Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • Atmosferin müziği

    Atmosferin müziği

    Yeni ve büyük bir araştırmaya göre, hava paketlerinin birbiriyle uyum içinde titreştiği keşfedildi. Madem atmosfer müzik yapıyor, biz neden duyamıyoruz?

    Bilim, sanat ve doğa ne kadar bir arada yaşayan kavramlar aslında. Her zaman bilimin içinde sanatın bir tınısını görüyoruz, doğada bilimin işleyişini zaten net biliyoruz. Fiziksel olarak duymuyoruz ama atmosferimiz müzik yapıyor. Aynı Ay’ın denizleri çekerek gelgit dalgaları oluşturması gibi Güneş de uyguladığı çekim kuvvetiyle gökyüzünde bazı dalgalar oluşturuyor. Isı enerjisi-basınç değişimi gibi atmosferik paternler bu şekilde dalgaların oluşmasını sağlıyor. Tam anlamıyla bildiğimiz dalgalar gibi öyle çalkantılı değil ama belli bir titreşim oluşturuyorlar. Bunlar binlerce kilometre uzunluğunda sıkı hava paketleri, bu kadar büyük olmalarına rağmen birbirleriyle senkronize bir şekilde titreşebiliyor, aynı bir müzik enstrümanı gibi, bir gitarın teli gibi…

    BASIN DALGALARI VE TİTREŞİMLER

    Konunun fizik kısmına çok girmeyeceğim ama kafada biraz canlanması adına biraz dokunmam gerekecek. Eğer bu atmosferik dalgalar havadaki yolculukları sırasında yükseklikte ve hızda uyumu yakalarlarsa rezonansa girebiliyorlar. Bu da dalgaların, bir çanın içinde titreşen ses dalgaları gibi, o koca küresel atmosferin tamamında titreyecek kadar kararlı bir model oluşturmasını sağlıyor. Daha önceki çalışmalar, lokal alanlarda ve sınırlı zaman ölçeklerinde yapıldı. Yapılan yeni bir araştırma ise çok daha büyük ölçekli. Bu sayede bu hava paketlerinin birbiriyle ne kadar uyum içinde olduğu, adeta bir enstrüman gibi davrandığı keşfedilmiş oldu. Madem atmosfer müzik çalıyor, biz neden duyamıyoruz bu müziği?

    Bildiğimiz ses dalgaları gibi değil aslında. Burada bahsettiğimiz şey, gökyüzünde oluşan basınç değişimleri, oluşan farklı frekans ve genlikler. Tüm dünyayı saran, Ekvator’un etrafında dolaşan, kimi doğudan batıya kimi de batıdan doğuya hareket eden büyük ölçekli atmosferik basınç dalgaları biçiminde. Bu dalgaların her biri, küresel atmosferin yankılanan titreşimi aslında ve pratikte bir çanın çaldığında oluşan ses perdelerine eşdeğer. Bir çanın veya zilin oluşturduğu o müzik sesi, aynı anda farklı frekanslarda oluşan titreşimler sayesinde üretiliyor. Düşük perdeli temel bir ton ile yüksek perdeli birçok armoninin birlikte oluşturduğu bir ses. Bunun büyük ölçekli benzeri de işte gökyüzünde gerçekleşiyor. Evet şu an biz duymuyoruz ama ben bunun bir gün sese dönüştürülüp atmosferin ruhunun tınılarını, duygu yoğunluğunu bir gün duyup hissedebileceğimizi düşünüyorum. Evet çok büyük bir alan ve bir gün yapılacaktır ve o gün çok uzakta değil.

