Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • Yeni yılda yeni bir dünya?

    Yeni yılda yeni bir dünya?

    Kutuplar Akdeniz’i yaşarken, ülkemizde kuraklıktan göller kururken iyi şeyler düşünmek biraz zor oluyor. Her şeye rağmen yeni bir yılın heyecanı ve ümidiyle daha çok çaba sarf etmeyi seçmek ve bu gidişatı değiştirmek elimizde.

    Kuraklık yerine doğadan konuştuğumuz yazılar… Burada her ay buluştuğumuzda yaptığımız ekolojik sohbetler… Bir düşün. Mesela barajların doluluk oranının yıllardır ne kadar iyi bir seviyede olduğunu konuşuyoruz. Nasıl? Veya fosil yakıt tüketiminin verdiği zararı minimuma indirmişiz, küresel ısınmadan neredeyse bahsetmiyoruz bile. Plastikler yerine muadil malzemeler üretilmiş ve atık sorununa çözüm bulmuşuz. En büyük problemimiz olan israf gerilerde kalmış. Herkes bilinçli tüketiyor, etik bir şekilde yaşıyor. Bu sayede de iklim değişimi gibi büyük bir problem artık etkisiz hale gelmiş. Tüm bunlar yerine doğada gerçekleşen enteresan ve güzel hava olaylarını konuşuyoruz; ormanların çoğaldığını, temiz hava soluduğumuzu söylüyoruz. Etraf ne kadar yeşil ama yine doyamıyoruz diyormuşuz, yakındığımız şey buymuş mesela. Mümkün değil gibi di mi? İçinden diyorsun ki ah nerde, keşke.. Bir yandan haklısın da, tablo vahim olunca insan ümitlenmekte zorlanıyor. 

    BÖLGESEL VE KÜRESEL SIRA DIŞI ETKİLER

    Kutuplar Akdeniz’i yaşarken, ülkemizde kuraklıktan göller kururken iyi şeyler düşünmek biraz zor oluyor, haklısın. Kutuplar Akdeniz’i yaşıyor derken, ona da ufak bir parantez açalım eğer duymadıysan. Geçen yıl haziran ayında Sibirya’da 38 derece sıcaklık ölçülmüştü. Tabii Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün buna yorumu “Kutuptan çok Akdeniz’e uygun” oldu. 38 derece, bölgenin haziran ayı ortalamasından tam 18 derece daha yüksek demek. WMO, daha önce de aşırı hava olayları ile ilgili açıklamalar yapıyordu tabii ki ama kutuplar hiç yoktu gündemde. Küresel ısınmanın bu denli etkisi daha önce görülmemişti. Artık Kuzey Kutup Dairesi de küresel ortalamadan en az iki kat daha fazla ısınıyor. Bunun etkileri de bölgesel ve küresel anlamda farklı farklı oluyor tabii. 

    KASIRGANIN HASAR BİLANÇOSU: 70 MİLYAR DOLAR

    Geçen yıl Sibirya’daki aşırı sıcaklar bölgedeki orman yangınlarının yayılmasında ve salınan karbon oranının rekor düzeye çıkmasında etkili olmuştu. Aynı zamanda denizlerdeki buz oranında büyük bir düşüşe yol açtı ve 2020’nin kayıtlara geçen en sıcak üç yıldan biri olmasında rol oynadı. Isı rekorları kırılmaya devam ederken Atlantik kasırgaları da her geçen dönem daha yıkıcı oluyor. Bir tarafı kasırgalar, seller alırken diğer tarafta sıcaktan kavrulan anormal hadiseler yaşanıyor. Kasırga sezonlarının şiddetinin artışı demek daha fazla can ve mal kaybı demek haliyle. Maddi boyuttan bir istatistik verecek olursak; 2021 Atlantik kasırga sezonundan kaynaklanan hasar 70 milyar doları buldu. Böyle haberler verince en başta kurduğumuz hayaller daha da ütopik gelmeye başlıyor, değil mi? Aslında iklim değişimine sebebiyet veren başlıca faktörlerden israf, en çok sera gazı yayan ve küresel ısınmaya yol açan etmenlerden biri. Eğer yemeyip çöpe attığımız, alıp giymediğimiz, israf ettiğimiz her şey bir ülke olsaydı Amerika ve Çin’den sonra en çok sera emisyonu yayan ülke olurdu. Demek ki yalnızca bilinçli tüketimle bile çok büyük farklar yaratabiliriz. Sorun bunu fark etmekte belki de.

