Etiket: deniz

  • Doğanın dili

    Doğanın dili

    Doğa bize durmadan bir şeyler anlatır, bayağı da renkli bir dili var. Anlayalım diye işaret dilini çok kullanır, gözümüze sokarcasına. Bulutlarla, dalgalarla, aracı mahlûklarla… (Son yıllarda dilini bayağı sertleştirdi!) İklimlerin değiştiğini denizde geçen 40 küsur yılda gözle görüp elle tutuyorum diyebilirim. Doğanın dilini öğrenmemizin hayatta kalabilmemiz için gerekli olduğuna inanıyorum. 

    İnsan da bir zamanlar o dili konuşuyordu ama modernleştikçe, elektronikleri icat ettikçe, hislerini terk edip yumurtalarını elektronik sepetine koymayı tercih etti. Doğanın içinde yaşayan bir denizci, dağcı, çiftçi o dili anlamazsa elindeki akıllı telefonun aklına sığınmaktan başka seçeneği yok. Navionics bize nerede olduğumuzu söylediğinden beri kerteriz de almadığımızdan etrafımıza bakmıyoruz bile. Eski Admiralty haritalarında “conspicuous tree” belirgin ağaç, kaya gibi notlar vardır. Çünkü denizde dolaşanlar etraflarına bakar belirgin işaretler arardı. Dünyada dolaşmak isteyen, her nerede dolaşırsa etrafındaki doğayı görmek, bu dilden hiç değilse çat pat anlamak zorundadır diye düşünüyorum. Aslında sadece denizde olanlar değil herkes, artık kibarlığı bırakıp, elinde sopayla kafamıza vura vura anlatan doğayı anlamalı!

    Birbirinden marifetli akıllı aletler iyi ki hayatımıza girdiler. İşimiz bayağı kolaylaştı. GPS navigasyon app’leri bizi elimizden tutup istediğimiz yere götürüyor. Havanın nasıl olacağını tahmin eden birden fazla aplikasyon var telefonumuzda. Denizlerde dolaşmak bir akıllı telefonla mümkün gibi, artık günümüz yatçısının navigasyon ve meteoroloji departmanına cetvel, pergel değil tıklamayla giriliyor. Bu modern yazılımlar bize yardım ederken, kendimizi tamamen onların eline bırakırsak bizi doğadan uzaklaştırıyor. Ama gözümüzü açarsak doğanın bize anlattıklarını görür, elimizdeki modern yardımlarla birleştirerek etrafımızda olanları, olacakları daha iyi anlayabilir, doğanın gözümüze soktuğu mesajları görmeyip sonra “wow” diye hayret etmeyiz. Alışkanlıklarımı, hislerimi çıkan delikli demire ben de farkında olmadan kaybediyorum. Uzman değilim, haddimi biliyorum, ben de kendimi dürtükleyim, gelin beraber bu dili anlamaya çalışalım. Yukarıdan başlayalım.

    BAKALIM GÖKTE NE YAZIYOR?

    (C’est ecrit dans le ciel.)

    Dünyanın her denizinde “Passage Weather” programı kullanıyordum, uzun seyir için hâlâ da kullanıyorum. Onun en iyi olup olmadığını bilmiyorum, eminim daha iyileri vardır, hava basınç haritalarını izobarlardaki değişikliği verdiği için tercih ediyorum. Böylece diğer programlardaki hava tahminlerini izobar (hava basıncı dilimleri) hareketlerini görerek takip edebiliyorum, gökteki değişiklikleri izleyip sıklaşan, gevşeyen izobarlarla karşılaştırma yapabiliyorum. Meteoroloji mühendisi olmadığımdan sürçülisan edersem de kabaca değineceğim. Bize gelen hava tahminlerinde gördüğümüz okları, renkleri, basınç farklarını sensörlerden alınan verilerle okuyup, bir izobar haritası oluşturan birkaç bilgisayar modelinden yerleştiriyorlar. Beş aşağı beş yukarı hepsi aynı şeyi söyler, çünkü kaynak aynı. Burada dikkat çekmek istediğim, gökyüzünün dilinden anlıyorsak, hava tahmini haritasındaki okların ve renklerin neden öyle olduklarını, neden bu gece üzerimizden soğuk cephenin geçeceğini veya bize gelen tahminden daha erken veya geç geçecek olabilir mi, anlayabiliriz. Çünkü biz sahadayız. Bizim gözlemlerimiz, bilinçli karşılaştırabildiğimizde elimizde daha doğru bir hava raporu olur. Atlantik geçişlerinde yatçıların gurusu Kanada’daki “Herb”, her gün, her yata mevkiine göre hava tahmini verirdi, ama daha önce biz mevkiimizdeki rüzgâr, deniz, gökyüzü durumunu rapor ederdik. Böylece Herb bizim gözlemlerle bilgisayarın tahminlerini karşılaştırıp bize verdiği raporda çok doğru olurdu. Örneğin yarın sabah saat 10.30’da üzerinden cephe geçecek dediğinde, saatini kurabilirsin, tam 10.30’da cephe gelir. Şimdi radyonun ucunda Herb yok, elinde hava tahmini var, diyelim daha teşkilatlısın, uydu telefonun da var, sana özel hava raporu da aldın. Eğer doğanın söylediğini okuyabiliyorsan, gözlemin ile hava “tahminini” güncelleyebilirsin. Asırlardan beri tecrübelere dayanarak yerleşmiş, bazı yazılmamış kurallar oluşmuştur, Coptic (Kıpti) fırtına takvimi, ABD’deki “Farmer’s Almanac” gibi. Her yörenin deniz insanı ve çiftçiler yılların tecrübesiyle etraflarında ne olacağını gözlemleriyle bilirler. Eğer balıkçılar denizde olacaklarına, rutinleri dışında limandalarsa veya limana dönüyorlarsa, otur oturduğun yerde. Diğer yandan, bazen çok bilen, hurafelere takılan eskiler olduğunu, her “duayen dediğiniz” denizciye de inanmadan önce biraz tartıp ölçmenizi tavsiye ederim. Benim yazdıklarımı da sorgulayın, vereceğim en büyük nasihat budur, artık elinizde en baba duayen Mr. Google var!