    KAOSTA MÜKEMMEL UYUM

    Peki bu araştırma nasıl yapıldı, neden şimdi ortaya çıktı? Aslında neredeyse iki yüzyıldır yapılan, verileri kaydedilen bir çalışma. Fransız fizikçi ve matematikçi Pierre-Simon (Marquis de) Laplace, bunu yüzyıllar önce görmüş. Bu tür atmosferik rezonansların incelenmesi onunla başlamış. Şimdi keşfedilen şey ise dalgaların küresel ölçekte birbiriyle yakaladığı uyum. Yani bir bakıma asırlık teoriler doğrulanmış oldu. Bilim bir şekilde hem kendini sürekli yeniliyor hem de besliyor. İşin başka bir ilginç yanı da, bu kadar kaotik bir ortam olan atmosferin kendi içinde farklı parametrelerle böylesine bir uyum yakalayabilmesi.

    Meteoroloji bu tarz gökyüzü dalgalarını, basınç alanlarını çok sık kullanır. Dolayısıyla hava tahmininde de büyük önemi var bu gibi araştırmaların. Atmosfer tam bir kaos ortamıdır, bu sebeple tahminlerde sık sık problemler çıkabiliyor. Bu tarz bir araştırma atmosfer biliminde uzun süredir var olan klasik bir sorunu çözmeye yardımcı oluyor, bununla birlikte gökyüzü dalgalarının hem birbirini nasıl harekete geçirdiğinin, hem de ne zaman ve nasıl sönümlediğinin anlaşılmasını sağlıyor. Atmosferik şemalara yenisini ekliyor ve hava tahminlerinde kullanılan modellerle haritaları da daha güçlü yapıyor. Detayında aslında çok karmaşık bir fizik olayın neticesi çıkarttığı sessiz müzik. Ne anlattığını bir gün duyabilmek-anlayabilmek dileğiyle, sağlıcakla kalın.☸

  • Son Doong Mağarası ve kendine has hava sistemi

    Son Doong Mağarası ve kendine has hava sistemi

    Gelin sizinle bir mağara gezintisine çıkalım. Ancak bu kafa lambası takıp bir dağın içindeki oyuğa dalacağımız türden bir gezi değil. Duymuş olanlarınız vardır, dünyanın en büyük mağarası Son Doong. Vietnam’da kendisi. Malum pandemi dolayısıyla gezmeler, yurtdışı seyahatleri vs. azaldı ama zihnimizde gezintiye çıkıp doğanın muhteşem yanlarını keşfetmek her zaman serbest.

    Son Doong başka bir gezegen gibi. Ya da dünyanın içinde başka bir dünya mı desek? Çünkü içinde yağmur ormanları, nehirler, hatta plajlar var. Plaj evet, o yüzden ağustos sıcağında bu konuyu seçtim bu ayki sohbetimiz için. Tabii beni en çok çeken yanı, bu mağaranın kendine özgü bir havası olması. Bu kadar özelliğiyle havalı tabii de, benim bahsettiğim hava paternleri. Kendi içinde yağmuru, sıcağı, soğuğu, rüzgârı hepsiyle kendine özel bir hava sistemi oluşturmuş. Taktınız mı kafa lambanızı, hadi başlayalım.

    KOCA BİR EKOSİSTEMİ VAR

    Öncelikle, bu mağaranın içinde iki koca orman var! Hemen bir dipnot iliştireyim: Mağara o kadar büyük ki bu zamana kadar yalnızca yüzde 30’u keşfedilebilmiş. Mağaranın içinde eğrelti otları, çiçekler, hayvanlar, daha önce rastlanmamış türler, bildiğimiz koca koca ağaçlar var. Mağara içinden bahsettiğimize emin miyiz? Hani bunun gün ışığı, suyu, havası? Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Bu ormanların oluşabilmesinde iki ana sebep var: Biri, ağaçların gelişmesine imkân sağlayacak kadar dikey odalar var. Su, mağara duvarlarını oluşturan kireçtaşını öyle aşındırmış ki, metrelerce yükseklikte tavanlar oluşmuş. Aynı zamanda, bu ormanlar mağara tavanındaki “dolin” denilen çukurlukların altında konumlanıyor. Dolinlere, karstik yapıdan ötürü aşınarak çevresine göre alçak hale gelen çukurluklar diyebiliriz. Bu dolinler sayesinde güneş ışığı ve yağmur içeri girebiliyor, ayrıca hayvanların girebilmesi için de bir geçit oluyorlar. Böylece, kuşlar, böcekler, yarasalar, maymunlar bu ayrı dünyayı istedikleri zaman ziyaret edebiliyorlar, bitkilerin de tozlaşması yine bu ziyaretler sayesinde oluyor. En nihayetinde burada kocaman bir aile, kocaman ayrı bir ekosistem oluşmuş oluyor.

