Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    TUZ GÖLÜ, KURAKLIK VE FLAMİNGOLAR

    Çok isterdim burada her ay buluştuğumuzda farklı, doğal, ferah, iç açıcı konulardan konuşmayı. Ama ne yazık ki bu yaz vahim haberler duymaktan başımızı kaldıramadık. Müsilaj sorunuyla başladık, şimdi de kuruyan göllerimiz, ölen canlılarımız gündemimizde yerini alıyor.

    Geçen ay Van’ın tuz göllerinden biri olan Akgöl kurumuştu. Geçen yıl, kenarında piknik yapılabilen göl şimdi kupkuru çorak bir arazi oldu maalesef. Hemen ardından da yavru flamingoların telef olduğu Tuz Gölü’nün hâlini biliyorsunuz. Bu yıl mayıs ayında Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuraklık haritaları yayımlamıştı ve durum orada da bariz görünüyordu zaten. Ülkemizde olağanüstü kuraklık yaşayan bölgelerin sayısı artışta. Ve bu çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Türkiye’nin doğusu, Güney Ege ve Aksaray’da kuraklık “olağanüstü kuraklık” seviyesinde. Şimdi şunu söyleyelim: Kuraklıkla baş etmen gayet tabi, orası tamam. Aşırı sıcaklarla birlikte doğanın dengesi de bozuldu, beraberinde de kuraklıklar vs. geldi. Ama bu görüntüleri ortaya çıkaran asıl sebep yanlış sulama, vahşi sulama, bilinçsiz tarım, bilinçsiz su tüketimi. Yani yine insan eli. İnsanın yaptığı bu yanlışlar olmasa doğa kolay veya zor, er ya da geç, bir şekilde kendini yenilemesini başarıyor. Fakat işte dediğim gibi insan eli değdiği an sonuçlar geri dönülemez hal alıveriyor. Yanlış tam da burada başlıyor.

    BİR KUŞ MEZARLIĞI TUZ GÖLÜ

    Tuz Gölü flamingoların göç yolu üzerinde. Hem çok tuzlu yapısı gereği de flamingolar için çok elverişli bir göl. Burada kuluçkaya da yatıyorlar. O yüzden yılın bu zamanlarında kuluçkadan çıkan yavruların Tuz Gölü’nü kuş cennetine çevirmesi bekleniyordu. Ancak tam aksine resmen bir kuş mezarlığına döndü burası. 5 bin civarında yavru flamingo yaşama adımını atamadı. Bu içler acısı durumun kaynağı, yağış yetersizliği evet ama asıl sebep yine bilinçsizlik ve ihmalkârlık. İklim krizinin etkileriyle zaten boğuşurken bir de kanallara çekilen setler bu görüntüyü karşımıza getirdi. Tuz Gölü kapalı bir havza. Yani suyu kendi içinde kalan bir havza anlamına geliyor, kendi yağında kavruluyor kısacası. Dolayısıyla onu besleyen kanallar bu noktada çok büyük önem taşıyor. Peki ne oluyor? Bu kanallara set çekiliyor, etrafı toprakla kapatılıyor ki kanaldaki su tarım arazisinde kullanılabilsin, tarımı yapılan alan için sulama yapılsın. Ama hâl böyle olunca Tuz Gölü’ne bir damla su gitmiyor; 1.5 km su çekildi gölden, kurudu, yok oldu ve sonuç 5 bin tane yavrunun ölümü oldu. Bu göl ülkemizde flamingonun düzenli olarak ürediği son üç alandan biri. Tuzlu olması onlar için avantaj, çünkü gölün içinde yaşayan tuzcul mikroorganizmalar, flamingolar için besin kaynağı. İşte ne güzel bir döngü bir düzen var doğada.

