Etiket: Akdeniz

  • Türkler Akdeniz’e geri mi dönüyor?

    Türkler Akdeniz’e geri mi dönüyor?

    Bir zamanlar Akdeniz’i bir baştan bir başa turlayan, bembeyaz, sülün gibi Ankara Vapuru’nu hatırlar mısınız? Kruvaziyer gemisinin güvertesinde can yeleklerimizle sıralanmış halde görevlilerin güvenlik bilgilendirmesini dinlerken, 1950-60’lı yıllarda Devlet Deniz Yolları’nın (DDY) Akdeniz’deki hâkimiyetinin sembolü olmuş Ankara Vapuru’nu düşünüyordum. Fotoğraflar AHMET SÜHA UMAR

    “Memur değil de girişimci olsaydım, ulusal sermayeli gemi turu işine girerdim.”

    Yukarıdaki sözler, arkadaşım Büyükelçi Ahmet Banguoğlu’na ait. Bana bu konuyu hatırlatan, cruise turuna birlikte çıktığımız dostlarımız Ahmet ve eşi Nilgün’le, gemideki ilk saatlerimizde yaptığımız bir konuşma oldu.  Akdeniz ve Ege’yi yıllardır hemen her defasında okyanus ötesi yabancı ülke hatta seyrek de olsa Yunan bayraklı kruvaziyer gemileri ile dolaşmıştık. İlk kez bir Türk firmasının gemisi ile sefere çıkıyorduk. Ahmet’le aramızda, Türkiye’nin denizden ve deniz yolcu taşımacılığından giderek uzaklaşmasını konuşurken, Ankara Vapuru gündeme gelmişti. Banguoğlu’nun 1963 yılında Mülkiye birinci sınıfta iken üç arkadaşı ile birlikte Ankara Vapuru’nda yabancı yolculara çevirmen olarak çalıştığını da o zaman öğrendim. 1962 ve 1963 yaz aylarında, mürettebatı ile birlikte Swan Hellenic Cruises adlı İngiliz şirketine kiralanan, Ankara yolcu gemisi, çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu turistler için Venedik-İstanbul-Venedik hattında, 15’er günlük, üç “cruise” seyri yapmış. Güzergâh boyunca tarihi kent ve adalar gezilmiş. Bizim dört ahbap çavuş da gerektiğinde mürettebat ile yolcular arasında çevirmenlik, diğer zamanlarda da gemide keyif yapmış. Ahmet bu yolculukta çok eğlendiklerini söylemeyi de unutmadı ki iyice gıpta edeyim! Ankara vapurunun bir önceki süvarisi, Akdeniz’in ünlü kaptanlarından Şefik Gogen1, Ahmet’in eniştesinin kardeşi imiş. 

    1950’li yıllarda Ankara Vapuru ve süvarisi Akdeniz’de bir efsaneymiş. İstanbul- Pire-Napoli-Cenova-Marsilya-Barselona hattında başta Ankara olmak üzere, Türk gemileri yıllarca adeta rakip tanımaksızın yolcu taşımış. Türkçeye yerleşmiş “hiçbir başarı cezasız kalmaz!” deyişine hak verircesine, sonraki yıllarda DDY yok edilmiş. Ankara Vapuru önce Haliç’te kısmen sökülmüş, 1981 yılında Aliağa’da, “jilet” yapılmış. Özel sektör ise, üç tarafı denizle çevrili Türkiye’de, yolcu taşımacılığı ve piyasasında, son yıllarda büyük gelişme gösteren gemi turları sektörüne hiç ilgi duymamış. Ahmet zamanla gemi turlarının hastası olmuş ama onca yıl sonra ilk kez bir Türk şirketinin işlettiği bir yolcu gemisine işte şimdi binebilmiş. “Memur değil de girişimci olsam ulusal sermayeli gemi turu işine girmek isterdim.” diyor. Katıldığı gemi turlarında, bu amaçla bilgi ve belge bile toplamış.

    TARİH ANLAYIŞIMIZ: ANKARA VAPURU 

    1948 yılında ABD’den altı yolcu gemisi satın alınmış. Bu gemilerden biri, 125 metre uzunluğunda, 19 metre genişliğinde, 1933 yapımı bir hastane gemisi olan, iki yanındaki büyük haç işaretleri sayesinde Pearl Harbour baskınından zarar görmeden kurtulan Solace imiş. ABD’de çok kamaralı bir turistik yolcu gemisine dönüştürülüp, adı “Ankara” olarak değiştirilmiş ve Türkiye’ye getirilmiş.

