Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • Soframızdaki tehlike; kuraklık ve orman yangınları

    Soframızdaki tehlike; kuraklık ve orman yangınları

    Soframızdaki yiyeceklerin nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi? Aslında her gün alışveriş yaptığımız marketin reyonlarında gördüğümüz ürünlerin arkasında büyük bir emek ve çaba olduğunu pek de düşünmüyoruz sanki, ne dersiniz? Peki ya bu ürünlerin yetişmesi için gerekli olan toprak, su ve hava gibi doğal kaynakların giderek azaldığının ve tehlikeye girdiğinin ne kadar farkındayız?

    Son yıllarda kuraklık, sel, orman yangınları, fırtınalar, sıcaklık artışı gibi iklim olaylarının sayısında ve yoğunluğunda bir artış söz konusu. Bu olaylar hem doğal hem de insan yapımı ekosistemlere zarar veriyor ve en başta da gıda sektörünü etkiliyor, çünkü tarımsal üretime zarar veriyor. 

    SUSUZLUK VE SEL

    Tarımın baş derdi kuraklığı ele alalım mesela. Kuraklığın ilk etkilediği nokta, toprak nemi ve yeraltı suyu seviyelerini düşürmesi. Tabii etkilenen bitki örtüsü oluyor; yaşanan susuz günler bitkinin büyümesini yavaşlatıyor veya durduruyor. Bu da verimliliği azaltıyor ve haliyle tarımsal girdi maliyetlerini artırıyor. 

    Kuraklığın zıttı gibi görünen ancak kuzeni diyebileceğimiz bir başka faktör de sel. Susuzluk da aşırı yağış da anormal durumlar ve iklim değişiminin başlıca sonuçlarından. Bir taraftan sel gibi afetler de toprak erozyonuna, su baskınlarına, altyapı hasarına, mahsul kaybına ve hastalık yayılmasına neden oluyor. Ayrıca çok önemli bir sonucu daha var; su kalitesini bozuyor ve temiz içme suyu kaynaklarını azaltıyor.

    İKLİM DEĞİŞİMİ VE ORMAN YANGINLARI İLİŞKİSİ

    Yaz mevsiminde en korktuğumuz afetlerden biri de orman yangını. Sıcak ve kurak günlerin sonunda oluşan orman yangınları hepimizin içini yakıyor. Dünya genelinde orman yangınlarının sadece yüzde 4’ü doğal yollarla oluşuyor. Geri kalanı ise, ihmal veya kasti olarak çıkan yangınlar oluyor. Bununla birlikte, iklim değişikliği ile giderek daha da sıcaklaşan hava ve yağış rejimindeki değişiklikler gibi etkenler, yerden daha fazla nemi buharlaştırıyor, toprağı kurutuyor ve bitki örtüsünü daha yanıcı hale getiriyor. Özellikle Akdeniz ikliminin hâkim olduğu bölgelerdeki ormanlar, yaz aylarında yüksek sıcaklık ve düşük nem nedeniyle kolaylıkla tutuşabiliyor. Ayrıca kışın yağan karların erime süresinin kısalmış olması da ormanların daha uzun süre kuru kalmasına ve daha dayanıksız hale gelmesine sebep oluyor.

    Orman yangınları ağaçlara, bitki örtüsüne ve ormanda yaşayan birçok canlıya ciddi zararlar verdiği gibi atmosfere de karbon salınımını artırıyor, iklim değişikliğini tetikliyor ve sera etkisini güçlendiriyor. Aslında bir pozitif geri besleme oluşturuyor. İsmi pozitif diye iyi bir anlama gelmiyor ne yazık ki. Şöyle ki: İklim değişimi orman yangınlarını artırıyor, çıkan yangın sonucu karbon salınımı artıyor ve bu da yine iklim değişimini besliyor.

    KITLIK RİSKİ, EKONOMİK VE SOSYAL SORUNLAR

    Kuraklık, sel, orman yangınları, fırtına, aşırı sıcaklar, tüm bu doğal afetlerin yarattığı sorunlar, tarımı doğrudan etkileyen faktörler olduğu için aslında soframızdaki birer tehlikeye dönüşüyor. Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun, kahvenin, bir parça çikolatanın, bir kilo patatesin kalitesini, vücuda faydasını etkiliyor. Çevre kirliliği gibi sorunlar da üzerine eklenince küresel bir tehlikeden başka bir şey olmuyor. Afetlerin verdiği hasarlar zaten market tedarik zincirlerini de etkiliyor. Tarımsal ürünlerin üretimi azaldıkça veya kalitesi düştükçe fiyatlar yükseliyor, arz talebi karşılayamaz oluyor ve kıtlık riski artıyor. Bu durum hem üreticiler hem de tüketiciler için ekonomik ve sosyal sorunlara yol açıyor. 

