkçılıktan elde edilen gelir yılda 100 milyon doları aşkın. Ve bu 2001’in raporuna göre. Şimdiki değeri katbekat artmış olmalı. Ayrıca 10 milyonlarca insana da diğer besin kaynaklarıyla gelir sağlıyor. Özellikle dalgıçların ilgisini çektikleri için de turizme büyük katkısı var. Kısaca, mercan resifleri her yıl 375 milyar dolar değerinde ürün ve hizmet sağlıyor. Henüz herkes mercanların önemini anlamamış olsa da bilim adamları artık farkında ve bir süredir resifler tıpta da kullanılıyor. Kanser, HIV, bakteriyal enfeksiyonlar, virüsle ilgili hastalıklarda iyileştirici özellikleri var, ilaç yapımında kullanılabiliyorlar. Krem ve şampuanı bir üründe toplayınca gözlerimizi açıp “vay arkadaş” diyoruz, mercan resiflerinin fonksiyonelliğine bakmıyoruz, ben de burada “vay arkadaş” demek istiyorum.

    Resifler, pek çok kıyıda büyük fırtınalara, hortumlara, tayfunlara bariyer işlevi de görüyor. “Okyanusların yağmur ormanları”, “Okyanusun şehirleri”, “Okyanusun mimarları”, şimdi de “Okyanusun bodyguardları”. Ne isim koysan yakışıyor yahu. 10 parmağında 10 marifet bu resiflerin maşallah.

    ANAHTAR KELİME: KARBON

    İşte say say bitmiyor da, sadede de gelmek lazım. Mercan resifleri yok oluyor, son 30 yılda yüzde 10’u kaybolmuş durumda. Bir 30 yıl daha geçtiğinde de bir yüzde 10 daha mı kaybederiz? Hayır, maalesef, yaklaşık yüzde 10’unun “kalacağı” tahmin ediliyor. Haberlerini takip ettiniz mi? İklim değişikliği nedeniyle ilk defa bir memeli türü yok oldu, nesli tükendi. Mozaik kuyruklu fare denilen kemirgen, Avustralya’da Queensland’in kuzey kıyılarında bulunan küçük bir mercan adasında yaşıyordu ve insan kaynaklı iklim değişikliği deniz seviyesinin yükselmesine sebep oldu ve sonuç? Ada yok oldu. Bu adada yaşayan türün de böylece nesli tükenmiş oldu. Hep besin zincirinden bahsediyoruz ya, işte bir basamak gitmiş oldu böylece. Bu şu anda yok olan tek bir tür. Ama resifler yok olursa, kaç milyon tür kaybolur? Daha az önce söyledim. Gel gel yukarı bakma. 2 milyon muydu? Evet, 2 milyon tür ve bu sadece bildiğimiz kadarıydı ve resiflerin barındırdığı tür sayısı. Bir o kadar da başka türler ve tabii ki insanlar etkilenecektir.

    Peki, “oturup ağlayalım mı yoksa yapabileceğimiz bir şeyler var mı?” dersen, tabii ki var. İçini karartıp gitmeyeceğimi, sana bunu yapmayacağımı söylemiştim. Atmosferde biriken karbondioksitin yüzde 45’i havada kalırken geri kalanın çoğunu okyanuslar ve bir kısmını da bazı karasal bölgeler tarafından emiliyor. Karbondioksit suya (okyanusa) girdiğinde bazı kimyasallarla reaksiyona giriyor ve asit oluşturuyor. Yani suyun pH’ını düşürüyor. Özellikle fosil yakıtlardan biriken fazla karbondioksit okyanuslardaki küresel karbon döngüsünün değişmesine ve asitleşmeye neden oluyor. Çok mu teknik oldu? Yani sen havaya sera gazlarını yayınca okyanus asidikleşiyor, ardından da mercanlar nakavt. Yani anahtar kelime KARBON. Havaya ne kadar az karbon yayarsak, o kadar dünyanın her yeri gibi mercanları da korumuş oluruz. Milyonlarca türü de yok olmayla karşı karşıya getirmeyiz, o esnada bizim türümüz de zarar görmezse tabii.

