Etiket: Mavi Vatan

  • BEYAZ ÇAM Bir ağaçtan öte Deniz gücü ve Amerikan bağımsızlığı 

    BEYAZ ÇAM Bir ağaçtan öte Deniz gücü ve Amerikan bağımsızlığı 

    Dünya tarihi aynı zamanda kıtasal ve küresel hegemonya mücadelesinin tarihidir. Bu mücadelede en önemli aktörlerin başında denizlere hâkimiyetin anahtarı olan donanmalar gelir. Donanma ise savaş gemisidir. 

    DONANMANIN DOSTU ORMANLAR

    Birinci Sanayi Devrimi’ne kadar ahşap ve yelken donanımlı olan sonra savaş gemileri 19. yüzyıl itibarıyla sitim ve metal tekneye sahip oldu. Ancak izleri ve etkileri bugüne kadar devam eden jeopolitik gelişmelerin temelleri yelkenli ve ahşap savaş gemileri döneminde atıldı. Bu dönemin baş aktörü İngiltere, Kraliyet Donanması sayesinde küresel bir imparatorluk kurdu. Gücünün temeli ahşap ve yelkenli savaş gemileriydi. Ahşabın kaynağı ağaç idi. Ormanlar bir donanmanın en yakın dostuydu. İngiltere orman bakımından fakirdi. Çoğunluk ağaç Baltık Havzası’ndan ithal edilirdi. Öyle ki Trafalgar Savaşı’nda Nelson’ın sağ kolu olan Amiral Lord Cuthbert Collingwood kırsalda yürüyüşe çıktığında cebine bir avuç meşe tohumu alır, uygun gördüğü her yere birer tane ekerdi. Sorulduğunda amacının gelecekte donanmanın gemi yapımı için asla meşe sıkıntısı çekmemesini sağlamak olduğunu söylerdi. Örneğin, Amiral Nelson’ın sancak gemisi HMS Victory (1759) inşasında tekne için 6 bin meşe ağacı kullanılmıştı. Bu miktar kabaca 2000-3000 ton işlenmiş keresteye karşılık geliyordu. Direkler için çam ağacı kullanılırdı. 

    YEREL EKONOMİNİN BELKEMİĞİ

    ABD bağımsızlığını elde etmeden önce kolonilerden İngiltere’ye getirilen ABD ormanlarına özgü beyaz çam (pinus strobus) işte bu noktada çok önemliydi. ABD doğu sahiline gelen adalı öncüler endemik, uçsuz bucaksız beyaz çam ormanları ile karşılaştılar. Beyaz çam, Kuzey Amerika’nın doğu ormanlarında özellikle New England, Maine, New Hampshire ve Vermont bölgelerinde yetişen bir ağaç türü. Yüksekliği 60 metreye kadar ulaşabilen ve düz, reçinesi az olan gövdesiyle ideal bir malzeme sunuyordu. İlk evlerini yerleşim birimlerini bu ağacı kısa sürede ekonomik değere tahvil ettiler. Kereste, mobilya, ev, ahır ve diğer yapı malzemeleri üretimi gibi ticari faaliyetlerde de büyük kazanç sağladılar. Kereste ihracatlarını Fransa, İspanya gibi ülkelere genişleterek İngiliz bağımlılığı dışında kendi ekonomik varlıklarının oluşturulmasına imkân tanıdılar. 

    Bu sayede beyaz çam; kolonilerin yerel ekonomisinin belkemiği, İngiliz sömürüsü altındaki ticari bağlardan kurtuluşlarının sembolik ve fiili araçlarından biri oldu. Öte yandan yelkenli kalyon, firkateyn ve korvetlerin direkleri için çok kıymetli idi. Kolonilerin sahibi ve egemenliğin silahlı gücü Kraliyet Donanması da Avrupa’da bu türde ağaçların tükendiği bir dönemde, bu ağacın ne derece önemli olduğunu kısa sürede anladı. Baltık çamlarından çok daha güçlü ve uzundular. Bu nedenle 1691’den itibaren “Kraliyet Direk Mührü Yasası (Mast Preservation Acts)” kapsamında “Geniş Ok Politikası (Broad Arrow Policy)” adı verilen bir düzenleme ile 30 cm ve büyüğü çaptaki çam ağaçları üzerinde üç kesme ile ok işareti bırakılarak yalnızca İngiliz donanmasında kullanılmak üzere Kraliyet’in malı olarak ayırdılar. Bu durum kolonilerde ekonomik sömürü ve mülkiyet hakkına müdahale algısı ile toplumsal huzursuzluğa yol açtı. Böylece İngiltere’ye karşı açılan bir özgürlük savaşı ile ABD’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının nedenlerinden birisi beyaz çam oldu, koloniler ve İngiliz idaresi arasında ciddi bir çıkar çatışmasını başlattı. 

    ÇAM AĞACI İSYANI

    1772’de New Hampshire’da başlayan Pine Tree Riot (Çam Ağacı İsyanı), Kraliyet’in ağaçlara el koyma politikasına karşı yerel halkın ilk organize tepkilerinden biri oldu. New Hampshire’da 1771 sonunda Kraliyet Orman Müfettişi izinsiz kesilen ağaçları tespit edince kerestecilere yüksek para cezası kesti. Keresteciler buna itiraz edince İngilizler güç kullandı ve olaylar büyüdü. Bu olay hem ekonomik bağımsızlık arzusunun hem de direniş ruhunun erken bir yansımasıdır. Tarihçiler bu isyanı ilk açık Amerikan direnişi olarak kabul eder. Olay sonunda İngilizler geri çekildi. Bundan 20 ay sonra 16 Aralık 1773’teki Boston Limanı’ndaki Çay Partisi İsyanı patlak verdi. Her şey beyaz çam ağacı ile başlamıştı. Bostonlu isyancılara ilham veren New Hampshire’daki ayaklanmaydı. 

