Türkler Akdeniz’e geri mi dönüyor?

Bir zamanlar Akdeniz’i bir baştan bir başa turlayan, bembeyaz, sülün gibi Ankara Vapuru’nu hatırlar mısınız? Kruvaziyer gemisinin güvertesinde can yeleklerimizle sıralanmış halde görevlilerin güvenlik bilgilendirmesini dinlerken, 1950-60’lı yıllarda Devlet Deniz Yolları’nın (DDY) Akdeniz’deki hâkimiyetinin sembolü olmuş Ankara Vapuru’nu düşünüyordum. Fotoğraflar AHMET SÜHA UMAR

“Memur değil de girişimci olsaydım, ulusal sermayeli gemi turu işine girerdim.”

Yukarıdaki sözler, arkadaşım Büyükelçi Ahmet Banguoğlu’na ait. Bana bu konuyu hatırlatan, cruise turuna birlikte çıktığımız dostlarımız Ahmet ve eşi Nilgün’le, gemideki ilk saatlerimizde yaptığımız bir konuşma oldu.  Akdeniz ve Ege’yi yıllardır hemen her defasında okyanus ötesi yabancı ülke hatta seyrek de olsa Yunan bayraklı kruvaziyer gemileri ile dolaşmıştık. İlk kez bir Türk firmasının gemisi ile sefere çıkıyorduk. Ahmet’le aramızda, Türkiye’nin denizden ve deniz yolcu taşımacılığından giderek uzaklaşmasını konuşurken, Ankara Vapuru gündeme gelmişti. Banguoğlu’nun 1963 yılında Mülkiye birinci sınıfta iken üç arkadaşı ile birlikte Ankara Vapuru’nda yabancı yolculara çevirmen olarak çalıştığını da o zaman öğrendim. 1962 ve 1963 yaz aylarında, mürettebatı ile birlikte Swan Hellenic Cruises adlı İngiliz şirketine kiralanan, Ankara yolcu gemisi, çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu turistler için Venedik-İstanbul-Venedik hattında, 15’er günlük, üç “cruise” seyri yapmış. Güzergâh boyunca tarihi kent ve adalar gezilmiş. Bizim dört ahbap çavuş da gerektiğinde mürettebat ile yolcular arasında çevirmenlik, diğer zamanlarda da gemide keyif yapmış. Ahmet bu yolculukta çok eğlendiklerini söylemeyi de unutmadı ki iyice gıpta edeyim! Ankara vapurunun bir önceki süvarisi, Akdeniz’in ünlü kaptanlarından Şefik Gogen1, Ahmet’in eniştesinin kardeşi imiş. 

1950’li yıllarda Ankara Vapuru ve süvarisi Akdeniz’de bir efsaneymiş. İstanbul- Pire-Napoli-Cenova-Marsilya-Barselona hattında başta Ankara olmak üzere, Türk gemileri yıllarca adeta rakip tanımaksızın yolcu taşımış. Türkçeye yerleşmiş “hiçbir başarı cezasız kalmaz!” deyişine hak verircesine, sonraki yıllarda DDY yok edilmiş. Ankara Vapuru önce Haliç’te kısmen sökülmüş, 1981 yılında Aliağa’da, “jilet” yapılmış. Özel sektör ise, üç tarafı denizle çevrili Türkiye’de, yolcu taşımacılığı ve piyasasında, son yıllarda büyük gelişme gösteren gemi turları sektörüne hiç ilgi duymamış. Ahmet zamanla gemi turlarının hastası olmuş ama onca yıl sonra ilk kez bir Türk şirketinin işlettiği bir yolcu gemisine işte şimdi binebilmiş. “Memur değil de girişimci olsam ulusal sermayeli gemi turu işine girmek isterdim.” diyor. Katıldığı gemi turlarında, bu amaçla bilgi ve belge bile toplamış.

TARİH ANLAYIŞIMIZ: ANKARA VAPURU 

1948 yılında ABD’den altı yolcu gemisi satın alınmış. Bu gemilerden biri, 125 metre uzunluğunda, 19 metre genişliğinde, 1933 yapımı bir hastane gemisi olan, iki yanındaki büyük haç işaretleri sayesinde Pearl Harbour baskınından zarar görmeden kurtulan Solace imiş. ABD’de çok kamaralı bir turistik yolcu gemisine dönüştürülüp, adı “Ankara” olarak değiştirilmiş ve Türkiye’ye getirilmiş.