    SULAK ALANLAR YOK OLUYOR

    Bu tabii yalnızca bu yıl olan bir durum değil, en az elli yıldır benzer şeyler yaşanıyor. Raporlar söylüyor: Kimisi ilçe büyüklüğünde birçok sulak alan yok oldu. Ereğli ve Hotamış Sazlıkları mesela. Kapladığı alan neredeyse 400 kilometrekare  olan bir bölge resmen kurudu gitti. Elbette giden yalnızca su olmuyor; beraberinde oradaki ekosistem uçuyor, yok oluyor. Orada yaşayan canlılar, göç eden hayvanlar, hepsinin yaşamı ya yok oluyor ya da değişiyor. Tabii insanı ekonomik açıdan da etkiliyor. Yerel ekonomiye zarar veriyor, köyler terk ediliyor. Bu yaz doğanın ne kadar hassas olduğu ile ilgili ders alabileceğimiz çok şey yaşadık aslında. Umarım bu dersi alabiliriz, insanlığın bu konuda bilinçlenmesi umut ettiğimiz en önemli şeylerden biri. Bilinçli yaşamak, çevreyi doğayı düşünmek kendimizi düşünmek aslında. Farkına vardığımız an bir şeyler yoluna girmeye başlayacak. Gelecek ay umuyorum güzel haberlerle görüşmek üzere. Kalın sağlıcakla.☸

  • DENİZ SALYASI; Bir tabiat olayının olumsuz etkileri

    DENİZ SALYASI; Bir tabiat olayının olumsuz etkileri

    “Deniz salyası” son zamanlarda haberlerde sık sık karşımıza çıkıyor. Özellikle son üç aydır Marmara Denizi’ni kapladığını, Ege Denizi ve Karadeniz’de de görüldüğünü, denizin dibini sardığını ve sualtı yaşamını tehdit ettiğini okuyoruz. O halde biz de bu konunun dibine inmeli, deniz salyasını etraflıca tanımalıyız.

    Bu ayki konumuz gonyaulax fragilis. Nasıl, güzel isim değil mi? Aslında konumuz tam olarak bu değil. Biz bu fitoplankton türünün sebep olduğu deniz salyası veya müsilaj olayını ele alacağız. Gonyaulax fragilis, bir fitoplankton türünün Latince ismi. Ve fitoplankton da en küçük deniz canlısı. Yılın belirli dönemlerinde bazen kirlilik sebebiyle bazen de doğal yollarla fitoplanktonlarda artış gözlenebiliyor. Bu da fitoplankton patlaması olarak geçen olaya neden oluyor. Hani bazen Marmara yeşile boyandı haberleri çıkar veya bazı dönemler deniz çok daha mavi, turkuaz mavisi olur, işte bu fitoplankton patlamasının görüntüsüdür. Ufak bir ön bilgi verdikten sonra asıl konumuza gelelim şimdi.

    HEM DERİNLERDE HEM SAHİLLERDE

    Gonyaulax fragilis adındaki fitoplankton türünün birikmesiyle deniz salyası olayı oluyor. Denizdeki kirliliğe bir de deniz suyu sıcaklığının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi eklendiğinde, fitoplanktonlarda patlama yaşanıyor. Farklı tür planktonlar da farklı etkilere yol açabiliyor. Denizdeki oksijeni azaltan fitoplanktonlar bu nedenle diğer canlıların ölümüne yol açıyor. İşte bunlardan biri, deniz salyası dediğimiz şey. Özellikle deniz yüzeyini kaplayan, derinlere de inebilen mukozamsı yapıda, çamur gibi bir şey aslında. Bu kadar geniş bir alanı kaplayınca, balıkçılıktan turizme kadar birçok faaliyeti etkiliyor elbette. Geçen ay Marmara Denizi’nde çok fazla görüldü müsilaj. Ege Denizi ve Karadeniz’deki Şile kıyılarında da rastlandı. Hatta Gökçeada sahilleri de müsilajla kaplanmıştı.

    TAM OLARAK NEDEN OLUYOR?

    Aslında temel sebebi, arıtma tesislerinin yetersiz olması. Çünkü evsel atıklar da dahil birçok atık, arıtılmadan denize gidiyor. Tabii sonucu da denizde kirlilik oluyor. En çok da aşırı azot ve fosfat bunun kaynağı. Bu kirlilikten biz ne kadar zarar görüyorsak planktonlar da bir o kadar faydalanıyor; arttıkça artıyor, yedikçe şişiyor. Ve bazen sayısı aşırı artıyor. Bu yıl su sıcaklığı da normal değerin en az 2-3 derece üzerinde. Bu türü artran şey de özellikle deniz suyunun fazla ısınması ve bunun kirlilikle birleşmesi. Akıntı sistemleri, tuz oranı gibi başka farklı faktörler de var. Yaklaşık bir ay da kalıyor, az bir süre değil yani haliyle. Bu arada şuna da açıklık getirelim: Müsilaj aslında doğal bir olay. Ancak aşırı çoğalınca ekosisteme, çevreye, doğrudan veya dolaylı her sektöre zararları başlıyor.

