Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Dünyayı tüketmek: LİMİT AŞIM GÜNÜ

    Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Türkiye’de ise 11 Haziran’dı.

    Daha kaç sene önce bilim insanları, küresel ısınma önlenemediği takdirde Türkiye yüz yıl içinde Kuzey Afrika’ya dönecek diyordu. Yaza girdiğimiz gibi, haziran ayında evdeyken, dışardayken, işimizin başındayken, saat fark etmeksizin sıcaktan ayılıp bayıldık, eridik, düştük adeta. Hoş, ülkemizde artık Afrika’dan daha sıcak bölgeler var. Geçen günlerde, Afrikalı birinin yaptığı bir konuşmaya rastladım. Adana’da okuyan arkadaşlarım yazın sıcaktan kaçmak için Afrika’ya geri dönüyor diyor. İşin şakası bir yana, çöl sıcakları yaşadığımız bir haziran ayı geçirdik. Öte yandan, sıcaklıkların yüksek seyretmesi yalnızca sıcaklıkların yüksek olacağı anlamına gelmiyor, yazın sıcak geçmesi, yalnızca yazın sıcak geçeceği anlamını taşımıyor. Beraberinde fırtınalar, seller, hortumlar dolular da anlamına geliyor. Tabii bu sadece küresel ısınma kaynaklı bir sorun değil ama küresel ısınma efekti verilmiş problemler diyebiliriz açıkçası. Size şöyle bir konu açacağım: 

    DÜNYA KAYNAKLARINA GİTGİDE BORÇLANMAK

    Dünyada gerçekleşen aşırılıklarda aslında bizim aşırılıklarımızın payı çok büyük. En başta, aşırı tüketim, beraberinde bilinçsiz tüketim… Dünyada üretilen gıdanın üçte biri israf ediliyor. Daha masalara bile gelmeden çöpe gidiyor. Ve bu sadece gıda israfı. Kıyafet, materyal, elektronik eşyalar, su, bunlardan bahsetmedim bile. Üretilip de sofralara kadar gelen gıdanın da masrafı (çevre, enerji, su, iş gücü vb. masrafı) ayrı oluyor. Bununla birlikte bilinçsiz veya önemsemediğimiz bir tüketim şekli var. Çok basit bir örnek vereyim: Lavaboya dökülen 1 litre atık yağ, doğada bir milyon litre temiz suyu kirletiyor. 1’e 1 milyon. Herkesin yapması gereken ama maalesef birçoğumuzun yapmadığı çok basit bir iş, öyle değil mi? İşte böyle yapa yapa, dünya kaynaklarına her sene daha da borçlanır hale geliyoruz. 

    Dünya Limit Aşım Günü’nü (Earth Overshoot Day) duymuşsunuzdur. Her yıl insanlık tarafından tüketilen doğal kaynaklar, gezegenimizin bir yıl içinde yenileyebileceği miktarı geçtiğinde o gün o senenin Limit Aşım Günü oluyor. Yılın geri kalanında bir sonraki seneye borçlu hale gelmeye başlıyoruz. 2024 yılı için Dünya Limit Aşım Günü, 1 Ağustos olarak belirlendi. Geçen yıl 2 Ağustos olan bu tarih bir gün daha öne çekildi ve bu durum kaynak tüketimimizin hızla arttığını gösteriyor. Türkiye’nin 2024 yılı Ülke Limit Aşım Günü ne zaman dersiniz? 11 Haziran. Evet çoktan geçti bile. Zaten geçen yıl da 22 Haziran’dı. Bu, Türkiye’nin kaynaklarını dünya ortalamasından daha hızlı tükettiğini gösteriyor. Her geçen sene hem dünyanın hem kendimizin rekorunu kırıyoruz. Su, enerji, tarım ve orman kaynaklarımız hızla tükeniyor ve maalesef ki ekolojik denge bozuluyor. 