    Beyaz çam, Amerikan Devrimi’nin her aşamasında hayati bir rol oynadı. İngiltere’nin beyaz çama yönelik tekel politikası kolonilerde ekonomik bağımsızlık arzusunu körüklemekle kalmamış, direniş ve mücadele sürecini tetikledi, Amerikan kimliğinin inşa edilmesine katkıda bulundu. İlk Amerikan bayrakları arasında, beyaz çam ağacını içeren bayrak vardı. “Pine Tree Flag (Çam Ağacı Bayrağı)” olarak bilinen bu bayrak erken direnişin simgesiydi. Bu bayrak, özellikle New England kolonileri ve onların Deniz Kuvvetleri tarafından 1775 civarında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın başlarında kullanıldı. Massachusetts Körfezi Koloni milisleri ve erken Amerikan Donanması tarafından benimsenen bu bayrakta beyaz zemin üzerinde ortada yeşil bir beyaz çam ağacı yer alırdı. Üzerinde “An Appeal to Heaven (Tanrı’ya Başvuru)” yazardı. Bu söz, İngiliz adalet sisteminden ümidini kesen kolonilerin doğrudan Tanrı’ya adalet çağrısını dolayısı ile direnişi temsil ederdi. Bu bayrak, yalnızca bir çevresel unsuru değil, aynı zamanda kraliyet baskısına karşı halkın özgürlük talebini temsil ediyordu. Bugün hâlâ bazı eyaletlerde (özellikle Massachusetts) bu bayrak, Amerikan direnişinin bir simgesi olarak dalgalanır. 

    4 Temmuz 1776 tarihinde ABD bağımsızlığını ilan etti. Özetle; Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın nedenleri sadece siyasi ya da felsefi değildir; aynı zamanda doğal kaynaklara erişim ve kontrol meselesidir. Beyaz çam, bu bağlamda özel bir rol oynadı. İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetini sürdürmesi için gerekli olan bu kaynak, kolonilerde tepkiyle karşılanmış ve bir özgürlük sembolüne dönüşmüştür. Beyaz çamın kesimi üzerindeki denetim, sonunda bir halk hareketine, isyana ve nihayetinde bağımsızlık savaşına katkı sağladı. Böylece beyaz çam, Amerikan tarihinin yalnızca ormanlarında değil, bağımsızlık ruhunun özünde de kök saldı.☸

  • Asırlık klasik Nahlin’le bir karşılaşma

    Asırlık klasik Nahlin’le bir karşılaşma

    27 Nisan günü Hisarönü Körfezi’nde yelken yaparken Selimiye’ye yaklaşma sularında çok zarif bir klasik yat ile karşılaştım. Kuğuya benzeyen bu yat, 6 Eylül 1936 İngiltere Kralı VIII. Edward’ı İstanbul’a getiren Nahlin idi. 

    Yakın zamanda Ege sularında heyecan verici bir karşılaşma yaşadım. 100 yaşına yaklaşan klasik yat Nahlin’den söz ediyorum. Rastlaştığımızda grandi direği cundasında Kraliyet Prenses Forsu vardı. Çanakkale Savaşları’nın 110. yıldönümü nedeniyle ülkemize gelen Prenses Anne’i ağırlıyordu. VIII. Edward da Prenses Anne’in annesi Kraliçe II. Elizabeth’in amcası idi. 27 Nisan’da Hisarönü Körfezi’nde yelken yaparken karşıma çıkan Nahlin beni neden çok heyecanlandırdı? İzah edeyim.

    İLGİNÇ TARİHİ OLAYLARA SAHNE OLDU

    Cumhuriyet henüz 1 yaşına yaklaşırken Atatürk’ün Eylül 1924’te Hamidiye Kruvazörü’nde Karadeniz gezisinde söylediği şu sözler çok önemlidir: “İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yaparız, ikinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız, üçüncü beş senede İngiliz Kralı’na yurdumuzu ziyaret ettiririz.” Bu sözlerden tam 12 yıl sonra İngiltere Kralı VIII. Edward iki İngiliz muhribi refakatindeki Nahlin yatı ile İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete gelmiştir. Bu ziyaret sıradan bir ziyaret değildi. Osmanlı tarihi dahil ilk kez bir İngiliz Kralı Türkiye topraklarına ayak bastı. Kral, Atatürk’e geldi. 1936 yılının Ağustos ve Eylül aylarında İngiltere Kralı VIII. Edward’ın Amerikalı sevgilisi ile Nahlin’de yaptığı Adriyatik ve Ege Denizi gezileri ve Atatürk’ü ziyaret ettiği İstanbul gezisinden üç ay sonra tahttan feragat etmesi yatın hikâyesini çok ilginç kılıyor. Başlayalım.