    SORUNLAR VE SONUÇLAR CİDDİ BOYUTTA

    Görsel kirlilik en yüzeysel problem. Bunun dışında daha büyük boyutta sorunlar söz konusu. Balıkçılığı olumsuz etkilemesi, su şebekelerini tıkaması, biyoçeşitlilik kaybı vb. Dalgıçlar da görüşlerinin yüzde 60-70 azaldığını söylüyor, dolayısıyla bu da avcılığı vs. etkiliyor. Eskiden dalış yapardık, şimdi dibi göremiyoruz diyor insanlar. Balıkçıların ağları tamamen bu çamurumsu yapıyla kaplanınca zarar görüyor. Hatta belki de tamamen işlevsiz hâle geliyor. Normalde iki saat süren ağ toplama işlemi sekiz saate kadar çıkıyor. Sadece küçük balıkçılığı değil, büyük balıkçılığı da olumsuz etkiliyor. Yani öyle bir şey ki boyutu ekonomiye kadar gidiyor, tüm yaşamı etkileyecek hâle geliyor.

    EKOSİSTEM VE BESİN ZİNCİRİNİN DENGESİ ZARAR GÖRÜYOR

    İşin turizm yönü de var mesela. Prens Adaları ve Marmara Adası müsilajla kaplı sahillerden muzdarip. Tabii ki turistler bu sahilleri tercih etmiyor. Avşa Adası zaten doğal su kaynakları konusunda sıkıntı yaşıyor, denizden su arıtıyor. Şimdi de müsilaj bu su şebekesini de tıkadı. Uzun vadede de ekosistemde sorunlar çıkıyor; biyoçeşitlilik kaybı bunlardan biri. Akıntı ve rüzgâra bağlı olarak denizin dibine kadar da inebilen bu şeyler kumda yaşayan deniz canlılarına, dil balığı, kırlangıç gibi türlere zarar veriyor. Hâliyle besin zincirinin dengesini bozuyor.

    Velhasılıkelam, bu duruma söylenebilecek en güzel söz olarak her şeyin fazlası zarar diyorum ben. Tabii ki bu doğal bir olay ama kirliliğin normalin üzerinde artışı, sıcaklığın ortalama değerlerden yukarı çıkması ve bu sebeplerle de müsilajların aşırı artışı birçok olumsuz etkiye sebep oluyor. Yoksa kendiliğinden oluşup sonra da kaybolabilecek bir süreç. Aşırılık her şeyin kaynağı. Bu örnek de bize çok güzel anlatıyor bunu. Bilinçli yaş, etik bir yaşam sür diyor bize.☸

    Sea saliva covering the Kurbagali creek in Kadikoy district of Istanbul threatens marine life in Marmara sea, Turkey on May 17, 2021. Spit or sandspit is a deposition bar or beach landform off coasts.; Shutterstock ID 1976861231; purchase_order: yacht turkiye
    Sea saliva covering the Kurbagali creek in Kadikoy district of Istanbul threatens marine life in Marmara sea, Turkey on May 17, 2021. Spit or sandspit is a deposition bar or beach landform off coasts.; Shutterstock ID 1976884889; purchase_order: yacht türkiye
    Sea saliva covering the Kurbagali creek in Kadikoy district of Istanbul threatens marine life in Marmara sea, Turkey on May 17, 2021. Spit or sandspit is a deposition bar or beach landform off coasts.; Shutterstock ID 1976884946; purchase_order: yacht türkiye; job: çevre; client: ; other:
  • Sürdürülebilir moda

    Sürdürülebilir moda

    Tekstil sektöründe salınan karbon, uluslararası gemi ve uçak seyahatlerinde salınandan daha fazla. Tıpkı et ve et ürünleri endüstrisinde olduğu gibi, moda endüstrisi de ürettiği atıklar nedeniyle ciddi bir çevre kirliliğinin oluşmasına neden oluyor.