    Yazımıza güzel hayallerle başlamıştık, araya birkaç felaket haberi sıkıştırdık ama güzel hedeflerle bitirelim diyorum. Hatta hayal değil, hedefler. Ne dersin? Hep söylüyoruz; devletler, kurumlar büyük adımlar atmalı diye ama bakma birey olarak yapacağımız en ufak değişiklik bile çok güzel farklar yaratıyor aslında. Bir damla suyun tasarrufu dahi, direkt faturamıza, hayatımıza, dünyamıza yansıyor. Küçük adımlar da birleştiğinde mutlu sonuçlar veriyor. O yüzden yapacağımız şey basit. İsraf etmemek, bilinçli tüketmek. Nasıl? Yeni yılın yeni hedefine çok yakışır değil mi? ☸

  • Büyük bir çevre sorunu COVID PLASTİKLERİ

    Büyük bir çevre sorunu COVID PLASTİKLERİ

    Dünyada her yıl yaklaşık 300 milyon ton plastik üretiliyor ve bunun 8 milyon tondan fazlası denizlere ulaşıyor. Salgınla birlikte maskeler, eldiven atıkları, dezenfektan şişeleri gibi tıbbi atıklar da denizlerimizi ve kıyılarımızı kirletiyor. Bu tehditle baş etmenin yollarını bulma, acilen de uygulamaya koymalıyız.

    Önce 2050 yılına kadar denizlerde balıktan çok plastik olacak diye bahsediyorduk, şimdi ise denizanasından daha çok maske ve eldiven olduğunu konuşuyoruz. Hem de kullandığım yüklemlerden anlayacağınız üzere bir tahmin değil, şu an olmakta olan bir şey.

    Öyle 2050’leri, 2100’leri beklememize gerek yok. Pandemi sürecinde dünyada tek kullanımlık maske ve eldiven atıkları, dezenfektan şişe kapları gibi “covid atıkları” diye adlandırdığımız malzemeler anormal şekilde arttı. Ve bu şu an giderek büyüyen bir çevre sorunu. Size biraz bununla ilgili sayılar veriyim mi? Salgın öncesi ortalama tıbbi atık miktarı günde 50 tonun altındaydı Wuhan’daki hastanelerde. Salgın sırasında ise bu sayı, günde ortalama 240 tona çıktı. Yani dört katından fazla.

    2040 YILINDA DENİZLERDEN 29 MİLYON TON PLASTİK ÇIKACAK

    Pandeminin bir sonucu olarak dünya çapında her ay tahminen 194 milyar tek kullanımlık maske ve eldiven kullanılıyor. Ülkemizde de 2019 yılında “Sıfır Atık Mavi” hareketi başlamıştı. Geçen yıl kıyı boyunca yapılan temizlik sonunda 11 tona yakın maske ve eldiven çıktı. Tüm dünyada olan bu kirlilik konusunda herhangi bir önlem alınmazsa Birleşmiş Milletler Çevre Ajansı’nın tahminine göre 2040 yılında denizlerde yıllık biriken plastik miktarı şimdiki miktar olan 11 milyon tondan 29 milyon tona çıkacak, yani neredeyse üçe katlanacak.