    1930 yılında İskoçya Clydebank/Glasgow’da John Brown Tersanesi tarafından inşa edilen 100 metre boyunda dört sitim türbinine sahip yat; İskoç iş kadını, finansör ve at çiftlikleri sahibi Lady Annie Henrietta Yule’un kocasının vefatından iki yıl sonra verdiği siparişle kısa sürede tamamlandı. Nahlin, Amerikan Kızılderili dilinde “hızlı koşan” anlamındaydı. Başındaki gemi aslanı da bir Kızılderili reisi başlığı idi. Lady Yule ve kızı Gladys, 1930’ların başında Nahlin ile uzun ve pahalı bir dünya turuna çıktılar. Döneminin İngiltere’deki en pahalı yatıydı. Ancak yatın ortaya çıkardığı skandalın bedeli Kraliyet Ailesi’ne çok daha pahalıya mal olmuştu. 

    SKANDAL BİRLİKTELİĞİN TANIĞI OLDU

    Nahlin, 1936 yazında Kraliyet Yatı olarak kullanılmak üzere kiralandı. 20 Ocak 1936’da babası V. George’un ölümü üzerine tahta geçen yeni Kral VIII. Edward, Amerikalı sevgilisi Wallis Simpson ile Akdeniz seyahatine çıkacaktı. Edward bu yatta önceden bulunmuştu.  Babası V. George’un 1935 yılındaki Gümüş Yıldönümü’nde (Silver Jubilee) diğer yatlarla birlikte denizdeki törene katılanlardan birisi de Nahlin idi. Lady Yule o dönem Galler Prensi olan Edward’ı yata davet etmişti. Prens, Nahlin’e hayran kalmıştı. Tek sorun yatta içki olmamasıydı ve mürettebata içki yasaklanmıştı. Onun için kütüphanede küçük bir tadilat ile kitaplar yerine içkilerle bir bar yapıldı. Seyahat gizli yapılacaktı. Kral VIII. Edward, “Lancaster Dükü” takma ismiyle seyahat edecekti. 

    Kral VIII. Edward İngiliz yakın tarihinin sorunlu bir dönemini temsil eder. Zira daha sonradan evlendiği kişi Amerikan vatandaşı Wallis Simpson’dır. Onun ilk eşinden boşanmış, ancak ikinci evliliğinden resmen boşanmamış statüde olması ciddi bir sorundu. Bu durum Anglikan Kilisesi tarafından kabul edilmiyordu. VIII. Edward’ın kilisenin başı olarak Simpson ile evlenmesi dini açıdan sorunlu görülüyordu. Hükümet, böyle bir evliliğin anayasal bir krize yol açabileceğini belirtiyordu. Ayrıca Wallis Simpson’ın Amerikalı olması ve aristokrat olmaması, Kraliyet Ailesi için uygun bir eş olarak görülmemesine neden oluyordu.

    SEYİR SÜRÜYOR, ENDİŞELER BÜYÜYOR

    Kral ve Wallis Simpson basından gizli şekilde Avusturya/Salzburg’a hava yolu ile gittiler ve oradan trenle Nahlin ile buluşmak üzere Yugoslavya’daki (şimdi Hırvatistan) sessiz ibenik Limanı’na gittiler. Kilise ve Kraliyet geleneklerine aykırı bu birliktelik İngiltere medyasında henüz bilinmiyordu. Ancak Sibenik’te Nahlin yatı ve refakatindeki HMS Grafton ve HMS Glowworm isimli iki İngiliz muhribinin bulunması halkın ilgisini çekti. 

    İki muhribin küçük Sibenik Limanı’nda bulunması sorgulanıyordu. Neticede Kral’ın şehre geleceğini öğrenen 20 bin kişi onu ve Wallis Simpson’u görmek için limana yığıldı. Yugoslavya Prens Naibi Prens Paul bile VIII. Edward ve Wallis Simpson’u karşılamak için oradaydı. Nahlin’in sancak iskelesine ayak bastıkları anda her şey ortaya çıktı. Böylece yaşananlar İngiltere’de de duyuldu ve Kral’ın kural ve teamül dışı birlikteliği öğrenildi. 

    Deniz seyahati 10 Ağustos 1936 günü başladı. Nahlin’de 60 personel ve çok sayıda yüksek sosyete misafir vardı. Dalmaçya kıyılarında ve Adriyatik Denizi’nde zaman geçirdiler. Rab Adası’nda demirleyip denize girdiler. Bu adada çıplak denize girmeleri büyük olay oldu, basında geniş yer aldı. Yat daha sonra Split’te demirledi. Daha sonra Korcula Adası’na gelen Nahlin, burada resmi top atışı ile selamlandı. Wallis Simpson’ın o günlerde Amerikalı ikinci eşinden ayrılmamış olması nedeniyle Kral ile bu birlikteliği büyük bir skandaldı. Ancak İngiliz basını Saray ile yaptıkları centilmenlik anlaşması gereği bu konunun üzerine çok gitmedi. İngiltere’nin aksine, ABD ve Avrupa basını skandalı tüm çıplaklığı ile verdi. Bu durum kaçınılmaz olarak İngiliz kamuoyunun gündemine hızla girdi ve hükümette ve saray çevrelerinde ciddi endişeler oluşmaya başladı. 