    Doğal kaynaklarımızı kademe kademe yitiriyoruz. İnsan yapısı sermayeye dönüştürüldükçe, gıdamızı, suyumuzu, aldığımız nefesi, sağlığımızı, çevremizi kaybediyoruz. Evet, tüm bunları kendimiz için ihtiyaçlarımız için yapıyoruz ama olumsuz geri dönüşü hem doğaya, diğer canlılara hem de yine “bize” oluyor aslında. Şunu kabul etmek lazım ki, tüm bu sonuçların altında yatan neden insan tüketimi. Çağlar boyunca tüketip duruyoruz. Neolitik Devrim’den bu yana dünya ormanlarının yaklaşık yüzde 47’si insan kullanımı için yok edilmiş. Ve bu oran, 1998 yılının verisi. Günümüzdeki oranı öğrenmeye cesaret edemedim ben açıkçası.

    TEKSTİL SEKTÖRÜNDE İSRAF VE SONUÇLARI

    Özellikle de kentleşmenin ve hızlı tüketimin artışı bizi daha büyük sonuçlara götürüyor son zamanlarda. Doğanın kendini iyileştirme gücü yok mu? Var, hem de yadsınamaz ölçüde. Fakat insanın doğal çevreyi yok etme etkisi de bir o kadar büyük ve hızlı ki, doğanın kendini iyileştirme hızına baskın geliyor aslında. İşte bu noktada başka bir gereksinimimiz daha doğuyor. Ekolojik sistemin dengesini bozmadan hareket etme gereksinimi. Çünkü doğanın kendini yenileme eşiğini çoktan aştık. İhtiyaçlarımızı karşılarken attığımız adımlar, bizi başka yeni ihtiyaçlara götürdü işte. Bu ihtiyaç doğrultusunda “sürdürülebilirlik” kavramı çıktı ortaya. En yalın ifadeyle sürdürülebilirlik; kendi ihtiyaçlarımızı, gelecek nesillerin ihtiyaçlarından ödün vermeden karşılayabilmemiz. İnsan ihtiyaçları dediğimiz şey de aslında en temel hatlarıyla kategorize edersek; gıda, enerji, malzeme, su. Bunlardaki aşırı üretim ve tüketimi dengelersek o zaman sağlıklı bir ekosisteme kavuşmak mümkün. Ama artık önünü alamaz seviyeye ulaştık dersem hiç de yanlış konuşmamış olurum ne yazık ki. Gıdada yakın tarihli bir veriye göre, ülkemizde toplanan 33 milyon ton atığın 14.5 milyon tonu gıda. İsrafta başı çekiyor yani gıda. Yine ilk sıralarda yer alan tekstil endüstrisinde durum aynı. Her şeyde olduğu gibi modamız da hızlı ve bu hızlı moda beraberinde hammadde, enerji, su ve insan gücü kaynaklarının hızlı ve fazla tüketilmesini getiriyor. Tıpkı et ve et ürünleri endüstrisinde olduğu gibi, moda endüstrisi de ürettiği atıklar nedeniyle ciddi bir çevre kirliliğinin oluşmasına neden oluyor. Buna üretim sırasında kullanılan kimyasallar, çalışma koşulları, yoğun tarımsal faaliyetler ve hayvanların istismar edilmesi de eklenince, moda sektörünün hem ekolojik hem de etik yönü, o ışıltılı hâline baskın geliyor.

    SU KİRLİLİĞİNİN 5’TE 1’İNDEN SORUMLU

    Giyim sektörünün tüm boyutlarını ele aldığımızda sonuçların yelpazesi çok geniş. Misal; yaydığı karbon, uluslararası gemi ve uçak seyahatlerinde salınandan daha fazla. Organik olmayan pamuk tarımı tonlarca su harcanmasının başlıca kaynağı. Polyesterde ise oluşan mikrofiberler kullanım esnasında bile çevreye risk saçmaya devam ediyor. Çamaşır makinesine her gittiğinde sulara biraz daha mikrofiber karışıyor ve sonunda okyanuslarda dahi birikiyor. Hatta insanların da tükettiği balık türlerinde rastlanmış bu küçük partiküllere. Dolayısıyla bu konu yalnızca reklamlarda, mağazalarda gördüğümüz ışıl ışıl kıyafetlerden ibaret değil aslında. Bu yüzden bunun farkında olmak bile bir adım. Tekstil endüstrisi, toplam karbon emisyonunun yüzde 5’ini ve küresel su kirliliğinin yüzde 20’sini oluşturuyor. Evet, yüzde 20. Su kirliliğinin 5’te 1’inden sorumlu resmen. Su tüketimi açısından da hiç ama hiç masum değil. Size şöyle söyleyeyim: Bir insanın 3,5 yıl içeceği su miktarı tek bir pamuklu tişört için harcanıyor maalesef. Yani sonuçta bunun içinde pamuk üretimi var, sulaması ilacı var, fabrika süreci var, ulaşımı var, mağazalara dağıtımı var, tüm bunlar su tüketim borcunu katlıyor da katlıyor. Borç diyorum, çünkü biz bu suyu doğadan ödünç alıyoruz. Yenilenebilir bir kaynak olarak değil, büsbütün doğal su döngüsünden çalıyoruz. Ve her yıl bir sonraki yıla borçlanıyoruz bu şekilde. Bu sebeple sürdürülebilirlik her geçen dakika daha da önem kazanıyor ya zaten.