    ULTRA RÜZGÂRLI

    Doğadan bahsederken kaptırıyorum bazen kendimi. Duygusallaştırıyor mu beni ne? Ama sizce de öyle değil mi? Kendisine ayrı bir dünya kuran, kocaman bir aile gibi geliyor kulağa. Bu şekilde normalin dışında bir orman oluşumu bizi başka bir konuya daha itiyor. İki ana sebep demiştik ya hani, işte diğeri de hava durumu. Aslında teknik olarak bütün mağaralar kendi içlerinde bir hava sistemine sahiptir. Fakat Son Doong’da farklı birçok şey var. Büyüklüğü, dolinleri, ormanları… Tüm bunlar birlikte çok daha komplike bir hava sistemini meydana getiriyor. Tabii bu şekilde karmaşık bir yapı, onun incelenmesini de zorlaştırıyor, dolayısıyla çözülemeyen çok yanı var. Ancak araştırmalar sonucu belirlenen birkaç önemli özelliğini biliyoruz. Örneğin çok rüzgârlı olması. “Çok” kelimesi hafif kalıyor aslında, çünkü bilim insanları “ultra rüzgârlı” olarak nitelendiriyor burayı. Rüzgâr, basınç ve sıcaklık gradyanlarının oluşturduğu bir kuvvet. Bu şu demek: Bir yerde basınç değerleri arasında fark olmalı ki ya da aynı şekilde sıcaklık için de geçerli, yüksek değerden düşük olana bir akış gerçekleşsin ve bu akış rüzgârı meydana getirsin. İşte bu noktada devreye Son Doong’un büyüklüğü giriyor. Neden diyecek olursanız… Mağaranın keşfedilen kısımlarında derinlik 500 metreye kadar ulaşabiliyor. Dolayısıyla yerin altındaki hava, yüzeye yakın olan havadan daha sıcak kalıyor. Ve mağaranın yüksek tavanları bu sıcaklık farklarının artmasına ve hava akımlarının çoğalmasına izin veriyor. Sürekli bir sirkülasyon meydana getiriyor. Bunun da ötesinde, güneş ışığının mağaranın içine ulaşmasına müsaade eden dolinler gün boyunca lokal ısınma alanları oluşturuyor ve mağaranın hava dinamiğini değiştiriyor.

    GİZEMİNİ KORUYOR

    Mağaranın derinliğini söyledik, dolinleri söyledik, bir de buna yağmur ormanlarındaki bitki faktörünü ekleyelim. Çünkü mağara içinde güçlü rüzgârların oluşmasının bir diğer sebebi de bu bitkilerin günlük karbondioksit ve su buharı döngüsünün hava basıncında lokal değişimler oluşturması. Basınçtaki bu farklar bazen güçlü rüzgârları çıkarabiliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu sistemlerin nasıl çalıştığı hâlâ araştırılıyor. Ancak diğer mağaralarda kuvvetli rüzgârların mikropları, bitkileri ve hayvanları mağara sistemlerine getirmede büyük bir rol oynadığını biliyoruz. Bu oradaki ekosistem için çok önemli. Bunların da dışında rüzgâr erozyona yol açabilir. Kısacası bu mağarada, hakkında daha fazla şey öğrenmeye değer çok fazla faktör var. Son olarak, Son Doong’un bazı benzersiz jeolojik yönleri de var. Özellikle, mağara incileri dünyada eşi benzeri görülmemiş derler ya, tam da o cinsten. Benzersiz olması ve çoğunun bir beysbol topu büyüklüğüne kadar ulaşmasına yine yüksek tavanların neden olduğu düşünülüyor. Konu doğa ve bilim olunca tek bir dal yetmiyor; kimya, jeoloji, matematik, meteoroloji, işte biraz da duygusallık şiirsellik hepsi bir arada oluyor. En güzel yanı da bu değil mi zaten?☸