    Avustralya’nın kuzeyinde Gove’da cyclone mevsini geçiriyorum. Kelebek çift demirle demirli. Benim gibi bir iş bulup çalışanlar sabah 07.00’de yat kulübüne botlarla çıkıp işe gidiyoruz. Kıyıya çıktığımızda kulübün bakıcısı “Bazza” elinde devirdiği üçüncü kutu birasıyla bizi karşılar. Ardından günlük hava tahmini incisini döker, “dün gece ay baş aşağı doğdu, rüzgâr kuvvetli olacak!”. Ay nasıl baş aşağı doğuyorsa? Herhalde Four X birasının bir payı vardır ayı döndürmekte! “G’day Bazza” der işimize giderdik. Bazza’nın akşam pub’da espri olan kehanetleri bir yana, doğanın parçası olan Aborjinlerin, her yörenin yerlilerinin tecrübelerle yerleşmiş folklorunu dikkatle dinleriz. Doğanın mevsimleri yılbaşlarında yenisini aldığımız takvimi gün gün takip etmez. Kuşun, böceğin, bitkinin kendi takvimi vardır. (Avustralya’da yağmur mevsiminin bitip kuru mevsimin başladığını ortaya çıkan yusufçuk böcekleri bildirir). Her yörede değişik olan lokal takvimi anlamaya çalışmak, izlemek, çok eğlencelidir. Okyanus eşiğindeysen haliyle çok daha dikkatli oluyorsun, oradaki filanca böceğinin ortaya çıkması veya feşmekân kuşlarının göçlerine başlama toplanmaları size “hurricane” mevsiminin bittiğini söyleyebilir. Hiç unutmam Panama’da kulübün pub’ında kanal pilotlarıyla sohbette yağmur mevsiminin 15 Mayıs’ta başlayacağını söylemişlerdi, 15 Mayıs’ta musluk açıldı, dört gün hiç kapanmadı. Size uzak olan diyarlardan örnekleri, “hey bana bakın, nerelere gittim” diye hava atmak için değil, oralarda değişikliklerin daha dramatik olduğu, buradakileri de hâlâ öğrenmekte olduğumdan.

    BULUTLAR

    Uzun vardiyalarda vakit geçirmek için, bulutların şekilden şekle girdiğini hepimiz seyredip, bir şeylere benzetmişizdir. Uzun yıllar önce Atatürk’e benzeyen bulut fotoğrafı gazeteleri süslemişti. Bulutlar bize heykel galerisinde gibi şov yaparken aslında onun dilinden anlayana konuşurlar. Bir meteoroloji uzmanı kadar o dili bilmesek de, hiç değilse çat pat anlamak bize anlatılmak istenilen tehlikeden kurtulmamızı sağlayabilir.

    Bulutları; alçak 0-2000m, orta 2000-6000m, yüksek 6000+m olarak üç seviyede, bir de dikey olarak büyüyen bulutlar olarak gruplandırabiliriz.

    Cirro: Yüksek, saç dalgası, at yelesi gibi.

    Alto: Orta.

    Strato: Katman.

    Cumulus: Kümelenen.

    Nimbo: Yağmur, yağış demek.

    Stratocumulus gibi Roma imparatorları veya gladyatör isimlerine benzeyen adlarını merak ederseniz (katman katman kümelenen bulut gibi) yukarıdakileri kombine ederek çıkarabilirsiniz. Ben de isimlerini ezberlemedim, zaten isim hafızam ihtiyarlık değil, eskiden beri zayıftır ama yüzleri, şekilleri unutmam.

    Bulutların da bazılarını isminden değil de şeklinden tanıyor ve dikkat ediyorum. Denizde yaşayanlar kendilerince önemli olanlara takma isimler verirler. Benim beyaz pamuk yığını gibi olan cumulus bulutlarına “Simpson bulutları” dediğim gibi (The Simpsons dizisi jeneriğindeki gibi). Onlar iyi hava bulutlarıdır. Ama pamuk topları gibi yuvarlanmayı bırakıp, dikey yükselirlerse ve de “anvil” (örs) gibi bir şekil alırsa, gardımı alırım. Altındaki havayı çektiğinden fırtına yaratır, tepesindeki örsün uçları bize fırtınanın yönünü gösterir.

    Lion Körfezi’nde puro şeklindeki bulutları görürsen bir saat içinde Mistral geliyor demektir. “Mares tails” atkuyruğu gibi uzanan bulutlar, bir de “Makarel (uskumru) sky” uskumru desenine benzeyen gökyüzü bana havanın değişeceğini söyler.

    Taş yerinde ağırdır hesabı gördüğümüz şekiller değişik bölgelerde değişik aksanla konuşur, örneğin öğleden sonra nükleer patlama gibi karada yükselen bulut sütunu “heat clouds” sıcaklık sonucu oluşur, bu enerji, rüzgâr olarak boşalacaktır. Aynı manzarayı tropikte gördüğünde “thunder storm” vardır. O sütunu iyi takip edip yolundan kaçmalıyız, sağanak rüzgârın ardından, burnunu göremeyecek kadar sık muson yağmuru boşalır. Bu içi su dolu bulutları radarda görüp izleyebiliriz ve ayakaltından çekilme şansımız olur.

    Adaların üstünde de buluttan taçları vardır, bunu Yunan adalarında da görebilirsiniz.

    GÖZÜMÜZÜ GÖKTEN YERE İNDİĞİMİZDE

    Doğanın sabah haberlerinde bize anlatmaya devam ettiği başka mesajlar da var. Sabah kalktığımızda güverte “çiğ”den ıslaksa o gün rüzgâr yok. Mesajın Ege’de iyi veya kötü haber olduğu gideceğin yöne bağlı. Kuzeye tırmanıyorsan meltemle boğuşmayacaksın, güneye iniyorsan bedava seyir yok, ya mazota yüklenip gideceksin, ya da otur oturduğun yerde, al bir havlu eline, çiğ kurumadan güverteyi temizle. Aksine, sabah güverte kemik gibi kuruysa rüzgâr kuvvetli olacak demektir. Fırtına değil, kuvvetli kuzey rüzgârı. Barometremizin düşmesi kalkması da bize doğanın gönderdiği mesajları doğrulamaya yardımcıdır.

    Kırmızı gök, kötü havanın; gün batışındaki fotoğraf çekip, paylaştığınız kızıl gök ise ertesi gün havanın iyi olacağının habercisidir. “Red sky in the morning, sailors take warning. Red sky in the night, sailors delight”ı her denizci bilir.

