Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Ali Sami Yen’in denizciliğimize katkısı

    Ali Sami Yen’in denizciliğimize katkısı

    Ali Sami Yen, Türk futbol tarihine iz bırakmış bir şahsiyettir. 65 yıllık hayatına (1886-1951) çok büyük katma değerler sığdırmıştır. Ali Sami Yen’in futbol dışında en büyük katkılar sağladığı bir alan da denizciliktir. Onun Türk amatör denizciliğinin kuruluşu ve gelişmesindeki öncü yeri pek bilinmez.

    Fotoğraflar GALATASARAY MÜZESİ ARŞİVİ, BAŞLANGIÇTAN 1980’E KADAR GALATASARAY DENİZCİLİK TARİHİ KİTABI, SULTANİ (KASIM 2019 SAYISI), WIKIMEDIA

    Futbol tarihimizin mihenk taşlarından Ali Sami Yen, Türk edebiyatının önemli isimlerinden, ilk Türkçe roman, ilk Türkçe ansiklopedi ve sözlük yazarı Şemsettin Sami’nin oğludur. Ali Sami Yen, II. Abdülhamit iktidarı sırasında Galatasaray Mekteb-i Sultanisi öğrencisi iken, 1 Ekim 1905’te birkaç sınıf arkadaşı ile okulda bir futbol takımı kurmaya karar verir. 1912 yılında dernekleşen Galatasaray Futbol Takımı’na 1905-1918 yılları arasında kurucu başkanlık yapan Ali Sam Yen kuruluşunda ülkülerini şu cümle ile açıklıyordu: “Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek.”

    MAVİYE YÖNELİŞİ

    Ali Sami Yen 65 yıllık ömrünün büyük kısmını Galatasaray Kulübü’ne, Türk futboluna ve sporuna adadı. 1923 yılında Cumhuriyet ile kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Dernekleri Federasyonu) kurucuları arasında yerini aldı. 1926-1931 arasında Milli Olimpiyat Komitesi Başkanlığı’nı yürüttü. Ali Sami Yen’in futbol dışında en büyük katkılar sağladığı bir alan da denizciliktir. Onun Türk amatör denizciliğinin kuruluşu ve gelişmesindeki öncü yeri pek bilinmez. Arnavutluk’tan göç eden ve deniz kültürüne uzak, edebiyatçı bir aileden gelmiş olmasına rağmen Kanlıca gibi Boğaz’ın en güzel yerlerinden birisinde doğmuş olması, onun küçüklükten itibaren denizle buluşması, gemileri, tekneleri seyretmesi temel denize yöneliş duygularını tetiklemiş olabilir. 13 kurucu okul arkadaşı içinde daha sonra “sivil amiral” olarak haklı şöhrete sahip olacak deniz ve denizcilik âşığı gazeteci Abidin Daver’in de bulunması Ali Sami Yen’in şüphesiz Galatasaray Kulübü’ne ve dolayısıyla dönemin Türk amatör denizciliğine yeni boyut getirmesinde önemli rol oynamış olabilir. Galatasaray’ın kurucuları arasında bulunan ve kulübün yetiştirdiği en önemli değerler arasında yer alan Abidin Daver’in Türk denizcileşmesine büyük katkı sağlayan bir şahsiyet olduğunu ekleyelim. 

    Onun sayesinde Galatasaray’ın bu topraklarda kurulan ilk milli denizcilik kulübünün öncüsü olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bugün Türk futbol camiasının büyük değerlerinden birisi olan Galatasaray Kulübü, kurucusu Ali Sami Yen’in denizcilik mirasını onun 100 yıl önceki heves ve enerjisi seviyesinde koruyabilmiş olsaydı şüphesiz Türk halkının denizcileşmesine büyük katkı sağlanmış olurdu. Zira Ali Sami Yen sadece futbol değil denizciliğin de bir halk öncüsü idi. Türk milletinin bugüne kadar devlet tarafından sağlanamayan denizcileşmesine katkı sağlamaya II. Abdülhamit istibdadında bile başlayabilen bir liderdi. 

    GALATASARAY’DA DENİZCİLİK MÜZESİ

    Tüm süreç Ali Sami Yen’in deniz ve tekne sevgisi ile başlıyor. Mehmet Şenol tarafından yazılan “Gayriresmi Futbol Tarihi” (Mundi Yayınları, 2020) isimli kitap ile Celal Gürsoy tarafından 2017 yılında yazılan “Başlangıçtan 1980’e Kadar Galatasaray Denizcilik Tarihi” isimli kitapçık bu konuda önemli bilgilerle konuya ışık tutuyor. Şenol’un kitabında yer alan, Ali Sami Yen’in hatıratında ilgili girdiler şöyle: “1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması yeni bir sporun başlamasına vesile oldu. Bu, denizcilik idi. Bütün kotra (yelkenli 5-8 metrelik motorsuz tekne) ve futalar (kürek sporu yapılan ince uzun, dar tekne) müsadere edilmişti. Donanma cemiyeti su sporlarını yaymak için bunları kulüplere dağıttı (Donanma Cemiyeti’nin 5 sene önce kurulduğunu not edelim, CG). Başka şekilde malik olamayacağımız vasıtaları ele geçirmenin heyecanı içinde, tüm sevme kabiliyetimizle kendimizi bu spora verdik. Ben yakın seferler kaptanlığı sınavına hazırlandım. Porsunluk (gemicilik işleri), vardabandıralık (denizde görsel haberleşme) öğrendim. Bir kotranın bütün hizmetleri aşamasından geçtim ve bugün Galatasaray Lisesi’nde bulunan bir küçük denizcilik müzesi vücuda getirdim.”

    Daha sonra zaman hızla akıyor. Moda’da İtalyanlara ait bir lokal, savaş dolayısıyla hükümet tarafından el konulduktan sonra Galatasaray Kulübü’ne veriliyor. Ali Sami Yen sayesinde deniz kıyısındaki bu mekân, kulübün denizcilik lokali haline getiriliyor. O güne kadar kazanılmış tüm kupalar da buraya getirilerek ayrıca ilk küçük çaplı spor müzesi de kurulmuş oluyor. Daha sonra 1915 yılında kulübün denizcilik branşının Fenerbahçe’deki tek katlı Hotel Beau Rivage (Güzel Kıyı)’ya taşınma sonrası kulüp gerek savaş nedeniyle el koyma gerekse bağışlarla elde ettiği futa ve sandallarla kulüp üyelerini yüzme, sutopu, tramplen atlama, kürek, yelken gibi deniz sporlarından yararlanmaya çağırıyor. Bu arada futbolcuların aynı zamanda yüzme ve kürek dallarında da müsabakalara katıldıklarını görüyoruz. 

    İNCİ’NİN BAŞARILARI VE EL İSKANDİLİ

    Bu kulüp, yani Galatasaray’ın denizcilik branşı ilk kez 1914 yılında yapılan Moda kürek yarışlarına başarıyla iştirak ederek, camiayı denizcilik hayatının içine taşıyor. Ali Sami Yen’in kurmuş olduğu Galatasaray Denizcilik Kulübü, Donanma Cemiyeti’nin yaptığı yarışlara da katılmaya devam etmiş ve pek çok yarışı birinci bitirmişlerdir. Denizciliğe yönelik faaliyetlerde kullanılan, savaşta el koyularak elde edilen yolenin (yawl) “İnci” ismini taşıdığını anılarda okuyoruz. İnci teknesi 1917 yılında yapılan Fenerbahçe-Kınalıada yarışında Alman denizcileri geçerek birinci olmuştu. Bu konuda anılarında şöyle diyor: “Vaktiyle Donanma Cemiyeti’nin yaptığı yarışmalarda birinciliği kazanmak için bütün kudretimizle çalışır bütün şahsi vasıtalarımızı da burada kullanırdık.”