    Yani temiz enerji, temiz enerji , temiz enerji. Bunun dışında, plastik atmazsak, atık yağları denize dökmezsek, israf yapmazsak, betonlaştırmazsak, havayı kirletmezsek, fosil yakıt tüketmezsek, bilinçsiz balıkçılık ve avcılık yapmazsak, dikkatsiz tekne kullanımı ve dikkatsiz dalış yapmazsak; bilinçli tarım, bilinçli tüketim yaparsak dünyayı kurtarmış oluyoruz. Kendini kahraman gibi hissetme, bunlar zaten yapman gerekenler, bu dünyada yaşayabilmek için.

    Gelecek ay ben yine buralardayım, görüşürüz, sağlıcakla… ☸

  • Toprak solunumu

    Toprak solunumu

    İklim değişimi deyince hep havadan sudan bahsediyoruz. Yağmurlar, okyanuslar falan filan. Olayın ciddiyetinin farkına vardık artık sanırım, yani umarım… Su yaşamını ve ekstrem hava olaylarını nasıl etkilediğini de artık bildiğimizi varsayıyorum. O yüzden bu sefer aslında çok önemli olan ama üstünde çok durulmayan bir konuyu irdelemek istedim. Toprak…

    İklim değişimi denince akla ilk yüksek sıcaklıklar geliyor. “Bu sene de üşüdük, donduk falan” diyeceksin ama hatırla hep normallerin üstünde sıcaklıklardan bahsettik. Kar yağışları alsak da kışın ortasında bahar havası da yaşadık. Zaten yapılan gözlemler de bu durumu doğruluyor; kara ve deniz sıcaklıkları kullanılarak yapılan hesaplamalarda geçtiğimiz Nisan ayı, 1951-1980 yılları arasındaki ortalama Nisan sıcaklığından 1.11 derece daha yüksek çıktı. Şubat ayı ise normalden 1.35 santigrat derece daha sıcak geçti. Hatta küresel sıcaklıklardaki bu artış Ekim 2015’ten beri devam ediyor. Efendim konuyu nereye bağlayacaksın dersen: İklim değişimi deyince hep havadan sudan bahsediyoruz. Yağmurlar, okyanuslar falan filan. Olayın ciddiyetinin farkına vardık artık sanırım, yani umarım… Su yaşamını ve ekstrem hava olaylarını nasıl etkilediğini de artık bildiğimizi varsayıyorum. O yüzden bu sefer aslında çok önemli olan ama üstünde çok durulmayan bir konuyu irdelemek istedim. Toprak… Bu küresel ısınma denen meret toprağın derinliklerine kadar işliyor. Hadi bakalım arkadaşım gel, neler oluyormuş bakalım.

    Sıcaklıklar yükseldikçe toprak solunum oranı artıyor. Şimdi “toprak solunumu da ne ola ki” diyorsun. Toprakta bir karbon döngüsü var, toprağın nefesi gibi. Birtakım bitkisel aktivitelerle toprak karbon alıyor, fazla gelen karbonu da biyokimyasal reaksiyonlarla dışarı veriyor. İklim değişiminin aşırı sıcaklıkları artırmasıyla bu karbon verişi artıyor. Çünkü sıcaklık arttıkça bitkideki metabolizmal faaliyetler de artıyor. Bu da atmosfere karbon salınımı demek. Hem de fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salınan karbondan daha da fazlalaşıyor. Miktarı söyleyeyim mi? Yaklaşık 60 milyar ton, her yıl.

    Küresel ısınma bitkinin kök, gövde ve yaprak faaliyetlerini, kısaca metabolizmasını hızlandırıyor. He bir de toprakta yaşayan mikrobik organizmalar var, böceklerden tut da göremediğimiz her tür bakteriye kadar bir sürü canlı yaşıyor toprakta. İşte bu canlıların da karbon döngüsüne olan katkısını artırıyor fazla ısınma. Bu hızlanma ve artışla da topraktaki karbon ayrışması artıyor, ayrışma da topraktaki karbon deposunu azaltıyor, bu karbonun azalması iyi bir şey değil, topraktan ayrılan karbon atmosfere salınıyor; küresel ısınmaya sebep oluyor.