    Bu genel tekerlemeler yılların deneyimleriyle yerleşmiştir. Lokal bilginin en iyi hava raporu olduğuna benim şahit olduğum en etkileyici olanı; Güney Afrika’da Cape Town’un sırtını dayadığı “Table Mountain” üzerine masa örtüsü gibi bir bulut yayılır ve masanın kenarından aşağı şelale gibi süzülürse, 15 dakika, azami yarım saat sonra felaket bir rüzgâr inecek demek.

    Biz Ümit Burnu’nun ardından Afrika’nın güneyindeki son limanımız Cape Town’a ulaşıyoruz, rüzgâr yok sayılır. Limanın ağzına yaklaştığımızda dağda masa örtüsü yayılmaya başladı, acele edip motorla iç limandaki yat kulübe giriyoruz. Bağlayacağımız pontonda arkadaşlar halatlarımızı almak için bekliyorlar. Veee, bizim motor hava yapıp durdu. Üzerimizde çok az momentum var. Annette başüstünde, tonozdaki bir tekneyi yakaladık, ikimiz Kelebek’i itip bir sonraki pontondaki tekneye ulaştık. Sürüne sürüne ilerliyoruz, arkadaşlara bir halat attım, denize düştü. Adi Murphy’e küfrün bini bir para. Masa örtüsü yayıldı, rüzgârın geldiğini görüyorum. İkinci denememde uzun halatımızı yakaladılar. Bir teknenin üstüne aborda olduğumuzda rüzgâr 35-40’ı buldu.

    Akşam yat kulübünün pup’ında içki muhabbeti etrafında Cape Townlı dostumuz şehirlerinin dünyanın en rüzgârlı ikinci şehri olduğunu söylüyor. “Birinci neresi” sualine, “O da aynı yerdeydi, fırtınadan uçtu, yenisini yaptık” diyor. Geyik muhabbeti bir yana, geçen yıl rüzgârdan bir otobüsün devrilmesi size masa örtüsüne dikkat edin diyor.

    Akdeniz’de de böyle lokal yumruklar var.

    “Bahriyedeyken Kılıç Ali Paşa Muhribi’yle Kıbrıs krizinde İskenderun’dayız. Oranın kabadayısı Toros Dağları’ndaki bir vadiden inen “Yarık Kaya” fırtınası. Biz kıyıda bir pavyondayız, Kıbrıs’a gitmeyi beklerken vakit öldürüyoruz. Bir ara ışıklar söndü, mumlar yakıldı, dansöz göbek atmaya devam ediyor, herhalde romantik hava olsun diye yaptılar, herkes muhabbetine devam ediyor. İkinci komutanın kafası kapıda göründü, “Dışarıda neler oluyor farkında mısınız?” “Yooo!” Kapıdan bir baktık ki kiremitler uçuşuyor, koskoca muhrip demir üstünde bastıran rüzgâra dönemeyip bayağı yattıktan sonra demir alıp açık denize çıkmış. Bir otel bulup odadaki patlamış cama battaniye kapatıp yattık, sabah geminin gelip kıyıda kalanları almasını beklemekten başka yapacak bir şey yok. Şimdi eminim Yarık Kaya da bir şekilde kartını göndermiştir. Mesajı okumasını bilen yakalanmayacak, ama biz bilmiyorduk. Lion Körfezi’ndeki Mistral’in geldiğini de gökte oluşan puro şeklindeki bulutlar haber verir. Genellikle bizim kıyılardaki “kıran” gibi. Gökyüzünü okumasını bilirsek yanlış zamanda, yanlış yerde yakalanmama şansımızı arttırabiliriz.

    Geçenlerde Sığacık Körfezi’nde bir koyda demirliyim, gökyüzündeki sıkıntıyı görüyorum, kasvetli sarımtırak bir pus, sıcak bir rüzgâr… Demiri her zamanki gibi 2000 devir tornistan ile gömmüşüm, birden 40 knot üzerinde, belki 50 knot sağanak bindirdi (benim rüzgâr enstrümanı bozuk), denizin üstü kıyıdan uçan yaprak, dallar doldu. Bir saat için de geçti. Bu arada yakalanan bazı teknenin yelkeni yırtıldı. Olay bittikten sonra ben çok biliyordum palavrası atmayayım ama bu sıkıntının, sıcak karanın üstündeki enerjinin bir türlü boşalacağını görebilirsin, hiç değilse benim gibi “bir halt olacak” diye huylanırsan yelkenini küçültebilirsin.

    n İri damlalı yağmur kısa,

    n Küçük damlalı yağmur uzun sürer.

    n Kuvvetli rüzgârdan sonra gelen yağmur, iyi haber, rüzgârın bittiğine alamettir, kabaran denizi de yatıştıracaktır.

    n Yağmurun ardından çıkan rüzgâr ise artacaktır, gelen cephenin habercisidir.

    Denizin yüzeyi de bize mesajlar verir, özellikle “cape”lerde, Knidos, Teke Burnu, Mora’nın güneyindeki üç “cape”. Buralara yaklaşırken uzaktan deniz yüzeyini incelersek vardığımızda ne ile karşılaşacağımızı görür, tam arma yakalanmayız. Hava raporu bize böyle özel yerlerdeki türbülansları bildirmez ama denizin üstü söyler.

    KIYILAR

    Bir koyda demirlerken etrafımızdaki manzara da bize değerli bilgiler verir. Demiri bırakmak için eğer dibi görebiliyorsak bir kumluk ararız. Görüş iyi değilse ne yapacağız? Kıyıya bakarız eğer kuru da olsa bir akarsu yatağı, azmak varsa büyük ihtimal önündeki dip akarsuyun taşıdığı alüvyonla kaplanmış demirlemek için uygun bir yerdir. Tropikte, tatlı su mercanı yaşatmayacağından demirin takılma ihtimali zayıf olduğundan tatlı su ağzını tercih ederim. Yeni Kaledonya adasının neredeyse tamamı demir cevheri, dağı taşı oyuyorlar, tropikteki günlük rutin yağmurlardan deniz bazı koylarda neredeyse pas rengi. Öyle yerlerde nehir ağzına demirlerdim. Tabii bu uyanıklığın bedeli de demir alırken gelen çamuru temizlemek oluyor. Bizim kıyılarda demirlerken, kıyıdaki vadinin tam karşısına demirlemiyorum tabii seçecek lüksüm varsa. Bazen koyun ortasında bir yüksek çıkıntı oluyor, kıyıdan gelecek sağanaklar iki yanından geçecek, en iyi yer tepenin karşısı oluyor. Tabii kalacağın süreye değerse yüksek kıyıya kıçtankara olmak seni sağanaklardan daha iyi kurtarır. Uzun, açık deniz seyrinde içinde bulunduğunuz bölgedeki rüzgâr kendi dalga trenini yaratır, bir de sizin rüzgârınızla ilgisi olmayan “swell” ölü dalga varsa ona dikkat ederiz. Bize uzaklarda bir yerdeki fırtınadan haber veriyordur. Yönü bizi ilgilendiriyorsa ona göre tedbir alırız. Eğer rotamız üzerindeki bir adada demirlemeyi planladıysak rüzgârdan korunmanın yanında swell’den korunabiliyor muyuz? Ölü dalga bilardo gibi kıyılardan yön değiştirip hayatı çekilmez yapabilir. Haritada esen rüzgâra korunaklı olan koy, ada etrafında yön değiştirerek gelen dalgaya açık olabilir. Sanırım bunun en çarpıcı örneği St. Helena Adası. Taa Kuzey Atlantik’teki fırtınalardan oluşan swell Güney Atlantik’e kadar iner. St. Helena’da gemiler kıyıya aborda olamaz. Biz alargada kalıp, botla kıyıdaki merdivenlere gelip, çabucak botu yola kadar çıkarırdık.