    İNGİLTERE VE YUNAN DOSTLUĞUNUN İŞARETİ

    17 Ağustos 1936 tarihinde Nahlin, Dubrovnik’e vardı. Şehir çifti coşku ile karşıladı. Yugoslavya ziyareti İngiltere için diplomatik başarı olmuştu. Yugoslav kamuoyu Kral’ı sevmişti. Gayri resmi diplomasi açısından ziyaret Londra için büyük başarıydı.  21 Ağustos 1936 günü ise yat İyon Denizi’ne geçti ve Yunanistan’ın Korfu Adası’na geldi. Kuzeni Yunan Kralı II. George karşılamaya gelmişti. Yunan Kral sürgünden dokuz ay önce dönmüştü. Kralın bu ziyareti Yunan monarşisine İngiltere’nin büyük destek verdiğinin bir mesajı olmuştu. Korfu’dan hareketle Korinth Kanalı geçilerek Pire’nin limanı Faler’e demirlendi. Kral ve sevgilisi Pire ve Atina’da turist olarak gayri resmi sıfatla bulundular. Şehri gezdiler. Kısa deniz gezileri yaptılar. Gayri resmi bir ziyaret olmasına rağmen İspanya İç Savaşı devam ederken bu ziyaret Akdeniz’de İngiltere ve Yunanistan dostluğuna verilen önemin bir işareti oldu. Faler’den sonra Ağustos son haftasına kadar Kiklad Adaları bölgesinde pek çok yerde demirleyerek denize girdiler, piknik yaptılar ve Kraliyetin sıkıcı protokolü dışında gemide bulunan pek çok yakın dostları ile vakit geçirdiler. 

    ATATÜRK TARAFINDAN ÖZENLİ AĞIRLANMA

    4 Eylül 1936 sabahı Atatürk, Kral’ı Tophane rıhtımında karşıladı. Kral ve sevgilisi Pera Palas Oteli’nde misafir edildiler. Nahlin daha sonra Dolmabahçe Sarayı önüne demirledi. Kral aynı gün öğleden sonra Dolmabahçe Sarayı’na intikal etti ve Atatürk tarafından kabul edildi. Yanında İngiliz Büyükelçisi Percy Loraine de bulunuyordu. Kral ve heyeti 5 Eylül günü tarihi yarımadayı gezdiler. Aynı gün öğleden sonra Nahlin ile Boğaziçi’nde Karadeniz’e doğru bir kısa seyir yapıldı ve Kandilli açıklarında demirlendi. Kısa mola sırasında Galatasaray Kulübü’ne ait tek çifte dümencili futası ile yata yanaşan kürekçi ve takım kaptanı Emin Dirvana’yı Kral yata davet etti. Dirvana, Kral’a Türkiye’nin sporcu bir subayı olarak takdim edildi. 

    İstanbul ziyareti sırasında Atatürk, Wallis Simpson’a Kraliçe protokolü uygulattı. Bu durum Londra’yı tedirgin etse de Kral durumdan çok memnun kaldı. 6 Eylül 1936 günü Atatürk, Kralı Moda’da yelken ve kürek yarışlarında ağırladı. Moda Deniz Kulübü’ne gelen Kral, o yıllarda bölgede çokça bulunan İngilizler tarafından tezahüratla karşılandıktan sonra tekrar yata binerek açıkta demirli ve içinde Atatürk’ün bulunduğu Ertuğrul Yatı’na geçti. Burada gemi kazan tomarı yaparken beyaz ceketi lekelenmiş ve Atatürk bu duruma çok üzülmüştür. Savarona’nın alınma kararı bu olay ile gelişmiştir. 

    Kral 7 Eylül 1936 günü Türkiye’nin tahsis ettiği lüks bir trenle İstanbul’dan ayrıldı. Ayrılışta Kral Atatürk’e bir teşekkür telgrafı çekti. Atatürk bu telgrafa “Majesteleri bütün kalpleri kendisine çekmiştir. Ben şahsen bu cazibeyi bütün genişliği ile hissetmenin büyük zevkini duydum” cevabını verdi. Kral, 10 Kasım 1936 tarihinde Ankara’daki elçisi vasıtası ile Atatürk’e doğum günü kutlama mesajı çekmek için Atatürk’ün yaş günü sordurmuş ve kendisine 12 Kasım 1936 günü verilen cevapta Atatürk’ün yaş gününün 19 Mayıs 1881 olduğu resmen bildirilmişti.

    KRAL’DAN TÜRK DONANMASI’NA DAVET

    Edward, dönüşte artık ayyuka çıkan ilişkisi çerçevesinde Wallis Simpson ile evlenme isteğinden vazgeçmeyince, hükümetle arasında ciddi bir anlaşmazlık çıktı. Bu durum, VIII. Edward’ın tahttan çekilmesine neden oldu. 11 Aralık 1936 tarihinde 326 gün sonra Krallık görevinden feragat etti ve tahtı kardeşi VI. George’a bıraktı. Tahttan çekildikten sonra Edward, “Windsor Dükü” ünvanını aldı ve Wallis Simpson ile 3 Haziran 1937’de Fransa’da evlendi. 

    Nahlin’in Türkiye ziyaretinin bir önemi de 20 Temmuz 1936 yılında İsviçre, Montrö’de Türk Boğazları Sözleşmesi’nin imzalanması sonrasında İstanbul’a yapılan ilk yabancı savaş gemisi geçişine sahne olmasıdır. Ancak sözleşme 9 Kasım 1936’da yürürlüğe girdiğinden bu ziyarette Montrö Sözleşmesi’nin maddeleri uygulanmamıştır. Fakat Kral, Türk Donanması’nın Boğazlar’ı koruyacak seviyede gelişmiş olduğunun farkındadır ve ziyaret sona ermeden Atatürk’e Türk Donanması’nı Malta Deniz Üssü’nde misafir etmek arzusunda olduklarını ifade etmiştir. Aatürk bu teklifi kabul etmiş ve donanma Kasım 1936’da Malta’ya çok sayıda gemi ile resmi ziyarette bulunmuştur.