    Beyaza boyanan geminin geniş salonları, rahat yemekhaneleri hatta geminin yan tarafındaki kapaklar açılarak yolcuların arabalarının alındığı bir de garajı varmış. Geminin sefere çıkışı ve dönüşü hep gazete sütunlarında haber olmuş. 1979 yılında bir römorkör eşliğinde çekilerek, İzmir-Aliağa Tersanesi’ne götürülmüş. O tarihte, İstanbul-Kasımpaşa’daki Sadrazam Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvan çatısının kurşun bölümünün yenilenmesi için kurşun aranıyormuş. Ankara’nın hastane gemisi olarak kullanıldığını bilen, tersanede görevli emekli bir asker gemi duvarlarında araştırma yapıp, röntgen odasının duvarlarının radyasyondan korunmak için tamamen kurşun kaplanmış olduğunu görünce, Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvanının çatısı bu kurşun levhalarla kaplanarak, yenilenmiş. Ankara ise 1981 yılında parçalanarak yok edilmiş. Çorlulu Ali Paşa’nın akıbeti de Ankara Vapuru’ndan farklı olmamış. Padişahın kızıyla evlenerek saraya damat olarak girip sadrazam olan paşa, İsveç-Rus savaşında İsveç tarafının tutulmasını önerip de İsveç yenilince idam edilmiş. Osmanlı’da paşalık zor işmiş vesselam. Ankara Vapuru’nun jilet olması sizi şaşırtmasın. Amiral Cem Gürdeniz’in kitabının2  “Denizcilik Deniz müzeciliği ve Tarihi Mirasın Korunması” bölümüne bakmak yeter. Hamidiye, Yavuz, Nusrat, Atatürk’ün yatı Ertuğrul, bu her biri başlı başına tarih olan gemiler ve daha niceleri, kilosu üç-beş kuruşa hurdacılara satılmaktan kurtulamamışlar. Türk’te tarih bol. Harca, harca bitmez vesselam.

    MİKONOS

    28 Temmuz 2022 Pazar. Kumbahçe mahallesindeki Bodrum Cruise Port’ta, Covid 19 aşı karnesi kontrolü ve geçerli karnesi olmayanların hemen oracıkta teste tabi tutulmaları için sıramızı bekliyoruz. Kontrol, işinin ehli olduğu belli bir küçük görevli grup tarafından hızla tamamlandı. Pasaport kontrolü de yapıldı.  

    Sıra bavulların, görevlilere teslimine geldi. Yıllardır oldukça sık yaptığımız benzer turlar nedeniyle, işlemlerin gereği gibi yürütülüp yürütülmediğini anlayabilecek kadar deneyimliyiz. Bavulların teslimi, kısa iskeleyi yürüyerek geçip gemiye girişimiz ve nihayet kamaralarımızı bulmamız fazla sürmedi. Neredeyse biz kamaraya girdiğimiz anda da valizlerimiz geldi. Doğrusu biraz da “acaba?” diyerek kalkıştığımız tur için bu ilk adımlar cesaret vericiydi. Kuşkumuzda haklı olduğumuzu düşünüyorduk çünkü yıllardır ilk kez bir Türk firması gemi turu işine girmişti ve biz onun gemisine biniyorduk. Yolcuların gemiye alınması ve güvenlik bilgilendirmesinden hemen sonra “Blue Sapphire”, koltuk halatlarını çözüp, yavaş yavaş iskeleden ayrılmaya başladı. Birkaç dakika sonra şövalyelerin ünlü kalesi pupamızda giderek küçüldü ve gemimiz Karaada’nın ve İstanköy’ün poyrazından geçip, batıya, Mikonos Adası’na rota tuttu. Biz de kaptanlı bir gemide işsiz kalmanın keyfiyle gemiyi keşfe çıktık.

    200 METRELİK BLUE SAPHIRE

    Bahama Adaları’nın başkenti Nassau limanına kayıtlı Blue Sapphire, o güne kadar bindiklerimize oranla küçük bir gemi. Uzunluğu 200, genişliği 29, su çekimi 8,3 metre. Hızı 18 knot. 1980 yılında suya inmiş. Yapımcısı Bremer Vulkan. Son ayrıntılı kontrolü 2021 yılında yapılmış. Yolcu kapasitesi 815, personel sayısı 360 kişi. Geminin işleticisi ve sahibi Anex Tour. Turlar, “Selectum Blu Cruises” adı altında düzenleniyor.

    Gezdikçe gemi hoşumuza gitti. Bule Sapphire’de, çok daha büyük ve yeni gemilerde gördüğümüz hemen her olanak var. Geniş salonlar, yüzme havuzu, eğlence-gösteri alanları, barlar, açık büfeler/restoranlar, alışveriş mekânları, sağlık ve fitness bölümleri ve daha niceleri.. 

