Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • AŞI bizi pandemiden kurtaramayacak

    AŞI bizi pandemiden kurtaramayacak

    Pandemi gündemimizden düşmüyor. Bunun hayatımızın bir gerçeği olduğunu kabullenmemiz artık şart sanırım. Çünkü koronavirüsten kurtulsak bile başka pandemileri tetikleyebilecek daha büyük bir tehlikemiz var aslında: Ekosistem tahribatı. 

    Özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana doğaya verdiğimiz zarar farklı şekillerde farklı risklerle karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu seferki pandemiden belki aşıyla veya ilaçla kurtulabiliriz ancak henüz bilmediğimiz olası diğer pandemiler için yeni bir aşıyı beklemektense bir an önce ekosistem restorasyonuna başlamalıyız.

    “KENARLARIN” GENİŞLEMESİ

    Şu an yaşadığımız salgın, “zoonotik” dediğimiz, hayvandan insana geçen hastalık türünden. Ama bu yeni bir şey değil, son elli senedir yükselen ve çeşitlenen salgınlar vahşi yaşamdan çıkıyor aslında. Hatta bunu 11-12 bin sene öncesine dayandırmak bile mümkün, çünkü tarıma geçişle birlikte hayvanların evcilleştirilmesi bu zoonotik hastalıkların yolunu açmış oldu. Son yıllarda artmasının sebebi ise tamamen insan faaliyetleri. Orman tahribatı, ağaçların kesilmesi, yangınlar, kerestecilik, tarım, çiftçilik, kentleşme, yol yapımı… Bu gibi aşırı nüfus artışıyla daha da çoğalan faaliyetler vahşi yaşamla etkileşimi sürekli artırıyor. Yaban hayatın ekosisteminde kenarlara ulaşıyoruz ve o kenarları daha da genişletiyoruz. Bu arada buna gerçekten de “kenar” deniyor. Yani mesela orman ile şehir arasında kalan geçiş bölgesine basit bir tabirle “ormanın kenarı” diyebiliriz. Ve işte buralara arazi açtıkça, yol yaptıkça, bu örnekler çok çoğaltılabilir. Kısaca yapılaşmayı artırdıkça diyelim, bu kenarları genişletiyoruz ve vahşi yaşamla bağlantımızı da beraberinde artırmış oluyoruz.

    EKOSİSTEM TAHRİBATI DAHA BÜYÜK BİR SORUN

    İnsanlarda bulaşıcı özelliği olan patojenlerin yüzde 61’i zoonotik, aynı koronanın çıkış noktası gibi. Son yıllarda ortaya çıkmış olan SARS, MERS, H1N1, HIV ve COVID-19 gibi yüksek seviyede zarara yol açan küresel salgınlar, hep insanların vahşi yaşamla etkileşimi sonucu bulaşan hastalıklar oldu. Aslında burada şunu demek istiyorum: Pandeminin bile önüne geçebilen çok daha büyük bir sorunumuz var. Çünkü bu minvalde baktığımızda aslında pandemi, ekosistem tahribatının bir alt kolu desek yanlış olmaz; sonuçlarından bir tanesi yani. Dolayısıyla bizim ilk sıraya koymamız gereken tedbirler ve yöntemler, ekosistem üzerine olmalı. Ancak tam tersine teknolojiyle, endüstrileşmeyle gitgide ormansızlaşıyoruz, sularımızı kirletiyoruz, kenar etkisini yok ediyoruz. Aynı iklim değişiminin sonuçlarından biri olan mevsim geçişlerinin yok olması gibi vahşi yaşamla şehir arasındaki geçiş bölgelerini de deforme ediyoruz. Tüm bunlar yarasa gibi veya primatlar, başka hayvanlar gibi normalde hiç karşılaşmayacağımız canlı türlerinden hastalık kapabildiğimiz bir döneme getiriyor bizi. Ve her geçen yıl dünyanın ortalama sıcaklığı artarken, kuraklık, kasırga, yangınlar gibi ekstrem olaylar meydana gelirken bu dönemi göz ardı etmek imkânsız olmalı.