    Biraz felaket tellalı gibi konuştum ama aslında şu an dünyamızda bu sorunların hepsini zaten yaşıyoruz. 2030-2040 yıllarında yaşanması ön görülen senaryoların şimdiden gerçekleştiğini görüyoruz. Maalesef beklenen kötü geleceği gelecekte de tutmuyor, geriye, bugüne çekiyoruz. Özellikle Türkiye kuraklıktan nasibini alan ülkelerde ön sıralarda yerini alıyor, Karadeniz’de bile kuraklıktan söz edebildiğimiz bir zamanı yaşıyoruz. Temmuz ayında insan güneş çiçek böcek aşktan bahsetmek istiyor ama eldeki malzeme bu. Ağustosta biraz güzel şeylerden konuşuruz umarım, en azından doğada olan bitenin içinden güzellikleri ayıklar çıkartır sizle paylaşırım. Kalın sağlıcakla…☸

    Forest in a shape of lungs – deforestation and global warming concept
  • Atmosferimizin kötü karakteri: İKLİM DEĞİŞİMİ

    Atmosferimizin kötü karakteri: İKLİM DEĞİŞİMİ

    Baharın son ayı, yazın habercisi mayıs ayı… Tatile çıkma planlarının yapıldığı, güneşin ısıttığı ve pikniklerin tadını çıkarabileceğimiz bir ay normal şartlarda ama…

    Hani masallarda olur ya, güzel bir giriş yapılır hikâyeye. Yemyeşil ağaçlar, yeni açmış çiçekler, sıcacık bir hava, herkes bir arada ve mutlu diye (Şirinler girişi gibi oldu). Sonra ardından “ama” diye başlayan cümle gelir (bu da Gargamel sanırım) ve masalın kötü karakteri tanıtılır. İşte bizim az önceki enerji dolu atmosferimizin Gargamel’i, iklim değişimi. Güzel havaların tadını bozmamak için çok fazla iklim değişimi konuşmayacağım bu ay. Yalnızca yeni bir çalışmadan bahsetmek istedim. Tabii konu yine oraya bağlanıyor ama hayatımızın bir gerçeği kendisi işte. 

    YAŞAM TARZIMIZ DOĞANIN RENKLERİNİ ÇALIYOR

    Yapılan yeni bir araştırmaya göre, Avrupa’nın yazın yemyeşil olan ormanları artık daha çok kahverengiye dönüşüyor. Evet aynen tahmin ettiğiniz gibi hoyrat yaşam tarzımız, renklerimizi de elimizden alıyor. Hoş, bu yaşam biçimimiz de gri betonlarla epey renksiz zaten ama orası konunun başka bir kolu. Şimdi, stres bir bizde değil; hem kendimiz giriyoruz, bir de canlı cansız çevremizi de strese sokuyoruz. Bakın son yıllarda ısı dalgaları ve kuraklık periyotlarının daha sık yaşanmış olması ne yazık ki ağaçlarda stres oluşturuyor. Kuraklık gibi sert koşullara olan dayanıklılıkları azalıyor. Bu da renklerinin o canlı yeşilini kaybetmesine yol açıyor. 

    Son 21 yılı kapsayan araştırmaya göre, Akdeniz ve Orta Avrupa ormanlarının yüzde 37’si bu durumdan mustarip. Ve bu durum her geçen yıl daha da yayılıyor, yani yüzde daha da artacak gibi duruyor. Giderek yayılıyor olması, salgın hastalık gibi hissettirdi bir an.  