    EKOLOJİK FARKINDALIK

    Limit Aşım Günü kavramı, 1970’lerde Küresel Ayak İzi Ağı Kuruluşu tarafından geliştirilen bir konsept. O zamandan beri dünya genelinde ekolojik farkındalığı artırmak ve sürdürülebilirlik çabalarına destek olmak için kullanılıyor. Neden önemli? Çünkü küresel tüketimimizin sürdürülebilirliğine dair ciddi endişeleri gündeme getiriyor. Dünya Limit Aşım Günü’nü şu şekilde de düşünebiliriz: Bir adaya yelken açtığınızı hayal edin. Yolculuğunuz sırasında teknede belirli bir miktar su, yiyecek ve yakıt stokunuz var. Rüzgârı ve deniz akıntılarını en iyi şekilde kullanarak bu kaynakları ekonomik bir şekilde tüketmek zorundasınız. Ancak, eğer bu kaynakları dikkatsizce harcarsanız ve varış noktasına ulaşmadan önce tükenirse, adaya ulaşmanız imkânsız hale gelir. Dünya Limit Aşım Günü, işte tam da bu durumu simgeliyor. İnsanlık olarak, doğanın bize sunduğu kaynakları daha yıl bitmeden tüketiyoruz ve yılın geri kalanında bu kaynakların yeniden oluşmasını beklemek zorunda kalıyoruz. Sanki bir dünyamız değil de en az 1.7 dünyamız varmış gibi yiyor, içiyor, tüketiyoruz. Peki limit aşımının nedenleri neler? Elbette birçok nedeni var. Fakat temel birkaç sebebe indirgersek; başı hızlı nüfus artışı ve şehirleşme çekiyor. Bununla birlikte endüstriyel ve tarımsal faaliyetler ilk sorumlulardan. Enerji tüketimi ve fosil yakıt kullanımı, doğal kaynakların yönetimindeki yetersizlik.

    DÜNYANIN ÖMÜR TÖRPÜSÜ:

    TÜKETİM HIZI

    Ekolojik ayak izi tükettiğimiz kaynakları yeniden üretmek ve tüketimler sonucu oluşan atıkları kontrol altına almak için gerekli olan toprak ve su alanını temsil eden, küresel hektar cinsinden ölçülen bir kavram. Kısacası doğa üzerinde insanlığın oluşturduğu yük. Limit Aşım Günü de temel anlamda ekolojik ayak izi ve biyolojik kapasite kavramları ile hesaplanıyor. İşte bu ekolojik ayak izi ne kadar büyürse yıllık limit daha erken aşılıyor, borç daha da artıyor. Geçmişten bugüne sürekli bir artışta olan insan nüfusu, beraberinde büyüyen ekonomiler, aynı süreklilikte büyümeyen doğal kaynaklar ile orantısızlık oluşturuyor. Aşırılığa kaçıyor ve dünyaya bir tehdit haline geliyor. Tüketim hızı, dünyanın kendini yenileme hızını aşıyor. Dünyanın ömür törpüsü, bu tüketim hızı oluyor.

    Aslında çok zor değil, biliyor musunuz? Evet bugünü daha ötelemek, kaynakları daha verimli kullanmak imkânsız değil. Her sene Dünya Limit Aşım Günü’nü son senelerdeki gibi öne çekmek yerine altı gün erteleyebilsek 2050 yılına kadar sürdürülebilir seviyeye ulaşabiliyoruz. IPCC’nin belirlediği 1,5 °C için bile yalnızca 10 gün ötelememiz yeterli oluyor hesaplamalara göre. Ki, size şöyle söyleyeyim, 2019’da 27 Haziran olan Türkiye Limit Aşım Günü, 2020’de kovid salgını nedeniyle yaşanan kısıtlamalar dolayısıyla 22 Ağustos’a kadar ötelenmişti, neredeyse iki ay. Elbette bugünü erteleyebilmenin yolu yöntemi, doğal kaynakları daha verimli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanmak. Borç, yiğidin kamçısıdır derler ama bu o türden bir borç değil maalesef. Küresel bir sorun olan kaynak tüketimimizin sürdürülebilirlik temelinde ele alınması, gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakmak için acil eylemleri zorunlu kılıyor. Birden fazla dünyamız varmış gibi yaşamak yerine çözüm odaklı davranmak daha da zorunlu hale geliyor. ☸ 

  • Yatlarda çocukların mekânları

    Yatlarda çocukların mekânları

    Süperyat ve megayatlarda yaşam denilince akla hep büyükler gelir. Büyüklerin mekânları, büyükler için tasarlanan oyuncaklar, yüksek lüks düzeyinde kocaman salonlar… Peki ya çocuklar? Denizde çocuk ile tatil yapmanın da ailece vakit geçirmenin de gitgide popüler olmaya başladığı zamanlardayız. Artık yatlar ev atmosferine dönüştüğü için ailenin tüm fertlerinin mekânlarını da düşünmemiz gerekiyor. 

