Etiket: Mavi Vatan

  • Bağımsızlığın Akdeniz kadar mavi gözleri – Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

    Bağımsızlığın Akdeniz kadar mavi gözleri – Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

    30 Ağustos 1922, çok uzun süren bir kışın ardından Anadolu’ya baharın geldiğini müjdeleyen tarihtir. Savaşlar ve toprak kayıplarıyla birlikte umutların yitiren, denizin ortasında fırtınaya yakalanmış bir ulusun Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Akdeniz kadar mavi gözlerine bakarak yolunu bulabildiği ve onun rehberliğinde bağımsızlık limanına vardığı tarihtir. Peki bu yolculukta pusula sadece karayı mı gösteriyordu?

    Mustafa Kemal Atatürk, 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun olduğu andan itibaren Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu soğuk ve yıpratıcı kışı iliklerine kadar yaşadı. Osmanlı’nın çöküşü artık önlenemez bir noktaya gelmiş; ana amaç mümkün olduğunca süreci yavaşlatmaya çalışmak olarak değiştirilmişti. Bu süreçte üç kıtada vatanı için çarpışan Gazi, uzun süren kışın son evresini 1922 yılında Sakarya’da karşıladı. Tarihi sadece başlıklardan ve zaferlerden ibaret olarak algılayanlar atlasa da Büyük Taarruz’a giden yol gül bahçesi değildi. Bazı önemli savaşlar (Eskişehir-Kütahya Muharebeleri) kaybedilmiş, bu süreçte umutların yitirildiği anlar olmuştu. Gazi ise gözlerini çoktan Akdeniz’e çevirmiş, akıl ve bilimin ışığında ilerliyordu.

    HATT-I MÜDAFAA YOKTUR!

    Örneğin, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında dönemin asli savaş tekniğini değiştirmişti. O dönem harp eğitiminde öğretilen bilgiye göre tek hat şeklinde dizilen iki ordu çarpışır; hat bir ya da birkaç noktadan delindiğinde ordu tek çizgi halinde geri çekilirdi. Başka bir deyişle, hatta açılan delik/ler nedeniyle tüm ordu geri adım atardı. Oysa Gazi, Sakarya’da verdiği emirle yeni bir savaş stratejisi geliştirir. Ordu tek bir hat olarak hareket etmeyecek; sadece düzeni bozulan birlik bunu yeniden tesis edeceği noktaya kadar geri çekilecek.

    Yazık ki, eğitim kitaplarında kuru bir dille anlatılan bu stratejinin derinliğinden ve anlamından o kitapların yazarları da bihaber. Oysa Gazi, hatta açılan deliklere rağmen uyguladığı yeni strateji ile savaşı kazanmıştı. Şüphesiz, büyük ve çok önemli bir zaferdi. Fakat Gazi heyecanla zaferini kutlamaya gitmedi Çünkü asıl heyecanı bu stratejinin gelecekte harp okullarında okutulması için not alırken yaşıyordu. Amacı günü kurtarmak değil, geleceği hazırlamaktı. Ulusun dokuz asırdır bulunduğu topraklardan sökülüp atılamayacağını dünyaya göstermişti.

    Onun dehası sadece ufka kadar değil, ufkun da ötesini görebilmesindeydi. Savaş sürerken gelecekte bu gördüğümüz tarihi eserler için bir kültür müdürlüğü kurmalıyız dediğinde olasılıkla yanındaki kişiler tarafından anlaşılmamıştı. Zira bir savaş vardı ve herkes bir sonraki hamleyi düşünüyordu. O ise çoktan savaşı kazanmış ve kafasındaki reformları inşa etmeye başlamıştı. Olasılıkla bu fikrini dile getirdiğinde anlaşılmadığı için Cumhuriyet tarihinin en çok müze ve ören yeri gezen Cumhurbaşkanı oldu. Çünkü anlaşılmak istendi. Halkı için rol model oldu. Böylece onun yaptıklarını yaparak halkının da ilerlemesini sağladı. Sadece savaş alanında, politik konularda, eğitim reformlarında değil; aynı zamanda kültürel gelişim ve ulus olabilmek adına önemli konularda farkındalığı artırmak istedi.

    Coğrafyacı Strabon, Antik Çağa dair bilgiler verirken “Bir anlamda biz iki yaşayışlı sayılırız ve karaya, denize olduğumuzdan daha fazla ait değiliz” der. Strabon’dan çok sonra Akdeniz’in önemli bir parçası olan bizler için ise durum dürüst olmak gerekirse pek öyle sayılmaz.