    Tek kullanımlık plastik ürünler zaten çevre için en büyük tehditlerden biriydi. Çünkü dünya çapında her yıl yaklaşık 300 milyon ton plastik üretiliyor ve bunun 8 milyon tondan fazlası denizlere ulaşıyor. Bu kadar atık denizlerde yüzdüğünde neler olur bir düşününce insanın içi kararmıyor değil. Hâlihazırda zaten deniz ekosistemleri bu plastiklerden ciddi oranda etkilenmiş durumda ve bir de şimdi salgın buna yenisini eklemiş oldu.

    “EKOLOJİK SAATLİ BOMBALAR”

    Tüm dünyada çevre kuruluşları denizlerde çöp ve mikroplastik birikiminde büyük bir artış olduğunu söylüyor. Sahillere, genellikle kırsal bölgelere çok sayıda maske gelişigüzel atılıyor. Problem tabii ki maske kullanmakta değil çünkü buna mecburuz. Problem bunların doğru toplanmamasında, gelişigüzel etrafa atılmasında, rüzgârla ve yağmur suyuyla göllere, nehirlere ulaşmasında, denizlere öylece atılmasında. Bunlar doğada çözünmüyor, yalnızca ufak parçalara bölünüp tüm ekosistemi yerle bir ediyorlar. Deniz hayvanlarının çoğu bunları fark etmeden veya yemek zannedip yutuyorlar ya da yutamıyorlar; maskedeki burun telleri, ufalanan kumaş parçaları vs. hepsi zarar veriyor. Bu tarz plastiklerin yapısında ufalanabilen nanoparçacıklar var ve bu polipropilen maddeler ekosistemlerimizi ve onların biyoçeşitliliğini kalıcı bir şekilde etkilemede maalesef çok başarılılar. Ancak 450 yıl gibi upuzun bir sürede çözünebilen bu plastik maddeler için “ekolojik saatli bomba” demeleri gerçekten çok yerinde olmuş. Bunların birçoğu geri dönüştürülemediği gibi doğada kaldığında da biyolojik olarak resmen bozulmuyor. Sapasağlam kalıyor öyle bozulmadan, ancak dört beş asır geçerse işte. Bizi koruyorlar evet ama bir yandan da uzun vadede ekosistemimizi ve biyoçeşitliliğini kalıcı olarak etkiliyorlar.

    Uzun lafın kısası, şimdi virüs bulaşmasını önleyen ama dünya sularını kirleten yeni bir tehlike var. O yüzden atık yönetimi burada birkaç kat daha önem kazanmış oluyor. İşlevsel, sürdürülebilir bir atık yönetimi, bilinçli tüketim, belki birden fazla defa kullanılabilen yıkanabilen maskeler, ürünler gibi hem bireysel ufak tedbirler hem de geniş çaplı yöntemlerle ancak bunun önüne geçilebilir. Mikroplastik zaten günümüzün bir sorunu. Hiçbir plastiği ayrıştırmadan çöpe atmamak gerek, onun öncesinde mümkün olduğunca da kullanmamak. Ve elbette bunu hayat düzenimiz haline getirmek. Uzun vadede ekosistemi, dolayısıyla yine insanı etkiliyor. Çevreyi de düşünsek kendimizi de düşünsek konu yine aynı kapıya çıkıyor aslında. ☸

  • YANGINLAR Doğa bize benzemiyor

    YANGINLAR Doğa bize benzemiyor

    Afet öncesinde ve esnasında yapılacaklar hakkında tartışacak çok şey olduğu aşikâr. Fakat belki daha önemlisi, her afetin bir de sonrası var. Doğa, kendi akışında yaşayan birçok canlı gibi. Bize hiç benzemiyor işin doğrusu.