    Fenerbahçe’deki yeni mekânda sergilenen kupalar ve fotoğrafların yanına Ali Sami Yen daha sonra denizcilik objelerini eklemeye başlıyor. İlk obje, bir “el iskandili” oluyor. Hatıratında konuya şöyle değiniyor: 

    “O sıralarda kotra eksiklerinin tamamlanması için kalafat yerinde sık sık dolaştığım bir gün, ihtiyar bir gemicinin sattığı bir derin su iskandilini 15 kuruşa almaya muvaffak olmuştum. Çok eski modası geçmiş bir alet idi. Fakat temizleyip parlattıkça gemicilik odamızın masasının üzerinde kendisini gösterdi. Yanına ikinci bir alet getirme hevesi yavaş yavaş denizcilik müzemizin ortaya çıkmasına yol açtı. Kendi vasıtalarımızla muvaffak olamadığımız aletleri de bizi teşvik etmek isteyen o zamanki Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan almıştık. O tarihte futbol kulübümüzün merkezini Beyoğlu’ndan Kalamış Koyu’na taşımıştık. Evde kendim için toplamış olduğum spor resimlerini de kulübe getirdim. Mevcut kupalarımıza üç camekân temin etmiştik. Deniz ve kara sporlarına ait hatıralar bir araya gelince cazibesi büyüdü ve bu suretle yavaş yavaş Galatasaray Müzesi ortaya çıktı.”

    BEDEN TERBİYESİ VE SPOR ÖĞRETMENİ

    Ali Sami Yen’in Galatasaray’ı denizcilik alanında ileri taşımasının bir nedeni de kulübün üyelerinin büyük çoğunluğunun Kadıköy’de oturması ve denizle iç içe yaşamasaydı. Onun denizciliğe katkılarına bir diğer destek de Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan geliyordu. Bu süreç içinde Cemal Paşa deniz tutkunu Ali Sami Yen’e Şubat 1917’de hayatı boyunca unutmayacağı bir görev verdi. Heybeliada Bahriye Mektebi’nde beden terbiyesi ve spor öğretmenliği görevi kendisine tevdi edildi. Bu konuyu bir söyleşide şöyle anlatıyor: “Bu çalışmalar ile çok alakalı olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Bahriye Mektebi’nden Ferit Bey’in de talebiyle beni bu mektebe beden terbiyesi ve spor öğretmeni olarak tayin etti. Bu tesadüf olmasaydı belki ben de Çanakkale’de şehit düşen arkadaşlarımın arasına girecektim. Cemal Paşa hiçbir yardımı benden esirgemedi. Terbiyeli, disiplinli, çalışkan ve her cepheden tam tesisatlı bir deniz muhittin içinde geçirdiğim birkaç sene tabiata ve sonuçta spora yatkınlık açısından beni en çok tatmin etmiş olan senelerdir.”

    Ali Sami Yen’in sadece futbol ve denizcilik değil, izcilik, avcılık, trekking ve tenis dallarında Türk sporuna büyük kakılar sağladığını ekleyelim. Onun vizyonunu bugün bile anlamak kolay değil. 

    VE GÜNÜMÜZ MANZARALARI

    Türkiye maalesef bugün devleti ve halkı ile denizci olamamıştır. Bugün futbolun yanında yelken, yüzme, kürek, su altı sporlarının kısacası su sporlarının kitlesel merak ve takip konusunda adı bile geçmiyor. Belediyelerin pek çoğunun futbol kulüpleri olmasına rağmen, yüzme, yelken ve kürek kulüpleri yok. Halka bedava yüzme eğitimi verecek kursları açan belediye sayısı o kadar az ki, bu tip kursların açılması, basında haber niteliği taşıyor. Futbol camiasının içine düştüğü acıklı durumu ise, arsız neoliberal kapitalizm ve ahlaksız kazanma hırsının toplumu getirdiği karanlık durum özetliyor. 

    Her sene yüzme bilmediği için yüzlerce çocuk ve gencimizi boğulma sonucu kaybediyoruz. Bir tek futbolcuya verilen transfer parası ile gençlere yüzme kursları açılabilecekken, her sene yaşanan acıklı tabloya sadece bakıyoruz. Belediyeler de büyük spor kulüpleri de kitlesel denizcileşme eğitimine kaynak ayırmıyor. Bugün İstanbul Boğazı’nda bütçesi pek çok ilden yüksek ilçeler var ancak koskoca Boğaziçi’nde başta Sarıyer olmak üzere hiçbir yerde deniz kulübü yok. Diğer yandan marina ve özel tekneler sayısal olarak son yıllarda artmış olsa da bu artışa paralel amatör denizcilik ruhu ölüyor. Artan tekne sayısı hedonizm, kişisel statü sembolü ve prestij aracına dönüşümle izah edilebilir. Maalesef denizlerimizde çoğunluk görgüsüz ve kara paranın tekneleri dolaşmaktadır.

    Bugün Galatasaray dahil hiçbir büyük futbol kulübü denizciliği bir kamu ülküsü ve halkın doğa ile uygarlığa erişim aracı olarak benimsemiyor. Büyük spor kulüplerinin su sporları branşları ile Türkiye Yelken Federasyonu ve Türkiye Yüzme Federasyonu asli amaç olarak olimpiyatlara su sporlarında gençler yetiştirmeyi hedefliyorlar. Gönül isterdi ki bu büyük kulüpler ve federasyonlar fakir gençlerin denizciliğe yönelmesinde, yüzme, temel yelken ve kürek öğrenmesinde rol oynasın. Keşke Ali Sami Yen’in 100 yıl önce denizcilik kültürü boyutunda hissettiklerini bugünün kulüp ve devlet yöneticileri hissedebilseydi. Ali Sami Yen’in 15 kuruşa hurdadan aldığı derin su iskandiliyle denizcilik müzesi kurmuş olmanın onda yarattığı heyecanın milyonda birini bugünün yöneticileri yaşamış olsaydı her halde farklı bir Türkiye olurdu. Yaşar Kemal’in dediği gibi, “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.’” Dilerim bu yazımı gereken görgülü kişiler okurlar ve ders çıkarırlar. 29 Temmuz 1951 tarihinde sonsuzluğa uğurlanan Ali Sami Yen’in Türk futbolu, amatör denizciliği ve sporuna yaptığı katkılar önünde saygıyla eğiliyorum.☸

  • Always take the weather*

    Always take the weather*

    Teknenizin TV’de gördüğünüz birçok tekne gibi felakete uğramasını istemiyorsanız “always take the weather”…

    *“Daima hava durumunu alın” Ben Yeni Zelanda’dayken Crowded House’un bu şarkısı çok popülerdi.

    Kasım ayı hışımla geldi (Kasım 2023). Tenha koyların tadını çıkarırken her sabah yeni çıkmış taze simit ararcasına telefondaki hava tahmin aplikasyonlarında taze tahminlere bakarım. Önümüzdeki hafta Gökova’da yağmur ve biraz kuvvetli rüzgâr veriyor, marinaya dönüp, kirli çamaşırları toplayıp, eve gitme zamanı. Bakalım gelecek yağmur, benim küçük bahçeyi sulamanın ötesinde tüm ülkede boşalan barajlara biraz can suyu olacak mı? Yoksa yine gemi azıya alıp topladığı bütün suyu birden döküp baraj yerine TV’yi sel felaketi haberleriyle mi dolduracak? Derken, doldurdu da…

    Denizle ilgili herkes hava raporlarını şöyle veya böyle izler, izlemelidir de. Denizci bir ülke olan Yeni Zelanda’da “Always take the weather” (Crowded House – Weather With You) diye bir popüler şarkı bile vardı. Ben teknede olmasam bile alışkanlık her sabah kalktığımda, marinada emniyette olsa da Kelebek’in olduğu bölgedeki hava raporlarına bakarım. 

    Ara sıra da “dünyada neler oluyor?” diye haritanın çemberini genişletip bakarım. Bendeki bir aplikasyon Karadeniz’in batı kısmında 1000 mb altına düşmüş bayağı sıkışık bir alçak basınç hücresi oluştuğunu gösteriyordu, bizim kıyı da özellikle İstanbul’dan Zonguldak’a kadar kıpkırmızı, 40 knot rüzgâr, 7,5m dalga boyundan bahsediyordu. Bu büyüklükte dalgayı okyanusta görmedim diyebilirim.