    KÜRESEL ISINMADA TEHLİKELİ EŞİK

    Henüz geçen yıl, 2020, daha çok salgın konuşuldu ama aslında tam bir felaketler yılıydı. Fırtınalar daha sık ve yoğun yaşandı. Şiddetli ısı dalgaları oldu. Orman yangınlarının nadiren görüldüğü yerlerde bile kuraklık ve sıcak havadan dolayı yangın çıktı. Örneğin, uydu verilerine göre Rusya’da 190 bin kilometrekarelik alan yandı; bu yüzölçümü yaklaşık Yunanistan kadar olan bir ülkeden daha büyük bir alanın kül olması anlamına geliyor. Aynı sırada, Ural Dağları’ndaki bir koruma alanında beklenmedik şekilde bir dizi yangın çıktı, on yıldır yangın görmeyen bir yerde. Kasırgalar mesela. Rekor sayıda kasırga meydana geldi geçtiğimiz yıl. Öyle ki, isim listesi tükendi. Amerika’da kasırgalara isim vermek meşhurdur, bilirsiniz. Ancak Atlas Okyanusu’nda gerçekleşen kasırga sayısı otuza çıkınca alfabe yetersiz kaldı. Tabii bu da yeni bir rekorun bir nevi işareti sayıldı. Küresel ortalama sıcaklığımız sera gazı emisyonları mevcut şekilde devam ederse, 2030 ile 2052 yılları arasında 1,5 derece sınırını geçecek. Uzun lafın kısası, gidişata bir dur demek farz oldu. Evet elbette doğada hava olayları, afetler, yangınlar olacak ama asıl kendi yarattığımız sorunlar daha yıkıcı etkilerle karşımıza çıkıyor. Ve bunlar için yapabileceğimiz şeyler de var. ☸

  • SU ÇÖPE GİDİYOR

    SU ÇÖPE GİDİYOR

    Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. Sanırım herkesin dileği gerçekleşti. Dünyaca dileğimiz 2020’nin bitmesiydi ve yeni yılla beraber nihayet bu yıldan kurtulmuş olduk. Tabii 2021 bize ne getirecek bilmiyoruz ama biz tüm enerjimizi topluyoruz ve 2021’in çok çok çok iyi geçmesini diliyoruz. Mümkün olduğunca çok, çünkü 2020’ye göre yalnızca “çok iyi” olması yeterli olmayacak sanırım, çok çok… iyi olması ancak normal bir yıl olmasını sağlayabilir. Dediğim gibi 2020’yi bitirdik, günahıyla sevabıyla başımıza ne geldi, bunun bilançosunu çıkarıp önümüzdeki ay sizinle paylaşacağım. Bu ay ise uzunca bir süredir karşımızda duran kuraklıktan bahsedeceğim. Kuraklık dediğimizde aklımıza öncelikle meteorolojik koşullar ve yağışların olmaması geliyor. Aslında kuraklık yalnızca yağışın olmamasından değil, bazen aşırı yağıştan bazen de iklim değişikliği gibi bizim yaşantı tarzımızın sebep olduğu faktörlerden kaynaklanıyor. İnanmayanlar varsa, şimdi onları yazının devamına davet ediyorum.