    İSMİ DEFALARCA DEĞİŞTİ

    Nahlin’in sonraki İstanbul’a gelişi iki yıl sonra gerçekleşti. Bu kez gelen Romanya Kralı II. Carol (Charles) idi. Nahlin ile Savarona ilk kez Dolmabahçe Sarayı açıklarında bu ziyaret sırasında yan yana geldi. 1 Haziran 1938 günü İstanbul’a intikal eden devlet yatı Savarona’ya Atatürk 2 Haziran 1938’de geçti. Altı haftalık bu kalış sırasında hastalığı arttı. Romanya Kralı II. Carol, 18 Haziran 1938 Cumartesi günü Nahlin yatıyla yurdumuza gelmişti. Yat İngiltere’deyken Romen Kraliyet Yatı olarak Lady Yule’dan 120.000 pound bedelle satın alınmıştı. Kral, Atatürk ile Savarona’da görüşmüş ve daha sonra Köstence’ye rota verilmişti. Nahlin’in adı daha sonra Romence’de “Akşam Yıldızı” anlamına gelen Luceafarul olarak değiştirildi. Bu isim, Mihai Eminescu’nun Romanya’nın zengin kültürel mirasını ve monarşinin ulusal kimlikle olan bağlantısını simgeleyen ünlü bir şiirine atıfta bulunuyordu. Daha sonra “Gündoğumu” anlamına gelen Rasaritul olarak yeniden adlandırıldı. Bir sonraki ismi Transilvania oldu. 1947’de ise Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulması ve Kral I. Mihail’in tahttan çekilmesinin ardından, yat Romen Donanması’na devredildi ve “Özgürlük” anlamına gelen Libertatea olarak yeniden adlandırıldı. Bu son yeniden adlandırma, yeni komünist rejimin monarşik yönetimden kurtuluşa ve sosyalist ideallerin desteklenmesine yaptığı vurguyla uyumluydu. Nahlin, 1937 sonrası İngiliz denizcilik kültür mirasından kayboldu. Pek çok İngiliz için o ya sökülmüş ya da batmıştı. 1989’da komünist Çavuşesku rejimi devrildi ve yat müzeye kondu. Ancak maddi sorunlar nedeni ile çok ihmal edildi ve SC Regal SA Galati isimli firmaya devredildi. 

    YENİDEN “NAHLİN” OLMA SÜRECİ

    1990’larda İngiliz Cooper çifti yatı Tuna Nehri’nde Galati’de yüzen bir restoran olarak demirlemiş halde keşfetti. İngiltere’de meraklı kesimler gemiye ilgi gösterdiler. 1998 yılında İngiliz Yat Brokeri Nicholas Edmiston Libertatea’yı 265.000 USD karşılığında satın aldı. Romenler geminin orijinal planlarını da vermeyi kabul ettiler. Yat aynı yıl Swift isimli ağır yük gemisi ile GL Watson & Co tarafından tamir edilmek üzere İngiltere’nin Manş Denizi’ndeki Cornwall/Farmouth limanına getirildi. Daha sonra restorasyon için Plymouth ve ardından Liverpool’a Clarence Dock’a getirildiyse de restorasyon Cammel Laird isimli firmanın 2001 yılındaki iflası ile gerçekleşemedi. 27 Temmuz 2005’te Liverpool’dan ayrılıp Almanya’da Rendsburg’a getirildi. Burada Nobiskrug firması modernizasyona devam etti. Bu arada yeni sahibi Sir Anthony Bamford oldu. Onarım bittiğinde 14 lüks yolcu kamarası ve 47 kişilik mürettebat yatma yeri tadilatı yapılmıştı. 2006 yılında Sir Anthony Bamford, kabaca 20 milyon sterlin harcadığı Nahlin’i elektrik süpürgesi firması sahibi Sir James Dyson’a sattı. Yat daha sonra Hamburg’daki Savarona’nın da yapıldığı Blohm-Voss tersanesine götürüldü. 2007‘de başlayan ve 2010 yılında biten büyük tadilat ile sitim türbinleri yerine dizel-elektrikli modern tahrik sistemi monte edildi. Romanya’dan satın alındıktan sonra yapılan tüm tadilat ve yenileme masraflarının 30 milyon sterlin olduğu değerlendiriliyor. Bu arada 60 yıldır kayıp olduğu düşünülen orijinal maun gövdeli 6,4 metre boyundaki vasıta motoru, sahibi Willie McCullough tarafından tamamen restore edilmiş halde İskoçya’da bulundu. Dyson yenilenmiş yat için 30 milyon sterlin harcadı. 2010 yılında yatın adını resmen Nahlin olarak kaydettirdi. Nahlin’in iç tasarımı Waring & Gillow firması ve Charles Allom tarafından yapıldı. 1901-1910 döneminin zarif stilini yansıtan yatta 14 misafir ve 47 kişilik mürettebata yetecek yaşam alanı mevcut. Yenileme sürecinde ana salon, yemek salonu, kütüphane, spor salonu ve yüzme havuzu gibi alanlar yenilendi veya eklendi. Nahlin ile Nisan ayındaki karşılaşmamızda iskele borda mataforasında 6 metrelik bir sabit salmalı yelkenli teknenin direği ve tam donanımı ile askıda bulunması nadir bir tablo oluşturuyordu. 1377 grostonluk, 91 metre boy ve 12 metre ene sahip yat, azami 18 knot sürat yapabiliyor. Dünya denizcilik kültür mirası ve Atatürk’e İngiliz Kralı’nı getiren bu tarihi yata bundan sonraki seyirlerinde açık talih dileyelim.☸