    İlk akşam Pole to Pole Restoran’da yemeklerimizi yedikten sonra kıç havuzluktaki açık alana çıkıyoruz. Eşim Mehtap’la Arşipel’in onlarca adasının uzaklarda görünüp kaybolan ışıklarını seyrederek, Ahmet ve Nilgün’le ilk izlenimlerimizi paylaşıyoruz. Bizim ekibin diğer çifti, Banguoğlu ailesinin kızı Esra ve damadı Aykut Oğut. Bu onların ilk kruvaziyer turu. Biz “Hot Beats Dans Gösterisi”ni izledikten sonra uyurken gemimiz, 13 saatlik (117 mil) bir seyirden sonra Mikonos Adası’na varmış, yeni limanda rıhtıma aborda olmuştu. Esra becerikli; eposta yoluyla ([email protected]) Stefanos’u bulup, bize adayı gezdirecek aracı ve şoförümüzü ayarlamış. Adalılar Türkleri seviyor. Nasıl sevmesinler ki? Türkler adaların en ünlü, en sosyetik ve tabii ki en pahalı mekânlarının velinimeti. Biz haddimizi bilip, adanın kıblesinde, fiyatının daha makul olacağını düşündüğümüz bir plaja -şimdi her yerde “beach” diyorlar- ve onun restoranına gittik. Plajın yarısından fazlası “beach”e, geri kalanı halka ayrılmış. Beach’te en arka sıradaki şezlonglar 40, en öndekiler 150 Euro. 150 Euro’ya galiba şampanya da dâhilmiş. Ben anlamasam da güneşin altında şampanya yudumlamanın bir keyfi olmalı ki ön şezlonglar hemen tümüyle doluydu! 

    Gün batımında hemen her gidenin mutlaka önünde durup, binbir şekle girerek fotoğraf çektirdiği St. Nicholas Değirmenleri’ne “merhaba” diyerek, kendimizi Taverna Niko’s’a attık. Mezeler, yemekler nefisti. Oldukça ileri yaştaki beş altı kişinin garson olarak çalıştığı Nikos’ta servis o kadar hızlıydı ki, bir ara garsona vermek üzere eline bir şişe alan Aykut ne olduğunu anlayamadan, arkasından geçen garson şişeyi elinden alıcı kuş gibi kapıp götürdü. Aykut bir boş eline bir de giden garsona bakakaldı. Orada bulunduğumuz sırada, masalar en az iki kez dolup boşaldı. Kaba bir tahminle en az 400 kişi yemek yedi. Mikonos’tan saat 02.00’de ayrıldık. Yaklaşık 5 saat, 75 millik bir seyirden sonra, sabahın ilk ışıklarıyla Santorini’ye vardık.

    SANTORİNİ 

    Güney Kikladlar’ın bu ünlü volkanik adası, gerçekten görülmeye değer. Esra burada da imdadımıza yetişti. Arabamız ve şoförümüz, Alexandros Vradis (eposta: [email protected]) hazırdı. Hepsi birbiri ile uyumlu, insanın gözüne batan, rahatsız eden tek bir mimari çarpıklıkla karşılaşmadan -tam bir kuralsızlık, talan yaşayan Bodrum’dan sonra bu, insana gerçekten huzur ve yaşama zevki veriyor-  etrafına bembeyaz evlerin, mavi kubbeli kiliselerin serpiştirildiği, trafik keşmekeşinin, magandalarının bulunmadığı, tertemiz yollardan, sokaklardan geçip, adanın yıldızındaki Oia kentinde keyifle dolaştıktan sonra, bizi Thira’nın yıldızında, açıkta bekleyen Blue Sapphire’e döndük. Thira’da, etiketinde “Color: Tirquaze” yani “Renk: Turkuaz-Türk Mavisi” yazan bir gömlek almayı ihmal etmedim. Bu Yunanlar âlem adamlar vesselam. Baklavadan lokuma her şeyimizi sahiplenmeye çalışırlar ama gömleklerini “turkuaz” diye etiketlerler. Santorini Adası’nı daha geçen ay YACHT Türkiye Eylül 2022 sayımızda gelmişiyle geçmişiyle anlattığım için bu defa laf kısmını kısacık geçtim. Fotoğraflarla idare ediverin gari.

    Blue Sapphire saat 18.00’de vira demir etti. Rotamız, Bodrum’dan kaçan şövalyelerin sığındıkları Rodos Adası. 134 mil yolumuz var. Sabah saat 08.00’de Rodos’tayız. Biz katılmadık ama gece Beyaz Parti ve ayrı salonda klarnet resitali vardı.

    RODOS

    Bu defa sadece keyif için Rodos’tayız ama önce protokolün gereğini yapalım ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Rodos Başkonsolosluğu’nu ziyaret edip, Başkonsolos sevgili Atıf Şekercioğlu’na saygılarımızı sunalım. Şekercioğlu, Dışişleri Bakanlığı’nın o alçakgönüllü nezaketi ile karşıladı bizi. Hâlâ her köşesinde Türk izi taşıyan, hâlâ Türk asıllı kişilerin yaşadığı, birçok yerinin adı hâlâ Türkçe olan Rodos’ta, günlük yaşamdan iç ve dış politikaya kadar her konuya değinen sıcak sohbet sırasında sevgili Atıf’ın pratik -hangi taverna gibi- tavsiyelerini de not ettik tabii. Daha önce görmüş de olsak Şövalyeler Caddesi’ni ve Sarayı’nı yoklayıp, Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’ne uğradık. Kütüphanenin ve vakfiyenin uzun yıllardan beri sorumluluğunu üstlenmiş olan Yusuf Kıbrıslı’yı bulduk. Onun sayesinde kütüphanenin, değerli el yazması eserlerin saklandığı, kimselere açılmayan bölümünü gezdik. Verdiği bilgileri şaşkınlıkla dinledik. 