Beyaza boyanan geminin geniş salonları, rahat yemekhaneleri hatta geminin yan tarafındaki kapaklar açılarak yolcuların arabalarının alındığı bir de garajı varmış. Geminin sefere çıkışı ve dönüşü hep gazete sütunlarında haber olmuş. 1979 yılında bir römorkör eşliğinde çekilerek, İzmir-Aliağa Tersanesi’ne götürülmüş. O tarihte, İstanbul-Kasımpaşa’daki Sadrazam Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvan çatısının kurşun bölümünün yenilenmesi için kurşun aranıyormuş. Ankara’nın hastane gemisi olarak kullanıldığını bilen, tersanede görevli emekli bir asker gemi duvarlarında araştırma yapıp, röntgen odasının duvarlarının radyasyondan korunmak için tamamen kurşun kaplanmış olduğunu görünce, Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvanının çatısı bu kurşun levhalarla kaplanarak, yenilenmiş. Ankara ise 1981 yılında parçalanarak yok edilmiş. Çorlulu Ali Paşa’nın akıbeti de Ankara Vapuru’ndan farklı olmamış. Padişahın kızıyla evlenerek saraya damat olarak girip sadrazam olan paşa, İsveç-Rus savaşında İsveç tarafının tutulmasını önerip de İsveç yenilince idam edilmiş. Osmanlı’da paşalık zor işmiş vesselam. Ankara Vapuru’nun jilet olması sizi şaşırtmasın. Amiral Cem Gürdeniz’in kitabının2  “Denizcilik Deniz müzeciliği ve Tarihi Mirasın Korunması” bölümüne bakmak yeter. Hamidiye, Yavuz, Nusrat, Atatürk’ün yatı Ertuğrul, bu her biri başlı başına tarih olan gemiler ve daha niceleri, kilosu üç-beş kuruşa hurdacılara satılmaktan kurtulamamışlar. Türk’te tarih bol. Harca, harca bitmez vesselam.

MİKONOS

28 Temmuz 2022 Pazar. Kumbahçe mahallesindeki Bodrum Cruise Port’ta, Covid 19 aşı karnesi kontrolü ve geçerli karnesi olmayanların hemen oracıkta teste tabi tutulmaları için sıramızı bekliyoruz. Kontrol, işinin ehli olduğu belli bir küçük görevli grup tarafından hızla tamamlandı. Pasaport kontrolü de yapıldı.  

Sıra bavulların, görevlilere teslimine geldi. Yıllardır oldukça sık yaptığımız benzer turlar nedeniyle, işlemlerin gereği gibi yürütülüp yürütülmediğini anlayabilecek kadar deneyimliyiz. Bavulların teslimi, kısa iskeleyi yürüyerek geçip gemiye girişimiz ve nihayet kamaralarımızı bulmamız fazla sürmedi. Neredeyse biz kamaraya girdiğimiz anda da valizlerimiz geldi. Doğrusu biraz da “acaba?” diyerek kalkıştığımız tur için bu ilk adımlar cesaret vericiydi. Kuşkumuzda haklı olduğumuzu düşünüyorduk çünkü yıllardır ilk kez bir Türk firması gemi turu işine girmişti ve biz onun gemisine biniyorduk. Yolcuların gemiye alınması ve güvenlik bilgilendirmesinden hemen sonra “Blue Sapphire”, koltuk halatlarını çözüp, yavaş yavaş iskeleden ayrılmaya başladı. Birkaç dakika sonra şövalyelerin ünlü kalesi pupamızda giderek küçüldü ve gemimiz Karaada’nın ve İstanköy’ün poyrazından geçip, batıya, Mikonos Adası’na rota tuttu. Biz de kaptanlı bir gemide işsiz kalmanın keyfiyle gemiyi keşfe çıktık.

200 METRELİK BLUE SAPHIRE

Bahama Adaları’nın başkenti Nassau limanına kayıtlı Blue Sapphire, o güne kadar bindiklerimize oranla küçük bir gemi. Uzunluğu 200, genişliği 29, su çekimi 8,3 metre. Hızı 18 knot. 1980 yılında suya inmiş. Yapımcısı Bremer Vulkan. Son ayrıntılı kontrolü 2021 yılında yapılmış. Yolcu kapasitesi 815, personel sayısı 360 kişi. Geminin işleticisi ve sahibi Anex Tour. Turlar, “Selectum Blu Cruises” adı altında düzenleniyor.

Gezdikçe gemi hoşumuza gitti. Bule Sapphire’de, çok daha büyük ve yeni gemilerde gördüğümüz hemen her olanak var. Geniş salonlar, yüzme havuzu, eğlence-gösteri alanları, barlar, açık büfeler/restoranlar, alışveriş mekânları, sağlık ve fitness bölümleri ve daha niceleri.. 

