Doğanın dili

Doğa bize durmadan bir şeyler anlatır, bayağı da renkli bir dili var. Anlayalım diye işaret dilini çok kullanır, gözümüze sokarcasına. Bulutlarla, dalgalarla, aracı mahlûklarla… (Son yıllarda dilini bayağı sertleştirdi!) İklimlerin değiştiğini denizde geçen 40 küsur yılda gözle görüp elle tutuyorum diyebilirim. Doğanın dilini öğrenmemizin hayatta kalabilmemiz için gerekli olduğuna inanıyorum. 

İnsan da bir zamanlar o dili konuşuyordu ama modernleştikçe, elektronikleri icat ettikçe, hislerini terk edip yumurtalarını elektronik sepetine koymayı tercih etti. Doğanın içinde yaşayan bir denizci, dağcı, çiftçi o dili anlamazsa elindeki akıllı telefonun aklına sığınmaktan başka seçeneği yok. Navionics bize nerede olduğumuzu söylediğinden beri kerteriz de almadığımızdan etrafımıza bakmıyoruz bile. Eski Admiralty haritalarında “conspicuous tree” belirgin ağaç, kaya gibi notlar vardır. Çünkü denizde dolaşanlar etraflarına bakar belirgin işaretler arardı. Dünyada dolaşmak isteyen, her nerede dolaşırsa etrafındaki doğayı görmek, bu dilden hiç değilse çat pat anlamak zorundadır diye düşünüyorum. Aslında sadece denizde olanlar değil herkes, artık kibarlığı bırakıp, elinde sopayla kafamıza vura vura anlatan doğayı anlamalı!

Birbirinden marifetli akıllı aletler iyi ki hayatımıza girdiler. İşimiz bayağı kolaylaştı. GPS navigasyon app’leri bizi elimizden tutup istediğimiz yere götürüyor. Havanın nasıl olacağını tahmin eden birden fazla aplikasyon var telefonumuzda. Denizlerde dolaşmak bir akıllı telefonla mümkün gibi, artık günümüz yatçısının navigasyon ve meteoroloji departmanına cetvel, pergel değil tıklamayla giriliyor. Bu modern yazılımlar bize yardım ederken, kendimizi tamamen onların eline bırakırsak bizi doğadan uzaklaştırıyor. Ama gözümüzü açarsak doğanın bize anlattıklarını görür, elimizdeki modern yardımlarla birleştirerek etrafımızda olanları, olacakları daha iyi anlayabilir, doğanın gözümüze soktuğu mesajları görmeyip sonra “wow” diye hayret etmeyiz. Alışkanlıklarımı, hislerimi çıkan delikli demire ben de farkında olmadan kaybediyorum. Uzman değilim, haddimi biliyorum, ben de kendimi dürtükleyim, gelin beraber bu dili anlamaya çalışalım. Yukarıdan başlayalım.

BAKALIM GÖKTE NE YAZIYOR?

(C’est ecrit dans le ciel.)