    SU KITLIĞINA DOĞRU GİDİŞ

    Suyu çöpe atıyoruz. Evet evet dökmüyoruz, atıyoruz. Çünkü israf ettiğimiz her şeyin, gıdanın, giysinin, eşyanın, her şeyin bir su karşılığı var. Yağışlardaki azalmanın üzerine bir de israf ettiğimiz su eklenince, durum gitgide daha vahim bir hâl almaya başlıyor. 2019 kurak geçmişti, kurak bir 2020’yi de geride bıraktık. Aralık ayının ilk yarısında dışarda neredeyse tişörtle durabildiğimiz günler oldu. Yani sıcaklıklar artıyor, yağışlar azalıyor ya da bir anda çok fazla yağış oluyor ve o suyu değerlendiremiyoruz. Hoş, elimizdeki suya iyi baksak o da yetecek ama onu da yapmıyoruz, israf ediyoruz. Ve işte tüm bunların sonucunda kuraklık ortaya çıkıyor. Bu kuraklık tüm yurdumuzu etkiliyor, Doğu Anadolu kar almıyor, Ege ve Akdeniz yağış azlığı çekiyor, İstanbul’da baraj doluluk oranları yüzde 23-24’lerde geziyor. Son 10 yıl içindeki en düşük orandan yüzde 30 daha az bir oran bu. Yüzde 30 çok büyük bir değer, buranın ayrıca altını çizelim. Ülke genelinde baktığımızda, geçtiğimiz sonbahar aldığımız yağış ortalama yalnızca 65.8 mm. Bu hem uzun yıllar ortalamasının hem de geçen yılın sonbahar ortalamasının da altında. Normaline göre yüzde 53 daha az yağış aldık. Özellikle Ege ve Karadeniz, son 40 yılın en düşük yağışına sahip. Böyle felaket haberleri veriyorum hep ama bunlar aslında önemli uyarılar. Yani şimdiden kesinlikle su kıtlığı çekeceğiz diyemeyiz belki ama benzer kuraklık bu kış da devam ederse ki geçen yıl da kurak geçmişti, gelecek yıl su kıtlığı çekme ihtimali yükselir.

    İSRAFIN TEHLİKELİ BOYUTLARI, ÜRKÜTEN RAKAMLAR

    Peki bireysel anlamda baktığımızda yağmura müdahalemiz bu saatten sonra biraz zor ama başka şeyler yapamaz mıyız? Gelin en başa dönelim. Suyu çöpe atıyoruz demiştik ya, işte tam da bu konuya değinelim. Fazladan alıp da yemeyip çöpe attığımız her hamburger, üç buçuk ton suyu boş yere dökmek demek. Kullanmayacağımız kıyafetlerle dolapları doldurduğumuzda her biri iki buçuk tondan fazla suyu da beraberinde götürüyor. Keza bir bardak kahve 120-140 litre su demek. Şöyle söyleyeyim; eğer İstanbul bir yıl boyunca su kullanmamayı kabul ederse ülkece ekmek israfı yapabiliriz. Çünkü Türkiye’de çöpe giden ekmeğin su israfı karşılığı, İstanbul’un bir yılda barajlarından çekilen su miktarına eşit. Bunu kabul ediyorsanız bir sorun yok tabii.

    Ülkemizde her yıl 33 milyon ton atık çıkıyor, bunun 14 buçuk milyon tonu gıda ve bunun parasal değeri 14,5 milyar dolar. Dolayısıyla suyu kurtarmak demek aslında bir bakıma her şey demek. Bu işin ekonomik boyutu da var, sosyal boyutu da sağlık da. Hatta iklim değişimi de. Şöyle ki, eğer gıda israfı bir ülke olsaydı, yaydığı karbondioksit miktarıyla Amerika ve Çin’den sonra gelen üçüncü ülke olurdu. Yani bu israfın bize bir de sera etkisi var ve bu iklim değişiminin etkilerini daha da pekiştiriyor. Şimdi burada birbirini destekleyen bir döngü var. Aşırı hava olaylarının büyüklüğü ve sıklığı arttıkça besin kalitesi düşüyor, gıda zincirlerine olan güven azalıyor, ve daha birçok şey. Küresel modeller 2050’de tahıl fiyatlarında ortalama yüzde 7.6 artış öngörüyor ve bunun sebebi iklim değişimi. Fiyatlardaki artış, gıda güvenliğindeki düşüş de açlık riskini daha da artıracak. Konuyu buradan etik problemlere bağlayalım mı? Çünkü bakıyoruz bir tarafta israf eden, fazla fazla tüketen ve bu yüzden iklim değişimi gibi birçok soruna kapı açan kısım var, bir tarafta da bu sorunlardan muzdarip açlık çeken kısım. O zaman küresel anlamda beslenmeyi, tüketimi dengede tutmak sağlık, çevre, ekonomi gibi pek çok etkinin yanında etik faktörlere de değmiyor mu? Yani işin insani değerleri de var aslında ve belki de bu en önemli kısmı. Geçenlerde çok güzel bir örneğe rastladım. Finlandiya’da israf konusuna ciddi seviyede önem veriliyor. Kullanılmayan eşyalar mutlaka ihtiyacı olan biriyle paylaşılıyor veya internetten satılıyor. Genel olarak alışverişlerini bit pazarı gibi yerlerden yapıyorlar ve düşünülenin aksine bu, sınırsızca tüketim çılgınlığından sıyrılıp entelektüel bir seviyede olduğunuzu gösteriyor. Gösteri düşkünlüğü yadırganıyor. Yazıda diyor ki, “Ne kadar az satın alıyorsak o kadar olgunuz.”