    Ekosistem, aslında bilimsel adı; biz ona kısaca hayat diyelim. İşte bu hayat, döngülerden oluşuyor. Ne ekersen onu biçersin felsefesiyle işliyor her şey. Haksız mıyım ama gerçekten her canlının dünyasında bu böyle değil mi? Neyse konumuzdan sapmayalım, yani anlatmak istediğim; yine önemli bir döngü var ortada. Bu saydıklarımı böyle çember oluşturan bir döngünün basamakları olarak hayal edin. Kısaca küresel ısınma sıcaklık ve sıra dışı olayların artışına, bu artışlar da topraktan karbon salınımına, karbon salınımı da küresel ısınmaya sebep oluyor. Bu şekilde topraktan daha fazla karbondioksit, hatta metan bile çıkıyor. Topraktan bu gazların çıkışı da zaten var olan sera gazlarına destek kuvvet oluyor.

    Hep mi kötü? İyi bir şey yapan yok mu? Var, gel gel o da var. İşte asıl önemli konu, bir yandan da ormanların karbon deposu görevi yaparak bu salınımı engelleme özelliği. Bu yüzden ormanların yok edilerek, toprağın boş bırakılmaması önemli. Araştırmalara göre, ormanlık arazilerdeki karbon deposu, otlak alanlardan iki kat daha fazla. Ülkemizde yapılan çalışmada ise orman topraklarımızda bir hektar alanda 77,8 ton kadar karbon depolandığı saptanmış. Yani ormanlar karbon çıkışına izin vermiyor, karbonu kendi toprağında saklıyor. Toprak üstünde bitki örtüsü ne kadar fazlaysa atmosfere karbon salınımı o kadar az oluyor.

    NEDİR BU AYRIŞMA?

    Şimdi bir de bu ayrışma olayını bir açalım. Havada kaldı sanki biraz. Topraktaki bileşiklerin, organizmaların daha küçük parçalara veya elementlere ayrışması, demek istediğimiz. Gereken kısım kullanılıyor, fazlası da dışarı yani atmosfere veriliyor. Ayrışmanın artması toprakta karbon döngüsünün de artmasına sebep oluyor. Bu da bitkilerin gelişmesi için gereken karbonu azaltıyor. Karbon tüm canlıların yapı taşı. Yaşam döngüsünde çok önemli bir yeri var.

    Uç bir örnek veriyim; mesela bazı deniz canlıları karbonu okyanus suyundan alıyor ve kabuklarını yapmak için kullanıyor. Bir deniz canlısının kabuğunda bile karbon var. Zaten canlı olan her varlıkta bütün organik bileşiklerin yapısında karbon vardır. Bitkilerde de bu yapının yüzde 50’si karbon. Topraktaki karbon da, suyu ve önemli besinleri tutmaya yarıyor. Ayrıca organizmaların ayrışması için enerji kaynağı oluyor. Çok kolaymış gibi diyoruz ama aslında ayrışmanın gerçekleşmesi için yüksek bir aktivasyon enerjisi gerekiyor. İşte bu yüzden normal şartlarda atmosfere fazla karbon salınımından bahsetmiyoruz. Ama yüksek sıcaklık olunca topraktaki organizmaların ayrışması için yeterli enerji sağlanıyor, toprak solunumunu hızlandırıyor. Toprak solunumuyla bu karbon atmosfere salınarak kaybediliyor. Hatta artış yüzdesini de vereyim: Solunumla çıkan karbondioksit emisyonunda ortalama yüzde 45! Normalin neredeyse bir yarısı kadar daha fazla karbon atmosfere salınıyor. Ayrıca bu şekilde toprakta depo edilen karbon miktarı da azalmış oluyor.

    Bunlar neden oluyor? Bir insan bir insan gibi yaşamadığı için, dolayısıyla insan gibi, doğaya göre insan gibi yaşamadığı için oluyor. Neyse geçtim burayı yine. En kolayı geçtim diyorsun, geçiyorsun, süper.