    Atlantik’i bayağı sert havada batıdan doğuya geçip Portekiz’e vardığımızda su almak, tuzlama olmuş Kelebek’i yıkayıp kendimize gelmek için balıkçıların iskelesine yanaşmıştım, alçak metcezirden istifade Kelebek alçakken ana yelkeni de basıp yıkamak istedim. Yelkeni açtığımda ikinci camadan hattında bir zehirli mor “man o war” denizanası yapışmıştı, o bile 4-5 metreyi geçmez. Düşünebiliyor musun havayla boğuşurken, üstümüzden dalgalar geçerken, bir de “tentacle” bacakları, biraz aşağıda dümende olan bana vursaydı! 

    Eğer tahmin doğru çıkarsa 7,5m dalga kıyıya vurup kırılınca önüne geleni süpürecek, umarım tedbir alırlar.

    HAVA RAPORUNU CİDDİYE ALMAK

    Yazıyı yazarken, TV, Rusya’dan gelip Ereğli Limanı’na sığınmaya çalışırken batan gemiden kaybolan gemicilerin arandığı haberini geçiyor.

    Günümüzün hava raporları günler önce yolda olan fırtınayı bildiriyor, bu raporları yapanlar cam küreye bakmıyor, dünyamız etrafında yerleştirilmiş sensörlerden ve uydulardan basınç değişikliklerini, nem vs değerlerini, yönlerini analiz edip tahmin ediyorlar. Benim tecrübeme göre, 10 gün sonraki tahminin hassas olmasını bekleyemeyiz ama üç gün sonrasına inanmalıyız. Ben, 10 günlüğü de aklımın köşesine koyar planlarımda ciddiye alırım. 

    Rusya’dan Türkiye en uzak mesafe 300 mil, yavaş olsa da bir kargo gemisi bilemedin 1,5 günde geçer ya da oturur oturduğu yerde. Orada değildim, uzaktan ahkam kesmeyi sevmem ama, hadi havaya yakalandın, gerçi bu kadar yakın mesafede yakalanmak için aklıma ya çok cesaret ya da ticari ekonomik zorlamalar geliyor, dediğim gibi orada değilim, bilmiyorum.

    Bizim kıyılar kuzey rüzgârında “lee shore” rüzgâraltı kıyı, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi limana yaklaştığında, her şeyi doğru yapmalısın. Senin elinde olmayan şanssız arızalar hariç, hataya, pardon deyip, tekrar deneme lüksün yok. O yüzden rahat olmayacaksan da açıkta havanın geçmesini beklemeyi düşünmelisin. 

    METCEZİR VE DALGALAR

    Bizim sulardaki metcezir (Türkçesi gelgit) çok az olduğundan hesaba katılmaz. Ara sıra alışılmışın üzerinde denizin yükselmesi ve alçalması hayretle karşılanır, denizle bilgimiz nispetinde, TV’de acayip haberler görürüz, “Deniz 15 m çekildi! Deniz taştı!” gibi. Deniz yükselir, alçalır. Çekilmesi, gelmesi izlediğin yerin tabanına göre değişir. Haberciler için “deniz 30 metre çekildi”, “1 metre alçaldı”dan daha ilgi çeken magazin haberi oluyor. 

    Gelgit olayının ayın ve güneşin dünyamız üzerindeki çekim kuvvetinden olduğunu biliyoruz. Ay ve güneş bizim denizlerimizdeki su kitlesini de çekiyor ama Cebelitarık ve Süveyş Kanalı hariç dünyanın okyanuslarına bağlantısı olmayan Akdeniz ve uzantısı olan Adriyatik, Karadeniz ve Ege Denizi kapalı denizler. Buralarda suyun hareketi kısıtlı. 

    Bizim suların yükselip alçalmasında, havanın basıncı ve rüzgâr yönü, ayın çekim kuvvetinin yarattığından daha etkili oluyor. Basit düşünelim, alçak basınç denizin üzerindeki baskıyı hafifletiyor, su yükseliyor, yüksek basınç bastırıyor. İkincisi rüzgârın yönü kıyıya doğru devamlı ve kuvvetli eserse, bir de o kıyı İzmir gibi bir körfezin içi ise rüzgâr, yüzey suyunu körfeze dolduruyor. 

    Bu normal günlük rüzgârda da oluyor ama olduğundan dikkat bile etmiyoruz, ama rüzgâr fırtına şiddetine çıkar ve uzun sürerse oluşan duruma “storm surge” fırtına kabarması denir. Karadeniz sahilindeki durum bu. 7,5 metrelik yumuşak dalga treni bizim kıyıya yaklaşıp sığı suda tökezlenip kırılınca felaket oluyor, bir de bu çarpan dalga geri tepip arkasından gelene çarpınca dalga duvarı yükseliyor.

    ABD kıyılarındaki inşaatların yapımında, en yüksek gelgit seviyesi üzerine, yıllarca izlenmiş fırtınaların (malum orada bir de hurricane var) datalarındaki değerler hesaba katılır, marinalardaki pontonların bağlı olduğu kazıklar o yükseklik düşünülerek çakılır. Bizim Karadeniz kıyısındaki yollardan belki imkânsıza yakın ya da ekonomik kolaylığından yüksek inşa edilemeyenler, hiç değilse dalgaların getirdiği denizi çabuk tahliye edebilecek büyüklükte drenaj sistemiyle donatılır, vuran yüksek dalganın getirdiği su hemen denize döndürülebilirse fırtınaları daha az hasarla atlatabiliriz.

    Bir küçük anı: Yeni Zelanda’da 15 mil içerde Whangarei nehri kıyısında. Şehrin ortasındaki nehirde küçük marinamsı/barınakta nehre çakılı kazıkların üzerinde, oto lastiğinden, yüzen halkalara bağlıyız. Normal gelgitle günde iki defa yükselip alçalıyoruz. Okyanusta olan yakın bir cyclone (tayfun)’un ittiği su nehrin suyunu yükseltti, kazıkların tepesi suya gömülecek. Bizim halatları ağaç olan kazığa çiviledim de boğulan kazıktan çıkmadık. 

    3 İLA 5 KUVVETİNDE, ZAMAN ZAMAN 6 KUVVETİNDE 

    Bu devirde bu nasıl hava raporudur? 90’lı yıllarda hava raporunu Ege’de Yunan radyosundan alırdık. Bizimki o zaman da böyleydi, bir de en doğru tahmin diyorlardı! Tabii bütün atlara oynarsan biri kazanacak. TV’de hava raporları magazin haberi gibi, belki cahil tabaka anlasın düşüncesi var, sen aşağı ineceğine onları yükseltmek daha doğru değil mi?

    Meteoroloji deniz adamı için hayati önemi olan bir konu. Ben bugünkü çok ileri hava tahmini aplikasyonlar, internet öncesinden beri Passage weather programını takip ederdim, nedeni hava haritasını isobarlarıyla verir. Arka arkaya iki, üç günlük haritayı incelediğinde, barometreyle de karşılaştığında sistemin nereye, ne hızla gittiğini anlar, ona göre istikbalini tahmin edersin. Meteoroloji bürosunda da öyle yapıyorlar. TV’de neden böyle vermezler anlamıyorum. Biz keyfine denizciler için değil, hayatlarını denizden kazanan insanlar için. 

    ABD doğu kıyısında seyrederken, örnek, New York’tan Florida’ya gidiyorsun, ta 70’lerde VHF radyoda hava kanalında önünden geçtiğin kısım için tahmin ve olan hava raporu otomatik tekrarlanır, bir sonraki bölgeye geçtiğinde, diyelim Virginia biter North Carolina başlar. Bu sistem ta 1970’te böyleydi. 