    The world’s biggest cave Hang Son Doong is located in the heart of the Phong Nha-Ke Bang National Park in Vietnam. It stretches more than 5 kilometers long with the height of nearly 200 meters.
  • İklim değişikliği ve yok oluşlar arasındaki bağlantı

    İklim değişikliği ve yok oluşlar arasındaki bağlantı

    Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre, milyonlarca yıl önce gerçekleşen kitlesel yok oluşta küresel ısınmanın payı olduğu ortaya çıktı. Bulgular iklim değişimi, ozon tabakasındaki hasar, zararlı UV ışınları gibi çağımız problemlerini daha iyi anlamak ve çözümler üretebilmek adına ışık tutacak bilgiler içeriyor.

    Bazen çok fazla doğal afetin üst üste yaşanması, oradan buradan türeyen komplo teorileri, bazı ekstrem hava olayları vb. şeyler bizi sık sık acaba insanlık yok mu oluyor, kıyamet mi kopacak, dünya bir yok oluşa mı sürükleniyor gibi sorulara itiyor. Tabii bunlar aslında tarih boyunca sık sık olan, zaman zaman tesadüfen aynı döneme denk gelen birtakım olaylar… Peki gerçeklik payı yok mu? Elbette jeolojik geçmişte gerçek anlamda kitlesel yok oluşlar olmuş, dünyanın tamamen farklı göründüğü süreçler de yaşanmış, buzul çağı veya yemyeşil Amazon yağmur ormanlarının buzul bölgesi olması ya da devasa bir asteroidle kıtaların parçalanması gibi. Ama aralarında milyonlarca yıl var, orası da ayrı bir konu. Dünyadaki canlı yaşamının neredeyse tamamını bitiren kitlesel yok oluşlar genellikle iklimsel koşullar, asteroid çarpması veya volkanik patlama gibi sebeplerle olmuş. Yeni bir çalışma ise biraz farklı bir sebep sunuyor ve günümüz sorunları ile milyonlarca yıl önce gerçekleşen yok oluşlardan birisi hakkında bir bağlantı kuruyor. Şimdi ona değineceğiz. Öyle kıyamet habercisi bir bulgu değil ama iklim değişimi, ozon tabakasındaki hasar, zararlı UV ışınları gibi çağımız problemlerini daha iyi anlamak ve çözümlerini üretebilmek adına ışık tutacak birtakım bilgiler içeriyor. Tabii farkındalık oluşturma adına da değerli. 

    UYARI NİTELİĞİ TAŞIYOR

    Southampton Üniversitesi’nin araştırmasına göre, yeryüzünde henüz iki dev kıta varken başlayan bir dönemi “Devoniyen Dönemi”ni günümüzden 354 milyon yıl önce sona erdiren şey, bir volkanik patlama veya asteroid çarpması gibi daha yaygın bir nedenden ziyade ozon tabakasının hasar görmesiydi. Aslında burada yol yine iklimsel bir değişime çıkıyor. Çünkü Devoniyen Dönemi’nin sonlarında çok hızlı bir küresel ısınma gerçekleşmişti. Bununla beraber ozon tabakası daha fazla hasar almaya başladı. Küresel ısınma hızlandıkça ozon tabakasındaki çöküş de hızlıca gerçekleşmiş oldu. Ozon tabakası dünyayı ultraviyole radyasyonun zararlı ışınlarından koruyan bir kalkan; bu milyonlarca yıl önce de böyleydi. Ancak o dönemde bu kalkanın incelmesi veya hasar görmesi güneşten gelen UV ışınlarının yeryüzüne ulaşabilmesine yol açtı. Bu şekilde tehlikeli bir radyasyona maruz kalmak da bitkileri, orman ekosistemlerini ve su yaşamlarını çok ciddi derecede etkileyerek kitlesel bir yok oluşa neden oldu. Özellikle kara ekosistemleri ve sığ sularda olağanüstü hasarlar oluştu, canlılık kayboldu. Bu durumu günümüze uyarlayan şey ise, şu anda yaşadığımız küresel ısınma eğilimi olarak sıcaklık değerleri açısından örtüşüyor. Bu yüzden de bir uyarı niteliği taşıyor aslında. 