Dünyanın her denizinde “Passage Weather” programı kullanıyordum, uzun seyir için hâlâ da kullanıyorum. Onun en iyi olup olmadığını bilmiyorum, eminim daha iyileri vardır, hava basınç haritalarını izobarlardaki değişikliği verdiği için tercih ediyorum. Böylece diğer programlardaki hava tahminlerini izobar (hava basıncı dilimleri) hareketlerini görerek takip edebiliyorum, gökteki değişiklikleri izleyip sıklaşan, gevşeyen izobarlarla karşılaştırma yapabiliyorum. Meteoroloji mühendisi olmadığımdan sürçülisan edersem de kabaca değineceğim. Bize gelen hava tahminlerinde gördüğümüz okları, renkleri, basınç farklarını sensörlerden alınan verilerle okuyup, bir izobar haritası oluşturan birkaç bilgisayar modelinden yerleştiriyorlar. Beş aşağı beş yukarı hepsi aynı şeyi söyler, çünkü kaynak aynı. Burada dikkat çekmek istediğim, gökyüzünün dilinden anlıyorsak, hava tahmini haritasındaki okların ve renklerin neden öyle olduklarını, neden bu gece üzerimizden soğuk cephenin geçeceğini veya bize gelen tahminden daha erken veya geç geçecek olabilir mi, anlayabiliriz. Çünkü biz sahadayız. Bizim gözlemlerimiz, bilinçli karşılaştırabildiğimizde elimizde daha doğru bir hava raporu olur. Atlantik geçişlerinde yatçıların gurusu Kanada’daki “Herb”, her gün, her yata mevkiine göre hava tahmini verirdi, ama daha önce biz mevkiimizdeki rüzgâr, deniz, gökyüzü durumunu rapor ederdik. Böylece Herb bizim gözlemlerle bilgisayarın tahminlerini karşılaştırıp bize verdiği raporda çok doğru olurdu. Örneğin yarın sabah saat 10.30’da üzerinden cephe geçecek dediğinde, saatini kurabilirsin, tam 10.30’da cephe gelir. Şimdi radyonun ucunda Herb yok, elinde hava tahmini var, diyelim daha teşkilatlısın, uydu telefonun da var, sana özel hava raporu da aldın. Eğer doğanın söylediğini okuyabiliyorsan, gözlemin ile hava “tahminini” güncelleyebilirsin. Asırlardan beri tecrübelere dayanarak yerleşmiş, bazı yazılmamış kurallar oluşmuştur, Coptic (Kıpti) fırtına takvimi, ABD’deki “Farmer’s Almanac” gibi. Her yörenin deniz insanı ve çiftçiler yılların tecrübesiyle etraflarında ne olacağını gözlemleriyle bilirler. Eğer balıkçılar denizde olacaklarına, rutinleri dışında limandalarsa veya limana dönüyorlarsa, otur oturduğun yerde. Diğer yandan, bazen çok bilen, hurafelere takılan eskiler olduğunu, her “duayen dediğiniz” denizciye de inanmadan önce biraz tartıp ölçmenizi tavsiye ederim. Benim yazdıklarımı da sorgulayın, vereceğim en büyük nasihat budur, artık elinizde en baba duayen Mr. Google var!

Avustralya’nın kuzeyinde Gove’da cyclone mevsini geçiriyorum. Kelebek çift demirle demirli. Benim gibi bir iş bulup çalışanlar sabah 07.00’de yat kulübüne botlarla çıkıp işe gidiyoruz. Kıyıya çıktığımızda kulübün bakıcısı “Bazza” elinde devirdiği üçüncü kutu birasıyla bizi karşılar. Ardından günlük hava tahmini incisini döker, “dün gece ay baş aşağı doğdu, rüzgâr kuvvetli olacak!”. Ay nasıl baş aşağı doğuyorsa? Herhalde Four X birasının bir payı vardır ayı döndürmekte! “G’day Bazza” der işimize giderdik. Bazza’nın akşam pub’da espri olan kehanetleri bir yana, doğanın parçası olan Aborjinlerin, her yörenin yerlilerinin tecrübelerle yerleşmiş folklorunu dikkatle dinleriz. Doğanın mevsimleri yılbaşlarında yenisini aldığımız takvimi gün gün takip etmez. Kuşun, böceğin, bitkinin kendi takvimi vardır. (Avustralya’da yağmur mevsiminin bitip kuru mevsimin başladığını ortaya çıkan yusufçuk böcekleri bildirir). Her yörede değişik olan lokal takvimi anlamaya çalışmak, izlemek, çok eğlencelidir. Okyanus eşiğindeysen haliyle çok daha dikkatli oluyorsun, oradaki filanca böceğinin ortaya çıkması veya feşmekân kuşlarının göçlerine başlama toplanmaları size “hurricane” mevsiminin bittiğini söyleyebilir. Hiç unutmam Panama’da kulübün pub’ında kanal pilotlarıyla sohbette yağmur mevsiminin 15 Mayıs’ta başlayacağını söylemişlerdi, 15 Mayıs’ta musluk açıldı, dört gün hiç kapanmadı. Size uzak olan diyarlardan örnekleri, “hey bana bakın, nerelere gittim” diye hava atmak için değil, oralarda değişikliklerin daha dramatik olduğu, buradakileri de hâlâ öğrenmekte olduğumdan.