    Bir diğeri rüzgâr ihbar sistemi vardır. Bunlar VHF radyoda her bülten önünde yayınlanır, 1. “Small craft advisory” Küçük tekneler için tehlikeli olabilecek 18-33 knot rüzgâr (teknenin küçük olup olmadığına kaptan karar versin, karşılaşacağın rüzgâr bu olacak demektir). 2. “Gale warning” (bizde gale atlanıyor, fırtınamsı gibi bir terim var) rüzgâr 34-46 knot. Bu ihbarlar limanlarda marinalarda gündüz flamalarla gece ışıklarla ilan edilir. Bu değerler ABD suları için. Bizim denizlerin fiziki durumuna göre değerler değişik olabilir. 

    Bizde Sahil Güvenlik denizlerimizde hava raporu diye meteoroloji müdürlüğünden aldığını aktarır ki benim tanıdığım hiçbir denizcinin bizim hava raporuna dayandığını duymadım. Düzeltmesi zor mu? 

    ASLINDA METEOROLOJİYİ ANLAMASI ÇOK KOLAY

    Çok basit, bize yeteceği kadarını tekrarlayalım: Rüzgârı yaratan olay sıcaklıktan başlıyor. Sıcak hava yükselir, onun boşalttığı hacmi de daha soğuk hava kitlesi doldurur. Yazın ortasında Ege’de kuvvetlenen Meltemi örnek alırsak; Büyük kara kitlesi olan Anadolu ısınır hava yükselerek alçak basınç alanı oluşturur, Balkanlar tarafındaki soğuk hava kitlesinin oluşturduğu yüksek basınç sistemi Anadolu’ya doğru yürür. Burada iki kuralı kafamıza yazalım. Kuzey yarım kürede 1. yüksek basınç sisteminde rüzgârlar saat yelkovanı yönünde biraz dışarı doğru, alçak basınç sisteminde tersine ve biraz içeri doğru eser. 2. yüksek basınç sistemi alçak basınç sistemini kovalar. 

    Egenin meltemine dönelim; Anadolu üstündeki alçak basınç merkezi etrafında saat yelkovanı tersine dönen rüzgâr Balkanlar’da oluşan sistemle Ege üstünde buluşur, Anadolu’nun şeklini takip ederek, Çanakkale’de kuzeydoğu, güneye indikçe kuzey, Bodrum’a yaklaştıkça kuzeybatı, Akdeniz’e dönünce batı eser. Bu izah bizim sularda dolaşana genel bir fikir verir.

    Meteoroloji uzmanı olmak gibi bir iddiamız yok, haritaları nasıl hazırladıklarını onlara bırakalım. Şimdi bizim için önemli olan, haritayı okuyup anlamaya odaklanalım. Eğer lütfedip ekrana koyarlar, iki kelimeyle izah ederlerse, eminim benden çok daha faydalı olurlar. 

    Topoğrafya haritası gördüyseniz, oradaki dağlara bakarsanız gördüğünüz eğri büğrü daireler, dağın eşit aralıklı yüksekliklerdeki kesitleridir. Dağın dik yamacında bu çizgiler birbirine yakın, yumuşak bir eğim olan kısmında aralıklıdır. Dağın dik yamacından akan nehir hızlı, öbür taraftaki yavaş akacaktır.

    Hava haritasındaki isobarların önemi de burada ortaya çıkıyor. Bu eğri daireler dağın yükseklik dilimleri gibi, eşit barometrik basınç aralıklı dilimleri. Örneğin arazide her 10 metre yükseklikte bir dilimlediyse, hava haritasında da her milibarda bir dilimlendiğini varsayalım. Bizim görünmeyen hava dağının tepesinden rüzgâr da bu eğime göre süratli akıyor. Bu sistemler arasında cepheler oluşabilir, oralara girmeyeceğim uzatmamak için, çok merak ederseniz eminim internetten fazla bilgi bulabilirsiniz, zevklidir de. Benim niyetim telefonunuzdaki haritaya bakarken üzerindeki okların neden o yönde olduğunu, ilerleyen saatlerde sistemin ne yöne, ne hızla gittiğini, neden kuvvetlenip zayıflayacağını onlar söylüyor diye değil bilinçli anlamanız. Modern meteoroloji ilmi dışında bir de Koptik fırtına takvimi var. Koptik takvimi Firavunlardan da önce oluşan takvim, Nil nehrinin taşma mevsimi esas alınarak başlamış. Google amca isterseniz size anlatır. Eskiden bir “saatli maarif takvimi” vardı, orada her gün bu takvimi de verirdi. ABD’de de “farmers almanac” var. Bu takvimler yıllarca izlenmiş doğa olaylarından toplanan bilgilerle ortaya çıkmış. Modern kafaya göre kocakarı takvimi dense de oradaki fırtınalar birkaç gün arayla her yıl tekrarlanıyor. Genel, uzun vade seyir planlamasında aklının bir köşesinde durmasının zararı yok.

    Teknenizin TV’de gördüğünüz birçok tekne gibi felakete uğramasını istemiyorsanız “always take the weather”…☸

  • Mavi dünya, 2024’e harç ve KDV haberleriyle giriyor

    Mavi dünya, 2024’e harç ve KDV haberleriyle giriyor

    2024’e renkli ve stresli haberlerle adım atıyoruz. Teknelere yeni bir bağlama kütüğü harcı, marina ücretlerine yeni bir KDV sürprizi, Göcek koyları için yeni ve agresif projeler… Denizciliği her boyutta bir gelir kapısı olarak yeniden tanımlama çabaları… Sosyal adalet unutulmaya başlandı. Amatör denizciliğin tıpkı mütevazı bir kır ya da deniz kasabası emeklilik hayatı gibi yaşanabileceği artık hiç hesaba katılmıyor. Haydi hayırlısı…

    2024’e adım attığımız şu günlerde, denizcilik yaşamımızda hayli renkli ve stres yaratan gelişmeler yaşıyoruz. Aslına bakarsanız bu gelişmelerin en can alıcıları, denizcilerin tümünü prensip olarak çok zengin kesim olarak kabul eden siyaset ve bürokrasi erbabının denizciliği bütçeye gelir yaratacak bir faaliyet alanı, denizcileri de “altın yumurtlayan tavuk” olarak görmesinden kaynaklanan yeni projeler.

    Mesela, teknelere getirilen yıllık harçlardaki mantıksızlık. Zaten şapka uçuran marina ücretlerine bir de yüzde 20 KDV uygulama planı. Göcek’ten başlayarak doğa harikası koyları belki kısa süreli, belki uzun süreli, ama her halükârda ücretli konaklama alanları haline getirme projeleri…

    Kısacası… Tablo şu: Aşırı avlanmayla denizlerdeki doğal yaşamın yok olma seviyesinde gerilemesi kimsenin umurunda değil. En gözden ırak koylarımızın bile ağırlıklı olarak kentsel ve tarımsal kirlilik nedeniyle can çekişmeye başlaması, omuz silkip geçilecek sıradan bir konu. 

    Ama amatör denizcilerden en yüksek geliri nasıl elde edebiliriz sorusu, sanki Ankara’nın en cazip sohbet konularından biri haline gelmiş durumda.

    Yanlış anlaşılmasın amatör denizciler harç, vergi ya da KDV’den kaçmıyorlar. Ama adaletli bir uygulama bekliyorlar. 

    • 5-7 metre boyundaki teknelerden 5.000 TL,

    • 7-9 metre boyundaki teknelerden 7.500 TL, 

    • 9-12 metre boyundaki teknelerden 10.000 TL, 

    • 12-15 metre boyundaki teknelerden 15.000 TL, 

    • 15-20 metre boyundaki teknelerden 25.000 TL, 

    • 20-30 metre boyundaki teknelerden 50.000 TL, 

    • 30 metreden büyük teknelerden 100.000 TL yıllık harç alınacak.