    Biz ne yazık ki deniz korkusu olan bir toplumuz. Bu nedenle denizin önemini fark etmemiz oldukça zamanımızı almıştır. Hem denizin önemini hem de denizci ulus olmanın önemini fark eden Mustafa Kemal Atatürk ise bu korkuyu ve düşünceyi kırmak için ciddi anlamda çaba sarf etmiştir.

    Gazi, yukarıdaki nedenlerden dolayı ulusu için hep rol model olmuştur. Kürek sporuna önem verirdi. Sık sık kürek çekerdi. Yelkene meraklıydı. Yelken yarışlarını takip ederdi. Yakın dostu ve Başbakanı İsmet İnönü’yü yüzme yarışı yapmak için davet eden de oydu, halkıyla birlikte, sınırlar, korumalar olmadan yüzen de… Ve bu eylemlerin hepsinde sayısız fotoğraf verdi. Peki ama bunları neden yaptı? Otuz yıldan uzun süren bu denli yoğun fiziksel ve zihinsel yükün içinde amacı bir parça dinlemek olabilir mi? Elbette hayır. Rol model olarak halkının dünya görüşüne katkıda bulunmak istiyordu. Denizden korkan bir ulusu denizle barıştırmaya çalışıyor; büyük taarruzda verdiği meşhur emrin fark edilmesini arzu ediyordu. Bunun için politik, askeri ve kültürel reformların yanında yüzme, kürek ve yelken sporlarına ciddi zaman ayırdı.

    CEM GÜRDENİZ’İN KONUŞMASI

    Gazi’nin yaptıklarını bir de değerli Amiral, düşünce insanı Cem Gürdeniz’in sözleriyle ele alalım. Birkaç yıl önce Amiral Cem Gürdeniz’i direktörü olduğu Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu’nun bir toplantısında dinliyordum. Konuşmasında şu soruyu yöneltti: “Bir ülkeyi, bir milleti denizci kılmak için ne yapmalı?” Sayın Gürdeniz, o gün doğruya giden en kısa ve net yolu işaret etti: “Kayık”. Evet, bir milleti denizci yapmak için kayıklar olmalı. İnsanları kayıklar ile denize çekmeli ve deniz ile buluşturmalı. “İngilizler bunu böyle yapmıştır” diye de ekledi. Hâlâ dünyanın en önemli kürek yarışının Ada’da olması sizce bir tesadüf olabilir mi? Okuma yazmaya başlarken yaptığımız gibi adım adım ilerlemek gerekiyor. İşte Gazi’nin yaptığı da buydu. Genç Cumhuriyet’in önüne her anlamda hedefler koyarken, denizden korkan bir ulusu denizle barıştırmayı, ona sahip çıkmayı hedef olarak koydu. Bu ilk adımdı.

    DENİZİN ÖNEMİ

    Şüphesiz başarılı bir asker olarak Deniz Kuvvetleri’nin öneminin farkındaydı. Çanakkale’de bunu bizzat yaşamıştı. Teknolojinin de değiştiği bir dönemde çok güçlü bir donanmaya karşı savaşmış ve bu güç karşısında Deniz Kuvvetleri’nin önemini çok daha iyi anlamıştı. Aynı donanma İstanbul’u teslim almak için geldiğinde onun dışında hiç kimse “Geldikleri gibi giderler” diyemedi. Bu sözün ardından bir süre sonra Samsun’a doğru yola çıktı. Düşmanları, (Bir ülkenin kurucu liderine nasıl ve neden düşman olunur, anlamak imkânsız) yıllarca onun oldukça donanımlı, konforlu ve iyi durumdaki Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıktığını söylese de yakın dönemde Prof. Dr. Sayın Celal Şengör sayesinde bildiğimiz bir gerçek kanıtlandı. Şengör’ün yayınladığı fotoğraf, söz konusu vapurun içler acısı halini gözler önüne serdi. Ne Bandırma Vapuru ne de o günkü Deniz Kuvvetlerimiz İtilaf Donanması kadar kudretliydi. Bunu en yakından gören kişi de şüphesiz Gazi oldu. Aynı Sakarya’da, cephede yaptığı gibi hep birkaç hamle önde ilerledi. Notlarını almış, gerekli çalışmalarını yapmıştı. Bu nedenle genç Cumhuriyet’in Deniz Kuvvetleri’ni güçlendirmek için 1924 yılında 15 yıllık planlarını masaya koydu.