İlk akşam Pole to Pole Restoran’da yemeklerimizi yedikten sonra kıç havuzluktaki açık alana çıkıyoruz. Eşim Mehtap’la Arşipel’in onlarca adasının uzaklarda görünüp kaybolan ışıklarını seyrederek, Ahmet ve Nilgün’le ilk izlenimlerimizi paylaşıyoruz. Bizim ekibin diğer çifti, Banguoğlu ailesinin kızı Esra ve damadı Aykut Oğut. Bu onların ilk kruvaziyer turu. Biz “Hot Beats Dans Gösterisi”ni izledikten sonra uyurken gemimiz, 13 saatlik (117 mil) bir seyirden sonra Mikonos Adası’na varmış, yeni limanda rıhtıma aborda olmuştu. Esra becerikli; eposta yoluyla ([email protected]) Stefanos’u bulup, bize adayı gezdirecek aracı ve şoförümüzü ayarlamış. Adalılar Türkleri seviyor. Nasıl sevmesinler ki? Türkler adaların en ünlü, en sosyetik ve tabii ki en pahalı mekânlarının velinimeti. Biz haddimizi bilip, adanın kıblesinde, fiyatının daha makul olacağını düşündüğümüz bir plaja -şimdi her yerde “beach” diyorlar- ve onun restoranına gittik. Plajın yarısından fazlası “beach”e, geri kalanı halka ayrılmış. Beach’te en arka sıradaki şezlonglar 40, en öndekiler 150 Euro. 150 Euro’ya galiba şampanya da dâhilmiş. Ben anlamasam da güneşin altında şampanya yudumlamanın bir keyfi olmalı ki ön şezlonglar hemen tümüyle doluydu! 

Gün batımında hemen her gidenin mutlaka önünde durup, binbir şekle girerek fotoğraf çektirdiği St. Nicholas Değirmenleri’ne “merhaba” diyerek, kendimizi Taverna Niko’s’a attık. Mezeler, yemekler nefisti. Oldukça ileri yaştaki beş altı kişinin garson olarak çalıştığı Nikos’ta servis o kadar hızlıydı ki, bir ara garsona vermek üzere eline bir şişe alan Aykut ne olduğunu anlayamadan, arkasından geçen garson şişeyi elinden alıcı kuş gibi kapıp götürdü. Aykut bir boş eline bir de giden garsona bakakaldı. Orada bulunduğumuz sırada, masalar en az iki kez dolup boşaldı. Kaba bir tahminle en az 400 kişi yemek yedi. Mikonos’tan saat 02.00’de ayrıldık. Yaklaşık 5 saat, 75 millik bir seyirden sonra, sabahın ilk ışıklarıyla Santorini’ye vardık.

SANTORİNİ 

Güney Kikladlar’ın bu ünlü volkanik adası, gerçekten görülmeye değer. Esra burada da imdadımıza yetişti. Arabamız ve şoförümüz, Alexandros Vradis (eposta: [email protected]) hazırdı. Hepsi birbiri ile uyumlu, insanın gözüne batan, rahatsız eden tek bir mimari çarpıklıkla karşılaşmadan -tam bir kuralsızlık, talan yaşayan Bodrum’dan sonra bu, insana gerçekten huzur ve yaşama zevki veriyor-  etrafına bembeyaz evlerin, mavi kubbeli kiliselerin serpiştirildiği, trafik keşmekeşinin, magandalarının bulunmadığı, tertemiz yollardan, sokaklardan geçip, adanın yıldızındaki Oia kentinde keyifle dolaştıktan sonra, bizi Thira’nın yıldızında, açıkta bekleyen Blue Sapphire’e döndük. Thira’da, etiketinde “Color: Tirquaze” yani “Renk: Turkuaz-Türk Mavisi” yazan bir gömlek almayı ihmal etmedim. Bu Yunanlar âlem adamlar vesselam. Baklavadan lokuma her şeyimizi sahiplenmeye çalışırlar ama gömleklerini “turkuaz” diye etiketlerler. Santorini Adası’nı daha geçen ay YACHT Türkiye Eylül 2022 sayımızda gelmişiyle geçmişiyle anlattığım için bu defa laf kısmını kısacık geçtim. Fotoğraflarla idare ediverin gari.

Blue Sapphire saat 18.00’de vira demir etti. Rotamız, Bodrum’dan kaçan şövalyelerin sığındıkları Rodos Adası. 134 mil yolumuz var. Sabah saat 08.00’de Rodos’tayız. Biz katılmadık ama gece Beyaz Parti ve ayrı salonda klarnet resitali vardı.