    YILLIK BAĞLAMA KÜTÜĞÜ HARCI

    Gelin, yeni gelişmelere bu açıdan sırasıyla bakalım…

    Eğer kültürü bir yana bırakıp rakamlara bakarsanız; yani amatör denizci belgesi (ADB) ve Türk bayraklı tekne sayısını tek gösterge kabul ederseniz, denizciliğimizin hızla ilerlediğini düşünebilirsiniz. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın (UAB) geçen yılki kayıtlarına göre ADB sayısı 1 milyonu, bağlama kütüğü sayısı da 100 bini geçmiş durumda. Son istatistiklerde bu 100 bin teknenin 36 bininin 6 metre ve üstü büyüklükte olduğu bilgisi yer alıyordu. 

    Muhtemelen 2023’ün son günlerinde 5 metre üstü teknelere ilişkin yeni bir veri tabanı analizi yapılmıştır. Çünkü 6 Aralık 2023 tarihinde bir torba yasa ile bağlama kütüğü harcı yeniden düzenlendi. Her yıl otomobillerden alınan MTV gibi, 5 metreden büyük özel teknelerden de boylarına göre bir bağlama kütüğü harcı alınması yasalaştı.

    Hem de hayli iddialı rakamlar… Yeni yasal düzenlemeye göre; 

    BİRKAÇ ÜLKE, BİRKAÇ ÖRNEK 

    Dünyada denizcilik kültürünün beşiği İngiltere gibi pek çok ülkede tekne vergisi / harcı yok. Ama bazı ülkeler özellikle 2000’li yıllarda uygulamaya başladı. Hatta bunlar arasında Fransa gibi hayli yüksek vergi koyanlar da var.

    Fransa’nın DAFN isimli bu vergisi, tekne boyu ve motor gücünün göz önüne alındığı bir denklemle hesaplanıyor. Sonra teknenin yaşına bağlı bir indirim uygulanıyor. Örneğin 10 metre tekne için 178; 16 metre tekne için 886 euro. Bu rakamın üstüne örneğin 20 HP motor varsa 20×35=700 euro geliyor. Ama tekne 600 HP motorlu bir yat ise 600×64= 38.400 euro eklenecek (yani motor gücü vergiyi inanılmaz artırabiliyor). Sonra 11-21 yaş için yüzde 33, 21-26 yaş için yüzde 55, 27 yaş ve üstü için yüzde 80 indirim uygulanıyor.

    İtalya, Nisan 2012 itibarıyla bir yıllık tekne vergisi sistemi uygulamaya başladı. Yine önce uzunluk üstünden bir baz rakam oluşturuluyor. Örneğin; 10-12 metre 800 euro, 12-14 metre 1160 euro, 14-17 metre 1740 euro… 64 metre üstü 25.000 euro. Sonra bu rakamlar üstünden bazı indirimler uygulanıyor. Şöyle ki; yelkenli yatlar vergi yükümlülüğünden yüzde 50 düşüyor. Sonra da 5, 10, 15 yaş baremlerine göre sırasıyla teknenin vergisine yüzde 15, 30, 45 indirim uygulanıyor.

    Hırvatistan kendi denizlerine giren her tekneden ve her yolcudan vergi alıyor. Yolcudan tıpkı otel gibi gecelik turizm vergisi, tekneden ise bir seyir harcı ve çevre kirliliği vergisi tahsil ediliyor. Ödemeyi yaptıktan sonra “navigation fees vignet – taşıt pulu” alıyor ve dolaşmaya başlayabiliyorsunuz. Bu harç ve vergiler, motor gücü ve tekne uzunluğuna göre haftalık, aylık, yıllık olabiliyor. Bir kişi için aylık turist vergisi 40, üç kişi olursa 210, 10 kişi olursa 490 euro. Seyir harcı ise tekne büyüklüğü ve motor gücüne göre hesaplanıyor. Örneğin 43 feet, 54 HP bir teknenin bir aylık seyir harcı 91 euro. Aynı büyüklükte 1500 HP bir tekne için 373 euro, yani dört kat fazla aylık ödeme yapmanız gerekiyor.

    Yunanistan’ın 2019’da uygulamaya başladığı TEPAI vergisi ise tıpkı bizimki gibi sadece tekne boyu üstünden alınıyor. Amatör denizci kabul ettiği 12 metreye kadar olan tekneler son derece cüzi (en fazla 33 euro) olmakla birlikte, denizlerindeki tüm teknelerden boyuna göre vergi alıyor. (12 metre ve daha büyük teknelerde metre başına 8 euro.) Ayrıca, yıllık peşin ödemede yüzde 10 ve Yunan marinalarına bağlı teknelere ek olarak yüzde 20 indirim uyguluyor.

    Gördüğünüz gibi, komşumuz Yunanistan’ın kolaycılığı bir yana, örneklerde genellikle teknenin boyunun yanı sıra, yelkenli ya da motoryat oluşu, motor gücü ve yaşı da belirleyici değişkenler olarak karşımıza çıkıyor. Peki neden?

    “SENİNKİ KAÇ METRE” DİYE HARÇ OLUR MU?

    Birincisi teknelerden uzunluğuna göre harç almak, karadaki motorlu taşıtlardan kaç santim diye MTV almaktan farksız. Şu satırları yazarken küçük bir ikinci el piyasa araştırması yaptım. 18 metre uzunluğunda 3 milyon euro fiyatında da tekne var, 200 bin euro fiyatında da. Yeni teknelere baksanız 10 milyon euro fiyat bile görürsünüz. Ama Ulaştırma Bakanlığı’na göre bu teknelerin üçü de her yıl devlete 25 bin TL ödeyecek. Bu size adil geliyor mu? Adil ise, haydi arabalardan da kaç santimse o kadar MTV alalım…

    İkincisi deniz taşıtlarını bir vergi ya da harca konu etmenin tüm dünyada şöyle bir mantığı var: “Ben devlet olarak sana seyir güvenliği, çevre temizliği gibi hizmetler sunuyorum. Sen bir araç ile benim denizlerimi kullanıyor, atıklarını bırakıyor, kirlilik yaratıyor, doğal yaşamı tehdit ediyorsun. O halde devlete bu verdiğin zararın ve aldığın hizmetin miktarına paralel – adil bir bedel ödemelisin.”

    Dolayısıyla denizin üstünde yaşam konforuna ölçü olabilecek tekne boyu yanı sıra, yakılan petrol ile neden olunan çevre kirliliğinin ölçüsü olarak motor gücünün; adalet açısından da tekne değerinin en önemli ölçütlerinden biri olan tekne yaşının hesaba katılmasından daha doğal bir şey yok.

    Bir diğer konu: Bu vergi/harç ülke denizlerindeki tüm teknelerden alınmalı. Hırvatistan ve Yunanistan’ın uygulamaları bu açıdan örnek olmalı. Türk sularındaki Avustralya, Katar ya da İsviçre teknelerinden neden vergi alınmıyor? Onlara verilen hizmetin ücretini, onların yarattığı kirliliğin bedelini neden sadece Türk bayrağı taşıyan Türk amatör denizcileri ödüyor? Üstelik özellikle mega ve süperyat segmentlerinde Türk bayrağı taşımayan hayli fazla sayıda Türk teknesi bulunduğu da açık.

    Sadece Türk bayraklı teknelerin harç ödemesini savunanların bu sorulara da bir yanıt vermesi gerekmiyor mu?

    DENİZ ÇOK AKIŞKAN BİR COĞRAFYA

    Uzun zamandır tekne vergisi uygulayan istisnai ülkelerden biri olan ABD farklı bir mantıkla vergilendiriyor. Tekne sahibi olanlara bir tür gelir vergisi ya da lüks tüketim vergisi yansıtıyor. Kaliforniya gibi bazı eyaletlerde teknenin piyasa değerinin yüzde 1’i ölçüsünde yıllık “Personel Property Tax’(Kişisel Değerli Eşyalar Vergisi)” var. Ama bu nedenle de teknelerin büyük çoğunluğu vergi olmayan Delaware gibi limanlara kayıtlı. Böyle dayatmalar yaşandığında bu kaçışlar denizcilik sektöründe sık görülen bir eğilim. 