  • “Cangarda” Türkiye’de

    “Cangarda” Türkiye’de

    ABD Yaldızlı Çağ’ın son sitimli yatı Cangarda. Bazı yatlar vardır, ilk görüşte âşık olur, gözünüzü alamaz, hayallere dalarsınız. Hasköy’de Rahmi M. Koç Müzesi’nde 16 Kasım 2024 öğleden sonra S/Y Cangarda ile karşılaştığım an işte bu duyguları yaşadım. 

    Rahmi M. Koç Müzesi, Sayın Rahmi Koç liderliğinde dünya çapındaki sitimli ve seçkin gemiler koleksiyonuna kanaatimce bu gemi ile en büyük mücevheri kattı. Dünya çapında bir şöhrete sahip Cangarda artık Türk sularında. Geminin çizgileri, tekne çalımı, kıç kuruzu, cıvadrası, direkleri, kıç bayrak gönderi, manikaları, mataforaları, bronz ile maunun görsel kardeşliği, can filikalarının bakmaya doyamayacağınız güzelliği karşısında büyülendim. Cangarda’nın da envantere katılmasından sonra Rahmi M. Koç Müzesi’nin dünyanın en büyükleri arasında yerini aldığını söyleyebilirim. 

    WINTIGRAM TASARIMI, 1901 YAPIMI

    Cangarda, ABD’de 20. yüzyıl başında inşa edilen ve faal olan en eski iki sitimli yattan biriydi. 1904 İskoçya/Glasgow yapımı olan diğer yat Medea, halen San Diego Deniz Müzesi’nde sergileniyor. Cangarda aynı zamanda ABD’de son olarak inşa edilen sitimli yat olarak da tarihteki yerini almış durumda. Yat, ismini 1901 yılındaki ilk sahibi Michiganlı kereste tüccarı Charles Canfield’in soyadının “Can” eki ile eşi Belle Gardner’ın soyadının “Gard” ekinden türetilen Cangarda’dan alıyor. ABD, Delaware eyaletinde Wilmington’da bulunan ve 1959 yılında kapanan ünlü Pusey & Jones Tersanesi’nde inşa edilen çelik gövdeli yat, 42,06 metre boyunda, 4,33 metre eninde ve 135 ton deplasmana sahip. H.C Wintrigham tarafından tasarlanan yat, 1901 yılının şubat ayında kızağa kondu, aynı yılın Nisan ayında denize indirildi ve Haziran’da sahibine teslim edildi. 175 devirde, 22 metre uzunluğundaki şafta bağlı beş kanatlı pervanesi ile 12 knot yapabilen yatın hafif uskuna yelken donanımı da mevcuttu.

    Edward Dönemi’nin son sitimli yatı olarak kabul edilen bu soylu teknenin halen korunan orijinal mütenavip 300 hp gücündeki sitim makinesi aynı yıllarda New York’ta John W. Sullivan tarafından yapılmış. Güvertenin üretiminde kullanılan ağaçlar Küba’dan özel olarak getirtilmiş. Ana güverte altında dört büyük kamarasında toplam dokuz kişiyi rahatlıkla ağırlayabilecek biçimde tasarlanan teknenin asıl amacı, boydan boya tente ile korunan uzun açık güvertesinde misafirleri ağırlarken, düşük su çekimi nedeniyle yakın sularda deniz gezileri icra etmek ve yelken yarışlarında seçkin gözlemcileri güvertesinde bulundururken, bir yandan da hakem teknesi görevi yapmaktı. Teknede hâlâ kıç tarafta bulunan ve yelken yarışı startı için kullanılan bronz top başlı başına bir değer.

    SİYASİ FİGÜRLERİ AĞIRLADI

    Charles Canfield 1904 yılında, Cangarda’yı Kanadalı kimyager, iş insanı ve senatör George Taylor Fulford’a sattı. Geminin ikinci sahibi olarak ismini değiştiren Fulford, Mary olan karısının ilk iki harfini George, Dorothy ve Martha isimli çocuklarının da isimlerinin ilk iki harflerini alarak yatın adını “Magedoma” koydu. Ancak yeni teknesinde bir sene dahi geçiremeden, Kanada tarihinin ilk ölümlü otomobil kazasında kullandığı aracın başka bir araç ile çarpışması sonucu 53 yaşında hayatını kaybetti. Devamı Ocak 2025 sayısında.