BULUTLAR

Uzun vardiyalarda vakit geçirmek için, bulutların şekilden şekle girdiğini hepimiz seyredip, bir şeylere benzetmişizdir. Uzun yıllar önce Atatürk’e benzeyen bulut fotoğrafı gazeteleri süslemişti. Bulutlar bize heykel galerisinde gibi şov yaparken aslında onun dilinden anlayana konuşurlar. Bir meteoroloji uzmanı kadar o dili bilmesek de, hiç değilse çat pat anlamak bize anlatılmak istenilen tehlikeden kurtulmamızı sağlayabilir.

Bulutları; alçak 0-2000m, orta 2000-6000m, yüksek 6000+m olarak üç seviyede, bir de dikey olarak büyüyen bulutlar olarak gruplandırabiliriz.

Cirro: Yüksek, saç dalgası, at yelesi gibi.

Alto: Orta.

Strato: Katman.

Cumulus: Kümelenen.

Nimbo: Yağmur, yağış demek.

Stratocumulus gibi Roma imparatorları veya gladyatör isimlerine benzeyen adlarını merak ederseniz (katman katman kümelenen bulut gibi) yukarıdakileri kombine ederek çıkarabilirsiniz. Ben de isimlerini ezberlemedim, zaten isim hafızam ihtiyarlık değil, eskiden beri zayıftır ama yüzleri, şekilleri unutmam.

Bulutların da bazılarını isminden değil de şeklinden tanıyor ve dikkat ediyorum. Denizde yaşayanlar kendilerince önemli olanlara takma isimler verirler. Benim beyaz pamuk yığını gibi olan cumulus bulutlarına “Simpson bulutları” dediğim gibi (The Simpsons dizisi jeneriğindeki gibi). Onlar iyi hava bulutlarıdır. Ama pamuk topları gibi yuvarlanmayı bırakıp, dikey yükselirlerse ve de “anvil” (örs) gibi bir şekil alırsa, gardımı alırım. Altındaki havayı çektiğinden fırtına yaratır, tepesindeki örsün uçları bize fırtınanın yönünü gösterir.

Lion Körfezi’nde puro şeklindeki bulutları görürsen bir saat içinde Mistral geliyor demektir. “Mares tails” atkuyruğu gibi uzanan bulutlar, bir de “Makarel (uskumru) sky” uskumru desenine benzeyen gökyüzü bana havanın değişeceğini söyler.

Taş yerinde ağırdır hesabı gördüğümüz şekiller değişik bölgelerde değişik aksanla konuşur, örneğin öğleden sonra nükleer patlama gibi karada yükselen bulut sütunu “heat clouds” sıcaklık sonucu oluşur, bu enerji, rüzgâr olarak boşalacaktır. Aynı manzarayı tropikte gördüğünde “thunder storm” vardır. O sütunu iyi takip edip yolundan kaçmalıyız, sağanak rüzgârın ardından, burnunu göremeyecek kadar sık muson yağmuru boşalır. Bu içi su dolu bulutları radarda görüp izleyebiliriz ve ayakaltından çekilme şansımız olur.

Adaların üstünde de buluttan taçları vardır, bunu Yunan adalarında da görebilirsiniz.