    Kıyıdaki çalı ve ağaçların şekli bize kuvvetli hâkim rüzgârın yönünü gösterir, bu mesajı dikkatli okumak lazım. Örneğin Sığacık’ta makiler, ağaçlar yılın çoğunda hâkim kuzey rüzgârına değil güney rüzgârına eğilmiştir, çünkü bu koylar kuzeye kapalıdır. Yüksek yarların önünde demirlerken de rüzgârın yarın üstünden boşluğa yuvarlanırken 180 derece yön değiştirebileceğini hesaba katmalıyız. Kıyıdaki çakıllar onları yuvarlayan dalgaların sanat eseri. Gökova, Göcek gibi kapalı koylarda çakıl değil kırık taşlardan bir sahil görürsek oranın dalgalara kapalı olduğundan emin olabiliriz, böyle yerlerde de denizin öğütmesi az olduğundan kumluklar azdır. Küresel ısınma ile etrafımızdaki doğa olayları bayağı hızlı değişmekte. Doğanın ezberleri de bozulup yeni ezberler oluşmakta. Şimdi eskisinden daha dikkatli etrafımıza bakmalı, baktığımızı görüp, görsel hafızamıza yeni ezberler katmalıyız. Her gelen felaket bir öncekinden daha güçlü olacak, bu kehanet değil doğanın kafamıza vura vura, gözümüze soka soka söylediği. Dere yatağına ev yapmadan önce kuru da olsa, yağmur yağdığında suyun oradan akacağını, akarsuyun içbükey kıyıyı oyduğunu, kenarında piknik yaparken görebilseydik, kenarlarına kazıklar çakıp, çay bahçeleri, dereye nazır on katlı apartmanlar dikip akarsuyun yatağını daraltmasaydık, yörenin önceki tecrübelerinden suyun azami ne kadar yükseleceğini öğrenseydik şimdi hayret etmeyecek, kayıplarımızın arkasından ağlamayacaktık. “Flash flooding” (ani sel) diye bir şey ve gelişmiş ülkelerde bunun alarmı var. Sizin olduğunuz yerde yağmur çiselemesi bile yokken kıyısında olduğunuz kuru veya yaş dere yatağının dağlara yağan yağmurdan dolup taşması da hesaba katılır. Doğa; “bak yağmur yağınca buradan akacak” diyor, sen suyun yatağını yapılarla, atılan çöplerle suyun geçişini engelleyip daraltırsan, yamaçlardaki suyla doyan toprağı tutacak ağaçları kesersen, bir de vurduğu yeri koçbaşı gibi yıkacak tomrukları akarsuyun kenarına istiflersen, kendini benim insafıma bıraktın demektir. Gelişmiş toplumlar doğaya bakar, görür, tedbir alır, gelişmemişler de topu Allaha atar.

    Birkaç yıl önce Bodrum’u hemen hemen her kuvvetli yağmurdan sonra basan bir sel ardından bir TV programında davet ettikleri profesöre sunucu fikirlerini sordu: “Hocam ‘DERE’ sokağındaki sel hakkındaki düşünceleriniz?” Profesör gülmeye başladı…☸

  • PİS SU TAKİP SİSTEMİ Nedir bu PSTS ve amatör denizcilerden ne isteniyor?

    PİS SU TAKİP SİSTEMİ Nedir bu PSTS ve amatör denizcilerden ne isteniyor?

    Mart ayında denizcileri yakından ilgilendiren yeni bir yönetmelik taslağı basına yansıdı: Gemi Atık Yönetimi Yönetmeliği. Pek çok olumlu yönü var. Örneğin, bu taslak sayesinde yeni ve modern atık alım gemileri temini için AB fonlarının da kullanılacağını anlıyoruz. Kıyı tesislerinde atık alımı kapasitesinin artırılması için bir seferberlik başlatılacağı, bu konuda pek çok kıyı tesisine tanınmış olan muafiyetlerin iptal edileceğini hissediyoruz. En önemlisi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu yönetmelik taslağı ile tüm gemiler ve özel tekneler için de MARPOL kriterlerini uygulamaya hazırlandığı, DAU Genelgesi’nin bu yönetmeliğe göre revize edileceği gibi bir iyi niyete sahibiz. Ancak bir de sürpriz var: Bu taslakta, amatör denizciler de dâhil olmak üzere, tüm yüzen nesnelere Pis Su Takip Sistemi diye dünyada eşi benzeri olmayan, Mavi Kart’tan daha da derin uygulama güçlükleri olan bir denetim mekanizması öngörülmekte. Neden, nasıl?