    HEDEF

    Nasıl mı? Hep birlikte bakalım. “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” sözünden sadece iki yıl sonra denizcilik üzerine şu sözleri söylüyor: “Dış pazarlardan satın alınan gemiler ile Donanma yapılamadığını siz de biliyorsunuz. Donanma, sadece kıyı koruyacak bir kuvvet değil, bundan daha önemli olarak deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Anadolu’da yaşadıkça bu bakımdan ihtiyacımız daha büyüktür. Evvela çekirdek bir Donanma yapmakla yetinip, deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayiinden fışkıracak Donanmayı yapmak da kolay olacaktır. İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yaparız, ikinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. Üçüncü beş senede İngiliz Kralı’na yurdumuzu ziyaret ettiririz”. TBMM’de yaptığı bir konuşmadaki şu sözler ise ise ordusuna biçtiği hedefle, halkına aşılamaya çalıştığını tek potada eriten düşüncelerini yansıtıyor. “En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz; denizciliği, Türkün büyük ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız…” Gazi, sadece ordusuna 15 yıllık hedefi göstermiyor, denizci ulus olma noktasında hayallerini de aktarıyor. Şimdi yazının başında sorduğum soruya geri dönelim. “Bağımsızlık yolculuğunda pusula sadece karayı mı gösteriyordu?” Gazi, savaşın tüm şiddeti ve gerçekliğinin içinde her zamanki akılcılığı ve soğukkanlılığı ile “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emrini verirken de, ordusuna geminin, denizciliğin öneminin anlatırken de, halkına deniz sevdasını aşılamaya çalışırken de pusulası hep Akdeniz’i gösterdi. Liderler fırtınalar içinden, ardından gelenleri çıkartan kişilerdir. Dehalar ise fırtınadan yüzyıl sonrasındaki hedefleri haritaya çizenlerdir. İşte bu nedenle karada cereyan eden savaşın emrini “Ordular ilk hedefiniz İzmir” diye vermedi. “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” şeklinde verdi. Ve bu sözlerle sadece askerlerine değil, bir ulusa yüzyıllık hedef belirledi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamamız dileğiyle… ☸

  • Savarona müze olmalı!

    Savarona müze olmalı!

    Türkiye Cumhuriyeti tarafından Cumhurbaşkanı Yatı olarak kullanılmak üzere satın alınan Savarona’ya İngiltere/Southampton Limanı’nda, Büyükelçi Fethi Okyar’ın da hazır olduğu bir törenle 24 Mart 1938 tarihinde Türk sancağı çekildi. Klasik tragedyalara konu olacak hüzünlü hayatı başlamıştı artık. 

    Gemilerin de insanlar gibi kaderleri vardır. 28 Şubat 1931 tarihinde Hamburg, Almanya’da Amerikalı bir iş adamının kızı için inşa edilen Savarona yatı, bir vergi problemi nedeniyle sahibi tarafından yedi yıl sonra satışa çıkarıldı. Atatürk, 1 Haziran 1938 günü İstanbul’a gelen gemiye aynı gün 15.30’da geçti. Şimdi Çanakkale Deniz Müzesi’nde sergilenen Acar motoru ile ilk kez Yeşilköy açıklarında ona yaklaşırken, yanındakilere dönüp “Ne olurdu şu gemi birkaç ay önce gelseydi…” demişti. Denizi, gemiyi ve hayatı çok seven biri için ne doğal bir sözdü bu. 25 Temmuz 1938’de ağırlaşana kadar yeni yuvası Savarona oldu. Savarona’da ilk devlet toplantısını 2 Haziran günü Türki Dil ve Türk Tarih Kurumu Başkanları ile yaptı. İlk görüşte âşık olduğu bu zarif gemi ile üç seyir yapabildi. İlk seyri 3 Haziran’da beş saatliğine Dolmabahçe, Yeşilköy ve Boğaziçi güzergâhında oldu. Daha sonra 24 -27 Haziran tarihleri arasında Erdek-Büyükdere seyri yaptı. 23 Temmuz’daki son seyrinde Florya, Moda, Adalar ve son olarak Boğaziçi’ne rota verildi. O gece Büyükdere koyunda demirli kaldı. 24 Temmuz 16.30’da vira edilerek Marmara Ereğlisi’ne kadar seyir yapıldı ve gece yarısı Dolmabahçe önlerinde demirlendi. O demirleme Atatürk’ün hayattayken yaptığı son deniz yolculuğunu noktaladı. 25 Temmuz 1938 gecesi ağırlaşarak, Dolmabahçe Sarayı’na geçti.