GÖZÜMÜZÜ GÖKTEN YERE İNDİĞİMİZDE

Doğanın sabah haberlerinde bize anlatmaya devam ettiği başka mesajlar da var. Sabah kalktığımızda güverte “çiğ”den ıslaksa o gün rüzgâr yok. Mesajın Ege’de iyi veya kötü haber olduğu gideceğin yöne bağlı. Kuzeye tırmanıyorsan meltemle boğuşmayacaksın, güneye iniyorsan bedava seyir yok, ya mazota yüklenip gideceksin, ya da otur oturduğun yerde, al bir havlu eline, çiğ kurumadan güverteyi temizle. Aksine, sabah güverte kemik gibi kuruysa rüzgâr kuvvetli olacak demektir. Fırtına değil, kuvvetli kuzey rüzgârı. Barometremizin düşmesi kalkması da bize doğanın gönderdiği mesajları doğrulamaya yardımcıdır.

Kırmızı gök, kötü havanın; gün batışındaki fotoğraf çekip, paylaştığınız kızıl gök ise ertesi gün havanın iyi olacağının habercisidir. “Red sky in the morning, sailors take warning. Red sky in the night, sailors delight”ı her denizci bilir.

Bu genel tekerlemeler yılların deneyimleriyle yerleşmiştir. Lokal bilginin en iyi hava raporu olduğuna benim şahit olduğum en etkileyici olanı; Güney Afrika’da Cape Town’un sırtını dayadığı “Table Mountain” üzerine masa örtüsü gibi bir bulut yayılır ve masanın kenarından aşağı şelale gibi süzülürse, 15 dakika, azami yarım saat sonra felaket bir rüzgâr inecek demek.

Biz Ümit Burnu’nun ardından Afrika’nın güneyindeki son limanımız Cape Town’a ulaşıyoruz, rüzgâr yok sayılır. Limanın ağzına yaklaştığımızda dağda masa örtüsü yayılmaya başladı, acele edip motorla iç limandaki yat kulübe giriyoruz. Bağlayacağımız pontonda arkadaşlar halatlarımızı almak için bekliyorlar. Veee, bizim motor hava yapıp durdu. Üzerimizde çok az momentum var. Annette başüstünde, tonozdaki bir tekneyi yakaladık, ikimiz Kelebek’i itip bir sonraki pontondaki tekneye ulaştık. Sürüne sürüne ilerliyoruz, arkadaşlara bir halat attım, denize düştü. Adi Murphy’e küfrün bini bir para. Masa örtüsü yayıldı, rüzgârın geldiğini görüyorum. İkinci denememde uzun halatımızı yakaladılar. Bir teknenin üstüne aborda olduğumuzda rüzgâr 35-40’ı buldu.

Akşam yat kulübünün pup’ında içki muhabbeti etrafında Cape Townlı dostumuz şehirlerinin dünyanın en rüzgârlı ikinci şehri olduğunu söylüyor. “Birinci neresi” sualine, “O da aynı yerdeydi, fırtınadan uçtu, yenisini yaptık” diyor. Geyik muhabbeti bir yana, geçen yıl rüzgârdan bir otobüsün devrilmesi size masa örtüsüne dikkat edin diyor.

Akdeniz’de de böyle lokal yumruklar var.

“Bahriyedeyken Kılıç Ali Paşa Muhribi’yle Kıbrıs krizinde İskenderun’dayız. Oranın kabadayısı Toros Dağları’ndaki bir vadiden inen “Yarık Kaya” fırtınası. Biz kıyıda bir pavyondayız, Kıbrıs’a gitmeyi beklerken vakit öldürüyoruz. Bir ara ışıklar söndü, mumlar yakıldı, dansöz göbek atmaya devam ediyor, herhalde romantik hava olsun diye yaptılar, herkes muhabbetine devam ediyor. İkinci komutanın kafası kapıda göründü, “Dışarıda neler oluyor farkında mısınız?” “Yooo!” Kapıdan bir baktık ki kiremitler uçuşuyor, koskoca muhrip demir üstünde bastıran rüzgâra dönemeyip bayağı yattıktan sonra demir alıp açık denize çıkmış. Bir otel bulup odadaki patlamış cama battaniye kapatıp yattık, sabah geminin gelip kıyıda kalanları almasını beklemekten başka yapacak bir şey yok. Şimdi eminim Yarık Kaya da bir şekilde kartını göndermiştir. Mesajı okumasını bilen yakalanmayacak, ama biz bilmiyorduk. Lion Körfezi’ndeki Mistral’in geldiğini de gökte oluşan puro şeklindeki bulutlar haber verir. Genellikle bizim kıyılardaki “kıran” gibi. Gökyüzünü okumasını bilirsek yanlış zamanda, yanlış yerde yakalanmama şansımızı arttırabiliriz.