    Çarşıda, küçücük bir dükkânın Türk asıllı sahibi ve oğlunun tavsiyesine uyarak, ünlü yerel kekik balı ve uzo aldık. Sonra da Başkonsolosumuzun sözünü dinleyip, yerel halkın gittiği taverna, “Ta Petaladika”nın yolunu tuttuk. 2013 yılından beri Piri Reis’in izinde dolaştığım Ege adalarında, fiyatların neredeyse on yıldır sadece bir iki Euro artmış olduğunu görmek doğrusu can sıkıcı! Mezeler, kalamar dolması, uzo masaya henüz gelmişti ki Atıf da kızı Defne ile birlikte bize katılınca keyfimiz katmerlendi.  Rodos’tan saat 22.00’de ayrıldık. Seyirde, “Retro Dans Gösterisi”ni ve “Oldies but Goldies” müzik şölenini keyifle izledik. Sabah saat 06.30’da, Bodrum Kalesi bu kez iskele baş omuzlukta göründüğünde, ilk defa bir Türk kruvaziyer gemisi ile çıktığımız dört günlük Ege adaları turunun sonuna gelmiştik. Ve “iyi ki yapmışız” diyorduk. 

    GEMİDE OLAN GEMİDE KALMAZ

    Bir tişörtüm var. Üzerinde, “What happens on the ship, stays on the ship- Gemide olan, gemide kalır” yazıyor. Bu defa öyle olmasın ve gemide olup bitenden kısaca söz edelim.Geminin olanakları yeterli ve tatminkârdı. Her seyirden sonra yapıldığını bildiğimiz kamara temizliğine biraz daha özen gösterilebilir. Personel ilgili, güler yüzlü ve ehildi. Yemekler güzel, çeşit yeterliydi. Tatlılarda aklımız kaldı. Zaman geçirici, özellikle geminin seyirde olduğu akşam saatlerinde eğlence ve gösteriler doğrusu keyifliydi. 

    Saptayabildiğimiz en önemli sorun, çoğunlukta olan Türk yolculardan bazılarının bu tür gemi turlarının adabına uymakta zorlanmalarıydı. Hele turu düzenleyen şirketin yetkilileri olduğu anlaşılan bir grubun, etrafı kamaralarla çevrili kıç güvertede toplanıp, gecenin geç saatlerine kadar şarkı türkü söylemeleri; gemide bu amaçla ayrılmış bölümlerde çalmak üzere bulunan müzisyenleri alıp, kendi aralarında özel eğlenceler düzenlemeleri görevli personeli bile rahatsız etti. Her tarafları dövmeli, atkuyruğu saçlı bir diğer grubun rahatsızlık veren hareketleri de buna eklenmeli. Nihayet, örneğin çıkanları beklemeden asansöre hamle edip, kadınların ayağına basarak girmeye çalışan, uyarıldığında da dayılanan üç beş densizin de yine vatandaşlarımız olması canımızı sıkmadı değil. Yine de kuşku ile çıktığımız bu gemi turundan memnun döndük. Memnuniyetimizin en önemli nedeni ise “galiba Türkler onca yıldan sonra Akdeniz’e geri dönüyorlar” diye düşünmemiz. Selectum Blu Cruises doğru bir girişim. Aksaklıkları zaman geçirilmeden giderilmeli ve mutlaka sürdürülmeli, desteklenmeli. 

    Son olarak… Bu yazıda yanlış ve eksikler varsa; bunun sorumlusu, üç kez personele gezi hakkındaki izlenimlerimi YACHT Türkiye’de yazacağımı, bilgi alabileceğim bir kişinin benimle temas etmesini beklediğimi not ettirdiğim halde, beni aramayan ilgililerdir vesselam.☸

    Dipnotlar

    1. Efsane kaptan Şefik Gogen, Osman Öndeş, İş Bankası yayınları, 2021

    2. Kültürü ve Görgüsüyle Denizcilik, Amiral Cem Gürdeniz, Yapı Kredi Yayınları, 2022

  • Ege’de öyle de; DOĞU AKDENİZ’DE DE Mİ CASUS BELLİ?

    Ege’de öyle de; DOĞU AKDENİZ’DE DE Mİ CASUS BELLİ?

    Savaş, hele başka sorunları örtmek için başvuruluyorsa, cinayettir.