    Şu ana kadar okuduklarınızla sanki karşımızda dağ gibi duran problemlerimiz var gibi görünüyor, farkındayım. Fakat aynı zamanda yapabileceğimiz de çok şey var. Bu yapabileceğimiz şeyler bizim hayatımızı zorlayacak şeyler değil, aksine cebimizi, ekonomimizi, psikolojimizi her şeyimizi toparlayıp iyileştirecek tedbirler. Tabii doğanın ve suyun bize geri dönmesi de bonus olarak kazanacağımız şeyler arasında olacak. Bu aylık bu kadar, önümüzdeki ay günahıyla sevabıyla 2020’yi konuşacağız, sağlıcakla kalın.☸

  • Bir deniz fosili neler anlatır?

    Bir deniz fosili neler anlatır?

    Bir deniz canlısının fosilinden milyonlarca yıl önceki okyanusların derinlikleri, iklim ve küresel sıcaklık hakkındaki tarihsel değişim gibi ilgili birçok konuda bilgi edinebiliyor, sorularımızın yanıtlarına ulaşabiliyoruz. 

    Dünya’nın ne kadar kıymetli bir gezegen olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım ama bununla ilgili kanıtlar topladıkça, hakkında konuşmaktan kendimi alamıyorum açıkçası. Bu seferki konumuz daha çok paleontoloji biliminin bir araştırma konusu, ancak bilim dalları birbirini tamamlar nitelikte; jeolojik kayıtlardan atmosfer bilgisi elde edebiliyoruz. Mesela okyanusların derinlerindeki fosiller bize o dönemde yaşayan türler ve ortam hakkında ipuçları sunabiliyor. Hatta bu ipuçları, bize düşündüğümüzden de fazlasını verebiliyor. O günün koşullarındaki çevre nasıl hissettiriyordu? Güneş ne kadar süre tepede kalıyordu? Evet, bir deniz canlısının fosilinden bu çok bağımsız görünen soruların cevaplarını toplayabiliyoruz.