Geçenlerde Sığacık Körfezi’nde bir koyda demirliyim, gökyüzündeki sıkıntıyı görüyorum, kasvetli sarımtırak bir pus, sıcak bir rüzgâr… Demiri her zamanki gibi 2000 devir tornistan ile gömmüşüm, birden 40 knot üzerinde, belki 50 knot sağanak bindirdi (benim rüzgâr enstrümanı bozuk), denizin üstü kıyıdan uçan yaprak, dallar doldu. Bir saat için de geçti. Bu arada yakalanan bazı teknenin yelkeni yırtıldı. Olay bittikten sonra ben çok biliyordum palavrası atmayayım ama bu sıkıntının, sıcak karanın üstündeki enerjinin bir türlü boşalacağını görebilirsin, hiç değilse benim gibi “bir halt olacak” diye huylanırsan yelkenini küçültebilirsin.

n İri damlalı yağmur kısa,

n Küçük damlalı yağmur uzun sürer.

n Kuvvetli rüzgârdan sonra gelen yağmur, iyi haber, rüzgârın bittiğine alamettir, kabaran denizi de yatıştıracaktır.

n Yağmurun ardından çıkan rüzgâr ise artacaktır, gelen cephenin habercisidir.

Denizin yüzeyi de bize mesajlar verir, özellikle “cape”lerde, Knidos, Teke Burnu, Mora’nın güneyindeki üç “cape”. Buralara yaklaşırken uzaktan deniz yüzeyini incelersek vardığımızda ne ile karşılaşacağımızı görür, tam arma yakalanmayız. Hava raporu bize böyle özel yerlerdeki türbülansları bildirmez ama denizin üstü söyler.

KIYILAR

Bir koyda demirlerken etrafımızdaki manzara da bize değerli bilgiler verir. Demiri bırakmak için eğer dibi görebiliyorsak bir kumluk ararız. Görüş iyi değilse ne yapacağız? Kıyıya bakarız eğer kuru da olsa bir akarsu yatağı, azmak varsa büyük ihtimal önündeki dip akarsuyun taşıdığı alüvyonla kaplanmış demirlemek için uygun bir yerdir. Tropikte, tatlı su mercanı yaşatmayacağından demirin takılma ihtimali zayıf olduğundan tatlı su ağzını tercih ederim. Yeni Kaledonya adasının neredeyse tamamı demir cevheri, dağı taşı oyuyorlar, tropikteki günlük rutin yağmurlardan deniz bazı koylarda neredeyse pas rengi. Öyle yerlerde nehir ağzına demirlerdim. Tabii bu uyanıklığın bedeli de demir alırken gelen çamuru temizlemek oluyor. Bizim kıyılarda demirlerken, kıyıdaki vadinin tam karşısına demirlemiyorum tabii seçecek lüksüm varsa. Bazen koyun ortasında bir yüksek çıkıntı oluyor, kıyıdan gelecek sağanaklar iki yanından geçecek, en iyi yer tepenin karşısı oluyor. Tabii kalacağın süreye değerse yüksek kıyıya kıçtankara olmak seni sağanaklardan daha iyi kurtarır. Uzun, açık deniz seyrinde içinde bulunduğunuz bölgedeki rüzgâr kendi dalga trenini yaratır, bir de sizin rüzgârınızla ilgisi olmayan “swell” ölü dalga varsa ona dikkat ederiz. Bize uzaklarda bir yerdeki fırtınadan haber veriyordur. Yönü bizi ilgilendiriyorsa ona göre tedbir alırız. Eğer rotamız üzerindeki bir adada demirlemeyi planladıysak rüzgârdan korunmanın yanında swell’den korunabiliyor muyuz? Ölü dalga bilardo gibi kıyılardan yön değiştirip hayatı çekilmez yapabilir. Haritada esen rüzgâra korunaklı olan koy, ada etrafında yön değiştirerek gelen dalgaya açık olabilir. Sanırım bunun en çarpıcı örneği St. Helena Adası. Taa Kuzey Atlantik’teki fırtınalardan oluşan swell Güney Atlantik’e kadar iner. St. Helena’da gemiler kıyıya aborda olamaz. Biz alargada kalıp, botla kıyıdaki merdivenlere gelip, çabucak botu yola kadar çıkarırdık.