    Daha düne kadar DAU (Denizcilik Atıkları Uygulaması Genelgesi) meselesini tartışıyorduk ve genelgenin belirsizliklerinden, Özel Tekneler Yönetmeliği ile uyumlu olmayan tanımlamalarından söz etmekteydik. Mart ayı ortalarında birden Gemi Atıkları Yönetimi Yönetmeliği Taslağı isminde yepyeni bir yasal düzenleme girişimi ile karşılaştık. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri ile gerek amatör denizciler, gerekse ticari yatları ve günübirlik gezi teknelerini temsilen DTO görevlileri toplantılar yaptılar. Ancak, bu yönetmelik henüz taslak olmasına, fikir alışverişlerine göre nihai halini alacağı belirtilmesine rağmen, konu “70 bin yat ve tekneye pis su takip sistemi zorunluluğu geliyor” özeti ile Anadolu Ajansı tarafından kamuoyuna duyuruldu. Bu konu hakkındaki ön bilgilerimizi amatör denizciler ile şöyle paylaşabilirim:

    Resmi haber ajansı AA konuyu şöyle duyurdu: “Yeni yönetmelikle Bakanlıkça belirlenecek esaslar dahilinde yat, tekne gibi deniz araçlarına ‘Pis Su Takip Sistemi (PSTS)’ takılacak. Takipler online ve anlık olarak PSTS ile yapılacak. Kapsama giren deniz araçlarının pis su tanklarında beklenmedik bir değişim olması halinde bu deniz araçlarına yasal işlem uygulanacak.”

    Metindeki “yat, tekne” vurgusu AA’ya aittir. Yani anlaşılan o ki, bu sistemin özellikle bu gruba takılmasının önem arz ettiği dile getirilmek isteniyor.

    Yönetmelik taslağına (cygm.csb.gov.tr) bakıyoruz, Madde 12, fıkra 7’de net bir şekilde “Gemilerin Teknik Yönetmeliği’ne göre pis su tankı bulundurmak zorunda olan gemilere PSTS takılacaktır” deniyor. Oysa amatör denizci tekneleri Özel Tekneler Yönetmeliği’ne tabidir. Dolayısıyla bu çerçevede bu yönetmelik taslağında kapsam dışı olmalarını gerektirir.

    Ama bıraktım bağımsız yayın mecralarını, hem AA haberinde hem de resmi haberleşme kanalı TRT’de haber (trthaber.com) bir koyda ya da rıhtımda demirli yelkenli özel teknelerin, küçük motoryatların fotoğrafları ile servis edilmiş.

    Anlıyoruz ki, önümüzdeki günlerde mevcut mevzuat, yeni bir yorum kazanacak ve PSTS’nin amatör denizcilere uygulanması özel bir önem kazanacak. O halde bu konuyu maalesef ciddiye almak durumundayız.

    SİSTEM NASIL İŞLEYECEK?

    Teknede bulunan her pis su tankına bir entegre Sensör-GSM iletişim hattı monte edilecek. Bu sensör belli bir doluluk (örneğin yüzde 90) gösterirken birden yüzde 20 seviyesine düşerse GSM hattından denetim merkezine bir sinyal gidecek. Denetim merkezinde söz konusu teknenin yasaya (DAU) uygun bir şekilde bir atık alım merkezine o esnada pis su atığı verdiğine dair bir kayıt yok ise… İyimser ihtimalle tekne denetlenecek, kötümser ihtimalle otomatik bir ceza uygulaması yapılacak. Şu anda telaffuz edilmeyen bir konu daha var. Yeni Yönetmelik Taslağı Madde 12, Fıkra 8’de şöyle deniyor: “Gemilerden pis su boşaltımı, tüm gemiler için MARPOL Sözleşmesi’nin Ek-IV hükümlerinde belirtilen pis su boşaltım kriterlerine tabidir.”

    Bu ne demek? MARPOL Ek-4’e göre Akdeniz, Karadeniz ve Ege’de 12 deniz mili açıkta pis su deşarjı yapılabilir. 3 dm açıkta da biyolojik arıtma yapılmış deşarj yapılabilir. O halde teknelere takılan sistemin bir GPS ünitesinin olması ve yapılan deşarjın uluslararası hukuka uygun olup olmadığının da takip edilmesi gerekecektir. Ayrıca, yetkililere şunu sorduk: Diyelim ki, böyle hayalleri zorlayan bir sistemi şu anda Mavi Kart (DAU) sistemiyle kontrol edilen 70 bin yerli teknemize uyguladınız. Peki, İngiltere’den ya da İsviçre’den gelen yabancı bandıralı, yabancı uyruklu mürettebatı bulunan bir ziyaretçi tekneye de eşitlik ilkesi gereği uygulanacak mı? Yanıt: Evet…

    İlk sonuç: Mavi Kart zaten sarsmıştı, artık uluslararası deniz turizmine tamamen elveda diyebiliriz.

    İkinci ve asıl önemli sonuç: PSTS amatör denizcilere (özel tekneler), ticari yatlara, günübirlik ve sportif gezi teknelerine, balıkçılara nasıl bir yükümlülük getirecek; ne olacak Türkiye’nin denizcilik geleceği?

    SENSÖR NEDİR?

    Anladığım bir konu değil. Elektronik, endüstri mühendisi ve benzeri konuyu bilen amatör denizcilere sordum. Birkaç makale okudum. Öğrendiğime göre temelde iki tür sensör var:

    1- Yakıt ve su depolarında da kullanılan mekanik sensör: Pek çok türü var, birleşik kap, titreşimli, kabarcıklı, şamandıralı vb. Pis su tankında kullanılmak üzere en sağlıklı yöntem olarak manyetik algılamalı sistemler üretildi. Ancak kısa bir zaman diliminde bunda da sıkışma, takılma, hatalı sonuç verme gündeme geliyor. Depoyu söküp temizlemek gerekiyor. En basit ve sorunsuz sistem, ama manipülasyon da o kadar kolay. Şamandırayı bir iplik ile bağlarsanız üç ay boyunca yüzde 30 doluluk seviyesinde gösterebilir.

    2- Elektrikli sensörler: Manyetik, elektrotlu, kapasitatif, TDR, lazer, radar, ultrasonik, nükleer… Pek çok teknoloji kullanılıyor.

    Pis su konusunda dünyada en çok tercih edilen basit çözüm, kapasitif yakınlık sensörleri. Temelde iki türü var deponun dışına yerleştirilen elektronik sensör ya da deponun içine yerleştirilen bir yalıtılmış iletken çubuk (kapasitif-rezistif).

    Bu sensörler sıvının elektrik yüküne göre depo içindeki miktarı 4-5 kademeli olarak algılıyor. Piyasada pek çok örneği var. Maliyeti çok yüksek değil. Ama kendi tank seviyesini görmek isteyip de bu sensörleri takan denizciler kısa süre sonra söküp atıyorlar. Çünkü çok hatalı sonuçlar verebiliyorlar. Isı, deponun fiziki özellikleri ve sıvı yoğunluğu yanıltıcı olabiliyor. Göstergede tank yarıya kadar dolu görünürken tankın hava borusundan pis su denize akmaya başlayınca küçük bir şok yaşanabiliyor. Uluslararası bazı seri üretim teknelerde özellikle 2015 sonrası ekipmana dahil edildi. Ancak yanlış alarm verdikleri için çoğunlukla tekne sahipleri tarafından devre dışı bırakılıyorlar.