    MİRAS KALAN SICAKLIK DEĞERLERİ

    İklimle ilgili, özellikle de iklim değişimi ile ilgili sürekli tartıştığımız en büyük endişelerden biri nedir? Sıcaklık. İşte bu bizim için çok önemli olan şu soruyu bile sorabiliyoruz: Milyonlarca yıl önce hava ne kadar sıcaktı? O zamanlar termometre mi vardı canım, nasıl öğrenebiliriz ki diye doğal bir soru oluşabilir akıllarda ama evet vardı. Bildiğimiz termometre değil de fosil olanı diyelim buna da. Nasıl mı? Pek çok deniz canlısı kabuk veya iskeletten oluşur, bu kabuklar veya iskelet yapıları da kalsit dediğimiz kireçtaşını içerir. Kalsit, kalsiyum + karbon + oksijenin kombinasyonu olan bir mineral. Yani bu elementlerin “sıcaklığa dayalı” birtakım kimyasal reaksiyonlarıyla meydana geliyor. Dolayısıyla ne kadar kalsit içerdiğine göre o günün sıcaklık koşulları hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Veya yağış. Hemen ona da bir örnek verelim. Okyanus suyunun içeriğindeki oksijen genellikle iki formda oluşur: O16 ve O18. Her ikisi de oksijen, ancak atom başına düşen nötron sayısı ile ağırlık bakımından ayrılıyorlar. O16 daha hafif olduğu için daha kolay buharlaşıp sudan daha kolay ayrılabiliyor, O18 ise daha ağır olduğu için yağış olarak düşme konusunda daha hızlı davranıyor. Ve bu süreçlerde sıcaklık yine önemli. Çünkü sıcaklık değerleri bu izotopların nerede nasıl dağıldığını belirliyor. Dolayısıyla, hafif/ağır su oranı, gezegenin farklı bölgelerinde farklı değerlere sahip oluyor. Ve deniz canlıları bu oranı miras olarak bıraktıkları için paleontologlar eski çağların sıcaklık koşullarını incelemek istediklerinde deniz fosillerindeki izotop oranlarına bakıyorlar.

    TEK HÜCRELİ DENİZ KABUKLUSUNUN ÖNEMİ

    Bilimin imkânları her seferinde daha da şaşırtıyor beni. Gerçekten de nereden nereye… Milyonlarca yıl önceki su sıcaklığını bir deniz fosilindeki izotop oranından bulmak mı?!  Bu arada kalsit, bir örnekti. Bu tür araştırmalara yardımcı olan başka elementler de var. Örneğin bazı deniz organizmaları vücutlarında magnezyum barındırıyorlar. Magnezyumu vücutlarına alma süreçleri de endotermik bir reaksiyon; bu, sıcaklık gerektiren bir tepkime olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla fosillerdeki magnezyum miktarı ne kadar fazlaysa, su o kadar daha sıcak anlamını taşıyor. Tüm bu teknikler paleotermometre’nin uygulamaları. Bu metodoloji ile Dünya tarihindeki bazı büyük değişimleri ortaya çıkarabiliyorlar. Hemen buna bir örnek verirsek…  2000 yılında yapılan bir çalışma, 50 milyon yıl önceki küresel sıcaklık hakkında, daha doğrusu Dünya’nın küresel sıcaklığındaki tarihsel değişimler hakkında detay veriyor ve bunu foraminifera adında tek hücreli bir deniz kabuklusunun magnezyum ve oksijen içeriğine bakarak yapıyorlar. Dünyanın geçirdiği bu soğuma fazlarını incelemek okyanus ekosistemlerindeki diğer değişimler, başka jeolojik olaylar ve daha birçok konuyla ilgili ayrıntılar sunuyor. Hatta şu anda Antarktika’yı örten buz örtüsünün gelişimini bile inceleyebiliyorsunuz. Gerçekten sanki dünyanın kendisi suyuyla, havası, toprağıyla kocaman bir arşivi olan bir kütüphane gibi.