    Hep sıcaklık dedim ama iklimin değişmesi yalnızca yüksek sıcaklık değil biliyorsunuz, mesela aşırı yağışlar da var ve havadaki karbondioksit, azot gibi bileşikleri içeren gazlar yağışlarla tekrar toprağa dönüyor. Toprağın verimliliğini düşürüyor. Ayrıca yağmur toprak nemini de artırıyor ve toprak neminin az olması da fazla olması da istediğimiz bir durum değil. Çünkü bu durum da toprak solunumunu azaltıyor ve bu sefer de verimsizliğe yol açıyor. Yani her şey kararında iyi…

    Neyse ben yine atasözlerine bağlamadan toparlayayım. Bu toprak solunumu veya deposu farklı iklim kuşaklarında da değişiyor. Bu yüzden genel etki aslında net değil. Ama ısınan iklim ile topraktan karbon çıkışının birbirini güçlendirdiği bir gerçek. Ancak toprağın doğru kullanılması, ormanların yok edilmemesi, fosil yakıtların yakılmaması gibi tedbirlerle bu durum engellenebilir. Tanıdık geldi mi? ☸

  • UV’nin etkileri

    UV’nin etkileri

    Çoğu insan için güneş ışınları, D vitamini ihtiyacının yüzde 80-90’ını karşılıyor. Ancak sorun yine insanoğlunda. Çünkü atmosferdeki kirlenme sonucu artık ultraviyole ışınlarının zararları, yararlarından çok daha fazla.

    E illa yaz gelmesine gerek yok, havalar epey ısındı. Aslında normallerin üzerindeki sıcaklıklarla zaten yaz gelmişti çoktan, desek yalan olmaz. Malumunuz yaz demek, güneş demek. Peki Güneş’i, bizi ısıtan aydınlatan kocaman bir yıldızdan daha farklı düşündünüz mü? Genelde sarı ya da beyaz ışık saçan bir ısı ve ışık topu olarak görüyoruz. Bir de bizim göremediğimiz ışınları var koca Güneş’in. Elektromanyetik spektrumdan bahsetmiş miydim daha önce? Yok yok, tekniğe girmeyeceğim. Amacım Güneş’in aslında bir yandan ne kadar da zararının olduğunu kanıtlamak, uyarmak.

    Şimdi bu spektrum dediğimiz şey, tüm dalga boylarının yerini, boyunu ve frekansını belirten bir tayf. Bu bantlarda bizim görebildiğimiz ışınlardan da öte ışınları görebiliyoruz. “Görebiliyoruz”dan kastım tanımlayabiliyoruz. Infrared, gamma, x-ray, mikrodalga, ultraviyole… Güneş hepsinden az ya da çok yayıyor. Şu an bizi ilgilendiren kısmı ise ultraviyole. Hepsinden az ya da çok yayıyor dedim az önce, aslında ultraviyole az olan kısımda. Yani Güneş’in yaydığı ultraviyole, diğer dalga boylarıyla karşılaştırıldığında epey az bir yüzdeye sahip. Ama etkisinin ne kadar fazla olduğunu yazının sonunda çok daha iyi anlamış olacaksınız.

    Öncelikle, direkt kötüleyerek başlamak istemiyorum. Ultraviyolenin başta, özellikle kemikler için çok önemli olan D vitamini sentezine öncü olması, epidermisin ve derinin kalınlaşması gibi büyük yararları var.

    Çoğu insan için güneş ışınları, D vitamini ihtiyacının yüzde 80-90’ını karşılıyor. Ancak sorun yine insanoğlunda. Neden yine insanoğlu, çünkü “atmosferdeki kirlenme” sonucu artık ultraviyole ışınlarının zararları, yararlarından çok daha fazla. Güneş yanığı en bilindik olanı. Bunun yanında, göz hastalıklarından kansere kadar pek çok zararı var. Günümüzde tatil ve yaşamsal alışkanlıkların değişmesi, belki de çok daha fazla önemsemememizle birlikte UV’ye maruziyet artıyor ve buna bağlı olarak deri kanserlerinin görülme sıklığı artış gösteriyor. 30 yılı aşkındır daha fazla insan, diğer kanserlerden daha çok deri kanserine yakalanıyor.