    KURAKLIK, İSTİLACI TÜRLER VE ORMAN YANGINLARI

    Uydu verileri gösteriyor ki, belirli periyotlarda bazı ormanlık alanlar normal yaz koşullarında olduğu yeşilliği göstermiyor. Bunun nedeni ne? En büyük pay, kuraklık. Ancak buradaki durum şöyle: Yalnızca bu sene veya birkaç aya ait bir kuraklık değil, daha önceki aylar ve yılların bir getirisi ya da götürüsü desek daha doğru. Zira mevsimsel kayıtlara baktığımızda, Avrupa’da sıcak ve kurak yazların çok seyrek gerçekleştiği görülüyor. Şimdiki gibi maksimum 2 yılda bir sıcak hava dalgası, şiddetli kuraklık gibi kayıtlar yok. İki, hatta üç sene üst üste çok az yağış gören ormanlık alanlarda bu kahverengileşmenin gerçekleştiği tespit edildi. Kuraklık dediğim gibi bu sahnede en büyük rolü oynuyor. Böcek ve mantar istilası, orman yangınları gibi faktörler de bu renk değişiminde etkili. Sonuç olarak; bu renksizleşmeye yol açan nedenlerin başında kuraklık, istilacı türler ve orman yangınları geliyor. 

    EN ÇOK HANGİ BÖLGELER ETKİLENİYOR? 

    2000’lerin başından bu yana bu durumdan en çok etkilenen Avrupa bölgesi, Akdeniz. Son yıllarda ise Avrupa’nın merkezine doğru yayılmaya başladı. Avrupa kıtası en son 2022’de en sıcak yaz rekorunu kırdı ve bu bölgelerdeki ormanların üçte birinden fazlasında yeşil tonunun yerini kahverenginin aldığı görüldü. Sıcaklık rekorları kırılmaya devam ederken bakalım bu yaz kuraklık açısından nasıl geçecek? Beklentiler pek iç açıcı değilken, bir de beklenen El Nino etkisi üzerine tuz biber olabilir. Bu arada üst üste üç yıl La-Nina yaşayıp arkasından daha nefes almadan El-Nino’nun bu yaz etkinleşmesinin beklenmesi de yine iklim değişikliğine bağlanıyor, bunu da bir ara konuşuruz.

    AĞAÇLAR DAHA KIRILGAN, DAHA STRESLİ ARTIK

    İklim değişiminin aslında bu durum üzerinde direkt etkisi var desek yanlış olmaz. Çünkü ısı dalgalarının, yüksek sıcaklıkların, kuraklık gibi etmenlerin çok daha sık yaşanmasına neden oluyor. Isı dalgalarının sık sık yaşanıyor olmasının da ormanların sağlığı, yapısı, tüm fonksiyonları üzerinde büyük etkileri var. Bunu bir bakıma ruh sağlığı gibi düşünün; kuraklık stresi yaşıyor ağaçlar. Yükselen sıcaklık buharlaşmayı artırıyor, buharlaşmanın artışı da daha şiddetli ve sık görülen kuraklıklara yol açıyor. Kuruyan ağaçlar daha kırılgan, daha kolay yanar hale geliyor. Bu sürekli birbirini besleyen döngüde ise ağaçlarda kuraklık stresi oluşuyor. Kuraklık stresi, ağaçların topraktan su ve besin çekme yetisinin zarar görmesine, dolayısıyla gelişiminin yavaşlamasına, böceklere ve hastalıklara karşı hassasiyetlerinin artmasına neden oluyor. Zaten yükselen sıcaklıkların etkisiyle çoğalmaya uygun ortamı bulan haşereler ve istilacı türler, bitkilerin salgın hastalıklara yakalanmasına ve güçsüz kalmasına yol açıyor. 

    Bu durumda da ormandaki üretkenlik, canlılık azalıyor, ardından da renklerimiz gidiyor. Daha renksiz bir hayat mı, yoksa capcanlı, rengârenk bir hayat mı sorusuna hepimizin vereceği cevap belli. Ama yaşantımıza bakacak olursak bu soruyu kendimize sormamız ve cevabı duyunca da, “e o zaman niye?” demek lazım. Bir ara sizinle sürekli dilimize doladığımız ama organik- kâğıt – plastik – pil ayrıştırmaktan ötesi ile ilgilenmediğimiz sürdürülebilirliği de konuşalım. 