    TOPLUMSAL FARKINDALIĞIN ÖNEMİ

    Sürdürülebilirlik deyince hep çevreyle bağdaştırıyoruz ama aslında bütünsel bakışa sahip bir kavram. Yani doğayı insandan, insanı ekonomiden ve birini diğerinden ayıramadığımız kavramların hepsini içinde barındırıyor. Dolayısıyla etkileri de, sonuçları da, çözümleri de hep birbiriyle bağlantılı. Uzun vadede hiçbiri diğerleri olmadan var olamıyor. O zaman soru şu: Doğal çevreyi tahrip etmeden veya bozmadan ihtiyaçlarımızı karşılamak adına bu dengeyi nasıl sağlayacağız? Bununla ilgili birçok görüş var. Bazıları sürdürülebilirliğe giden en iyi yolun tüketimi azaltmak olduğuna inanıyor mesela. Plastik torbaları kaldırmak, bisikletle ulaşımı teşvik etmek ve enerji verimliliğini artırmak bu kategorideki yöntemlere örnek olarak verilebilir. Başka bir kesim de nüfus kontrolünü savunuyor. Sonuçta hızlı ve yoğun nüfus artışı beraberinde bu üretim ve tüketimi getiriyor. Bunların dışında da en umut verici yöntem olarak yeni teknolojiler olabilir. Bu kategorideki en revaçta metot da elbette yenilenebilir enerjiye geçiş. Şirketler, hükümetler gibi büyük kalemlerin burada payı çok büyük elbette, ancak birey olarak da farkındalık sahibi olmanın katkısı göz ardı edilemeyecek kadar fazla. Bu zaten hem ekolojik hem ekonomik hem de etik bir problem. Çevreye verilen zararın dışında, çalıştırılan insan gücü, kullanılan kimyasallar, deneylerde kullanılan hayvanlar vs. En çok da toplumsal farkındalığı oluşturmak adına dizi, film, reklam gibi oluşumlar faydalı olabilir diye düşünüyorum. Son günlerde ses getiren Save Ralph kısa filmi herkeste olmasa bile çoğu kişide bilinç oluşturdu aslında. Hem konunun yalnızca makyaj değil diğer bakım ürünleri, kıyafet, ev eşyası, elektronik vb. her şeyde olduğunu biliyoruz. Kısacası işin ne cinsiyeti var ne de kategorisi. Önemli olan üretim ve tüketimin aşırılığından sakınmak, bunun bilincinde olmak.☸

  • SU TEHDİDİ

    SU TEHDİDİ

    Geçen ayın 22’si Dünya Su Günü’ydü. Su hayatımızın olmazsa olmazı zaten. Bir de hazır ona özel ayrılan bir günü yeni geçmişken, bu konu hakkında konuşalım dedim. Bu vesileyle suyla ilgili, rutinimize hayatımıza yedirmemiz gereken önlemleri ve uygulamaları konuşur, ciddi problemler de barındıran bu konu hakkında sohbet ederiz diye düşündüm.