    Ben bu satırları yazarken, sismik1 araştırma gemisi Oruç Reis Akdeniz’e açılmış; Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait firkateynler Meis Adası’nın karşısında, Limanağzı Koyu’na demirlemiş; Yunan firkateyni Meis Limanı’nda sıkışmış; Meis üzerinde Türk Hava Kuvvetleri’ne ait Atak2 helikopterleri uçuyor; Yunanistan’dan, “jetlerimiz havalanmaya hazır” açıklamaları geliyor ve hatta Türk firkateynleri ile Yunan firkateyni arasında denizde “it dalaşı” gerçekleşiyordu. Kısacası, savaş tamtamları tam bir savaş senaryosunu haber verir gibiydi. Peki, tam olarak ne ve neden oluyordu? Bu yazıyı okuyacak olanlar için, ancak uzmanlarının bilebileceği ve yine ancak onların işine yarayacak bir alay ayrıntıyı bir tarafa bırakarak, III. Deniz Hukuku Konferansı’na3 katıldığım yıllarda hazırladığım bir raporu, herkes için anlaşılır bulup, beğenen bir büyükelçinin (konferans heyetimizin de başkanı idi) öğüdüne uyarak, en yalın haliyle anlatmaya çalışacağım.

    EGE’DE “CASUS BELLİ”

    Konumuz açısından bizi ilgilendiren deniz hukuku kavramları, “Karasuları (Territorial Waters)” ile “Kıta Sahanlığı (Continental Shelf)” ve “Münhasır Ekonomik Bölge (Exclusive Ecomic Zone)”dir. Hukuken bir devletin ülkesi sayılan karasularında o ülkenin tam hükümranlığı ve yasaları geçerlidir. Herhalde sağır sultan bile duymuştur: Yunanistan’ın Ege’de 6 mil olan karasularını 12 mile çıkarması, Türkiye açısından “Casus Belli” yani “Savaş Nedeni”dir. 

    Doğusunda Türkiye, batısında Yunanistan bulunan Ege Denizi yüzlerce ada, adacık ve kayalıkla doludur. Bunların bir bölümü Anadolu kıyılarının burnunun dibindedir. Örneğin son günlerde herkesin dilinde olan Meis (Castellorizo) Adası, Türkiye kıyılarından (Kaş) ancak yaklaşık 1mil uzaklıktadır. Yine bu adaların, adacık ve kayalıkların bir bölümü Yunanistan ana karasının dibindedir. Eğriboz Adası gibi. Sporadlar ve Kiklad Adaları ise her iki ülke anakaralarının ortasında kalır. Bu adaların, adacıkların ve kayalıkların bir bölümü antlaşmalarla Türkiye’ye, bir bölümü Yunanistan’a bırakılmış, kalanların aidiyeti ise Türkiye ile Yunanistan arasında görüşmeler yoluyla belirlenmeyi beklemektedir.

    Kayalıkların değilse bile bütün adaların, adacıkların karasuyu hakkı vardır. Ege Denizi’nde halen iki ülkenin de kabul edilmiş karasuyu genişliği, 6 mildir. Bu kıstas uygulandığında Ege Denizi’nin yüzde 28’i Türkiye’ye, yüzde 35’i Yunanistan’a aittir. Kalanı uluslararası sulardır. Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması halinde ise Ege Denizi’nin yaklaşık üçte ikisi Yunanistan’a ait olacaktır. Haritaya şöyle bir göz atıldığında, bu durumda Türkiye’nin neredeyse hiçbir noktada, Yunanistan karasularından geçmeden Ege Denizi’ne çıkamayacağı görülebilir. Her ne kadar karasularından savaş gemilerinin bile “zararsız geçiş hakkı” varsa da ilgili ülkenin bu hakkın kullanılmasını çeşitli nedenlerle sınırlandırma yetkisi de vardır. Ek olarak, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarması halinde, görüşülecek kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge de neredeyse kalmayacaktır. Türkiye’nin yıllar önce, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarmasını “savaş nedeni” sayacağını ilan etmesinin nedeni bu vazgeçilemez, yaşamsal ülke çıkarıdır. Bu uyarı yerinde ve haklıdır.

    ADI BİLE “KITA SAHANLIĞI”

    Bazen bir isim, konuyu başka söze gerek kalmayacak açıklıkta anlatır. Kıta sahanlığı da böyle bir isimdir. Kıta yani anakara olacak ki sahanlığı olsun çünkü kıta sahanlığı bir anakaranın-kıtanın deniz altında devam eden uzantısıdır. Genişliği sabit değildir; denizin birden derinleştiği, artık kıta sahanlığı kaynaklarının işletilemeyeceği bir derinliğin başladığı noktaya kadardır. Ait oldukları ülkeler bu sahanlık üzerinde ve altında, örneğin petrol ve doğal gaz çıkarılması; boru hatları döşenmesi vb. çeşitli haklara sahiptirler.