    Ultraviyole ışın da bir ana başlık aslında. Bilim adamları UV ışını üç kategoriye ayırmışlar. Çünkü hem farklı karakteristiklere sahip, hem de canlılar üzerindeki etkileri farklı üç bant içeriyor UV. Çok da komplike isimleri yok, UV-A, UV-B, UV-C bantları. Zaten bizi ilgilendiren tarafı da isimleri değil, farkları ve etkileri. UV-A en haşır neşir olduğumuz, en tanıdık olan kısmı. Çünkü bantlar arasında şöyle önemli bir fark var: UV-C’nin tamamı atmosferdeki ozon ile oksijen tarafından emiliyor ve yeryüzüne hiç ulaşamıyor. Ulaşmasını da kimse istemiyor zaten. Zira kendisi en tehlikeli olanı; yeryüzünde UV-C varsa hiçbir canlı yok demek. UV-B ise stratosferik ozonun konsantrasyonuna bağlı olarak değişik oranlarda yeryüzüne ulaşıyor. UV’nin yaklaşık yüzde 5-10 kadarı UV-B olarak dünyaya kadar ulaşabiliyor. UV-A ise yeryüzünü en çok istila eden, sadece yazın değil her mevsim bizi bırakmayan UV ışını.

    A ve B’nin farklarıyla başlarsak daha anlaşılır olacak sanırım. UV-A 400-320 nm dalga boyu arasındayken, UV-B 320-290 nm dalga boyu arasındadır. Her ikisi de spektrumda kısa dalga boyu aralığında olsa da UV-B, UV-A’ya göre daha kısadır. Ve daha kısa dalga boyu demek daha yüksek enerjili radyasyon demek. Dolayısıyla yüksek radyasyona sahip olan UV-B. Ama yeryüzüne en çok ulaşan UV-A ışınlarıdır. Yeryüzüne ulaşabilen UV radyasyonunun yüzde 90-95’i UVA iken yalnızca yüzde 5-10’u UV-B ışınlarına aittir. Fakat UV-B’nin yüksek enerjisi derinin yüzeyindeki epidermal tabakalara daha fazla zarar verir ve güneş yanıklarına sebep olur. Yalnız, UV-A derinin daha derin tabakalarına inebilir ve bronzlaşmaya sebep olur. Erken bronzlaşmanın sebebi UV-A iken, geç bronzlaşmanın sebebi UV-B. Erken bronzlaşma; başlıca UV-A etkisiyle oluyor. Bu tür bronzlaşmada güneşteyken deri koyulaşır ama güneşten uzaklaşınca hemen solar. Melanin miktarı artmaz. Mevcut melaninde kimyasal değişiklikler olur. Geç bronzlaşma ise 72 saat sonra ortaya çıkıyor ve daha kalıcı. Deride melanin artışına bağlıdır ve UV-B etkisiyle oluyor.

    Geldik can alıcı noktaya: UV-B, enerjisi daha yüksek olduğu için daha zararlı diyebiliriz ama her iki tip UV de (A ve B) deri hücrelerine zarar verdiği ve DNA’larını değiştirdiği için deri kanserine sebep olabiliyor. Ayrıca her iki tip UV de derinin erken yaşlanmasına sebep oluyor. UV-A ve B’nin aralarındaki diğer önemli farklardan birisi de UV-B’nin en güçlü olduğu saat aralığı, Nisan-Ekim ayları arasında sabah 10.00 ile öğleden sonra 16.00 iken UV-A günışığının olduğu her saat ve her mevsim eşit şekilde etkilidir. Bir önemli nokta da şu: Daha tatil sezonuna girmedik diye tedbir almak için erken demek yanlış. Çünkü, UV-A camdan geçebiliyor. Eğer UV-A filtreli film yoksa, araba içinde veya kapalı mekânda pencere önünde bile UV-A’ya maruz kalmak olası. Hatta şemsiye altında veya gölgede otururken de güvende değilsiniz. Çünkü denizden ve kumdan yansıyan güneş ışınları, tüm cilde zarar verecek kadar tehlikeli. UV-B ise camdan geçemiyor, yalnızca dışarda etkili.