    KRALLARI, ŞAHLARI AĞIRLADI

    Atatürk, Dolmabahçe açıklarında demirli Savarona’da toplamda 54 gün kaldı. 9 Temmuz 1938 tarihinde Savarona’da yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı onun son toplantısı oldu. Bu süre içinde Romanya Kralı Karol’u 19 Haziran’da gemide kabul etti. Böylece sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde değil, Türklerin tarihinde yabancı bir ülke kralını gemide kabul eden ilk ve tek devlet başkanı oldu. Gemi, 1951 yılında Okul Gemisi olarak kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri’ne devredildi. TCG kimliğini alan TCG Savarona 1952 yılında Yunan Kralı’nı, 1954 yılında Yugoslav Devlet Başkanı’nı, 1955 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı ile Irak Kralı’nı, 1956 yılında İran Şahı’nı, 1957 yılında Alman Cumhurbaşkanı’nı ağırladı. Bu arada dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı resmi ziyaret maksadıyla 1954 yılında Yugoslavya’ya, 1955 yılında Pakistan’a götürdü. Okul gemisi olarak da Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencilerini her yaz açık deniz eğitimine ve Avrupa limanlarına götürdü. Bu şekilde, 1951-1986 arasında 4000’ e yakın deniz subayı adayı bu gemide eğitildi. Bir kuğu gibi, ziyaret edilen limanlara süzülen TCG Savarona ve üzerinde eğitim gören Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin enerjisi ve Atatürk devrimlerinin gücünü yurtdışında gururla temsil etti.

    YENİ KİMLİĞİYLE BAŞINA GELENLER

    Gemi, 3 Ekim 1979 sabahı Heybeliada açıklarında demirliyken bir sabotaj sonucu kısmen yandı. Dönemin Cumhurbaşkanı Amiral Fahri Korutürk’ün özel direktifleri ile Gölcük Tersanesi’nde süratle tamir edildi. 1981 yılından sonra tekrar okul gemisi görevlerini yerine getirmeye başladı. Ancak makine/elektrik sistemlerindeki ağır malzeme yorgunluğu nedeni ile dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı tarafından 27 Temmuz 1986 tarihinde hizmet dışına çıkarıldı. O sene, genç bir üsteğmen olarak, geminin Dolmabahçe önünde kıçtankara edilip, Deniz Müzesi’ne bağlı bir “gemi müze” olması için “Savarona müze yapılmalıdır” başlıklı bir makale hazırladım ve Deniz Kuvvetleri dergisine gönderdim. Zira bugün olduğu gibi, o gün de TCG Hamidiye ve TCG Nusret gibi geçmişteki kahraman savaş gemilerimize nasıl kıydığımızı, onları müze olarak koruyamadığımızı düşündükçe utanıyordum. Savarona’ya kıyılmamalıydı. Savarona bir müze olarak, adına ve ruhuna uygun onurlu bir ayrıcalıkla korunmalıydı. Makalem o dönem yayınlanmadı. Konu tartışılmadı bile. Kültür Bakanlığı’nın bu gemiyi Maliye Bakanlığı’na devredip oradan da sökülmek üzere MKE’ye devredildiğini duyduğumda yıkıldım. Gemi daha sonra dönemin başbakanına yakın bir iş adamı tarafından hurda fiyatına 49 yıllığına kiralandı. Aslında kiralanan Atatürk’ün denizdeki manevi varlığıydı. Savarona milyonlarca doları bulan büyük masraflarla yeniden toparlandı. Sitim türbini ana ve yardımcı makineleri söküldü. Lüks bir yat olacağı için baş taraftaki açık güverteye jakuzi; kazan dairesi yerine hamam yapıldı. Yeni kimliği ile dünyanın en zenginlerinin tutku ve prestij aracı oldu. Başına çok üzücü ve acıklı olaylar geldi. Deniz Kuvvetleri, 2007 ve 2009 yıllarında kontratın feshi için iki kez girişimde bulunduysa da dönemin İstanbul Valiliği, geminin kullanımına yönelik denetlemelerin sonunda, gemiyi “kusursuz” bulduğundan konu kapandı. 19 Mayıs 2013 tarihli Sözcü Gazetesi, çok önemli ancak çok da acı bir haber yaptı. Haberin başlığı “Ata’nın yatı Savarona, randevu evine döndü” idi. Gazete, Mustafa Kemal’in ismi ve ruhunu yok etmeye yeminli bir dönemin geldiği noktayı 19 Mayıs gibi anlamlı bir günde bu haberle koyuyordu. Toplum olarak ona sahip çıkamayışımız, Atatürk’e sadakatimiz kadar, deniz tarih bilincimizin ve deniz kültürü birikimimizin ne denli zayıf olduğunun da somut bir göstergesi oldu.