    Yat iç mekânlarında alanların dağılımı kullanıcı profiline göre düzenleniyor. Kullanıcının kişiliği, ailesi ve zevkleri yatın fonksiyonel alanlarını tamamlamamızda bizlere ipuçları veriyor. Kullanıcıların yaş aralıkları genelde yetişkin kişilerden oluşsa da aile olarak tatil yapmak isteyenlerin sayısı da az değil. 

    HASSAS PLANLAMA

    Çocuklar ve bebekler bakımları hijyenleri ve güvenlikleri gereği her zaman iç mekânların hassasiyet isteyen gruplarıdır. Süperyat ve megayat kullanıcılarının arasında sayabileceğimiz bu grubun mekânsal donatılarına girmeden önce daha genel anlamda planlamada ve yerleşimdeki yerlerinin özenle seçilmesi ve ulaşılabilir olması gerekir. Başka bir deyişle ebeveynler ya da bakıcı tarafından erişilebilir olduğu kadar, kendi başlarına onlar için tehlike yaratacak alanlardan uzakta tutulacak şekilde konumlanmaları gerekir. Tasarımdaki başarının ilk basamağı doğru planlamadan başlar. Ayrıca bebek ve çocukların gelişimleri açısından sağlıklı uyku almaları önemlidir. Dolayısıyla dışarıda büyüklerin eğlence ve benzeri gibi gürültülü aktivitelerinden uzakta olmaları iyidir; yatın gürültülü ve titreşim kaynağı yaratacak makine dairesi, jeneratör gibi alan ve donanımlarından da uzakta konumlandırılmaları gerekir. 

    KONFORUN PÜF NOKTASI:

    MUTLULUK

    Çağımız çocuklarının maruz kaldığı en büyük riskleri olan dikkat dağınıklığı, hiperaktivite ve tablet bağımlılığını mekân planlaması sayesinde uzaklaştırabiliriz. Mekânda mutlu olan her insan gibi mutlu çocuk da etrafına olumlu enerji yayacaktır. Yat iç mekânlarında konforun püf noktası, mutlu kullanıcılardır; mutluluk ve konfor birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Planlama da doğru yerleşimden sonra bir sonraki aşama çocuk kabinlerinin iç mekânlarını tasarlamaktır. Çocuklar ve mekânlar deyince ilk akla gelen aktiviteler ve hareketli ortamlardır. İç mekân aktivite alanları artırılmalı, sadece uyku fonksiyonu değil, oyun, kitap okuma ve müzik alanları da yerleştirilmelidir. Yatakların konumu ve yerleşimleri tekne hareketlerine dost paralellikte olursa, salınımdan doğan rahatsızlık azalır. İç mekân konseptlerinde de genelde denizci temaları seçilse de günümüzde artık daha farklı ve yaratıcılık aranmaktadır. Çocuklar için sakinleştirici renk tonları tercih edilmeli, özellikle birden fazla doku kullanımına dikkat edilmelidir. Malzemenin kendisinden olan doku var ise farklı olarak daha fazla doku kullanımı hiperaktiviteyi ve deniz tutmasını tetikler.

    YARATICILIĞIN KATKISI

    Çocuk iç mekânlarının tasarımı, çocukların ihtiyaçlarına ve gelişim düzeylerine uygun olarak düşünülmelidir. Deniz kalabalık ve hareket algısını güçlendiren bir karaktere sahiptir. Bu da zaten hareketli olan çocukların psikolojisini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu yüzden sakinlik hissini artıran, aynı zamanda çocukları sıkmayacak yaratıcılıkta iç mekânlar tasarlanmalıdır. Çocukların sürekli çocuk kalmayacaklarını ve değişken ihtiyaçları da düşünüldüğünde esneklik de önemli bir kriterdir. Çok fonksiyonlu mobilyalarla oyundan çalışmaya dönüşebilen alanlar gibi tasarım kriterlerine başvurulabilir. Örneğin hem oyuncak hem kitaplık olabilen çok fonksiyonlu bir raf bu anlamda iyi bir iş görecektir. Ancak yatlarda çocuklara ait iç mekânlarda yine kilit nokta, psikolojik konfordur. Özetle; denizdeki çocuk mekânı kesinlikle karadakinden farklıdır ve farklı tasarlanmalıdır.☸

  • Yeni nesil denizcilerin yakın markajında SIRENA 48

    Yeni nesil denizcilerin yakın markajında SIRENA 48

    Sirena Yachts’ın merakla beklenen 16 metre boyundaki Sirena 48’inin ilk gövdesi Cannes Yachting Festival 2023’te dünyaya tanıtılmıştı. Dinamik tasarımı, kişiselleştirilebilir pek çok donanım seçeneğiyle genç kuşakların gönüllerini çelen motoryat, tersanenin ikonik modellerinden birisi olmaya aday.