    Gelelim araştırmanın şöyle kabaca nasıl gerçekleştiğine… Araştırma ekibindeki bilim insanları, Doğu Grönland’ın dağlık bölgeleri, Sahra Çölü’ndeki Chad Gölü, Bolivya’daki Titicaca Gölü gibi çok çeşitli yerlerden kaya örnekleri topluyorlar. Bu kaya örnekleri laboratuvarda hidroflorik asitte çözündüğünde mikroskobik bitki sporları serbest kalıyor. Bu spor dediğimiz, polen benzeri bir şey; farkı çiçek veya tohum içermeyen bitkilerden çıkma. Laboratuvar ortamında yeniden havaya yayılabilen bu sporlar yüz milyonlarca yıl bu kayaların içinde hapsolmuş, korunmuş. Bilimin güzelliği ve doğanın her yerinde adeta bir arşiv bulabilmek gerçekten harikulade bir olay bence. Neyse, işte bu çıkan sporlarda bir farklılık gözlemişler. Daha çok, hasar gördüğünü gösteren bir farklılık bu. 

    DEĞİŞİM DEĞİL “ALARM”

    Tatsız bir örnek olacak ama bunu şu şekilde görselleştirebilirim sanırım: Artık hepimiz aşinayız; koronavirüsün yapısında da dışa doğru çıkıntılar var ya işte bu sporlarda da buna benzer dikensi yapılar var. Normalden farklı olarak bu dikenlerin şeklinde bir bozulma olmuş, eğri büğrü bir hale gelmiş, kısacası yapısı bozulmuş. Bu da DNA yapısının bozulduğuna işaret ediyor. Ayrıca sporların birçoğu da koyu pigmentli duvarlara sahip, bu da kendini koruma amaçlı bir renk değişimi yaşadığının bir kanıtı. Aynı bizim derimizin bronzlaşması gibi. Bu gibi birkaç bulgu da o dönemdeki canlıların tehlikeli UV radyasyona maruz kaldığını gösteriyor. Şöyle bir toparlarsak; Geç Devoniyen Dönemi’ni bitiren şey, hızlı bir küresel ısınma sürecine giren dünyanın ozon tabakasının zarar görmesiydi. Oluşan hasar sonucu zararlı UVB ışınlarının yeryüzüne ulaşması kara ekosistemlerini ve sığ sulardaki yaşamın büyük bir kısmını yok etti. Yok oluş sırasında bitkiler doğal seçilime uğradı, çok azı hayatta kaldı, en çok da orman ekosistemleri etkilendi. Balık türlerinde baskın gelen türler ancak hayatta kalabildi, köpek balıkları ve kemikli balıklar gibi. Nadiren rastlansa da, tarihte böyle yok oluşların gerçekleşmesi bize iklimin nasıl önemli olduğunu, adeta bir yaşam kaynağı olduğunu anlatıyor aslında. Her şeyi altüst de edebiliyor, yeniden inşa da edebiliyor. Ondan güçlü olmadığımızı, ona kafa tutmamızın mantıksız olacağını gösteriyor. İklim değişimi yerine artık iklim alarmı dememiz gerektiğini de hatırlatıyor.☸

  • El Niño – Anormal sıcaklar mı geliyor?

    El Niño – Anormal sıcaklar mı geliyor?

    2020’nin “en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmesi” meselesi şu anda çok yüksek bir ihtimale sahip. Birincilik hâlâ 2016’da. İşte El Niño burada devreye giriyor.