    Söz konusu doğal afetler olduğunda belki de en önemlisi diyebileceğimiz şey, “bilinçli olmak”. Tedbir alma, hızlı müdahale etme gibi eylemlerin yanı sıra afet sonrasında yapılacaklar listesinde de olması/olmaması gereken şeyleri bilmek önemli. Yangını ele alalım. Maalesef çok boğuştuk, malum. Afet öncesinde ve esnasında yapılacaklar hakkında tartışacak çok şey olduğu aşikâr. Fakat belki daha önemlisi, her afetin bir de sonrası var.

    YAŞAMINI YİTİRENLER HAYAT KATIYOR

    Doğa, kendi akışında yaşayan birçok canlı gibi. Bize hiç benzemiyor işin doğrusu. Ne duygusal ne sosyal anlamda ne de yaşamak konusunda. Bizim ona müdahalelerimizden çok etkileniyor, bu doğru. Ancak aynı zamanda buna takılmıyor da; kendini yenilemeye, iyileştirmeye devam ediyor. Şimdi hava, kara, su yaşamı birbiriyle sürekli iletişim halinde; hiçbir şey birbirinden bağımsız değil, bunu hepimiz biliyoruz. Toprak altında metrelerce uzanan ağaç kökleriyle uzak kıtalarda yaşayan deniz canlısına kadar hepsinin tek hedefi, döngüyü verimli bir şekilde tamamlamak. Tüm canlılar birbirinden faydalanıyor. Hatta bir tık ileri gidiyorum, cansızlar bile. Yaşamını yitiren canlılar gübre olup, besin olup, hava olup diğer canlılara hayat katıyor. Kapris yok, aşırılık yok, huzursuzluk yok. Bize benzemiyor demiştim, demiş miydim? Tüm bunları neye bağlayacağımı soruyor musunuz? Geldim şimdi oraya. Bakın, yangın sonrası diyorduk.

    DOĞA KENDİ KENDİNİ YENİLER

    Yanan bölgeye ağaç dikmek her zaman daha iyi olmayabiliyor. Çünkü bunun için alanın sürülmesi gerekiyor. Ve bu alanda sadece ağaçlar yaşamıyor, birçok canlı türü var, koca bir ekosistemden bahsediyoruz. Burayı sürüp yalnızca çam ağacı dikersek buradaki biyoçeşitlilik kayboluyor ve yalnızca çam ağaçlarından oluşan bir alan elde etmiş oluyoruz. Daha da sıfırdan başlamasına yani gerilemesine neden oluyoruz. Bu bir örnek. Dolayısıyla sert, aşırı müdahaleler kötü olan durumu daha da kötü hale getirebiliyor. Ormanın kendini toparlamasına izin vermek lazım. Elbette bu sürece yardım etmeli, ancak oranını iyi ayarlanmalı. Neler yapabiliriz? Mesela bir miktar tohum desteği verilebilir, yanan ağaçların dalları kesilerek toprağa serilebilir ve erozyon önlenebilir. Bu gibi ufak müdahaleler, bilinçli yardımlar gerekli. Zira ormanlar, doğa, biyoçeşitlilik kendi kendine yenilenebilen ortamlar. Akdeniz ormanları yıllardır ufak da olsa yangınlar yaşıyor, ama şimdi bu yangınların sıklığı ve şiddeti arttı, biraz sonra bu meseleden de bahsedeceğim ama diyeceğim şey bu ormanların kendini belli oranda yenileyebildiği. Kızılçam türü, tohumlarını yangından korumak adına kozalaklarını yıllarca kapalı tutabiliyor. Yangından sonra ise birkaç hafta içinde kozalakları açılıyor ve içi adeta besin dolu, mineral dolu tohumlar yanmış toprağa ulaşıyor. Bir seneye kalmadan bu tohumlar genç fideler olarak yerini alıyor. Bu da Akdeniz ormanlarının kendisini yenileyebilmesinin güzel bir örneği oluyor. Dolayısıyla aslolan, doğanın akışına her müdahalenin düşünülerek yapılması veya yapılmaması. Yani önce doğaya müdahale etme kısmını doğru belirlemek lazım, herhangi bir durumda yapılacak müdahalenin düşünülerek yapılması gerekiyor.