    Dünyada birçok problemle uğraşıyoruz. Özellikle son yıllarda başımızı kaldıramadığımız birçok derdimiz var, malumunuz pandemi gibi. Hatta pandemi, genel bir çerçevede baktığımızda daha geçici diyebileceğimiz bir sorun. Ancak çok daha uzun sürece yayılmış ve bir an önce çözüm bulmamız gereken bir problemimiz daha var: Susuzluk. Son yıllarda, özellikle de bu kış baraj doluluk haberlerine sık sık rastladık. Barajlardaki su oranı yüzde 20’lere, 19’a düştü, bu ayın ortalaması yüzde 17’lerde. Buna Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı son kuraklık haritalarını da ekleyince durumun vahameti ortaya çıkıyor. Altı aydan daha uzun süre kuraklık yaşayan bölgeler var ülkemizde. Ve anlaşılan o ki, bu bölgelerin sayısı ilerleyen yıllarla beraber daha da artacak. Türkiye coğrafi açıdan da yarı kurak bir bölgede ama yine de geçtiğimiz zamanlara baktığımızda, olsa olsa 10-15 yılda bir olurmuş böyle ciddi kuraklıklar. Hatta geçmiş periyotları baz aldığımızda son ciddi susuzluk 1990’da ve 2008’de yaşanmış. Şimdiyse her geçen sene bir öncekinden daha kötü geçmeye başladı.

    KURAKLIK TÜRLERİ

    Tamam durumun vahametini, ciddi bir seviyede olduğunu konuştuk. Peki kuraklıktan bahsedelim mi biraz? Üç tür kuraklıktan bahsediyoruz; meteorolojik kuraklıkla başlayıp, adım adım hidrolojik ve sonra da tarımsal kuraklığa ilerleyen. Şu an bunu bir güzelce irdeleyelim bence, ne dersiniz? Kuraklığın şiddeti ne olursa olsun, temeli önce meteorolojik kuraklığa dayanıyor. Yani yağışların azalması. Bunda iklim değişimi veya mevsimsel değişiklikler kaynak olduğu gibi şehirleşme ve betonlaşmanın, yoğun sanayileşmenin de etkisi var. Neler olabilir mesela? Yıllık yağış miktarında düşüş olabilir veya aniden şiddetli sağanaklar bastırabilir -ki bu da suyu tutmamıza, depolamamıza engel-, kar yağmayabilir veya yağsa bile kentleşmenin getirdiği problemler karın yerde tutmasını önleyebilir. Aslında kar kuraklığı en önemlilerinden. Yani kış mevsimindeki kar yağışının az olması düşündüğümüzden çok daha fazla etkiliyor. Çünkü erimesiyle birlikte sürece yayılan bir depolama söz konusu. Hem kentleşme hem kar yağışının azlığı ile göllere nehirlere ulaşacak olan miktar buhar olup uçuyor adeta. Bununla birlikte, toprak altı sular da beslenemiyor kar yağmadığı zaman. Biyoçeşitlilik, bitkisel üretim, barajlar, sektörlere göre su kullanımı, hepsini etkiliyor.

    SOSYOEKONOMİK DENGE BOZULUYOR

    Şimdi bir kere her şehrin bir su havzası, belirli bir su kaynağı ile bunun taşıyabileceği nüfus ve sanayi var. Dolayısıyla nüfusun artışı ve sanayileşmenin yoğunlaşması ile birlikte, o şehrin su havzası ya da oradaki su kaynağı bu kadar nüfusu ve sanayiyi kaldıramaz hale geliyor. Talep arz dengesi değişiyor. Yeşil alan azaldıkça, betonlaşma arttıkça içeceğimiz ve kullanacağımız su tehlikeye giriyor. Üstelik baraj sularında yaşayan canlılar da var. Hatta barajlara balık tutmaya gidenleri vs. duymuşsunuzdur. Dolayısıyla oradaki su, son damlasına kadar kullanılabilecek bir oran değil. Yani eğer bir barajın doluluk oranı, atıyorum yüzde 22 ise aslında bu yüzde 10-12 kullanılabilir su miktarına tekabül ediyor. Konu konuyu açtı, meteorolojik kuraklıktan epey bahsettik. Peki bu meteorolojik kuraklık süreci uzadığında ne oluyor? Hidrolojik kuraklık başlıyor. Yani ne oluyor? Nehir ve göllerdeki su miktarı azalmaya, buradaki sular çekilmeye başlıyor. Peki bu neyi etkiliyor? Sulamayı, kullandığımız içme suyunu. Artık evlerimizde de hissettiğimiz boyuta ulaşıyor, musluktan akan suyun kesilmesine kadar gidebiliyor. Eğer bu süreç de uzarsa artık ne oluyor? Kuraklığın üçüncü türü, tarımsal kuraklık başlıyor. Tohumu ekip sulayacak suyumuz kalmıyor. Aslında buna “sosyoekonomik kuraklık” ismini de versek yanlış olmaz, çünkü işin boyutu burada iyice değişiyor, dengeler bozuluyor. Dediğim gibi, tohum ekip onu sulayacak su olmuyor ve bu yüzden toprak daha az ürün veriyor. Daha az ürün verdiğinde fiyatlar artıyor, fiyatlar arttığında da artık sosyoekonomik denge bozulmuş oluyor. Üstelik sağlık açısından da verimli hasat yapılamıyor. Sağlıklı meyve sebze tüketemez hale geliyoruz, belki bazı ürünlere ulaşamıyoruz.