    Biraz daha ileri teknolojiye geçerseniz, en yaygını ultrasonik sensörler. Tabii maliyet yükseliyor. Akaryakıt tankları, hazır beton fabrikaları, barajlardaki su seviyesi, tehlikeli tıbbi atık konteynerleri, silolardaki tahıl miktarı gibi çok farklı ve hem ticari hem de tehlike boyutunda takip gereken üretim hizmet süreçlerinde kullanılmaya çalışılıyorlar. “Çalışılıyorlar” diyorum çünkü… Çok ileri teknolojiye dayalı ve son derece hassas ölçüm yapmak üzere tasarlanmış modellerde bile sürekli kalibrasyon gerektiği ifade ediliyor. Hem seviye kalibrasyonu, hem sıvı konsantrasyon kalibrasyonu.

    Ayrıca tekne pis su tankına baktığınızda şöyle bir sorun var: Standart pis su tankları zaten yüzde 85-90 seviyesine kadar doldurulabilir. Bu tür sensörlerin doğru ölçüm yapabilmesi için 15-20 cm sıvının üstünde olması gerekiyor. Bu, zaten sınırlı olan pis su tankının kullanım kapasitesini yüzde 70’lere düşürmek anlamına geliyor.

    En önemlisi de; bu sensörlerin gözünün temiz olması sağlıklı ölçüm için hayati önem taşıyor. Yüzde 50 dolu bir pis su tankının tavanına monte edilmiş bir ultrasonik sensörün, 3 metre dalgada 40 derece yatık giden bir yelkenlide 15 dakika temiz ve çalışır durumda kalmasını sağlayacak bir teknoloji ise henüz icat edilmedi. Bu konuda en basit deney: Motoru tornistana aldığınızda temiz su akımının bile teknenin derinlik göstergesinin (ultrasonic transducer) devre dışı bıraktığını görebilirsiniz.

    3- Tabii yolcu ve yük gemilerinde pis su arıtma ünitesine bağlı olarak kullanılan ESP/EFM (arıtılmış su kalite analizi ve deşarj ölçüm üniteleri) sistemleri de var: Otobüslerdeki hafızalı takometre gibi çalışıyor. Gemi hangi koordinatta, hangi süratte, hangi debiyle, hatta hangi kirlilik seviyesinde, ne miktarda pis su deşarjı yaptı. Bu verilerin tümü kaydediliyor. Limanda denetim yapılıyor. Bir GSM modülü ile anlık transfer de edilebilir. Kapalı bir sistem, dolayısıyla müdahale hayli zor. Bunlar geminin kara kutusu olarak isimlendiriliyorlar. Ama, MARPOL Ek-4 (MEPC 227-64) onaylı bu sistemlerin maliyeti küçük bir tekne satın almaya yakın. Üstelik bir problem daha var. Küçük teknelere sığdırılamayacak kadar büyük hacimde sistemler. Yani küçük tekneler için hayal ötesi bir seçenek.

    EK SORUNLAR DA VAR

    Dönelim küçük tekneler için geçerli, basit sistemlerin diğer sorunlarına…

    n Teknede bu otomasyonu çalıştıracak küçük de olsa bir işlemci gerekiyor. Bu otomasyona müdahaleler nasıl önlenecek? Hacker’ların bir ara yazılım ile bu işlemciyi manipüle etmesi an meselesi değil mi? Ya, bu tür bir program ile pis su deposu istenilen sürede yasal olarak boşaltılmış gibi bir veri denetim merkezine yollanıyorsa?

    n Denetimi yapmakla yükümlü SG birimlerine bir elektronik mühendisi/teknikeri mi dâhil edilecek?

    n Arıza durumunda nasıl bir prosedür izlenecek? Bu durumda tekne denetimden muaf hale mi gelecek?

    n Özellikle sınırlı elektrik gücüne sahip teknelerde yaz aylarında buzdolapları dâhil her sistemin kapatıldığı çok düşük voltaj yaşanan, tüm gücün motor marşına ya da gece zorunlu aydınlatmaya aktarıldığı saatler, günler olur. Bu durumda küçümsenmeyecek bir elektrik akımı gereksinimi olan PSTS nasıl çalışacak? Bir teknenin iki-üç gün motor aküsü haricinde tüm elektrik gücünü kaybetmesi amatör denizci için son derece sıradandır! Bu, denetim merkezi için de mi sıradan olacak, yoksa ceza mı uygulanacak?

    n Standart kübik plastik tanklarda belki ölçüm daha kolay standardize edilebilir. Peki, tekne gövdesine göre kavislendirilmiş konik, küresel, fleksibl tanklarda ölçüm nasıl yapılacak?

    n Giderek ümitsizliğe kapılıyorum: Kıyılarımızda GSM bağlantısı bulunmayan 100’lerce koy ve kıyı var. Burada denetim merkezi ile haberleşme posta güvercini ile mi sağlanacak?

    n Her şeyi bir yana bırakalım: Amatör denizciliğin en önemli sorunlarından biri olan pis su tankı seviye göstergesini her yıl yüzlerce tekne üreten dünyanın en ünlü, iddialı markaları neden üretim sırasında teknelerine hâlâ takmıyor? Sistem yüksek maliyetli olduğu için mi? Hayır, doğru veri aktarmadıkları için.

    Gördüğünüz gibi öyle sorular / sorunlar var ki, tıpkı Mavi Kart konusunda olduğu gibi ülkemizin pragmatik (uyanık) bir mucidinin oyununa geliyormuşuz gibi görünüyor.☸

    İKİ CAN YAKICI KONU DAHA

    Acaba PSTS fikrini ortaya atanlar kişisel verilerin mahremiyeti gibi basit ve temel bir konu üzerinde düşündüler mi? Çünkü, gerek GSM gerekse GPS entegre edilmiş bu tür bir sistem bireyin hangi koordinatta olduğunu anlık olarak denetim merkezi ile paylaşacak. Peki, Anayasamız buna ne diyor?

    İkincisi… Konu üzerinde çalışmış bazı mühendisler, ileri teknolojiye sahip bu tür GPS-GSM-Sensör sisteminin maliyetini tank başına 1500 Euro olarak öngörmekteler. Çin pazarından belki yarı fiyatına edinmek de mümkün tabii.