    Sürdürülebilir yaklaşımlarla bugün konuştuğumuz problemi gündem olmadan ortadan kaldırabiliriz. Konumuza dönecek olursak; sıcağa daha dayanıklı ağaç türlerinin dikilmesi, haşerat ve salgınların izlenmesi, orman yangını önlemlerinin uygulanması gibi uygulanabilir orman yönetimi stratejileri ormanlar üzerindeki etkilerini en aza indirebilir. Daha renkli, daha hayat dolu bir dünyamız olabilir, inanın zor değil. Kalın sağlıcakla… ☸

  • İklim değişimi ve aşırı hava olayları

    İklim değişimi ve aşırı hava olayları

    Çok değil, beş altı yıl önce şu başlık geleceğin bir problemini anlatıyor gibi gelebilirdi belki kulağa ama dün de öyle değildi bugün de değil maalesef. Geçen ay yaşadığımız sel felaketinin üzerine yazmak istedim bu konuyu. Henüz yayımlanan bir rapor da Türkiye’de hava olaylarının ulaştığı noktayı işaret ediyor.

    Bu yıl Türkiye önce deprem sonra da sel felaketiyle sarsıldı. Depremle birlikte gündeme gelen konular malum. Sel felaketi özelinde altyapı sorunları ya da meteorolojik uyarıların dikkate alınmaması veya başka sorunları konuşabiliriz, birçoğu mevcut da. Fakat yayımlanan yeni bir rapor da gösteriyor ki, 2022 yılı Türkiye için aşırı hava olaylarının rekor seviyeye ulaştığı bir yıl olmuş durumda. 

    SIRA DIŞI HAVA OLAYLARINDAKİ DRAMATİK ARTIŞ

    Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 2022 İklim Değerlendirmesi Raporu’na göre, geçen sene 1030 sıra dışı hava olayı yaşadık. Bu bir seneye has bir istatistik de değil, son 20 yıldır ekstrem trendler sürekli artış gösteriyor. Sayısal diğer veriler de bunu gösteriyor: 2021’de 1024, 2020’de ise 984 sıra dışı hava olayı meydana gelmişti. Sürekli artış var.

    Sıra dışı hava olayları deyince akla ne geliyor? Sel, fırtına… Doğru. Dünyadaki afet seviyesindeki hava olaylarının başında sel geliyor. Ancak aşırı sıcaklar, kuraklık, orman yangınları, hortum, sis, yıldırım düşmesi, çığ gibi olağanüstü hava olayları da var ve hepsi ülkemizde görülüyor. Ülkemizde en büyük payı yüzde 33,6 ile şiddetli yağışlar alıyor ve listede başı çekiyor. Hemen ardından fırtına ve dolu geliyor. Listede küçük bir pay olsa bile kum fırtınası dahi var. Maalesef yok yok. 

    Meteorolojik koşulları göz önünde bulundurduğumuzda elbette ekstrem hava olayları gerçekleşecek, bu dünyanın oluşumundan bu yana çok normal bir durum. Yani sıra dışılık meteorolojide evet sıradan bir şey. Fakat burada bizim tartıştığımız düzensiz olsa da aralıklarla görülen sıra dışılıklar değil, iklimi değiştiren sıra dışılıkların düzenli olarak sayılarının sürelerinin ve şiddetlerinin artıyor olması.

    İNSAN ELİYLE YARATILAN KRİZ

    İklim değişimi genellikle mevcut hava koşullarını uç noktalara çekerken ülkemizde bunun da ötesine geçip mevcut olmayan hava olayları da gerçekleşmeye başladı. Özellikle de Akdeniz Havzası’nda yer alan ülkemiz bu etkilere çok daha açık bir konumda bulunuyor. Değişen iklime bağlı olarak, yaşadığımız sel, fırtına gibi olaylar 2000’li yıllardan bu yana sürekli bir artış gösteriyor. Neden 2000’li yıllar? Fosil yakıt kullanımı başta olmak üzere insan eliyle yaratılan iklim krizi, nüfus artışı, çarpık kentleşmenin giderek akıl almaz boyutlara ulaşması, uyarıların dikkate alınmaması, usulsüz imarlaşma gibi birçok faktör iklim değişiminin etkilerini daha şiddetli yaşamamıza neden oldu.