    TÜM HASTALIKLARIN KAYNAĞI

    Son olarak sebep olduğu hastalıklardan bahsedip içinizi karartıp gideceğim. Ama çare yok diye de bir şey yok; birkaç tavsiyeyle hastalıklardan, daha doğrusu ışınlardan korunmanın yollarını da dipnot düşeceğim.

    UV tüm hastalıkların kaynağı desek yalan olmaz. Çünkü bağışıklık sistemini yıpratıyor. Güneşe fazla maruz kalmak akyuvarları etkiler. Tekrar tekrar güneşe fazla maruz kalmak ise vücudun tüm bağışıklık sistemine zarar verir. Bu yüzden fazla UV radyasyonu diğer hastalıklara da yol açabiliyor. Bunun dışında, üç ana tip deri kanseri var ve deri kanserinin yüzde 90’ı UV radyasyon yüzünden. Bunlardan en bilineni melanoma. Aslında melanoma, deri kanserleri vakalarının yüzde 1’inden de az ama ölümlerin büyük yüzdesi melanoma kaynaklı. Mesela, her 52 dakikada bir melanoma yüzünden bir insan ölüyor. Ve melanomanın çoğu vakasının sebebi güneş. Bir Birleşik Krallık çalışması, melanomanın yaklaşık yüzde 86’sının sebebinin güneşe maruz kalınarak alınan UV radyasyon olduğunu gösteriyor.

    En belirgin etkilerden biri de deri yaşlanması. UV, derinin en üst tabakasının altındaki kolajen ve bağ dokuya zarar verdiği için deri yaşlanmasını hızlandırır. Bu da kırışıklıklara, kahverengi ‘karaciğer’(liver) noktalarına ve deri elastikiyetinin kaybolmasına sebep oluyor. Bir kişinin kolunun alt kısmıyla üst kısmı arasındaki renk tonu farkı, kırışıklık gibi faktörler derideki güneşe maruz kalınma etkilerini gösteriyor. Farkın fazla olması da daha büyük zarar demek dolayısıyla. Ayrıca bu etki de kümülatif. Zamanla birikiyor zararı. Bu yüzden ne kadar erken önlem, o kadar iyi. Yoksa şu an iyi görünen bronz ten, ilerde kırışık bir deri olabilir, hatta deri kanserine sebep olabilir, ciddi sonuçlar var ortada maalesef.

    En bilineni de, güneş yanığına sebep oluyor UV. Yanıklar sonucunda derinin kırmızı renge dönme süreci de şöyle işliyormuş: Deri hücreleri UV radyasyonun enerjisini absorpladığı için zarar görüyor ve hasar görmüş bölgeye, onarım için, ekstra kan taşınıyormuş. Bu da o bölgenin kırmızı olmasına sebep oluyor.

    Zararlar saymakla bitmiyor ama bunu söylemeden de geçemeyeceğim. UV gözlere de fazlasıyla zarar veriyor: Uzun süre UV’ye maruz kalmak veya UV’nin yüksek yoğunluğu (mesela şezlonglarda) göz dokularına zarar verir, hatta ‘kar körlüğü’ veya ‘photokeratitis’ denilen, göz yüzeyinde yanmaya sebep olabilir. Bu arada kar körlüğü demişken, yukardaki satırlarda bir yerde UV-A’nın güneş ışığının olduğu her an etkili olduğunu yazmıştım. Özellikle yüksek kesimlerde ve karlı, buzlu bölgelerde UV’nin deriye etkisi iki kat daha fazla. Çünkü kar albedosu yüksek olduğu için UV’nin yüzde 80’ini yansıtıyor.