  • Deniz savaşının dönüşümü

    Deniz savaşının dönüşümü

    Denizde satıh kuvvetlerine yönelik tehdit, geçmiş ile kıyaslanamayacak kadar arttı. İster gemiden ve karadan ister suyun altından veya havadan atılsın, gemiye karşı (anti ship) füzeler ile güdümlü mermiler, SİHA ve İnsansız Silahlı Suüstü Araçları o kadar yaygınlaştı ki, bu tip silahları kullanabilmek için donanma kurmaya bile gerek kalmıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşının Karadeniz bölgesinde deniz ortamına yansımaları ile Yemenli Husilerin Kızıldeniz ve Bab-El-Mendeb Boğazı’nda sergilediği saldırı taktikleri ve harekât etkinliği, deniz savaşının bilinen tüm kalıplarını altüst etti. Karadeniz’de arkasında büyük bir savunma sanayi gücü ve neredeyse 400 yıllık donanma geleneği ve yeteneği olan Rusya, 24 Şubat 2022 sonrasında savaş gemisine ve deniz üssüne sahip olmayan Ukrayna karşısında deniz varlığı ve deniz üstünlüğü gösteremezken, değil deniz üssü ve savaş gemisi, donanma personeli dahi olmayan Husi savaşçıları son 100 yılda dünyanın en büyük ve en güçlü donanması kabul edilen Amerikan Donanması’na dünyanın sekiz düğüm noktasından birisi olan kritik Bab-El-Mendeb Boğazı’nda meydan okuyabiliyor. Husiler, Kasım 2023 ortasından bu yana elliden fazla füze ve SİHA saldırısında bulundu. Kızıldeniz’den İsrail’e yönelik deniz ulaştırması kesilmiş durumda. Daha ötesi dünyanın en büyük batılı deniz ulaştırma firmaları Süveyş rotasını kullanmaktan vaz geçmiş durumda. 

    Denizdeki çok pahalı savaş gemilerine karşı karadan fırlatılan gemiye karşı silah sistemleri arasında büyük bir asimetri var. Örneğin 2 milyon dolarlık bir güdümlü mermi ile 1 milyar dolarlık bir savaş gemisine büyük hasar verilebiliyor. Eğer gemi hazırlıksız şekilde yara almışsa bir veya iki füze -Karadeniz’de Moskova kruvazöründe yaşandığı üzere- gemiyi batırabiliyor. Bir diğer sorun da karadan fırlatılan seyyar füze bataryalarının yerinin tespitinin ve imha edilmesinin zorluğundan kaynaklanıyor. O nedenledir ki, son üç aydır CENTCOM koordinesinde ABD ve İngiliz savaş uçakları ile Tomahawk füze saldırıları Yemenli Husi savaşçılarının İsrail’e yönelik deniz ticaretine füzeler ve SİHA’lar (Silahlı İnsansız Hava Araçları) ile saldırmasını önleyemiyor. Bunun için Yemen’in amfibi ve bilahare kara gücü ile işgal edilmesi gerekiyor. 

    DONANMASIZ SINIRLI DENİZ CAYDIRMASI

    Denizde satıh kuvvetlerine yönelik tehdit, geçmiş ile kıyaslanamayacak kadar arttı. İster gemiden ve karadan ister suyun altından veya havadan atılsın, gemiye karşı (anti ship) füzeler ile güdümlü mermiler ve SİHA ve İnsansız Silahlı Suüstü Araçları o kadar yaygınlaştı ki, bu tip silahları kullanabilmek için donanma kurmaya bile gerek kalmıyor. Bu konuda tipik örnekler Ukrayna’dan verilebilir. Ukrayna Donanması savaşın ilk günlerinde Rus hava saldırıları ile yok edildi. Ancak Ukrayna’nın Sovyet döneminden kalma Tochka füzeleri ile SİHA ve gemiye karşı Neptune füze sistemleri yok edilemedi. Üzerine ABD, İngiltere ve AB’den hibe edilen Storm Shadow, Harpoon gibi gemiye karşı Füze/Güdümlü Mermi sistemleri NATO keşif, gözetleme ve karakol bilgileri ile birleşince Karadeniz’de çok yeni ve değişik bir durum ortaya çıktı. Ben bu durumu “donanmasız sınırlı deniz caydırması” olarak niteliyorum. 24 Mart 2022’den bugüne kadar Ukrayna, dokuz Rus savaş gemisini batırdı/ağır hasar verdirdi, beş gemiyi de harekâttan sakıt bırakacak seviyede yaraladı. Bu gemiler arasında Karadeniz donanmasının sancak gemisi olan Moskova Kruvazörü, yedi adet çıkarma gemisi, iki korvet, bir denizaltı, bir mayın tarama gemisi ve bir açık deniz römorkörü var. Rus Karadeniz Filosu’nun neredeyse üçte birine yakın sayıya erişen söz konusu 14 batma/hasara neden olan silah sistemleri arasında üç vakada Tochka U (SS 21) füzesi; bir vakada Neptune, bir vakada Harpoon, üç vakada İngiliz Storm Shadow füzesi ve altı vakada silahlı insansız suüstü aracı bulunuyor. 

    ASİMETRİK TEHDİTLER GELİYOR

    Burada dikkat çeken en önemli unsur, silahlı insansız su üstü araçları. Bu unsurlar deniz üzerinde varlık göstermeleri nedeni ile deniz savaşının satıh güçleri olarak değerlendirilebilir. Gelecekte insansız gemi ve araçların filotillalar ve hatta filolar oluşturacağı göz önüne alınırsa deniz savaşının özellikle kıyı sularda yaşanan bu tecrübeler sonunda süratle insansızlaşacağını söylemek mümkündür. Gelecekte bu unsurlara yarı dalabilir (semi submersible) ve insansız silahlı sualtı araçlarının eklenmesi ile kıyı sularda firkateyn, korvet ve hücumbot gibi konvansiyonel insanla donatılmış satıh unsurlarına karşı ciddi asimetrik tehdit yaratacaklarını değerlendirebiliriz. Konvansiyonel satıh unsurları krizin başlangıcı, kontrollü tırmanma ve gerginlik dönemlerinde, varlık gösterme, keşif, gözetleme, karakol, denizaltı savunma harbi (DSH) dahil tanımlanmış taktik resim oluşturma, abluka ve yaptırım uygulama gibi faaliyetlerde kullanılmaya devam edecektir. Ancak savaşı başlatma inisiyatifini elinde tutan taraf şüphesiz tetikler çekildiğinde insansız sistemlerle saldıracak ve insanlı sistemlerini (gemilerini) koruyacaktır. 