Kıyıdaki çalı ve ağaçların şekli bize kuvvetli hâkim rüzgârın yönünü gösterir, bu mesajı dikkatli okumak lazım. Örneğin Sığacık’ta makiler, ağaçlar yılın çoğunda hâkim kuzey rüzgârına değil güney rüzgârına eğilmiştir, çünkü bu koylar kuzeye kapalıdır. Yüksek yarların önünde demirlerken de rüzgârın yarın üstünden boşluğa yuvarlanırken 180 derece yön değiştirebileceğini hesaba katmalıyız. Kıyıdaki çakıllar onları yuvarlayan dalgaların sanat eseri. Gökova, Göcek gibi kapalı koylarda çakıl değil kırık taşlardan bir sahil görürsek oranın dalgalara kapalı olduğundan emin olabiliriz, böyle yerlerde de denizin öğütmesi az olduğundan kumluklar azdır. Küresel ısınma ile etrafımızdaki doğa olayları bayağı hızlı değişmekte. Doğanın ezberleri de bozulup yeni ezberler oluşmakta. Şimdi eskisinden daha dikkatli etrafımıza bakmalı, baktığımızı görüp, görsel hafızamıza yeni ezberler katmalıyız. Her gelen felaket bir öncekinden daha güçlü olacak, bu kehanet değil doğanın kafamıza vura vura, gözümüze soka soka söylediği. Dere yatağına ev yapmadan önce kuru da olsa, yağmur yağdığında suyun oradan akacağını, akarsuyun içbükey kıyıyı oyduğunu, kenarında piknik yaparken görebilseydik, kenarlarına kazıklar çakıp, çay bahçeleri, dereye nazır on katlı apartmanlar dikip akarsuyun yatağını daraltmasaydık, yörenin önceki tecrübelerinden suyun azami ne kadar yükseleceğini öğrenseydik şimdi hayret etmeyecek, kayıplarımızın arkasından ağlamayacaktık. “Flash flooding” (ani sel) diye bir şey ve gelişmiş ülkelerde bunun alarmı var. Sizin olduğunuz yerde yağmur çiselemesi bile yokken kıyısında olduğunuz kuru veya yaş dere yatağının dağlara yağan yağmurdan dolup taşması da hesaba katılır. Doğa; “bak yağmur yağınca buradan akacak” diyor, sen suyun yatağını yapılarla, atılan çöplerle suyun geçişini engelleyip daraltırsan, yamaçlardaki suyla doyan toprağı tutacak ağaçları kesersen, bir de vurduğu yeri koçbaşı gibi yıkacak tomrukları akarsuyun kenarına istiflersen, kendini benim insafıma bıraktın demektir. Gelişmiş toplumlar doğaya bakar, görür, tedbir alır, gelişmemişler de topu Allaha atar.

Birkaç yıl önce Bodrum’u hemen hemen her kuvvetli yağmurdan sonra basan bir sel ardından bir TV programında davet ettikleri profesöre sunucu fikirlerini sordu: “Hocam ‘DERE’ sokağındaki sel hakkındaki düşünceleriniz?” Profesör gülmeye başladı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.