    Gözün maruz kaldığı etkiler birkaç gün içinde ortaya çıkıyor ancak daha sonra başka komplikasyonlara yol açabiliyor. 1998’de, Amerikan Medikal Birliği Dergisi’nde az miktarda güneş ışığının bile göz hasarları gelişiminin riskini artıracağını ve katarakt, pterygium, pinguecula gibi göz hastalıklarına sebep olabileceğini söylüyor. Gözlerdeki UV zararı kümülatif, yani zamanla birikir. Bu yüzden gözlerimizi korumaya ne kadar erken başlarsak o kadar iyi aslında.

    Peki, ışınlardan korunmak için ne yapabiliriz? Tabii ki akla ilk gelen, güneş kremi. Yalnız öylesine güneş kremleri değil. Üstünde UV-A ve UV-B yazılı olanlardan almak makbul. Dikkat etmişsindir, her kremde “Sun Protection Factor” yani Güneş Koruma Faktörü anlamına gelen SPF yazar. Örneğin SPF değeri 10 olan bir güneş kremi, cildin herhangi bir güneş kremi kullanmadan yanması için geçen zamanın 10 katı daha fazla koruyor demek. Diyelim ki güneş kremi kullanmayan bir kişi güneş ışınlarına direkt maruz kaldığında 15 dakikada yanacak, SPF değeri 10 olunca aynı açıdaki güneş ve sıcaklıkta ciltte bu sefer 150 dakikada yanıklar oluşacak anlamına geliyor. Buradan anlıyoruz ki sürdüğümüz kremin de bir süresi var. Sonuç olarak, yüksek SPF değeri, yüzdesel olarak daha fazla UV-B ışınını bloke etmiş oluyor. Açık renkli giysiler giymek, UV korumalı güneş gözlüğü takmak basit birkaç önlem. Pencere ve araba camlarında da UV filtresi kullanmak yine basit ama faydalı önlemlerden.

    Ben burada kesiyim yoksa bitmeyen yazı olarak tarihe geçecek bu yazı. UV ile ilgili konuşulacak daha çok şey var. Yaz uzun, yazarım yine. Yeter ki sen söylediklerimi unutma. ☸

  • Plastik yiyen bakteri

    Plastik yiyen bakteri

    Dünyanın havasını kirlettik, suyunu da 150 milyon ton çöple doldurduk. Açık denizlerde her kilometrekare başına ortalama 13 bin plastik düşüyor. Plastik… Doğada bekle bekle kaybolmuyor, hem de kanserojen! Yakın zamanda bu plastik canavarını yiyen başka bir yaratık keşfedildi, bir bakteri…

    Dünyayı resmen çöp haline getirdik. Hızlı bir giriş mi oldu? İnsanlığa ağır bir itham mı bu? Elinizi vicdanınıza koyun ve bu soruya “hayır” diye cevap verin. Veremeyiz maalesef. Dünyanın havasını da suyunu da kirlettik işte. Şimdi “yine başlıyoruz, ısındık, soğuduk, kirlendik konuşmalarına” diyebilirsiniz ama bu seferki başka bir noktadan.

    Aslında kirliliği yaymadığımız bir nokta kalmadı ama bu noktayı da bilin istedim. Kirlettiğimiz hava her yıl 7 milyondan fazla insanın erken ölümüne sebep oluyor. Kirli havanın sadece yüzde 14’ü doğal kaynaklı. Diğer yüzde insana ait. Endüstri, kömür, trafik, bitmek bilmeyen inşaatlar…

    Havasını kirlettik, suyunu da 150 milyon ton çöple doldurduk. BM Çevre Programı söylüyor, açık denizlerde her kilometrekare başına ortalama 13 bin plastik düşüyor. Bir de plastik, yani organikler de zaman alıyor ama plastik hem bekle bekle kaybolmuyor hem de kanserojen etkisi.

    “Allah kahretmesin bunları!” diye serzenişte de bulunma ve kaliteyi uzaklarda arama. Bu işin içinde sen de varsın, ben de. Bak hatta etrafına, illa ki bir yerde o dünyamızı kirleten canavardan vardır. Hani o siyah plastik poşetler var ya, onların ancak 1000 yılda yok olduğunu biliyorsundur illaki. Yüzde 100 geri dönüşümlü poşetler bile masum değil.