    Ortalama iki tanka sahip 70 bin tekneden söz ediyoruz. Neticede bir ihale açılacak, birkaç ay içinde muhtemelen çöp olacak 100-200 bin PSTS ünitesi belki Çin’den ithal edilecek, belki ismini duymadığımız bir yerli müteşebbis bu ihaleyi alacak. Bedeli de maalesef Türkiye ödeyecek.

    Milli gelirimizin bu çapta bir meblağını uzmanların hiçbir fayda göremediği bir sisteme harcamak yerine kıyılarımızda üç-beş sorunlu bölgede sıvı atık arıtma sistemi kurulması, denizciler için yüzlerce medeni pis su atık alım ünitesi oluşturulması hepimizi üzen deniz kirliliğine karşı daha etkin bir mücadele olmaz mı?

  • Zart zurt mevzular

    Zart zurt mevzular

    Önümüzdeki yazın en önemli konusu bence tekne sahiplerinin teknede kalış süreleri. Yurtdışına çıkış yapılamayan bir yaz daha olursa, teknelerdeki mürettebat isyan bayrağını açabilir.

    Geçen yaz olduğu gibi altı aya kadar uzayan teknede kalış süreleri bu sene tekrarlanacak mı? İşi abartıp Aralık ayında Göcek’e tekneye gidenler gördük. İki, bilemedin üç ay çalışmaya alışmış personel için zorlu günler devam edecek gibi duruyor. Her koy, her köşe tıklım tıklım olduğu için seyir yapmadan sürekli servis yapılarak geçirilecek bir yaz daha. Geçen sene ülke genelindeki ekonomik sıkıntılar ve olağanüstü pandemik durumda bile tekne satışları patlama gösterdi. Beraberinde bahçeli evler ile yazlık evlerde korkunç bir talep patlaması yaşandı. Yazlık ev fiyatları saçma sapan bir hâle geldi. Kiralar İstanbul’u, İzmir’i geçti. Bodrum’da iki göz bir odanın kirası 6 bin liradan başlıyor. 2 milyon liraya satılan evlerin fiyatı 3.5 hatta 4 milyon oldu. Kışın bile boş ev bulmak imkânsız oldu. Bu balon eninde sonunda patlayacak ama bu yaz da aynı senaryo devam edecek gibi. Yazlık ev fiyatları uçuk bir hâl alınca yine dönüp dolaşıp tekne alma alternatifi gündeme gelecek. Yeryüzünde vergisiz tekne alınan tek yer olan ülkemizde, bu alternatif insanlara çok çekici geliyor. Yeni çıkan kanunla ikinci el teknelere de, bağlı bulunan bakanlıktan uygunluk belgesi alma şartı ile ithal edilip, sembolik yüzde 1 KDV ile Türk bayrağı çekilebilecek. (Bu uygunluk belgesinin şartları vs. bu yazıyı yazdığım esnada kimse tarafından bilinmiyordu.)

    BİR ÇITIR DEĞİŞİKLİK

    Parayı bulan tekne almaya koşacak, kuralsızlıklar denizimize yeni görgüsüzler eklenecek. Bu yaz kıçtankara sevdalısı yatçılarımızın alargada durmaya alışacağı bir sene olabilir. Ben açıkçası koylarda, geçen seneyi aratacak bir yoğunluk bekliyorum. Geçen sene sonunda koylardan çöp toplayan teknelerin halini gördükçe bu iş nereye varacak diye merak ediyordum, bu sene canlı şahidi olacağız inşallah. Bozburun ve Hisarönü koylarını ve işletmelerini tarihi bir yaz beklediğini söylemek falcılık olmasa gerek. Hazırlıklarını ona göre yapmalarında fayda var. Göcek ve Bodrum zaten fuller fulü, güzeller güzeli olmaya alışık. Kaş, Kalkan tarafında ise sürprizler olabilir. Her ne kadar bizim yatçılarımızın büyük çoğunluğu Göcek’ten çıkmaya bile üşeniyor olsalar da bir çıtır değişiklik yapmak isteyebilirler. Koylarda artacak olan sadece yoğunluk, kirlilik, görgüsüzlük değil, jeneratör satışlarında da patlama bekliyorum. Bu kadar uzun süreler teknede kalınmaya devam edildiği için isyan eden sadece mürettebat olmayacaktır. Su yapıcılar ve jeneratörler de onlara eşlik etmekten geri kalmayacaktır. Denizdeki açgözlü görgüsüzlüğün sembolü haline gelen, gittikçe boyutları ve çalışma saatleri uzayan market gemileri, eski Boğaz vapurları veya arabalı vapurları satın alıp getirirlerse şaşırmayacağız. İğrenç ışıklarını yakıp o güzelim koylardaki doyumsuz gecelerin içine etme saygısızlığını geliştireceklerdir. Çöp yığınları ile dolu teknelerin rezilliği sabahlarınızın içine etmeye devam edecek.

    RIB İLE KONSOMASYON

    Bu arada son yıllarda cılkı çıkan bir konu da RIB’ler. Yani halk diliyle lastik botlar, zodiac’lar, ama bunlar iri kıyım olanları. 10 sene evvel sadece üç beş teknenin yanında olan bu iri kıyım botlar gereklilik ve kullanım alanının dışına hızla çıkmış; sıkılgan, içi içine sığmayan yat sahiplerinin koylarda harıl harıl gezip ambiyans yapma aracı hâline gelmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise koylardaki aşırı yoğunluktan tekneyi kaldıramadığınız için bir yere gidip gelme için gerekli hale gelmiştir. Teknelerin mevcut tender’ları uzak koylardan gidip gelme için eziyetli olduğundan bu iri kıyım botlar ihtiyaç gibi gözükmektedir. Ama iş sidik yarışına dönmüş durumda. Daha bu sene aldığı botu seneye büyüten mi ararsınız, her gün çıkıp boş boş bir o yana bir bu yana gazlayan mı istersiniz, kendi teknesindeki ahali yetmeyip diğer teknelerden adam toplayıp müziği sonuna kadar açıp konsomasyona çıkan mı istersiniz, 10 mil mesafedeki şehre bakkala gönderen mi ararsınız, bir trafik bir trafik… Bakkal alışverişinin üç katı benzine gidiyor ama olsun. Kaptanlar da işe uyandı Cadillac gibi bot dururken niye teknenin küçük botu ile vura vura gitsin. Popüler koylarda her 5 dakikada bir ZAAARRRT diye bir ses. Botların biri gidiyor, biri geliyor. Zannedersin İstinyepark’tayız. Türk erkeği için gaz pedalı, gaz kolu bir ihtiyaçtır. İlla gazlayacak. Gazlamalı arabalarda vergi çoğalınca fiyatlar dünya standartlarında mantıksızlaştı ama bu vergisiz RIB’ler imdada yetişti. Bu RIB tuzağına yıllar evvel ilk düşenlerden biriyim onu da itiraf edeyim. Ama gereksiz bir fantezi olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Kullanım amacım günübirlik uzak bir yere ve yakın Yunan adalarına gitmek dışına çıkmadı. Bakkala göndermedim hiç. Bilhassa yapılaşma olmayan ıssız koylarda teknecilik ruhu ile uyuşmadığına karar verdiğim gün satıp kurtuldum. Neyse kendimi konudan dışarı çıkarayım. Minimum 40 knot ile körfezlerde dolaşıp koyların önünden avaz avaz geçen bu arkadaşlar da şapkayı önüne alıp düşünsün.