    KUVVET YAPILARI DEĞİŞİYOR

    Son iki yılda Karadeniz ve son iki ayda Kızıldeniz’de yaşananlar paralelinde insansız sistemlerin gerek hava gerek su sathında yaygınlaşması ile karadan fırlatılan gemiye karşı füze/güdümlü mermi sistemlerinin menzil ve etkinliklerinin artması donanmaların kuvvet yapılarını değişime zorlamaktadır. Bugün Jane’s Fighting Ships kataloğunda bulunan savaş gemilerinin en az dörtte birinin gelecek 10 yıl içinde insansız olacağını söyleyebiliriz. Bunun işaretleri mevcuttur. Pek çok donanma insansız sistemleri kuvvet yapısına entegre ederken, artık pek çok su üstü platformunda organik insansız hava aracı yer alıyor. Ya da karada konuşlu Silahlı İnsansız Hava Aracı ile satıh gücü arasında doğrudan taktik hava desteği kapsamında iş birliği protokolleri uygulamaya geçiriliyor. 

    Son gelişmeler paralelinde, açık denizde her hava koşulunda satıh güçlerine (muhrip, firkateyn, korvet) ihtiyacın, devam edeceğini söyleyebiliriz. Diğer yandan Aegis Kruvazörleri gibi en güçlü hava savunma sistemlerine gerek sensör gerekse ateş gücü kapsamında sahip su üstü unsurlarının dahi, çok yoğun füze ve hava saldırısı karşısında doyum noktasına erişmesi söz konusudur. Cephane kısıtlaması ve arıza frekansları da harekât kısıtlamasında önemli rol oynayacaktır. Önümüzdeki dönemde gelişmiş donanmaların Karadeniz ve Kızıldeniz tecrübeleri ile özellikle SİHA ve İHA’lara karşı savunma teknik ve taktiklerini geliştireceklerini söyleyebiliriz. Bu çerçevede cephane kısıtlamasına karşı ABD’nin artık bazı suüstü gemilerine yerleştirdiği AN/SEQ3 Laser sistemleri gibi Yönlendirilmiş Enerji Silahları (Directed Energy Wepaon) (DEW) gelişiminin halen yavaş da olsa hızlanacağı bir gerçektir. Ayrıca Çin Donanmasının Yüksek Güçlü Mikrodalga Silahlar (High Power Microwave Weapon) geliştirdiği ve denemelere başladığını da hatırlatalım. Diğer yandan özellikle zayıf kıyı devletlerinde karadan hareketli platformlardan atılan gemiye karşı füze sistemlerine talep patlaması da yaşanacaktır. Silahlı İnsansız Suüstü Araçlarının gerçekte İkinci Dünya Savaşının torpido botlarından veya günümüz hücumbotlarından tek farkının insansız oldukları göz önüne alınırsa, pek çok donanmanın artık insanlı hücumbot yerine büyük tonajlı ve yüksek ateş gücüne sahip silahlı suüstü sistemlerine yöneleceğini de söyleyebiliriz. Karadeniz ve Kızıldeniz’de yaşananlar paralelinde hücumbot inşa kararı alan pek çok donanmanın bu kararlarını büyük tonajlı insansız silahlı su üstü araçları ile değiştireceklerini bekleyebiliriz. Zira aynı hasar etkisi insan zayiatı riski olmadan başarılabilecektir. Söz konusu süreçte artan deniz şartlarında duruş ve manevra gücünü idame edecek şekilde insansız araçlarda tonaj artışı beklenmelidir. 

    DENİZALTILARIN ROLÜ ARTACAK

    Dizel Elektrik, Havadan Bağımsız Tahrikli (AIP) denizaltılar ile 500 ton civarındaki mini denizaltıların da kıyı sularda etkili olmaya devam edeceklerini de vurgulayalım. Gelecekte yaşanacak bir deniz savaşında savaşın askeri ve siyasi hedeflerini ele geçirmede deniz ortamında denizaltıların rolünün çok artacağını söylemeliyiz. Zira suyun altında taktik resim halen tam olarak tesis edilemiyor ve akustik enerji ortam şartlarından etkilenmeye devam ediyor. O nedenle denizaltılar, mayınlar, karadan atılan füze sistemleri ile insansız silahlı suüstü unsurları savunmadaki zayıf devletin deniz silahlanmasında başat rol oynayacaktır. Bu nedenle denizden karaya güç intikal ettirmek isteyen taraf için görev çok zorlaşacaktır. Deniz kullanımının reddedilmeye çalışıldığı ortama zorla girmek isteyen taraf için karadaki füze bataryaları ile insansız su üstü araçlarının ve hasmın denizaltı gücünün imhası büyük öncelik arz edecektir.☸