    Diyoruz ki, ekstrem hava olaylarının en başında yüzde 33 gibi bir oranla şiddetli yağışlar var. Bir yandan da yaza yine kurak giriyoruz, barajlarımız dolmadı gibi istatistikler veriyoruz. Çünkü şiddetli yağış demek, suyun toprak üzerinden veya şehirleşmenin yoğun olduğu bölgelerde betonun üzerinden akıp gitmesi demek. Barajların ve yeraltı sularının dolması için daha sakin ve daha normal bir akış gerek. Bu sebeple kar yağması çok önemli. Karlar zamanla eridikçe hem yeraltı suyu beslenir hem de barajlarımız dolar. Maalesef ülkemizde hem iklim değişimi etkilerinden dolayı gerçekleşen aşırı yağışlardan hem de bizim kendi elimizle zemini bozuyor olmamız, şehirleşme, altyapı yetersizliği gibi sebeplerle sel gibi afetlere zemin hazırlıyoruz. Ayrıca çok zaman suyun varlığında kuraklık yaşıyoruz. Zira kuraklık yalnızca yağmurun yağmaması değil, yağış doğru yönetimle depolayamıyor ya da toprakla kavuşturamıyorsak yine kuraklık var demek.

    BARAJ DOLULUK ORANLARIMIZ DÜŞÜK

    Aşırı yağışların yanında tüm ülkede yağışın olmamasından kaynaklanan kuraklık problemi de var. Bu sene yaza birçok büyük kentimizde baraj doluluk oranı düşük seviyelerde giriyoruz. Böylesine tüm ülkeyi kapsayan bir durum daha önce çok gördüğümüz bir durum değil. Belediye verilerine göre şu an baraj doluluk oranları; İstanbul’da yüzde 36, Ankara’da yüzde 30, İzmir’de yüzde 29 civarlarında seviyeler gösteriyor. Bahar yağmurları ile bu oran ne kadar telafi edilebilir, pek umut verici değil açıkçası. Zira bahar yağışları hem tutulabilen yağışlar değil, üzerine zemini bozmamız ve tutamıyor olmamız ekleniyor. Bahar ile ne kadar baraj seviyelerini yükseltiriz bir muamma. 

    Suyun seviyesinin çok düşük olması beraberinde birçok problemi getiriyor. “Dip suyu” diye tabir ettiğimiz yüzde 10-15 seviyesindeki baraj doluluğu, kirli diyebileceğimiz su var. Dolayısıyla yüzde 30-35’lerden bahsederken bu yüzde 10-15’i çıkarttığımızda, sağlıklı tüketilecek suyu yüzde 20’ler olarak düşünmek gerekir. Ayrıca suyun seviyesindeki bu denli azalma, azot, fosfor gibi bazı kirleticilerle suyun kolayca karışmasına sebep olur. Gün ışığıyla buluşan yosunlar, toksik alglerin üremesine, artmasına neden olur. Tahmin edersiniz ki, bu da sağlığı direkt olarak etkileyecek bir faktör olarak karşımıza çıkar.

    EYLEM/DAVRANIŞ PLANIMIZ NE OLMALI?

    Daha önceden kuraklıkla ilgili bölgesel sorunlar yaşardık. “Doğuda şu bölge bu seneyi aşırı kurak geçirdi”, “İç Ege’de yağışlar mevsim normallerinin altında kaldı”, “Marmara bu yıl yağıştan payını alamadı” gibi haberler verirdik. Ancak son yıllarda ülkemizin küçük bir bölümü hariç, ciddi kuraklık sıkıntısından bahsediyoruz. Yağmur yağıyor diye sevindiğimiz günlerde bile bunun barajlarımıza etkisi ne yazık ki çok küçük kalıyor. Susuz kalınca da hemen başka illerden su taşıma yoluna başvuruyoruz. Ancak olması gereken eylem/davranış sıralaması şu şekilde:

    1. İklimi bozmamak (tabii küresel bir etki olduğu için buna müdahale etmek zor).

    2. Suyu doğru yönetmek, toprakla kavuşmasını kolaylaştırmak, su hasadı (çatılardan yollardan biriken akan suyu depolara yönlendirmek ya da toprağa iletmek) yapmak ve yeni keşfedilecek (sel sularının yer altına enjeksiyonu gibi) mühendislik yöntemleri için ar-ge çalışmaları yapmak.