    Bir ülkenin kıta sahanlığı üzerinde başka ülkelere ait adaların, adacıkların veya kayalıkların bulunması, kıta sahanlığının esas aidiyetini ilke olarak etkilemez. Ancak böyle oluşumlara, karasularına ek olarak, belli ölçülerde kıta sahanlığı hakkı tanınabilir. Bu, ilgili ülkeler arasında yapılacak anlaşmaya bağlıdır. Böyle anlaşmalar vardır ve bunlara her geçen gün yenileri eklenmektedir. Özellikle Ege gibi, bir ülkenin (Türkiye) kıta sahanlığı üzerinde, diğer bir ülkeye ait çok sayıda ada olan, “Özel Koşullara4” sahip “Yarı kapalı denizlerde5” adaların, adacıkların ve kayalıkların kıta sahanlığı hakları, tek taraflı tasarruflarla değil ancak ilgili ülkeler arasında görüşmelerle belirlenebilir.

    MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE

    Kıta sahanlığının aksine Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), sadece deniz alanlarını tanımlayan bir ifadedir. Deniz hukuku açısından genişliği en çok 200 mil olabilir. Kıyı ülkesinin MEB üzerinde, başta canlı kaynaklar ve balıkçılık olmak üzere, sadece onun kullanabileceği (münhasır) ekonomik hakları vardır. Bir ülkenin MEB’i üzerinde başka ülkelere ait ada, adacık ve kayalıkların bulunması, bu oluşumlara otomatik olarak MEB hakkı tanımaz. Kısmi bir hak tanınacaksa, bu da yine ancak ilgili ülkeler arasında görüşmeler yoluyla belirlenebilir.

    Son olarak, bütün bu konularda çıkabilecek anlaşmazlıklar, öncelikle ilgili ülkeler arasında görüşmelerle çözülmeye çalışılmak, üzerinde anlaşmaya varılamayan noktalar kaldığı takdirde bunların, yine anlaşılarak hazırlanacak bir tahkimname ile uluslararası yargıya, örneğin Lahey’de bulunan Uluslararası Adalet Divanı’na veya tahkime/hakemliğe götürülmesi, yerleşik uluslararası yöntem ve uygulamadır. Birçok halde ilgili ülkeler  anlaşmayı kamuoylarına daha kolay kabul ettirebilmek için görüşmelerle vardıkları çözümü Adalet Divanı’na götürerek, sanki orada çözülmüş gibi tescil ettirirler. Bu bölümü kapatmadan önce, adaların, adacıkların ve kayalıkların kıta sahanlığı ve MEB hakları sınırlı hatta bazı hallerde hiç yokken, ada devletlerinin her iki bölge üzerindeki hakları, mutlak ve tamdır. Bu husus, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Adası açısından özellikle önemlidir. 

    TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN NEYİ PAYLAŞAMIYORLAR?

    Türkiye ile Yunanistan arasında özellikle 1970’li yıllardan beri devam eden Ege, şimdi de Doğu Akdeniz anlaşmazlığı Yunanistan’ın, Anadolu Yarımadası’nın kıta sahanlığı üzerinde bulunan adalarının, bunların her biri bir anakara veya ada devletiymişcesine, tam kıta sahanlığı ve MEB hakları bulunduğunu ileri sürmesinden ve bu konuları Türkiye ile görüşmeye yanaşmamasından kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, Yunanistan, çok bilinen bir tekerleme ile ”Bana göre benim olan benimdir. Gel seninkinden bana ne düşüyor onu konuşalım” demektedir. Daha da sıkıştığında, yargıçları bir biçimde etkileyebileceğini düşünerek -ki bu yargıçlar etkilere açıktırlar- “konuyu hiç görüşmeden Adalet Divanı’na götürelim” diyerek kestirip atmaktadır. Yunanistan bu tutumunu, her zaman bir şekilde arkasına alabileceğini düşündüğü üçüncü ülkelere veya AB gibi, üyesi bulunduğu ülke gruplarına güvenerek almakta ve sürdürmektedir.

    Türkiye ile Yunanistan yakın geçmişte, önce 1970’li yıllarda, 1976 Bern Mutabakatı ve Moratoryumu ile sonuçlanan, Türkiye’nin Sismik I araştırma gemisini kendi kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgelere gönderdiğinde yaşanan Ege bunalımında; 1980’li yıllarda ise, Taşoz Adası etrafında petrol aramaya kalkan Yunanistan’a engel olduğunda savaşın eşiğine kadar gelmişlerdi. Her iki bunalımda da Türkiye’nin o zamanki siyasi, askeri ve ekonomik gücü ve gerek NATO gerek AB nezdindeki ağırlığı nedeniyle Yunanistan diğer ülkelerden beklediği desteği bulamamış ve geri adım atmak zorunda kalmıştı.

    BUGÜN DURUM NEDİR?