    Umarım herkes iyidir, sağlıklıdır ve evinde güvendedir. Yaz havası dışarı çekiyor biliyorum ama biraz daha direnmeliyiz. Hava ısınınca çimenle, denizle, mavi gökyüzüyle daha iç içe olmak istiyor insan. Havalar ısındı ısınmasına ama acaba normallerde mi ısındı? 2020 kozlarını henüz bitirmedi maalesef, tam gaz devam ediyor. Sırada ne var söyleyeyim mi? 2020, 1880’den bu yana tutulan sıcaklık kayıtlarına göre rekor kırıp en sıcak yıl unvanını alacak mı almayacak mı meselesi…

    ZAYIFLAYAN “TİCARET RÜZGÂRLARI”

    Pasifik Okyanusu’nda belirli dönemlerde gerçekleşen bir doğa olayı var. Adını bir çoğumuz hatırlıyor: El Niño. “Güney Salınımı” ismiyle de geçen bu olay bir atmosfer-okyanus meselesi. Bir nevi atmosferin okyanusu, okyanusun da atmosferi ne kadar etkileyebildiğinin, aralarında nasıl kuvvetli bir ilişki olduğunun kanıtı. Belli bir yerde bir devinim bir hareket olmadığı sürece orada dengeden bahsetmek pek mümkün olmayabilir. Okyanusta da sıcak ve soğuk sular yer değiştirmezse bu, tüm canlılığı ve kara, deniz, hava tüm ekosistemleri etkiler. Genel hatlarıyla Ekvador, Peru kıyılarındaki güneşin ısıttığı tropikal yüzey suları ticaret rüzgârları tarafından batıya, Doğu Hint adalarına doğru itilir, sürüklenir. Yani okyanus içindeki bu sirkülasyonu sağlayan güç “ticaret rüzgârları” oluyor. El Niño dediğimiz olay da bu ticaret rüzgârlarının zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkıyor. Adeta bu sirkülasyonun motor gücü olan ticaret rüzgârları, sistemden kalktığı zaman sıcak yüzey suları batıya sürüklenemiyor, (batı burada yön tabii, bahsettiğimiz Peru-Şili kıyılarından Endonezya tarafına doğru) doğudaki soğuk sular da (Peru-Şili tarafı, Güney Amerika’nın batı kıyıları) yüzeye çıkamıyor. Isınan havanın yükselmesi prensibiyle sıcak suların olduğu bölge yağışlı ve nemli havaya sahip olurken, sıcak suların ulaşamadığı bölgeler de yağışsız bir dönem geçirmiş oluyor. 

    KÜRESEL ISINMANIN VE EKONOMİK YIKIMIN NEDENİ

    El Niño bir bomba etkisi gibi önce en yakınındaki bölgelerin havasını değiştiriyor, sonra da başka faktörlerle birlikte dolaylı olarak diğer ülkelerin havasını etkiliyor. Nihayetinde küresel bir etki yaratmış oluyor. 

    Tek başına bile küresel ısınmaya sebep olabilen bir güç haline gelebiliyor. El Niño, her yerde aynı etki olmasa bile genel anlamda dünyanın küresel ortalama sıcaklığında artışa neden olabiliyor. El Niño bazen iki, bazen üç, bazen yedi yılda bir gerçekleşebilen bir doğa olayı. İklimsel etki büyük olunca ekonomik sonuçlara kadar gidiyor mesele. Hatta 1982-83 yılları arasındaki dönemde gerçekleşen El Niño olayının sert kuraklıklar, orman yangınları, kasırgalar gibi sebeplerle küresel olarak 8 milyar dolara mal olduğu, büyük bir ekonomik kayıp yaşattığı biliniyor. Bu şekilde baktığımızda yalnızca virüs değil hayatımızda böyle köklü değişimler gerçekleştiren doğa kendisi sürekli hareket halinde. Enerji kaybetmeden, enerjiyi dönüştürerek farklı farklı yollarla sürekli bir denge bulma çabasında.