    YOĞUNLAŞAN TURİZMDEN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE SEBEPLER ÇEŞİTLİ

    Şimdi gelelim yangınların neden giderek arttığı meselesine. İnsan faktörü yine birinci sırada fakat bunun da dalları var. Örneğin; nüfusun artması, bölgedeki turizmin yoğunlaşması en küçük yanlışta bile büyük yangınlara sebebiyet verebiliyor. Yangındaki insan faktörü oranı aynı olsa da, dönemsel nüfus artışı dolayısıyla yangın sayısını da artırıyor. Kötü niyetli sebepler olsa da yalnızca bu bile yangın artışına yeterli neden. Daha iklim değişikliği, ağaçların kuruması, haşeratın ağaçları daha kırılgan hale getirmesi gibi konulara gelmedik bile. İnsandan devam ediyoruz. Tedbir almamak da yine insan faktörü sayılabilir. Bu benzeri durumlar dışında da yangın mevsimlerinde karşılaştığımız sıcak hava dalgası sayısının küresel iklim değişikliği ile beraber artıyor olması.

    DÜNYADAKİ TABLO

    Bu sene Sicilya’da Avrupa’da şimdiye kadar görülen en yüksek sıcaklık rekoru kırıldı. Sicilya’nın Siraküza kentinde sıcaklık 48,8 dereceye ulaştı. Bu gibi sıcak hava dalgaları küresel ısınmayla birlikte her yıl daha da artıyor. Bizde yaşanan o yangınlarda sıcak dalga 13-14 günü buldu, ayın yarısı aşırı sıcağa rezerveydi. Kuru, sıcak havalar da orman yangını riskini tepeye çıkarıyor tabiatıyla. Yine bu yıl Sibirya’da rekor düzeyde orman yangını yaşandı. Son veriler, Rusya’nın Yakutistan bölgesindeki orman yangınlarının bu yıl 208 megaton karbon salarak geçen yılın rekorunu neredeyse ikiye katladığını söylüyor. İşin bir de bu yanı var. Zaten iklim değişiminin katkısıyla daha fazla gördüğümüz yangınlar yine havaya salınan karbon miktarını artırarak iklim değişimini daha da artırıyor işte. Böylelikle yine başa dönüyor ve en önemlisinin bilinçli yaşamak olduğu konusuna geliyoruz. İnsan fütursuz yaşantısıyla önce makroyu, sonra mikroyu bozuyor. Kendi yaşantısını düzeltse büyük resim de düzelecek, bir hamleyle makroyu da mikroyu da düzeltecek. Sağlıcakla kalın…☸

  • TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    Çok isterdim burada her ay buluştuğumuzda farklı, doğal, ferah, iç açıcı konulardan konuşmayı. Ama ne yazık ki bu yaz vahim haberler duymaktan başımızı kaldıramadık. Müsilaj sorunuyla başladık, şimdi de kuruyan göllerimiz, ölen canlılarımız gündemimizde yerini alıyor.

    Geçen ay Van’ın tuz göllerinden biri olan Akgöl kurumuştu. Geçen yıl, kenarında piknik yapılabilen göl şimdi kupkuru çorak bir arazi oldu maalesef. Hemen ardından da yavru flamingoların telef olduğu Tuz Gölü’nün hâlini biliyorsunuz. Bu yıl mayıs ayında Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuraklık haritaları yayımlamıştı ve durum orada da bariz görünüyordu zaten. Ülkemizde olağanüstü kuraklık yaşayan bölgelerin sayısı artışta. Ve bu çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Türkiye’nin doğusu, Güney Ege ve Aksaray’da kuraklık “olağanüstü kuraklık” seviyesinde. Şimdi şunu söyleyelim: Kuraklıkla baş etmen gayet tabi, orası tamam. Aşırı sıcaklarla birlikte doğanın dengesi de bozuldu, beraberinde de kuraklıklar vs. geldi. Ama bu görüntüleri ortaya çıkaran asıl sebep yanlış sulama, vahşi sulama, bilinçsiz tarım, bilinçsiz su tüketimi. Yani yine insan eli. İnsanın yaptığı bu yanlışlar olmasa doğa kolay veya zor, er ya da geç, bir şekilde kendini yenilemesini başarıyor. Fakat işte dediğim gibi insan eli değdiği an sonuçlar geri dönülemez hal alıveriyor. Yanlış tam da burada başlıyor.