    Türkiye’nin dünyaca ünlü seri yat üreticisi Sirena Yachts, geçen yıl Cannes’da heyecanla beklenen Sirena 48’in ilk gövdesini suya indirmiş ve motoryat kısa sürede art arda sipariş almıştı.

    Lüks özellikleriyle öne çıkan model, sektördeki en rekabetçi uzunluk aralığı olarak bilinen 40 ila 100 feet arasında iddialı bir konumda yer alıyor ve Sirena’nın mevcut ürün serisini (Sirena 58, Sirena 68, Sirena 78 ve Sirena 88) tamamlıyor. Daha küçük ebatlara sahip iyi düşünülmüş boyutu sayesinde yeni nesil teknecileri ve deniz tutkunlarını hedef alıyor. Sirena 48, bugüne kadar 20’yi aşkın satış adedini yakalayarak şimdiden pazarda popülerliğini garanti altına almış durumda. Bu kompakt tasarımın en büyük avantajı sahiplerinin Sirena 48’in dümenini kendi eline almasına olanak tanıyor oluşu. DEVAMI TEMMUZ 2024 SAYIMIZDA…

  • Omega ve deniz çayırları

    Omega ve deniz çayırları

    Bugüne kadar toplam 62 Yunan adasına gittim. Her seferinde günler öncesinden planlar yaparak, adalar hakkında kitaplar okuyarak, tonlarca mazot harcayarak ve zaman zaman fırtınalarla boğuşarak… Şimdi bu zorlu adaların birçoğunu aynı gün içinde sinek gibi dolaşınca bunca yıldır verdiğim emekler gözümden film şeridi gibi geçti. Eve döndüğümüzde ise gördüklerimize mi duyduklarımıza mı delirelim bilemedim.

    Hayatta en büyük lüks, dostlarımızla geçirilen güzel zamanlar… Pandemi döneminde çıkardığımız derslerin en önemlisi bu galiba. O yüzden böyle bir fırsat olduğunda ne kadar işim yoğun olsa bile kaçırmak istemiyorum. Mayıs ayının son haftası sevdiğim bir dostumdan böyle bir teklif gelince ‘iş bir yere kaçmıyor Emir çık yola’ dedim. Gerçi mevzu da seksiydi, biraz onun da etkisi oldu. Bu dostumuzun yeni aldığı Tecnohull Omega 47 botunu Atina’dan getirecektik. Arkasında 3 x 500Hp Racing motorlar ile testlerde 82 deniz milini görünce heyecan biraz daha arttı bizlerde. Altı koltuk için altı arkadaş yola çıktık ama ilk gün bir arkadaşımızın uçağı kaçırması ile beş kişi Tecnohull’ın Atina’daki fabrikasına vardık. 

    Botumuz hangarda heybetli bir şekilde bizi bekliyordu. Kullanım talimatlarını dikkatlice dinleyip videoya aldıktan sonra botu suya indirttik. Suya inince doğal olarak hangardaki heybetinden biraz kaybetse de yakışıklılığı iyice ortaya çıktı. Burada fabrikaya bir parantez açmak istiyorum. Yıllar evvel Tecnohull 999 botumu almaya gittiğimde doğru düzgün tuvaleti bile olmayan, sanayi mahallesinde dökük bir dükkânla karşılaşmış ve büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Dünyanın en performanslı RIB’lerini yapan bir firmanın böyle perişan bir yerde üretim yapıyor olması çok üzücüydü. Bu sebepten bugün geldiği noktayı görmek çok gurur vericiydi. İnanılmaz şık ve pırıl pırıl bir fabrika ile karşılaşınca kurucu ortağı Jerry’i tebrik ettim. 

    MYKONOS GÜNCELLEMESİ

    Hava raporu sonraki günleri rüzgârlı gösterdiği için rotamızın ilk durağının kuzeyde olması gerektiğinde hem fikir olup dümeni Mykonos’a kırdık. Benim yazılarımı okuyanlar bilir ‘rüzgârın lanetlediği ada’ derim hep bu dünyanın gözbebeği, şeytan adalarının kralı için. Denizciler için en sıkıntılı yollardan biri, megayatlar için ise sezonda yer bulması en zor yerlerdendir. 47 feet botumuzla haşırt diye iki saatte geçince bu parkuru biraz heyecanı kaçsa da yaz başlamadan kendimizi güncellemek için çok iyi bir fırsat oldu.