    Hatırlayın: Geçmişte karasularımızdaki Delaware, Jersey limanlarına kayıtlı ABD, İngiltere bayraklı teknelerin sayısı nasıl bir anda artmıştı? Bu günlerde de yeni tekne satın alımlarında yüzde 20 KDV’den kaçanların 400-500 euro maliyetle edindikleri Polonya bayrağı sayısındaki artış ortada. Eğer Ankara tekne harçlarını bir gelir kaynağı olarak abartırsa Türk bayrağından kaçış yeniden artabilir. 

    Benzer bir diğer konu da şu: Eğer son dönemde aşırı fiyatlar ile cep yakan bir konu haline gelen marinaların ücretleri biraz daha artarsa komşu Akdeniz marinalarında daha fazla Türk teknesi görmeye başlamamız da şaşırtıcı olmayacak. 

    MARİNALARA YÜZDE 20 KDV ZAMMI

    Evet, 6 Aralık’taki torba yasanın denizcilere getireceği sürprizlerden biri de marina ücretlerine yüzde 20 KDV idi. Duyduğumuza göre bu yasal düzenleme yetişmemiş, bir sonraki torbaya kalmış.

    Şu anda mütevazı bir marinada, 10 metrelik mütevazı bir teknenin yıllık barınma ücreti 140 bin TL. Buna yüzde 20 KDV ve euro bazında her yıl yapılan rutin zamları eklerseniz, 2024’te en aşağı 200 bin TL. Tekneyi karaya çekip ufak bir alt temizliği, marina elektrik-su giderleri, minimum motor, yelken bakımını eklediğinizde 300 bin lirayı gözden çıkarmanız gerek.

    Güç bela ayakta durmaya çalışan mütevazı amatör denizciliğin bu sürprizlere dayanacak gücü kalmadı. Döviz kurundaki artışlar nedeniyle, her yıl yapılması gereken periyodik bakımların iki üç yıldır ötelendiğine tanık oluyoruz. Her geçen gün kimi eski amatör denizcilerin maliyet baskısı ile teknelerini sattıklarını işitiyoruz. 

    İYİMSER-KARAMSAR ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

    Ankara’dan çözüm önerileri beklerken Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu Ören’de bir konuşma yapıyor (9 Aralık 2023): 

    “Amatör denizcilerimizden de özel teknelerinin bağlama ve barınma yeri için birçok talep geliyor. Bu kapsamda da yat limanı konsepti dışında, izin onay sürecini kısaltıp yatırım maliyetini düşürmek suretiyle tekne bağlama kapasitesini artırmayı amaçlayan çalışmaları paydaşlarımızla hayata geçiriyoruz. Bu çalışmayla koyların adil kullanılacağı, çevre dostu uygulamalar sayesinde kirliliğin önleneceği, kıyı kaynaklarının verimli kullanımının artacağı, düşük maliyetle sosyo-ekonomik fayda sağlayacak bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz.”

    “Kıyı kaynaklarının verimli, koyların adil kullanımı” ve “çevre dostu” sözcükleri dikkatimi çekiyor. Net bir açıklama yok. İyimser bakarsak, bazı balıkçı barınaklarının imkânları sınırlı amatör denizcilerin kullanımına açılacağı; amatör denizci dernek, kooperatif ve benzeri kuruluşlara tıpkı İskandinav ülkeleri ya da İngiltere’de olduğu gibi bazı uygun koylarda minimum maliyetli bağlama alanları tahsis edileceği gibi müjdeler aklımıza gelecek.

    Ama şeytan dürtüyor. Aklıma, Göcek’i şamandıra ve tonoz sistemleriyle parsel parsel dev bir marinaya dönüştürecek 2022 tarihli Çevre Bakanlığı ihalelerinin iptaline kadar deniz ve doğaseverlerin çektiği karın ağrıları geliyor. 

    Kendi kendime “Eyvah, 2024’te mavi yolculuk körfezlerimizde, mavi-yeşil koylarımızda yeni bir parselleme projesi mi geliyor” diye endişeleniyorum.

    Ulaştırma Bakanı Sn. Uraloğlu bu konuya bir açıklık getiremez mi?

    Doğrusu iyimser değil, karamsar ihtimallerin aklımıza gelmesi için maalesef şöyle çok somut bir gerekçemiz de var: 

    2024’e girmeye hazırlanan Göcekliler aralık ayını diken üstünde geçirdiler. Çünkü Çevre Bakanlığı’nın Göcek’te dört koyu günlük turizm tesisleri kurulacak mesire alanı olarak, bir koyu da küçük bir marina kurulmak üzere kimi talihli insanlara tahsis ettiği ortaya çıktı.

    Üstelik de CHP’li belediyenin bu koylardan en azından birine önce inşaat ruhsatı verdiği sonra Göceklilerin isyanı üzerine bu ruhsatı bir bahane ile iptal ettiğini öğrendik.

    SEVİMSİZ DETAYLAR ŞÖYLE…

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş bir hamle ile Göcek’in kent merkezine en yakın dört koyunu (Atbükü, Günlüklü, Osmanağa ve İnceburun-Eğriçam Koyları) mesire alanı yapılsın diye; bir koyunu da (Marin Türk Exclusive Marinası’nın -Poruklu- karşısındaki Ayten Koyu) marina yapılsın diye son yılların en gözde deniz turizmi şirketi MUÇEV’e tahsis etmiş. MUÇEV de bu koyları bazı girişimcilere alt kiracı olarak devretmiş.

    Bu gerçekler, Göceklilerin 2023 yılı Ocak ayında bakanlıklara, CİMER’e yönelttikleri sorulara, sonbaharda gelen açıklamadan öğreniliyor. Aralık ayında Osmanağa Koyu’nu peyleyen şirket belediyeden inşaat ruhsatı alıp çalışmalara başlamaya kalkınca da kızılca kıyamet kopuyor, Göcekliler isyan ediyor. Biz de böylelikle durumu öğreniyoruz.

    Bir detay daha vereyim. Mesire alanı yapılacak dört bakir koyun anlaşmasının detaylarını hâlâ bilmiyoruz. Ama… Fethiye’nin köklü turizmcilerinden, üç beş dönem milletvekili de çıkarmış ailenin marina yapmak üzere sözleşme imzaladığı Ayten Koyu’na ilişkin basında da çıkan ve yalanlanmayan iddialar şöyle:

    Koy, 33 yıllık bir sözleşme ile yılda 700 bin lira bedelle; projeye göre 46 tekne konaklamasına müsait bir marina amacıyla kiraya verildi; kiracı şirketin (Ege Marina AŞ) ÇED başvurusunda 13 milyon lira yatırım yapılacağını belirtildi. Göcek’te, 15 metrelik iki motoryatın yıllık marina ücreti 1 milyon liradır. 46 tekne kapasite izni ile kuracağınız marinaya inşaat tamamlandığında 76 tekne bağlamak işten bile değil. Ve 33 yıllık sözleşme… Anlayın nasıl kârlı bir konudan söz ediyoruz…

    ÜÇ YIL SONRAYI HAYAL ETMEYE ÇALIŞIYORUM

    Çok zor. Gerçekten, bunu hayal etmek çok zor. Her haber, her müjde “Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete” dedirtiyor…

    2023 sezonuna Gökova’nın en bakir koyları Büyük-Küçük Çatı, Balıkaşıran, Armonika bölgesinin Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Şubesi’ne eğitim kampı olarak tahsis edildiği haberleriyle adım attık, itirazlar, protestolar, proje askıya alındı. 2023’ten Göcek’in kente en yakın beş bakir koyunun marinalaşmaya ve yapılaşmaya açılması için sözleşmelerin çoktan yapılmış olduğunu öğrenerek çıkıyoruz. Yine itirazlar, protestolar, yine durdurulan projeler…

    Mavi yolculuk kıyılarımızdaki tiny house yapılaşmasını, sit alanlarının kentlilere rezidans ve köyün çocuklarına düğün hediyesi haline getirilme çabalarını tamamen ayrı bir yana bırakıyorum. Görüntü şu: Muazzam bir mavi yolculuk kıyıları sermayemiz var ve bu sermayeyi çılgınca yemekteyiz.