    140-150 knot ile hız denemeleri yapan seçkin bir zümre de var. Onlar hâlâ azınlıkta ama karambole gitmesinler. Bu arkadaşların her gün düzenli antrenmanları var. Tufan oluyormuşçasına bütün körfeze yayılan bir patlama ile gök gürültüsü arası sesler çıkararak dehşet saçıyorlar. Allah korusun çok çok tehlikeli ve cahilce bir iş yapıyorlar. Bunun şakası yok. Bu iş 2×300 beygir RIB’le konsomasyon yapıp koydaki tekneleri dalganla dürtmeye benzemez. Ölümcül sonuçları olur. Çok meraklıysan git Miami’de yarışlarına katıl.

    Bakın arkadaşlar bu yatçılığın yaşlılığı da var. Düşünsene yaşlanmışsın, fazla insan görmeye bile tahammül edilemeyen yaşlardasın, jeneratör sesine bile gıcık kapacak yaşa gelmişsin, sabah kahveni içerken ZAAARRRT diye bir bot kalksa 5 dakika sonra ZAAARRRT diye bir başka bot gelse ve bu her 5 dakikada bir tekrarlansa ki sen o yaşa geldiğinde o 5 dakika saniyelere kadar düşecek bu gidişle. Kabataş iskelesindeki büfeci gibi oturursun teknende.

    AMAN SEN DE

    Neyse marketlere dönecek olursak, bazılarının bunları okurken, “ne var canım bunda” dediğini duyar gibi oluyorum. “Ne güzel geliyor, biz de alışverişimizi yapıyoruz” diyebilirsiniz. “Gözlemeci, dondurmacı, ekmekçi, kuruyemişçi, meyvacı ve hatta masajcı bile geziyor” diyebilirsiniz. İşte bu noktada yatçılık kültürü dediğimiz, gittikçe yozlaşan olguya gelip dayanıyoruz. İşte bu ahval ve şerait içinde yatçılığın namusunu korumaya çalışmak, bu işin ruhunu anlamayanlar ile yazarak mücadele etmek bize dert olmuş durumda. Bu konu tekne kullanmayı bilmekten daha önemli bir hale gelmiştir ve muhakkak amatör denizci belgesi alırken okunan kitaplara detaylı bir şekilde konu edilmelidir. Tecrübeli yatçılarımızın da bu işin ruhuna sahip çıkarak “aman sen de” suskunluklarına son vererek “adam sen de” diye çıkışmalarını rica ediyorum. 2023’te aya gidiyoruz biz hâlâ koylarda HAAARRRT, ZAAARRRT… Ayıp oluyor beyler.

    Siz de çekin şu pis marketlerinizi koylardan. RIB’lerimiz var, online hazırlatırız siparişimizi, basar gaza gelir alırız ZAAARRRT diye.

    Haydi iyi yazlar. “Daha erken hayırdır” demeyin! Eee bu sene Mart’ta başlar tekneciler. ☸

  • Bir yaz düşü – 37 metrelik MADSUMMER

    Bir yaz düşü – 37 metrelik MADSUMMER

    Deneyimli bir denizci olan Amerikalı sahibinin denize duyduğu derin tutkunun güçlü bir dışavurumu olan Madsummer, Alman tersane Lürssen’in  deneyimiyle hayata geçti. 95 metrelik gövdesinde çağdaş çizgileri organik kıvrımlarla buluşturan tasarımı Harisson Eidsgaard Design imzalı. Dünya megayat filosuna görkemli bir giriş yapan Madsummer’ın iç tasarım yaratıcısı ise Laura Sessa.

    Madsummer, denize ve yolculuğa bir övgü niteliğinde. 95 metre boyu, 14 metre eniyle dünyayı keşfetmeye hevesli, evden uzakta bir ev hayaliyle tasarlanmış. Daha önce de bir Lürssen yatına sahip olan Amerikalı sahibi ne istediğini net bir şekilde ifade edince, süperyat üretimi konusunda dünya liderlerinden biri olan Lürssen tarafında proje oldukça hızlı ilerlemiş ve söz verilen tarihten birkaç ay önce sahibine teslim edilmiş. Monaco Yacht Show 2019’da dünyaya tanıtılan yatın mühendisliği Lürssen teknik ekibinin tecrübesini yansıtıyor. Madsummer, gövde tasarımını üstlenen Londralı tasarım ofisi Harrison Eidsgaard Design ile tersanenin ilk işbirliği. Yat sahibi ile 15 yıldır farklı projelerde çalışan Romalı tasarımcı Laura Sessa, Madsummer’ın dekorasyonunu renklerle enerji kazanan, çağdaş ve konformist bir stille tamamlamış. Proje yönetimini üstlenen Moran Yacht & Ship ve tekne sahibinin kaptanının da, megayatın üretiminin hızlı ve kusursuz ilerlemesinde büyük payı olmuş. 

    Peter Lürssen, Madsummer’ı tanımlarken “Yat sahibi tasarım konusunda oldukça talepkârdı. Fakat mühendislik tecrübemizle onun isteklerinin çok daha ötesine geçmeyi başardığımıza inanıyorum. Madsummer, uzun yıllar boyunca zamansızlığını koruyarak keyifle kullanılacak. Şu anda da zamanının çok ötesinde bir mühendislik ve tasarıma sahip” sözlerini kullanıyor. Devamı Haziran 2020 sayımızda…