    75 YAŞINDA VE RİSK ALTINDA

    En nihayetinde Savarona 2014 Ocak ayında, hükümet tarafından protokolü feshedilerek değil, “transfer ücreti” ödenerek geri alındı. Kısa bir süre Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne bağlı kuruluş içinde devlet yatı olarak kullanıldıktan sonra bakım için, 2016 sonrası İstanbul Tersanesi’nde Deniz Kuvvetleri korumasına devredildi. Halen son derece titiz şekilde korunan geminin tekrar faal hale geçmesi için ciddi bir makine, tekne onarım finansına ihtiyacı var. Ben bu kadar nadide ve kıymetli, 75 yaşındaki bir teknenin daha fazla risk altına girmesine ve yüzer statüde her an kaybedilme riskiyle seyir yapmasına karşıyım. Zira geminin bölme ve su sızdırmazlık yeteneği lüks yata dönüştürülme aşamasında değişime uğradı. Onun yeri, Ata’sını son terk ettiği Dolmabahçe Sarayı’nın iskelesi olmalıdır. Sarayın yanına yapılacak bir parmak iskeleye aborda/kıçtankara edilerek, Türk denizcilik gücünü ilgilendiren (Donanma hariç) tüm diğer alanların (deniz ticareti, balıkçılık, gemi inşa, deniz sporları, deniz turizmi vs.) temsil edileceği sabit bir “Türk Denizcilik Müzesi”ne dönüştürülmesi gerekir. Gemi aynı zamanda Devlet Başkanlığı’nın denizdeki temsilcisi olarak kullanıma devam etmelidir. Ana direğinde Cumhurbaşkanlığı forsu toka edilmeli, tarihi salon ve kamaralar korunmalıdır. Alt güvertelerdeki hacim ise müzeye dönüştürülmelidir. Bu konuda en güzel örnek, Portsmouth İngiltere’de bulunan Amiral Nelson’ın sancak gemisi HMS Victory’dir. Devleti bu konuda artık eyleme davet ediyorum. Bu gemi sadece Türk denizcilik tarihi için değil, dünya denizcilik tarihinin nadide bir hazinesidir ve korunması devlet görevidir. ☸

  • Karantina günlerinde denizci tavsiyeler

    Karantina günlerinde denizci tavsiyeler

    Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizci özgürlüğünden bilerek, geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o, doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler.

    Koronavirüs (Covid-19) salgını gerek yazılı gerekse görsel ve sosyal medyada çok boyutlu analiz ediliyor. Genel olarak “evinde kal” prensibiyle hareket serbestisi kısıtlanan milyonlar içinde bu durumdan şikâyet edenler ve psikolojik olarak etkilenen kitleler var. Kendilerini bir nevi ev hapsinde gören bu kesimlere bu kez değişik bir yazı ile farklı bir perspektif sunmak isterim. Bu perspektif, temelini kumpas bir dava sonucu haksız ve hukuksuz şekilde iki farklı hapishanede geçirilen 3,5 yıldan almaktadır. Bazen kıyas yapmak ve başkalarının tecrübelerini öğrenmek en büyük yardımcı olabilir. 

    Balyoz kumpası sonucunda, 11 Şubat 2011’de Tümamiral rütbesi ile girdiğim Hasdal Askeri Tutukevi’nden, 5 Eylül 2012’de tasfiye edilmiş emekli bir Amiral olarak Silivri Cezaevi’ne nakledildim. 2012 yılı Yüksek Askeri Şurası’nın mevcut kanun ve yönetmeliklere aykırı şekilde aldığı karar, beni büyük bir sadakat ile bağlı olduğum Cumhuriyet Donanması’ndan ayırmıştı. Böylece, Hasdal ve Silivri hapishanelerinde 19 Haziran 2013’e kadar toplamda 3 yıl 7 ay kendi vatanımda tutsak oldum. Sahte Balyoz davasında kısa süreli (bir ay) ilk tutuklandığım 24 Şubat 2010’a kadar bırakalım bir mahkeme ile muhatap olmayı, 52 yıllık hayatımda trafik cezam bile yoktu. 