    2024 hepimize hayırlı olsun… ☸

    www.maviyolculukrehberi.net

  • MERT BOYSANOĞLU Gönlü bir yelkenlide

    MERT BOYSANOĞLU Gönlü bir yelkenlide

    Denizle çocukluğunda tanışan, gençliğinden bu yana da teknelerle haşır neşir olan MESA Holding CEO’su Mert Boysanoğlu tam bir mavi tutkunu. Bugüne kadar her türlü tekneye binen Boysanoğlu’un hayalinde ise Swan ve Oyster gibi yelkenliler var. Ama önce sadece oğluyla birlikte kullanacağı küçük bir yelkenli almayı planlıyor. Röportaj EYÜP ÖZEL, Fotoğraflar UTKU TONGUÇ TOPAL

    Deniz ve tekne tutkunlarıyla buluştuğumuz sayfaların bu ayki konuğu inşaat sektöründe yarım asrı deviren MESA Holding’in CEO’su Mert Boysanoğlu. 40’lı yaşlarının ikinci yarısında, iyi eğitim almış, başarılı bir iş insanı kendisi. Oxford School Of Architecture’da mimarlık alanında lisans ve Oxford Brookes School Of Town Planning’de şehir bölge planlama alanında yüksek lisans yapıp yurt dışında iş hayatına başladıktan sonra MESA’da çeşitli görevlerde bulunmuş. 2022’den bu yana da MESA Holding CEO’su. Yirmi yılı aşkın süredir iş hayatının içerisinde ve yoğun tempodan uzaklaşıp nefes alabildiği yer ise deniz… Mert Boysanoğlu ile -kurulması kendi fikri olan ve üç yıldır parkurlarda boy gösteren- başarılı yelken takımı MESA Sailing Team’in Setur Fenerbahçe Marina’daki teknesinde buluştuk ve deniz tutkusuna dair her şeyi konuştuk. 

    ÖNCE DENİZİN ALTI, SONRA ÜSTÜ

    Sohbete deniz tutkunuzla başlamak isterim. En başa gidelim mi? Denizle tanışmanıza…

    Denizle tanışmam Erhan Bey (Boysanoğlu, babası) vasıtasıyla, önce denizin altıyla oldu diyebilirim. Sekiz dokuz yaşlarımda dalmaya başladım. Denizin büyüleyici doğasıyla Erhan Bey’i takip ederek tanışmış oldum. O çok büyük bir deniz tutkunudur.

    Nerelerde dalıyordunuz?

    O zamanlar Bodrum’da Küçükbük’te dalardık daha çok. Orada bir evimiz vardı. Arada sırada da Datça’daki evimize gittiğimizde orada dalardık. Esas Mersin’de, Silifke Yeşilovacık taraflarında bir sitemiz vardı MESA Akdeniz Evleri isminde. İlk defa otel, yazlık konseptini beraber planladığımız güzel bir projeydi. O projenin yapılışı sırasında, yani 90’ların başlarında, Erhan Bey orada çokça dalış yapmıştı. Hatta eski bir balıkçı teknesini batırtmıştı, balıklar yuva yapsın da biz de dalalım diye. 

    Peki, tekneyle tanışmanız nasıl oldu?

    Çok eskiden yurt dışına gittiğimizde oralardaki denizlerde tekne kiralardık. Ağırlıklı bir iki gün konaklamalı ya da balık tutma amaçlı. Erhan Bey büyük balık tutkunudur çünkü. Kiralık teknelerle sıklıkla mavi yolculuk da yapardık. Ama benim ilk tekne sahibi olmam 1996 yılına denk geliyor galiba. Üniversitenin ilk yıllarında Erhan Bey bana bir tane Regal tekne hediye etmişti. Hiç unutmuyorum denize indirdiğim ilk günü. Epey heyecanlanmıştım.

    Nasıl bir tekneydi?

    Regal 2150 LS, Türkiye’ye ilk gelen Regal’di. O zaman için çok yeni bir teknolojiydi. 21 feet’lik, içten takma motorlu, tek kamaralı güzel bir tekneydi. Tam böyle Bodrum’da sağa sola gitmelik, rahat bir tekne. İçten takma o boy tekne yoktu o zaman bizim sularda. Benzinli 275 beygir V8 motorla 48-49 knot sürat yapıyordu. Gündoğan’dan Türkbükü’ne kadar gezerdik arkadaşlarla. Çok hoşuma gitmişti. Bütün bakımlarını da kendim yapıyordum. Onu üç-dört yıl kullandım. 

    Sonra hangi teknelere oldu hayatınızda?

    Bodrum’da yaşadığımız için koylara, Yunan adalarına gidelim diye bir Absolute almıştık Regal’den sonra. 52 feet’lik spor bir motoryattı. Kendimiz kullanarak gidiyorduk her yere. Ama esas tekne sahipliğimiz Ferretti 830 alınca oldu diyebilirim. Üç dört yıl da onu kullandıktan sonra şimdi Sanlorenzo SD96 aldık. O da çok güzel bir tekne. Erhan Bey’in bir de balıkçı teknesi var. Balığı seviyor diye çift motorlu bir Axopar 37 aldık. Tam bir balıkçı teknesi olarak donatıldı. Bu dördüncü balıkçı teknesi. Bende de şu an bir Ribco 36 bot var, Bodrum’da sağa sola gitmek için. Bir de Sacs var 43 feet’lik Strider. Onu da powerboat gibi kullanıyoruz, süratli bir tekne. Biraz daha uzun mesafe gideceksek onu alıyoruz. Belki bu sene botu satıp bir tane Pardo alırım. St Tropez’de kiralamıştım, çok hoşuma gitmişti.  

    Hep motoryatlaydınız yani? 

    Aslında şahsi olarak yelkenli maceram çok sık oluyordu arkadaşlarımla. Biz her sene beş yakın arkadaş 43 feet’lik bir Beneteau yelkenli ile tatile çıkardık. Kos-Knidos, oradan Simi, Simi’den Marmaris-Rodos rotasında. Altı yedi günlük kaçamak programlarımız olurdu. Üniversite yıllarımın son dönemlerinde yelkeni bana ilk sevdiren bu olmuştur. Minimum mazot tüketip bol bol yelken yapardık. Sonra arkadaşımıza zorla bir tane Jeanneau Deck Saloon yelkenli bile aldırmıştık. O teknenin de ilk seyrini biz yapmıştık. Fırtınalı bir havada Bodrum’dan Kos’a baya hırpalanmıştık. Yine aynı tekneyle Rodos’ta da büyük bir macera atlatmıştık.

    BABA-OĞUL YELKENLİ HAYALİ

    Yeni bir tekne alma planınız var mı?

    Evet, fırsatım olsa, zaman ayırabilsem… Bu sene mesela çok istedim yelkenli bir katamaran almayı. Altı yedi yıl önce İon Deniz’inden bir katamaran seyahati yapmıştık. Daha yeni suya inmiş 52 feet Lagoon bir yelkenli katamaranı Lefkada’dan kiralayıp Zakintos’a kadar inmiştik. Muhteşem bir deneyimdi. Sonra power katamaran mı alayım diye de düşündüm, daha hızlı gitmek için. Sonra da trawler baktım, gittim bir Apremare ile pazarlık yaptım hatta. Maestro 82 modeldi. Şimdilik biraz durdum ama yakın dönemde kendime bir tekne almak istiyorum. 

    Hayalinizdeki tekne ne peki?

    Aile teknelerimiz hep motoryat ama ben kendime bir tekne alsaydım yelkenli olurdu. Mesela bir Swan. Swan’lar benim için dünyanın en güzel tekneleri. Oyster da olabilir, onları da çok seviyorum. Katamaranda da Sunreef’i beğeniyorum.  Ama muhtemelen oğlumla kullanacağım küçük bir yelkenli alacağım önce, 45 feet civarı. 