    Yunanistan yıllardır silahsızlandırılmak kaydıyla kendisine bırakılmış, 1923 Lozan Antlaşması’nda isim isim sayılmış 12 Adalar’ı silahlandırmaktadır. Türkiye bu gelişmeye zamanında gerekli ve yeterli tepkiyi göstermemiş, halen de göstermemektedir. Yunanistan bununla da yetinmemiş, Lozan Antlaşması uyarınca Türkiye’ye ait olan, örneğin Didim karşısındaki Eşek ve Bulamaç adalarına el koymuş ve silahlandırmıştır. Türkiye bu gelişmeye de ses çıkarmamıştır. Bundan cesaret alan Yunanistan, özellikle 2005 yılından bu yana, Ege Denizi’nde aidiyeti anlaşmalarla belirlenmemiş, dolayısıyla Lozan Antlaşması gereğince aidiyeti Türkiye ile Yunanistan arasında görüşmelerle belirlenmesi gereken, 10’dan fazla adaya ve adacığa da el koymuştur. Türkiye bu konuyu da Yunanistan nezdinde olsun bir girişim konusu yapmamıştır. Özellikle bu son gelişmenin, Türkiye-AB Müzakere Çerçeve Belgesi’nin imza tarihinden sonra hız kazanması ve Türkiye’nin içte ve dışta dikkat çeken ısrarlı sessizliği, AB ile bu konuda bir pazarlık yapılmış olabileceğini de düşündürmektedir.

    Türkiye’nin, uzmanların bütün uyarılarına karşın, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası çerçevesinde Yunanistan ile “sorun çıkarmamak” politikası, bu ülkeyi giderek daha mütecaviz davranmak yönünde cesaretlendirmiştir. İzlenen bir dış politikanın amacına ulaşması, ülke çıkarlarının her aşamada ve o günün koşulların uygun olarak gündeme getirilmesi ve savunulması ile olanaklıdır. Bu yapılmadığı takdirde, karşı tarafa hep daha fazlasını istemek için cesaret verilmiş olur. Sonunda öyle bir noktaya gelinir ki, ulusal çıkarlar artık oradan daha geriye gidilmesine izin vermez. O aşamada gösterilecek tepki de başlangıçtakinden daha sert olmak zorunda olacağı ve karşı taraf sürekli almaya alışmış olduğu için savaş gündeme gelebilir. Türkiye’nin bugün Doğu Akdeniz’de ve Ege’de karşılaştığı durum tam da budur. Zamanında hangi nedenle olursa olsun gösterilmeyen tepkiler, atılmayan adımlar bugün bizi, Doğu Akdeniz’e ve Güney Ege’ye, savaş gemilerimizin korumasında, sismik araştırma gemisi göndermek zorunda bırakmıştır. Üstelik bunu, ne yazık ki Türkiye’nin ekonomik ve askeri bakımdan hiç de eski gücüne sahip olmadığı; dış dünyada ise doğrudan ilgili ülkelerle (örneğin ABD, Mısır, Suriye, İsrail) ya çok kötü ilişkiler içinde olduğumuz ya da bizi destekleyen hemen hiçbir ülkenin olmadığı hatta üyesi olduğumuz veya belli bir bağlantı içinde olduğumuz uluslararası kuruluşların (NATO, AB) bizim yanımızda olmak şöyle dursun Yunanistan’dan yana açıkça tavır aldıkları bir dönemde yapmak zorunda kaldık. Bu iyi değildir, tehlikelidir.

    Ege’de ve Doğu Akdeniz’de haklarımızı koruyabilmemiz için, Yunanistan’ı görüşme masasına oturtacak biçimde, her aşaması iyi düşünülmüş bir strateji ve buna uygun, zamanlı ve orantılı taktik adımları öngören bir politika izlemeliyiz. Bu stratejinin önemli unsurlarından biri belki de önde geleni, Doğu Akdeniz’de deniz alanları ve kıta sahanlığı üzerinde hakkı olan Mısır, Suriye ve İsrail gibi ülkelerle ilişkilerimizi düzeltmek; ABD hatta AB ile ilişkilerimizi rayına oturtarak, ortaklarımızın ve müttefiklerimizin sayısını artırmaktır. Son 18 yıldır izlenen dış politika terk edildiği ve dış politika ehil ellere bırakıldığı takdirde, Türkiye’nin bunu yapabilecek ağırlığı, gücü ve yeteneği hâlâ vardır. Savaş, hele başka sorunları örtmek için başvuruluyorsa, cinayettir. ☸

  • GEDELAN ADALARI’NDAN MALTA

    GEDELAN ADALARI’NDAN MALTA

    “Mezkûr Malta Adası, İspanya beğine tâbi’dür. Ve dayiresi altmış beş mil mikdardur. Alçak ve abadâni -verimli- yirdür. Zira altmış pâre köyü vardur, dirler.” Her ne kadar Piri Reis “İspanya beyi” diyorsa da bu faslın başlığındaki “Gedelan Adaları” sözcükleri Malta Adası’nın o tarihte Katalan Beyliği’ne tabi olduğuna işaret etmektedir. 

    Günümüzde de Malta aristokrat aileleri arasında yer alan Katalan ve Aragon Beyleri, adaya 1282 yılında gelmiş ve yönetimi ele geçirmişlerdir.