    3. Su tasarrufu yapmak, suyu iktisatlı kullanmak (hem tarım hem sanayi hem de konutlarda).

    4. Bunların yetmediği noktada başka bir bölgeden su taşımak. 

    Sağlıklı, rahat yaşamanın anahtarı burada ve biz bunu göz ardı etmeye devam ediyor, hep kolayını seçiyor, varken israf edip yokken de başka yerden gelsin diyoruz. Ama o noktada gelen su olmuyor, insanın kendi sonu oluyor. Zira sürdürülebilir düşünmeden geçen zaman insanlığı sağlıklı bir şekilde yüzyılın sonuna taşımayacak. Komplo teorileri ve göktaşı beklemeye gerek yok. Hareketli bir toplumuz, bence hızlı aksiyon alırız, birçok noktada alıyoruz da. Ancak hepimizi ilgilendiren bir konuda da “ben” demeden “biz” diyebiliriz. Kalın sağlıcakla…☸

  • Doğanın dengesi, dünyanın düzeni var YIKIMIN KAYNAĞI İSE İNSAN

    Doğanın dengesi, dünyanın düzeni var YIKIMIN KAYNAĞI İSE İNSAN

    Kıtalar birleşir veya parçalanır… Okyanuslar genişler, dağlar yükselir, iklimler değişir… Bu çarpışmalar, birleşmeler ve hareketler olmasaydı zaten bildiğimiz Dünya oluşmaz, hayat var olmazdı. 

    Çok büyük bir deprem yaşadık, yalnızca 11 şehri değil, tüm ülkeyi harap eden bir deprem yaşadık. Şiddeti büyük, yüzeye çok yakın olan bir depremdi ama aslında harap eden, felakete çeviren yine insan etkisiydi. Burada konuştuğumuz konular hep değişiyor, kimi zaman iklim değişimi oluyor, bazen çevre kirliliği oluyor, bazen başka bir şey. Ama temelde hep aynı şeyi konuşuyoruz: İnsan etkisi. Evet en başta da dediğim gibi kıtalar yer değiştirmeseydi, bu hareketler, doğal afetler, depremler olmasaydı hayat var olmazdı. Doğanın dengesi tam da bu işte. Burada yıkımın ana kaynağı yine insandı. 

    DÜZEN DEDİĞİMİZ DÜZENSİZLİĞİN KENDİSİ

    Gezegenimiz bazen yavaş bazen daha şiddetli ve hızlı ama sürekli bir değişim içinde. Anadolu ile Arap Levhası arasında bir zamanlar bir okyanusun olması gibi. Zamanla bu okyanus Arap Levhası’nın kuzey-kuzeybatı yönlü yakınsaması ile kapandı ve nihayetinde bu iki kıta birbirine kenetlenir vaziyete geldi, yani şu anki halini aldı. Ancak yeraltındaki hareketler sürekli devam ediyor. Ve hep edecek de. 

    Dünyanın düzeni tam da bu düzensizliğin kendisi aslında. Anadolu karası da bu tektonik hareketlerin çok yoğun olduğu bölgelerden birinde. Güneyinde Afrika Levhası var mesela ve yılda 9 mm, Arabistan Levhası ise yılda 19 mm hızla kuzeyde yer alan Avrasya Levhası’na doğru hep ilerliyor. Bu levhalar arasında kalan Anadolu karası da sıkışır hale geliyor. Hızı daha yüksek olan Arabistan Levhası’ndan dolayı Doğu Anadolu sürekli yükseliyor. Öte yandan tüm dengeler birbiriyle bağlantılı. Belki ne alaka diyeceksiniz ama, Kahramanmaraş merkezli yaşadığımız depremden sonra İtalya kendi bölgesinde tsunami uyarısı verdi. Yani Dünya sistemi içerisinde bir yerde olan hareket bazen kilometrelerce öteyi etkileyebiliyor. Aynı bizim buradaki hoyrat yaşantımızın kutuplardaki yaşamı dahi etkileyebilmesi gibi.