    Neden böyle küçük bir tekne istiyorsunuz?

    Çok imreniyorum görünce. Çoğunlukla Avrupalıları görüyorum bizim kıyılarımızda, adam dümende, karısı başüstünde, küçük çocukları usturmaçaları yerleştiriyor… Çok güzel bir görüntü. Oğlumla kendime bir tane küçük yelkenli alayım, biz kendimiz olalım sadece istiyorum. Çünkü eşler çok yelkene gelmiyorlar artık. Biraz meşakkatli geliyor onlara. Ben çok istiyorum ufaklığın yelkenle büyümesini. 

    Oğlunuzun denize ve tekneye ilgisi nasıl?

    Demir, henüz 9 yaşında. 7 yaşından beri Bodrum’da yelken dersleri alıyor. Mesa Sailing Team’in kaptanı Utku (Çetiner) sağ olsun bize bu konuda da yardımcı oluyor. Bu sezon Fransa’ya götüreceğim onu, bir ay yaz okuluna gidecek orada. Yelken eğitimini geliştirmesini istiyorum. Sonra da hayalim küçük bir yelkenli tekne alıp oğlumla yelken yapmak. Baba oğul birkaç gün değerli vakit geçirmek. Bunu yapacağım.

    ÇOK BÜYÜK TEKNELERİ SEVMİYOR

    Yaptığınız en uzun deniz seyahati hangisiydi?

    Güneyde yaptığım 12 günlük bir tekne seyahati olmuştu. Bir aile gezisiydi. Kekova-Kaleköy tarafını çok görmek istiyordum, hâlâ da gidemedim. O tatilde işte o bölgeyi de görürüz diye yola çıktık ama 12’nci günde artık yeter diyerek bıraktık. Onun dışında Vietnam’da, Ha Long Bay’de bir seyrim oldu. O da enteresan bir deneyimdi benim için. Orada üç gün zaman geçirdik teknede, eşim çocuklar ve bir aile daha vardı beraberimizde. Doğası muazzam, çok etkileyiciydi. Benim için enteresan deniz seyahatlerinden birisi o olmuştur. 

    Teknede nasıl vakit geçirirsiniz? Teknenin neresinde olursunuz mesela?

    En çok denizde olmaktan keyif alırım. Teknenin de kıç tarafındayımdır hep. Alırken de bir teknede benim için en önemli şeylerden birisidir kıç tasarımı ve oranın genişliği. Bir de çok oversize tekneleri seven biri değilim. Mesela Ege Denizi için bana göre optimum bir büyüklük var. O büyüklüğü geçince denizden de istifade edemiyorsunuz. 24-26 metre bana göre ideal. Bunun üstü olunca hinterlandı büyütmeniz lazım. Eğer o büyüklükte bir tekneniz varsa ve Türkiye sularındaysanız yazık. Onun gitmesi gereken bana göre Akdeniz sularıdır. Çok kolay bir iş değil kesinlikle, uzun zaman ayırmanız gerekiyor. Ben eğer o boy bir tekneye geçersem bu amaçla geçerim. 

    Tekneye ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz?

    Güneyde yılda iki haftadan fazla zaman ayıramıyorum şu an. 

    Nerelere gidiyorsunuz genelde?

    En çok Leros’a gitmeyi severim eskiden beri. Takis’in restoranı Mylos’a gideriz. Takis ile Erhan Bey çok iyi dostlardır. Erhan Bey mutfağına girip yemek yapardı, o zamanlar Mylos bu kadar meşhur değildi. O bölgeden en sevdiğim restoran odur. Bu sene Paros’a gittim. Orayı da çok beğendim. Helikopterle gittim, seneye tekneyle gideceğim inşallah, arkadaşlarla beraber.

    Paros bu senenin yıldızıydı sanki.

    Yanı başında Mykonos var. Mykonos biraz fazla turist çekiyor ve kalabalık. Ben Mykonos’a 97’den beri gidiyorum. Nammos dediğimiz yer o zamanlar; Türkbükü’nde Ship Ahoy vardı bilirsiniz, tam onun gibiydi. O zamanlar benim için keyifliydi ama şimdi biraz fazla turistik oldu. Ama Paros’u ben çok beğendim ve büyük bir potansiyeli var o adanın bence. Patmos da çok revaçta bu sıralar. Türkiye’ye çok yakın olması da avantaj Patmos için. Leros ve Patmos’ta mülk alan çok tanıdığım var. Gidip baya da güzel vakit geçiriyorlar. 

    Siz olsanız hangi adaya yerleşirsiniz?

    Ege’de ben yine Leros-Patmos’tan şaşmam. Nedeni yakınlığı, güzel denizi ve çok iyi restoranlarının olması. Mesela Patmos’ta gece hayatı isterseniz o da var. Biraz lokasyon da önemli benim için. Adanın yakın olduğu çevre önemli. Çok ıssız olursa da bir süre sonra ada hayatı sıkabilir. İyon Denizi de dahilse soruya, Lefka’da çok güzel. Kefelonya bölgesi olağanüstü. Orayı tercih edebilirim. Tüm arkadaşlarıma önerdim, mutlaka Korint Kanalı’nı geçin Lefkada’ya gidin ve o bölgeyi görün. Ben böyle bir denizi bu civarda başka yerde görmedim. Muhteşem deniz. Bir de kirlenmemiş. Benim en üzüldüğüm taraf da bu. Bize bu kadar yakın olup da nasıl korunduğunu ve bizim nasıl elimizdeki bu güzelliği kirlettiğimizi görünce insan üzülüyor. 

    “TEKNECİLİK ANORMAL BİR YERE GELDİ”

    Bir tekneci olarak siz neler gözlemliyorsunuz bu konuda?

    Yurt dışına gittiğimiz zaman mukayese edebiliyoruz. Yunanistan, İtalya ve Hırvatistan’da tekneyle gezme fırsatım oldu. Koylara kıçtankara olayı bizim dışımızda hiçbir yerde bu şekilde değil. Hırvatistan’da örneğin bağlanabileceğiniz yerler belli. Maksimum kalma süresi de. Fazla kaldığınızda cezayı kesiyorlar. Türkiye’de tekneyi bir koya bağlayıp bir ay, iki ay, üç ay yerinden kımıldatmıyorlar. Bu, denize ihanettir. Diğer yatçılara da saygısızlık. Ayrıca atık konusu da başka bir sorun. Kimseyi töhmet altında bırakmak istemem ama atıklar ne oluyor? Ben iyi niyetimle birileri gelip onların atığını alıyor diye düşünmek istiyorum. Ama öyle değil galiba.

    Marinalarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Türkiye’deki marinaların yeterli olduğunu düşünmüyorum. Sayısının artırılması gerekiyor. Ama her önüne gelen yere de marina yapılmaması lazım. Görüyorum birçok projenin içinde marina olacak deniyor. Tamam marina olacak da sen oranın doğa dengesine baktın mı? Su sirkülasyonu nedir, çevreyi nasıl etkiliyor baktın mı? Bir de marinaların ölçeğinin kaçtığını düşünüyorum. Marinanın sadece içindeki işletmelere değil bulunduğu çevreye de faydalı olması gerekir.

    Teknecilikte durum ne?

    Türkiye’de teknecilik bir anda anormal bir yerlere geldi, onu hep beraber hissediyoruzdur. Diyorum ya 21 feet bir spor tekne almıştım, çok havalıydı, çünkü kimsede yoktu. Büyük tekneler ise parmakla gösterilir ve sahibi bilinirdi o zamanlar. Şimdi herkesin teknesi var. Ama maalesef toplum olarak denizi kullanmayı bilmiyoruz. Göcek mesela, görünce üzülüyorsunuz. Haziranda sezon açılacak mesela, kaptanlar gidip mayıs ayından koylarda pozisyon alıyorlar. Böyle bir şeye izin verilmemesi lazım. Dışarıdan da tekneci turist gelsin istorsak bunu düzeltmemiz şart.☸