RODOS

Bu defa sadece keyif için Rodos’tayız ama önce protokolün gereğini yapalım ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Rodos Başkonsolosluğu’nu ziyaret edip, Başkonsolos sevgili Atıf Şekercioğlu’na saygılarımızı sunalım. Şekercioğlu, Dışişleri Bakanlığı’nın o alçakgönüllü nezaketi ile karşıladı bizi. Hâlâ her köşesinde Türk izi taşıyan, hâlâ Türk asıllı kişilerin yaşadığı, birçok yerinin adı hâlâ Türkçe olan Rodos’ta, günlük yaşamdan iç ve dış politikaya kadar her konuya değinen sıcak sohbet sırasında sevgili Atıf’ın pratik -hangi taverna gibi- tavsiyelerini de not ettik tabii. Daha önce görmüş de olsak Şövalyeler Caddesi’ni ve Sarayı’nı yoklayıp, Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’ne uğradık. Kütüphanenin ve vakfiyenin uzun yıllardan beri sorumluluğunu üstlenmiş olan Yusuf Kıbrıslı’yı bulduk. Onun sayesinde kütüphanenin, değerli el yazması eserlerin saklandığı, kimselere açılmayan bölümünü gezdik. Verdiği bilgileri şaşkınlıkla dinledik. 

Çarşıda, küçücük bir dükkânın Türk asıllı sahibi ve oğlunun tavsiyesine uyarak, ünlü yerel kekik balı ve uzo aldık. Sonra da Başkonsolosumuzun sözünü dinleyip, yerel halkın gittiği taverna, “Ta Petaladika”nın yolunu tuttuk. 2013 yılından beri Piri Reis’in izinde dolaştığım Ege adalarında, fiyatların neredeyse on yıldır sadece bir iki Euro artmış olduğunu görmek doğrusu can sıkıcı! Mezeler, kalamar dolması, uzo masaya henüz gelmişti ki Atıf da kızı Defne ile birlikte bize katılınca keyfimiz katmerlendi.  Rodos’tan saat 22.00’de ayrıldık. Seyirde, “Retro Dans Gösterisi”ni ve “Oldies but Goldies” müzik şölenini keyifle izledik. Sabah saat 06.30’da, Bodrum Kalesi bu kez iskele baş omuzlukta göründüğünde, ilk defa bir Türk kruvaziyer gemisi ile çıktığımız dört günlük Ege adaları turunun sonuna gelmiştik. Ve “iyi ki yapmışız” diyorduk. 

GEMİDE OLAN GEMİDE KALMAZ

Bir tişörtüm var. Üzerinde, “What happens on the ship, stays on the ship- Gemide olan, gemide kalır” yazıyor. Bu defa öyle olmasın ve gemide olup bitenden kısaca söz edelim.Geminin olanakları yeterli ve tatminkârdı. Her seyirden sonra yapıldığını bildiğimiz kamara temizliğine biraz daha özen gösterilebilir. Personel ilgili, güler yüzlü ve ehildi. Yemekler güzel, çeşit yeterliydi. Tatlılarda aklımız kaldı. Zaman geçirici, özellikle geminin seyirde olduğu akşam saatlerinde eğlence ve gösteriler doğrusu keyifliydi. 

Saptayabildiğimiz en önemli sorun, çoğunlukta olan Türk yolculardan bazılarının bu tür gemi turlarının adabına uymakta zorlanmalarıydı. Hele turu düzenleyen şirketin yetkilileri olduğu anlaşılan bir grubun, etrafı kamaralarla çevrili kıç güvertede toplanıp, gecenin geç saatlerine kadar şarkı türkü söylemeleri; gemide bu amaçla ayrılmış bölümlerde çalmak üzere bulunan müzisyenleri alıp, kendi aralarında özel eğlenceler düzenlemeleri görevli personeli bile rahatsız etti. Her tarafları dövmeli, atkuyruğu saçlı bir diğer grubun rahatsızlık veren hareketleri de buna eklenmeli. Nihayet, örneğin çıkanları beklemeden asansöre hamle edip, kadınların ayağına basarak girmeye çalışan, uyarıldığında da dayılanan üç beş densizin de yine vatandaşlarımız olması canımızı sıkmadı değil. Yine de kuşku ile çıktığımız bu gemi turundan memnun döndük. Memnuniyetimizin en önemli nedeni ise “galiba Türkler onca yıldan sonra Akdeniz’e geri dönüyorlar” diye düşünmemiz. Selectum Blu Cruises doğru bir girişim. Aksaklıkları zaman geçirilmeden giderilmeli ve mutlaka sürdürülmeli, desteklenmeli. 

Son olarak… Bu yazıda yanlış ve eksikler varsa; bunun sorumlusu, üç kez personele gezi hakkındaki izlenimlerimi YACHT Türkiye’de yazacağımı, bilgi alabileceğim bir kişinin benimle temas etmesini beklediğimi not ettirdiğim halde, beni aramayan ilgililerdir vesselam.☸

Dipnotlar

1. Efsane kaptan Şefik Gogen, Osman Öndeş, İş Bankası yayınları, 2021

2. Kültürü ve Görgüsüyle Denizcilik, Amiral Cem Gürdeniz, Yapı Kredi Yayınları, 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.