    BİR KUŞ MEZARLIĞI TUZ GÖLÜ

    Tuz Gölü flamingoların göç yolu üzerinde. Hem çok tuzlu yapısı gereği de flamingolar için çok elverişli bir göl. Burada kuluçkaya da yatıyorlar. O yüzden yılın bu zamanlarında kuluçkadan çıkan yavruların Tuz Gölü’nü kuş cennetine çevirmesi bekleniyordu. Ancak tam aksine resmen bir kuş mezarlığına döndü burası. 5 bin civarında yavru flamingo yaşama adımını atamadı. Bu içler acısı durumun kaynağı, yağış yetersizliği evet ama asıl sebep yine bilinçsizlik ve ihmalkârlık. İklim krizinin etkileriyle zaten boğuşurken bir de kanallara çekilen setler bu görüntüyü karşımıza getirdi. Tuz Gölü kapalı bir havza. Yani suyu kendi içinde kalan bir havza anlamına geliyor, kendi yağında kavruluyor kısacası. Dolayısıyla onu besleyen kanallar bu noktada çok büyük önem taşıyor. Peki ne oluyor? Bu kanallara set çekiliyor, etrafı toprakla kapatılıyor ki kanaldaki su tarım arazisinde kullanılabilsin, tarımı yapılan alan için sulama yapılsın. Ama hâl böyle olunca Tuz Gölü’ne bir damla su gitmiyor; 1.5 km su çekildi gölden, kurudu, yok oldu ve sonuç 5 bin tane yavrunun ölümü oldu. Bu göl ülkemizde flamingonun düzenli olarak ürediği son üç alandan biri. Tuzlu olması onlar için avantaj, çünkü gölün içinde yaşayan tuzcul mikroorganizmalar, flamingolar için besin kaynağı. İşte ne güzel bir döngü bir düzen var doğada.

    SULAK ALANLAR YOK OLUYOR

    Bu tabii yalnızca bu yıl olan bir durum değil, en az elli yıldır benzer şeyler yaşanıyor. Raporlar söylüyor: Kimisi ilçe büyüklüğünde birçok sulak alan yok oldu. Ereğli ve Hotamış Sazlıkları mesela. Kapladığı alan neredeyse 400 kilometrekare  olan bir bölge resmen kurudu gitti. Elbette giden yalnızca su olmuyor; beraberinde oradaki ekosistem uçuyor, yok oluyor. Orada yaşayan canlılar, göç eden hayvanlar, hepsinin yaşamı ya yok oluyor ya da değişiyor. Tabii insanı ekonomik açıdan da etkiliyor. Yerel ekonomiye zarar veriyor, köyler terk ediliyor. Bu yaz doğanın ne kadar hassas olduğu ile ilgili ders alabileceğimiz çok şey yaşadık aslında. Umarım bu dersi alabiliriz, insanlığın bu konuda bilinçlenmesi umut ettiğimiz en önemli şeylerden biri. Bilinçli yaşamak, çevreyi doğayı düşünmek kendimizi düşünmek aslında. Farkına vardığımız an bir şeyler yoluna girmeye başlayacak. Gelecek ay umuyorum güzel haberlerle görüşmek üzere. Kalın sağlıcakla.☸