    Ve önemli bir nokta. Plastik, doğada hazır bulunan bir madde değil. Hazır bulunan elementlere bir müdahale neticesinde yaşam buluyor kendisi. Birtakım süreçlerle elementler reaksiyona giriyor ve plastik üretiliyor işte. Ve bu madde yüksek sıcaklıklara dayanabiliyor, bazı bakterilere karşı da dayanıklı, UV ışınlarını da tınlamıyor. İşte bu sebeplerden doğada yüzlerce binlerce yıl bozulmadan kalabiliyor.

    İşin daha kötü kısmı da var, çok küçük parçalara ayrılabiliyorlar. “İyi ya, bütün bütün kalsaydı daha kötü değil mi?” diyen yoktur umarım aramızda. Bu ne demek biliyor musunuz? Şöyle ki, kolayca taşınabiliyorlar. Yağmur suyuyla, kanalizasyonla, akıntıyla denize okyanuslara karışıyor. Karadan denize, okyanusa akıntılarla ulaşan çöpler deniz canlılarına zarar veriyor. Hayvanlar bu küçük plastik parçalarını yemek sanıp yiyorlar ya da bir şekilde vücutlarına plastik maddeler, çöpler dolanıyor ve yaralanıyorlar, ölüyorlar ya da onları yiyenler pek iyi durumda olmuyor.

    Bakın kavramları iyi belirlemek lazım. Eğer iyi belirlemezsek sorunu anlayamıyoruz. “Don çiftçiyi vurdu” manşetini okuyunca maalesef konuya sanki gerçekten çiftçi vurulmuş gibi yaklaşıyoruz. Ya da “iklim değişimi” dediğimizde herkese ait bir şey olunca bizi etkilemiyormuş gibi ses çıkartmıyoruz. Bu plastik deniz yaşamını vuruyor dediğimizde aslında vurulan biziz. Hem deniz ürünleri tüketimiyle, hem onun ekonomisiyle, hem okyanusların iklime etkisiyle ve hem hem hem diye gider bu cümle. Acı verici değil mi?

    Olay sırf bununla da kalmıyor. Hani o birkaç dakikada tükettiğimiz plastikler var ya, her alışveriş sonrası kullandığımız poşetler, içtiğimiz su şişeleri, tekstil ürünleri, kullandığımız ürünlerin, yiyeceklerin ambalajları. Bunları geri dönüşüme atmıyoruz, çoğu zaman gereksiz de olsa kullanıyoruz ve bunlar doğaya karışıyor, denizlere dökülüyor. Sonra bu plastiklerin zehri dolaşıp bize geri döndüyor, hem de hissetmeyeceğimiz, anlayamadığımız bir şekilde. Sonra da “acayip acayip hastalıklar çıktı” diye üzülüyoruz. Bu zehirleri besin sanıp yiyen hayvanlar sadece okyanus canlıları değil, denizlerdeki balıklar da yiyor ve aynı zehri besin zincirine katıyor ve zincirin her basamağındaki canlı bu zehri bir güzel yiyor.

    Dünyanın bir düzeni, sistemi var. İşte ekosistemi böylece deforme ediyoruz. Ve besin zincirinde bulunan insan da her durumdan kolayca etkileniyor. Sağlığı doğrudan bozuluyor. Ekonomi bile bu durumdan payını alıyor. Sen de kurmuşsundur bağlantıyı.

    Öncelikle bunları okyanuslardan temizlemek hiç kolay değil. Küçük parçalara ayrılması işi daha da zorlaştırıyor ve epey maliyetli; bu bir. İkincisi, plaj turizmini doğrudan etkiliyor. Kirli ve tehlike saçan sahiller doğal olarak turist çekmiyor. Bunun dışında, çarpan maddeler teknelere hasar veriyor. Balıkçılıktan tutun da her türlü sektöre kadar eli uzanıyor bu maddelerin.