    MERCAN RESİFLERİYLE 430 MİLYON YIL ÖNCESİNİN HESABI

    Genel olarak sıcaklık örnekleri verdik ama bu fosillerden okyanus derinliği hakkında da bilgi edinebiliyoruz. Dolayısıyla da o zamandaki suda oluşan gelgitler, akıntılar, suyun oksijen doygunluğu gibi önemli bilgileri öğrenebiliyoruz. Bir şey daha… Sıkı durun, bu da yeni bir çalışmadan. Tarih Şubat 2020. Bilim insanları, yine deniz fosilleri ile yapılan bir çalışma ile 70 milyon yıl önce bir günün kaç saat olduğunu hesapladılar. Çünkü o zamanlar, günler daha uzun sürüyordu! Bağlantısını duyunca daha da şaşırabilirsiniz. Yaşayan pek çok canlı türü gibi yumuşakçalar dediğimiz bazı türler yaşamları boyunca kabuk geliştiriyorlar. Ve bu gelişim döngüler şeklinde gerçekleşiyor. Bu döngüler de değişen mevsimler, gelgitler ve ulaşan güneş ışığı miktarı gibi faktörlerden etkileniyor. Şöyle ifade edeyim, bu döngüler kabuklarda belli tabakalar oluşturuyor, bu saydığım faktörlere göre farklı özellikler gösteriyor ve böylelikle bilim insanları o dönemin koşulları, güneş ışığı, mevsim süreleri, gün uzunluğu ile ilgili hesaplamalar yapabiliyor. Bir tam yıl içindeki gün sayısını hesaplıyorlar ve sonuç 372 gün çıkıyor, bu da bize günlerin aslında daha uzun sürdüğünü anlatıyor. Benzer bir çalışma mercan resifleri ile de yapılıyor ve 430 milyon yıl önce bir günün 21 saat olduğunu buluyorlar. Bu durumun gösterdiği şeylerden bir tanesi, o dönemde bitkilerin fotosentez gibi güneş ışığı gerektiren süreçleri için daha az vakitlerinin olması. Tabii bu da ekosistemlerin, küresel yaşam döngüsünün ne kadar farklı olduğu konusunda fikirler veriyor. Geçmişe, özellikle de milyonlarca yıl önceye ışınlanamayız belki ama doğa buna gerek olmadığını gösteriyor aslında ve öğrenmeye teşvik ettiği gibi yaşamımızı kolaylaştıracak, daha bilinçli yaşamamızı sağlayacak detaylar sunuyor bize.☸

  • Virüs her yerde

    Virüs her yerde

    Temiz havada her saatte binlerce mikrop soluyor olabiliriz. Bu virüs ve bakteri gibi patojenik organizmalar aklınıza gelecek her yerden dağılabiliyor, resmen yağmur gibi üzerimize yağıyorlar.

    Dur Bünyamin, zaten ortalık karışık, ne mikrobu, ne saniyesi? Tamam daha sakin söyleyeyim, ortalığı telaşa vermeyelim ama söylediğim doğru. Kaynak, Ulusal Bilim Akademisi. Temiz havada her saatte binlerce mikrop soluyor olabiliriz. Bu arada evet “temiz hava”da binlerce. Bu virüs ve bakteri gibi patojenik organizmalar aklınıza gelecek her yerden dağılabiliyor; topraktan, herhangi su kaynağından, bitki yüzeylerinden, binalardan, her ama her yerden. Üstelik yakın çevrenizden de olması gerekmiyor, çok uzaklardan taşınan virüs veya bakteriler de gelip etrafınızda dolaşabilir. Dolayısıyla çok fazlalar, bu yüzden de resmen yağmur gibi üzerimize yağıyorlar desek yanlış olmaz. Tabii şunun da altını çizmek lazım: Hepsi bizi hasta eden mikroplar değil. Bilirsiniz, vücudumuzda yararlı bakteriler de vardır, her gün karşılaştığımız bu patojenlerin de çoğu aslında zararsız. Ama… İşin aması var tabii. Zira yine de fazla rahatlamamak lazım, çünkü zamanla bu mikroplar daha çeşitli ve daha kolay dağılabilir hale geliyor. Çölleşmenin artışı ve iklim değişimi ile yaşadığımız havalar zamanla kötüleştiriyor.