    Malta Adası en yüksek yeri 253 metre olan alçak ve tipik bir Akdeniz adasıdır. Köyleri saymadım. Zaten o devirden bu yana herhalde bazıları kent haline dönüşmüştür.

    Kanuni’nin uzun bir uğraştan sonra 1522 yılında Rodos’tan sürüp çıkardığı Hastane ve Tapınak (St. John) Şövalyeleri, daha 1523 yılında Kutsal Roma İmparatoru ve İspanya Kralı V. Charles’a başvurarak Malta Adası’nı satın almak istemişlerdi. Charles ise adayı, yıllık bir adet doğan, evet bildiğimiz avcı kuş doğan, karşılığında kiralamaktan yanaydı. Charles’ın önerisi doğanın değerini mi gösteriyor yoksa adanın bir işe yaramazlığını mı bilemedim vesselam.

    Malta Şövalyeleri adayı Roma İmparatoru’ndan ve Papa’dan devralıncaya kadar -ki 1530 yani Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’yi Kanuni’ye sunmasından beş yıl sonradır- 15 bin kişinin yaşadığı Malta’nın nüfusu, Şövalyelerin özellikle Cezayir korsanlarına karşı sağladığı güvenlik ve kurdukları hastane sayesinde 100 bin kişiye kadar çıkmıştır. 1675 yılında ise 11 bin kişi, patlak veren salgın hastalık nedeniyle yaşama veda etmiştir. Bütün bunlar Piri Reis’ten sonra olmuştur ama önce olsaydı da pek üzerinde duracağını zannetmiyorum.

    Söz bütün Kitab-ı Bahriye seyrimiz sırasında her yerde karşımıza çıkan Şövalyelerden açılmışken, 11. yüzyıldan beri her taşın altından çıkan, karışık bir tarihe sahip bu askeri tarikatın, oradan oraya savrulduktan sonra bugün Malta Adası’nda varlığını sürdürdüğünü; “Sovereign Military Hospitaller Order of St. John of Jerusalem of Rhodes and of Malta -St. John, Kudüs, Rodos ve Malta Bağımsız Askeri Hastane Tarikatı/ Şövalyeleri” olarak bilindiklerini hatta yakın geçmişte Türkiye’nin de bu tarikatı tanıma konusunu değerlendirdiğini yazalım da eksik kalmasın.

  • PEVISE /İbiza Adası…

    PEVISE /İbiza Adası…

    Akdeniz’deki adalar arasında bu “Pevise nam cezire” kadar isim değiştireni yoktur. Ivica, Ebisos, Pytioussa, Ebuses, Ebysos, Aibusim, Ebusim, Yebusah ve nihayet Eivissa/İbiza hep aynı adadır.

    Piri Reis ne yapsın? Bu kadar isim değiştiren adaya o da, “Pevise” demiş ki bu, adanın bugün de kullanılan Katalan dilindeki adı “Eivssa”ya oldukça yakındır. Bilmem saydığım isimler arasında sonu “sos” ve “ssa” ile bitenler dikkatinizi çekti mi? Bu iki takı da Anadoluludur; Luvi dilinden gelir. Halikarnassos (Bodrum), Miletos (Milet), Mylassa (Milas) gibi. Demek Luvi atalarımız Reis’in, “Gedelan Adaları’ndan Pevise, İspanya beğine tâbi’dür.” dediği İbiza Adası’na, Reis’ten ve tabii benden de çok ama çok önce gelmişler.

    İbiza Adası’nın bir adı daha vardır. “Isla Blanca-Beyaz Ada” derler. Dağlık İbiza’nın bu adı, oraya buraya serpiştirilmiş Ege Adaları’nda hatta 1980’li yıllara kadar Bodrum’da gördüğümüz türden, tek katlı ve kar beyazı evlerinden aldığı rivayet olunur. Ege Adaları gibi, İbizalılar da bu evlerden ve yapı şeklinden vazgeçmemişler ama biz Bodrum’u kocaman pencereli, otogardan parça parça kesilip yerleştirilmiş gibi, “Bodrumlar hariç iki kat” diyerek 6-7 kata çıkmış, düz bloklar halindeki yeni mimarimizle yok ettik. Bu mimariyi Bodrum’a ilk getirmekle öğünen mimar/müteahhitlerimizin kulakları çınlasın. Dağlık olan İbiza Adası, çam ormanları ile kaplıdır. Zaten Kartacalıların adaya, “Çamlık Ada” anlamına gelen “İbosim” demelerinin nedeni de budur. Daha sonra gelen Yunanlar da bu fikri doğru bulmuş olmalılar ki adaya “Pitiuses” adını vermişler diyelim ve isim konusuna nokta koyup, Reis’in peşine düşelim. Piri Reis’in buralarda neden dolaştığını merak ediyorsunuz değil mi? Devamı Ocak 2018 sayımızda…