    Havanın nispeten serin olması ve yan kapama tentelerinin olmaması yüzünden yolun sıkıntılı geçeceğini anladığımız için iki üç gün havanın düşmesini beklemeye başladık. Bizim hanımlar için bu bahane pek inandırıcı gelmese de gerçek buydu. Çünkü hız denemeleri yaparken yan kapamaların 40 deniz mili süratten fazlasına dayanamadığını keşfetmiştik.

    Uçağı kaçıran arkadaşımızın bütün bir günü havalimanında geçirmek pahasına olsa da akşam saatlerinde katılımıyla Mykonos güncellemesini yapmaya başladık. 

    İkinci günün sonunda artık sıkılmaya başladığımızda Windy’den iyi haber geldi ve ertesi gün benim en sevdiğim ada olan Paros’a zıpladık. Zıpladık diyorum çünkü sıkıcı bir şekilde çok kısa sürdü. Planımız, Temmuz ve Ağustos’ta kuvvetli rüzgârlar sebebiyle plan yapıp gitmek çok zor olan şeytan adalarının en can alıcı yerlerini oraları görmemiş arkadaşlarımıza göstermekti. Fragman tadında olsa bile en azından görebildiğimiz kadar çok yeri vızır vızır dolaşmak onlar için keyifli oldu ama ben çok değişik bir duyguya kapıldım.

    ADALARA “CE-E” YAPIYORUZ

    Çoğu zaman eşimle, bazı zamanlar da dostlarımız ve ailemizle toplam 62 Yunan adasına gittim. Her seferinde günler öncesinden planlar yaparak, adalar hakkında kitaplar okuyarak, tonlarca mazot harcayarak ve zaman zaman fırtınalarla boğuşarak. Bunların en zor bölümleri şeytan adalarının etrafında gerçekleşmişti. Paros, Sifnos, Polyagos, Milos gibi adaları aynı gün içinde sinek gibi dolaşınca bunca yıldır verdiğim emekler gözümden film şeridi gibi geçti.

    Yeni bir adaya gitmek, orayı tanımak benim için her zaman kutsal bir mevzuydu ama yanımdakilere bakınca denize girip daha şortu kurumadan hadi öbür adaya bakalım diyen arkadaşlar gördüm. Mesela bir yelkenci için buraları gezmek belki bir yaz sezonu demek. Şımarıklık yapıyormuşuz hissine kapılsam da anın keyfini çıkarmak için bu gereksiz hassasiyetlerden sıyrılıyorum. Yine veriyoruz gazı 40-50-60 derken orada bekle diyorum teknenin sahibi arkadaşıma. Benzine bakıyoruz tekrar Sifnos’a uğrayıp yakıt almazsak Paros’a dönemeyeceğimizi anlıyoruz. Nasıl olsa deposu büyük diye sabahtan beri adalara “ce-e” yapıp dönüyoruz hız denemeleri hatta zaman zaman sınırları zorlama girişimleri ile.

    Polyagos’un cam gibi sularının üstünde denizi seyretmek yerine başlıyorum Sifnos’ta daha önceden telefonunu aldığım bir araba kiralama şirketini arayarak yakıt kamyonu şoförünün cebini alıyorum ve şansımız yaver gidiyor adam hemen geliyor. Yakıtın üstüne burada harika bir yer var diyerek onları Sifnos’un güneyinde bulunan Omega 3 restoranına götürüyorum. Kumların üstünde gelen yemeğe bayılıyorlar ve iki üç saat takıldıktan sonra tam ayılacakken hesabı görünce tekrar bayılıyorlar. Kumların üstündeyiz ama hiç öyle Yunan tavernası tarifesi yok, bildiğin okkalı Bodrum hesabı.

    Dönüşte “Armatore” yazısındaki “1-2-3 saniye, 1 Euro gitti” hesabı aklıma takılıyor. Göstergede her litre eksilmesinin aralıklarını sayarak başlıyoruz. 40 knot ile giderken 15 saniyede 1 litre gittiğini tespit ediyoruz. Sonra 55-60 knot aralığında 10 saniyede 1 litre gittiğini dehşetle gözlemliyoruz. 70 knot ve üstünde ise motorların Khaleesi’nin ejderhalarına dönüştüğüne şahit oluyoruz. Benzini içiyor derler ya, bunlar fondip yapıyor. 