    PANDEMİDE ARTAN SU TÜKETİMİ

    Kısacası kuraklığın son adresi, tarımsal kuraklık. Burada artık bütün dengeler bozulmuş oluyor. Zaten sanayileşmenin yoğunlaşması ve nüfusun artışıyla talep giderek artıyor, bir de bununla birlikte olan suya da ulaşamaz hale geliyoruz. Şimdi bu sene bir de pandemi sebebiyle su kullanımı en az yüzde 20 arttı. Hijyen açısından, ürünleri sudan geçirme, bol bol el yıkama, yazlıktan dönmeyenlerin bağ bahçe sulamaları vesaire derken su kullanımı ciddi oranda artış gösterdi. 2019’da İstanbul’da günlük ortalama su tüketimine baktığımızda 2 milyon 700 bin metreküp iken, bu sayı 2020’de 3 milyon metreküpü geçti. Tabii bunlar olağanüstü durumlar olabilir, bu sene için geçerli şeyler diyebiliriz belki. Ancak bizim genel olarak günlük hayatımıza dahil etmemiz gereken önlemler var artık. Çünkü konuştuğumuz gibi, son yıllarda çektiğimiz bir kuraklık ve ileride bizi bekleyen susuzluk tehdidi var. Peki ne olabilir bu önlemler?

    BİLİNÇSİZ TÜKETİMİN CEVABI: SUSUZLUK

    Bir kere bilinçli olmak, bu konuda gerçekten duyarlı ve farkında bireyler olmamız gerek. Nasıl koronavirüs çıktığında her yerde kamu spotu şeklinde reklamlar, afişler yayınlandı, aslında su tüketimi için de bilinçli davranmak adına bu şekilde duyurular, tedbirler açıklanmalı. Ve her birimiz gerçek anlamda bu konuda duyarlı olmak zorundayız, bunun yükümlülüğü hepimizin üzerinde. Dünyada çoğu ülkede, şehirlerde çatıdan akan sular sarnıçlarda toplanıyor. Ancak bizde yağan yağmur borular ile birlikte caddelere akıyor, bu da suyun boşa gittiği anlamına geliyor. Aslında çok daha önemli bir diğer konu da, yiyecek içecek israfı. Toplanmayan meyve sebzeler, israf edilen ürünler, zirai atıklar, evsel atıklar, hatta kıyafetler, eşyalar… Bunların israfı aslında bize susuzluk olarak geri dönüyor. En basit örnekle; mesela bir adet tişört için litrelerce su harcanıyor. Bir dilim peynirin su karşılığı 90 litre, bir hamburger için yaklaşık 4000 litre su gidiyor. Bir hamburgeri alıp yemediğimizde veya ihtiyacımız dışında bir tişört aldığımızda aslında tonlarca litre suyu lavaboya boş yere döküyoruz. Konuya bir de bu açıdan bakmamız gerekiyor; yaptığımız gıda israfıyla gıda krizine yol açıyoruz. Bilinçsiz tüketimin cevabını susuzluk olarak alıyoruz. Aslında tamam, Türkiye zaten yarı kurak bir ülke. Hatta tarih boyunca Mezopotamya’da kuraklıktan dolayı yok olan uygarlıklar var. Ama bizim hayatımızın mevcut şekli, tam da şu an yaşadığımız hayatı etkiliyor. Yani susuzluğa biz sebep oluyoruz ve hemen de bunun olumsuz dönüşünü yine biz alıyoruz.☸