    Silivri’de kabaca 60 metrekarelik kısıtlı yaşam alanında, açık hava ve gökyüzünün bile sınırlı olduğu bir ortamda; ailenizle haftada bir kez bir saat kapalı ve yine bir kez 10 dakika telefon görüşme şartlarına bedenen ve ruhen dayanmalıydınız. Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk ve Mavi Vatan için bedel ödüyor olmanın bilinç iklimi altında duyduğum huzur dışında, en büyük gücü denizci olmaktan aldım. 

    Zira denizdeki yaşantı başta doğa ile mücadele; daha sonra dar bir alanda diğer insanlarla birlikte yaşamak; sevdiklerinizden, kişisel konforunuzdan ve önceliklerinizden haftalarca, bazen aylarca ayrı kalmaya katlanmak demektir. Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizciler özgürlüğünden bilerek geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler. 1755 yılında İngiltere’de yayımlanan “Life of Johnson” isimli eserinde Boswell şunları söylüyordu: “Kendini bilerek tutsak edecek bir niyeti olmayan hiç kimse denizci olmayacaktır. Bir gemide olmak denizde boğulma şansı da olan hapishanede olmakla eş değerdir. Hapishanedeki adamın en azından daha geniş yaşam alanı, daha iyi yemeği ve arkadaşları vardır.” İşte ben ve pek çok denizci arkadaşım Hasdal ve Silivri isimli beton gemilerde zorlu bir deniz seyrine katıldığımız kabullenmesiyle hapishane günlerimizi denizdeymiş gibi geçirdik. Beden ve ruh sağlığına dikkat ettik. Rutinden uzaklaşmadık. Beton gemilerin ve bu gemilerde seyrin en önemli özellikleri hiç yalpaya düşmemeleri ve varış limanı ile varış zamanının belirsizliği idi. Değişen tek şey zaman ve hapishane avlusundan görülebilen kısıtlı sayıdaki gök cisimlerinin hareketleriydi. 

    OKUMAK, YAZMAK VE SANAT

    Böyle bir düşünce sistematiği içinde Hasdal ve Silivri’de deniz ve aile özlemini gidermek için ruhun beslenmesi şarttı. Bunun için şahsen üç şeyle; okumak, yazmak ve sanatla uğraştım. Hasdal ve Silivri’de geçirdiğim 3,5 yıl içinde 350 civarında kitap okudum, 2 bin 500 sayfaya yakın kitap yazdım. Diğer bir uğraşım sanat oldu. Özellikle Silivri’de gemi maketleri ve dioramalar yapmaya başladım. Yaratıcılıkla değişim geçiren malzemeler örneğin şeker karıştırma çubuğundan güverte tahtası, kürdandan direk, diş macunundan deniz gibi uygulamalar ile çocukluğumda yaşadığım ortamları ve gitmeyi hayal ettiğim yerleri modelledim. Bedenim tutsak alınsa bile, ruhumu diş macunundan yapılan denizde yüzecek; kâğıttan bir kotrada yelken yapabilecek kadar özgür hissedebiliyordum. 

    Kısaca, hapis insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Sınav sonunda, her fırtınalı seyirden gemisini emniyetle limana döndüren kaptan gibi, daha güçlü ve daha tecrübeli çıkarsınız. 

    Sonuç olarak, Covid-19  nedeniyle evlerinde zorunlu kalan kitlelere tavsiyem şudur: Aileniz, sevdikleriniz, yuvanızla birliktesiniz. Kurallara uyarak kutsal yaşam hakkınızı elinizden alma fırsatı vermediğiniz, direndiğiniz ve katlandığınız sürece salgına yenilmezsiniz. Covid-19 ile mücadele kurallarına uyma konusunda iradeniz sizi aksine zorladığında direnin, sonunda kazanacak olan sizsiniz. Bu süreçte yol gösterici tek rehber bilimdir. Uzmanların tavsiyeleridir. Büyüklerimize sabır ve onları dışarıya çeken iradelerine direnme tavsiyesi yapalım. Gençlere de Atatürk’ün sözleri ile hatırlatma yapmak isterim: “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur.”

    Vefat eden her yaşlımız, geleceğin büyük kubbesinden düşen bir tuğladır. Yaşlılarımıza bu zor dönemde destek olalım. Onları el üstünde tutalım. Yaşlılarımız da evde kalmayı bir nevi seferberlik zamanı görevi bilsinler.☸