    Dönüş günü tenteleri tekrar patlatmamak için daha makul bir şekilde 40 knot ortalama süratle Ege’nin en zor parkuru olan şeytan adaları ile 12 Adalar arasını hafif çırpıntılı bir suda yine haşırt diye geçip kendimizi Leros’a atıyoruz. Bizim tarafa geçince eve gelmiş hissine kapılıyoruz ve kendimizi aynı zamanda adanın belediye başkanı olan Dimitri’nin kollarına bırakıyoruz. Şaşırtıcı bir hızla önceden hazırlığı başlamış evraklarımızı toparlayıp pasaport kontrolünden geçiyoruz ve bir kahve içimlik zamanda işimiz bitiyor.

    EVE DÖNDÜĞÜMÜZÜ İDRAK ETTİK!

    Yalıkavak’a gelip pasaport kontrolünden geçtikten sonra maalesef eve döndüğümüzü idrak ediyoruz. Annemi ziyaret edip beraber bir yemek yiyip sonra uçağa gitmek üzere arabayı beklemeye başlıyoruz ki ‘trafik kilit, gecikiyorum’ diye şoför arıyor. Yolu kazmışlar! Araba uzun bekleyiş sonucu geliyor ama Yalıkavak-Gündoğan arası trafik çilesi bitmek bilmiyor. Daha mayısın sonunda bu haldeyse yazın ne olacak buraların hali düşüncesi ile burnumuzdan geliyor. Yollarda beton kamyonları, tırlar, vidanjörler hatta dev sondaj kamyonu bile var. Toz, toprak, keşmekeş. Her yer, her delik inşaatlaşmaya ve doğayı yok etmeye son hızıyla devam. Moralimiz bozuluyor. Gündoğan burnundaki cinayeti görünce ben dayanamayıp sövmeye başlıyorum. Fransa’da ölüm cezası olsa yapanların idam edileceği bir inşaat ve hiç kimse bir şey yapamıyor. Bu sadece çarpıcı bir örnek ama yarımadanın her köşesi böyle. Koca bir ülkenin ve dünyanın gözü önünde canım Bodrum’a bağırta bağırta tecavüz ediliyor herkes ‘yeni neresi açılmış’, ‘hesap kaç para geliyormuş’ onun peşinde. YAZIKLAR OLSUN, YAZIKLAR OLSUN, YAZIKLAR OLSUN. Allah’ınızdan bulursunuz inşallah demekten başka elden bir şey gelmiyor. Bodrum’da doğaya tecavüz etmek artık normalleştiği için deniz yazarlarımız acaba Göcek’i kurtarabilir miyiz diye çırpınıyor ama orada tren kalkalı çok oldu. Sözüm ona doğayı koruyacak MUÇEV eli ile pis ‘Faliyetler’ oluyor. Bilerek ‘faaliyet’ yazmadım çünkü kendi internet sitelerinde faaliyetler başlığı ‘Faliyetler’ olarak yazılmış. Varın gerisini siz hayal edin. Göcek’te şamandıralar gelecekmiş de deniz çayırları korunacakmış, tekneler belirlenen mapalara bağlanacakmış da üç günden fazla aynı yerde kalamayacakmış. ANDERSEN’DEN MASALLAR, YERSEN.

    Regülasyonlar gelecek artık çok sıkı olacak deyip korkutarak tekne sahiplerini Türk bayrağına geçirmek için kandırdınız ve hiçbir yasa ve düzenleme getirmediniz. Komşumuz Yunanistan, deniz taşıtlarından her ay vergi toplarken, denizlerini korumak için her sene yeni vergiler ve kurallar getirirken bizde devasa tekneler özel tüketim vergisi bile ödenmeden alınıp koyların içine çökmeye ve etmeye devam ediyor. Neymiş deniz çayırları korunacakmış. Biz valla yıllardır yazarak hatta bağırarak, çığırarak ‘DENİZ HIYARLARI’nı temizleyemedik, belki siz çayırları korursunuz. Bodrum’da gözle görülen çayırları korumayanlar, Göcek’te denizin dibindeki çayırları nasıl korursa ancak o kadar korunur.

    Keyifle oturup keyifli bir şeyler yazayım diyorum ama sonra esas yazıp küfretmem gereken şeyler aklıma geliyor. Tansiyonum yükseliyor, asabım bozuluyor. 80 mille adaları gezerken yazının geldiği noktaya bak. Yazı duvara çarptı resmen. Deniz çayırlarını koruyacağız diyorlar yaaa!!!

    Neyse çok uzun zamandır yazı yazmıyordum ama hızlı bir yazı ile size bir “ce-e” demiş oldum.☸