    ZAVALLI MERCAN RESİFLERİ

    Nasıl bu kadar her yerde ve bu kadar çok olabiliyorlar? Rüzgârlar, sıçrayan sular, yükselen dumanlar ve birçok insan aktivitesi mikroorganizmaları bulundukları yerden alıp adeta havaya fırlatıyor. Bir süre havada süzüldükten sonra bir toz parçacığına veya havadaki herhangi küçük bir partiküle takılıp atmosferin sınır tabakasına kadar çıkabiliyorlar. Yani bildiğin havada yolculuk yapıyor, hava kütlelerine karışıp binlerce kilometre gidebiliyor, kıtalar, okyanuslar aşıyorlar. En sonunda yağmurla veya yine havadaki başka bir partikül aracılığıyla aşağıya düşüyorlar ve işte bizim olduğumuz yere bu şekilde inmiş oluyorlar. Bilim insanları her metrekare başına yüz milyonlarca virüs ve on milyonlarca bakteri yağdığını belirledi. Elbette hepsi zararlı veya insanı hasta edebilecek mikroplar değil, ama bitkileri hayvanları veya yine insanları da hasta edebilecek bir tane virüs bile olsa tüm dünyayı dolaşabilir, bilim insanları bunun üzerinde duruyor. Şu salgın zamanı şu hatırlatma insanı bir kez daha düşündürüyor. Mesela 2004’te bitkileri hasta eden bir patojen, o bölgede oluşan kasırgayla Asya’dan Amerika’ya kadar taşınmıştı. Havanın gücü diyorum başka bir şey diyemiyorum. BioScience’da yayınlanan 2003 tarihli bir makale de, toz taşınımının patojenleri mercan resiflerine kadar ulaştırabileceğini öne sürdü. Gerçekten şu zavallı mercan resifleri! Bizim vahşi ve hoyrat, her şey benim olsun duygusuyla tükettiğimiz fosil yakıt atıklarını, saldığımız karbonları mı yutsun, tozlarla taşınan mikroplardan mı korunsun, okyanusların asidikleşmesiyle mi savaşsın, ne yapsın bu resifler? Resifler de can, hem kendine can hem bize can.

    ATMOSFERİMİZE DAHA FAZLA TOZ VE MİKROP GİRECEK

    Başka bir araştırma da insanlara zarar verebilen Staph adında bir patojenin yine tozla taşınabildiğini göstermişti. Fırtına sonrası veya yine toz taşınımı gibi yollarla bulunduğu bölgenin çok uzaklarında görülmüştü. Yani bazı hastalıkların yayılmasında rüzgâr paternleri de etkili oluyor ne yazık ki. Mesela Asya’dan Kuzey Pasifik’e kadar taşınan Kawasaki salgınını duymuş muydun? 2011’de gerçekleşti bu olay. Rüzgâr akımları bu hastalığın virüsünü Pasifik’e kadar taşımıştı. Kawasaki hastalığı genellikle çocuklarda, kan damarlarında iltihaplanmaya yol açan bir hastalık türüydü. Bu tarz, insanlarda hastalığa neden olan patojenler ile her gün gökten düşen milyarlarca virüs ve bakteri arasında doğrudan bir bağlantı var mı? Araştırma aşamasında ama bu gibi örnekler giderek çoğalıyor. Üstelik tüm bu durumlar muhtemelen iklim değişikliğiyle daha da kötüye gidiyor. Bilim insanları, artan çölleşme ve daha yoğun daha ekstrem hava olayları aracılığıyla önümüzdeki yıllarda atmosferimize daha da fazla toz ve mikrop girmesinin muhtemel olduğunu düşünüyor. Tabii ki bunları karamsarlığa kapılalım diye anlatmıyorum. İklim değişiminin hayatımızı nereden vurduğunu, artık bunun “öylesi böylesi” kalmadığını, harekete geçmek gerektiğini bir kez daha hatırlatmak için söylüyorum. Bağırsaktaki bir takip, bakteriler için “bizi hayatta tutmak için şunu yapıyor, bizi hayatta tutmak için bunu yapıyor” diye konuluyoruz. Emin olun bizim için yapmıyorlar; kendi yaşam alanlarını korumak, hayatta kalabilmek için yapıyorlar. Ya biz hayatta kalabilmek için yaşam alanımıza ne yapıyoruz? Bakteri kadar düşünemiyor muyuz? Gelecek ay daha güzel konulardan bahsedebilmek dileğiyle. Sağlıcakla kalın…☸