    2020’DE SICAKLIK REKORU KIRILABİLİR

    Virüs varken, küresel ısınma varken şimdi bu El Niño’yu neden anlattım diye sorarsanız, 2020 endişelerimizden örneklerle başlayayım. Bu yıl Kuzey Kutbu’nun birçok ülkesinin büyük şehirleri kar almadan koca bir kış geçirdi. Adı üzerinde “kutup” olmasına rağmen kar kış görmeyen bir yıl. Ocak 2020 en sıcak ocak ayı olurken Şubat’ta da Kuzey Kutbu’nun güney tarafında daha önce ölçülmeyen değerler kayıtlara geçti. Doğu Avrupa ve Asya içinse senenin ilk çeyreği, Ocak-Şubat-Mart, ortalamanın 3 derece üzerinde geçti. Los Angeles, Nisan ayında 34 dereceyi görürken Batı Avustralya’da yeni rekorlar kırıldı. Evet şimdi tüm bunları şöyle bir toparlayıp bir çatı altında toplarsak: 2020, sıcaklık rekoru kırabilir. En başta bahsettiğim “en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmesi” meselesi şu anda yüzde 75 gibi çok yüksek bir ihtimale sahip. Birincilik hâlâ 2016’da. İşte El Niño burada devreye giriyor.

    2016 yoğun bir El Niño (ısınmaya katkısı olan) olayının gerçekleştiği bir yıldı. 2020 için böyle bir beklenti yok. Buna rağmen 2016’yı da geçip ilk sıraya yerleşebilir. Grafikler, 2016’nın izinde gidiyor şimdilik. Birinciliği kaçırsa bile, bilimsel verilere göre ilk beşte yer alma olasılığı yüzde 99.9. 2016’nın bu zamana kadar birinciliği elinde tutması El Niño salınımının getirdiği anormal sıcaklıktı. Bu sene bu doğa olayı yokken, üstelik pandemi nedeniyle evlere kapanıp fosil yakıtı daha az tükettiğimiz bir yıldayken, nasıl hâlâ küresel ısınmanın bozgununa uğrayabiliyoruz? İşte sorunun kaynağı birkaç yıllık olmadığı, sanayi devriminden bu yana oluşan uzun bir periyodu kapsadığı için çözümü de ne yazık ki birkaç ayda olmuyor. 

    “YENİ NORMAL” BİLİNÇLİ OLURSA

    Anlık hava temizlenebiliyor belki ama uzun vadede iklim soğumuyor. Daha kalıcı ve uzun vadeli çözümler gerekiyor. Yani burada konuştuğumuz şey 2020 değil, daha uzun bir periyotla alâkalı aslına bakarsanız. Yılın kalan yarısında emisyonların, hava partiküllerinin azalması gibi faktörler sıcaklığı düşürme gibi bir sürpriz yapabilir, sonuçta böyle bir ihtimal de hâlâ var. Ancak demek istediğim şey, bu sene bu rekor kırılmasa da bir sonraki senelerde risk devam ediyor olacak. Tabii buradan yine bir mesaj kapmak da mümkün. Çünkü anlıyoruz ki, biz yalnızca iki ay bile elimizi üzerinden çekebilirsek, doğa kendi kendini iyileştiriyor. Bunu çok çabuk ve kendiliğinden yapabiliyor. Açıkça söyleyeyim; ben tamamen sürdürülebilir, tamamen bilinçli bir yaşamı sağlayabileceğimizi pek düşünmüyorum. Bu olağanüstü durumumuz geçtikten sonra yine bol tüketen yaşama, eskisi kadar olmasa da, geri dönülecek. Çünkü bu gerçekten küresel anlamda başarılması gereken bir şey. Ama bu hayata adapte olmanın yollarını bulmak mümkün. Alışmak, adaptasyon sağlamak insanın doğasında olan bir şey ve sağlam adımlarla alınan önlemler, uygulanan stratejiler bizi yeni normalimizle hayatta tutabilir. Hem de kimse zarar görmeden, ne doğa ne de insan. Sağlıcakla kalın…☸