    TSUNAMİLERİN ÇOĞUNU DEPREMLER TETİKLER

    Tsunami konusuna gelecek olursak, söz konusu uyarıyı yapan uzman, “Sadece 0,5 metre yüksekliğindeki bir dalga bile tehlikeli sellere ve çok güçlü akıntılara neden olabilir” diyor. Tsunamiyi en sık tetikleyen unsur, genellikle depremlerdir. Hatta “genellikle” kelimesini açacak olursak, tüm tsunamilerin yüzde 88’ini depremler tetikler. Nasıl oluyor da kilometrelerce uzaktaki bir depremin başka bir yerde tsunami oluşturma ihtimali var diye düşünüyor insan. Bunu daha iyi anlamak adına, kısaca bir tsunami mantığından bahsedelim. Bildiğimiz, normal dalgalar suyun yüzeyindeki bazı etkilerle oluşuyor. Fakat tsunamiler bütün su kolonunun, yani dikey şekilde o sütunun yer değiştirmesiyle oluşuyor. Bu tür bir etkiye sebep olabilen en yaygın doğa olayı da depremler oluyor. Depremlere bağlı olarak, su tabanı birdenbire zıplayıp geri inince, üzerindeki su sütunu da hızla zıplıyor ve sarsılıyor haliyle. Sonraki süreçte de su, dengesini bulmaya çalışırken depremin merkez üssünden etrafa dalgalar saçılmaya başlıyor.

    ARISTOTELES’İN HAVA-DEPREM TEORİSİ

    Gezegenimizin kendine has bir sistemi var, bir döngü içerisinde kaynaklarını ve enerjisini kullanıyor. Hava olaylarında da hep bahsettiğimiz gibi kaotik bir yapı var bu sistemde. Ama bir yandan da farklı değişkenler birbirine bağlı. Her bir olay birbirine bir noktada bağlanabiliyor. Belki de bu yüzden yer bilimleri ile atmosfer bilimleri çoğu zaman birbiriyle bağlantılı algılanabiliyor. Ancak bu bağlantıların direkt, birebir olması ile ilgili yüzde 100 kanıtlanmış bilimsel dayanaklar yok. Bu iki fenomeni birbirine doğrudan bağlayamayacak kadar karmaşık bir yapı söz konusu. Yeri gelmişken onlar hakkında da ufak bir konuşalım derim. 

    “Tam deprem havası” diye bir tabir vardır, bilirsiniz. Çok sıcak havalardan şüphelenilir bazen veya sakin ve bulutlu bir günde deprem olabileceği hissine kapılır insan. Çok uzun zaman öncelere ait, M.Ö. 4. yüzyılda Aristoteles’in de hava-deprem ilişkisi ile ilgili bir teorisi var. Yeraltı mağaralarında sıkışan rüzgârın burada sarsıntılar oluşturabildiğini öne sürmüştü Aristoteles. Bu teoriyi besleyen birkaç fikri daha vardı. Ancak tüm bunlar dediğim gibi çok uzun zaman öncenin hipotezleriydi. 

    ARSUZ’DA YAŞANANLAR TESADÜFİ

    Sismoloji bilimi ortaya çıktığından beri artık depremlerin tektonik hareketlerden yani yer hareketlerinden kaynaklandığı konusunda hemfikiriz. Yer ve hava hareketlerinde karışıklık oluşturan bir başka örnek de Kahramanmaraş depreminden sonra meydana gelen deniz çekilmesinin akıllarda soru işareti oluşturması. Denizin kıyıdan yer yer 4 ila 20 metre geri çekildiği ve Arsuz sahilinde taşların, kayalıkların meydana çıktığı gözlemlendi. Fakat Kandilli Rasathanesi’nin de açıkladığı gibi, bu yalnızca zamanlaması tesadüfi olan bir hava olayı. Zaten genellikle şubat-mart ve baharın bazı dönemlerinde denizde rutin olarak çekilmeler olur. Buradaki de havada oluşan basınç-sıcaklık değişimlerine ve kuvvetli rüzgârlara bağlı olarak yaşanan bir durumdu. Yani deprem ile bir ilgisi yoktu. Deniz çekilmesi bir hava olayı iken, deprem tektonik hareketlerden kaynaklanan bir yer olayı özetle.

    ÇÖZÜM: BİLİNÇLİ YAŞAM VE USULÜNE GÖRE BİNALAR 

    Denizin renginin değişmesini dahi depreme bağlayanlar olabiliyor ama o da fitoplankton dediğimiz canlıların aniden fazlaca çoğalması ile ilgili bir olay. Kısacası, böyle bilimsel dayanağı olmayan absürt bilgilere kulak vermek veya inanmak yerine yetkin bilim insanlarının uyarılarına kulak vermek doğru olan. Buna göre bir düzen kurmak, buna göre yaşamak, bilinçli ve sorumlu olmak. Hayatı yaşanır ve güzel kılacak olan bunlar. Uyarıları dikkate aldığımızda, hayatımızı sonsuz tüketim çılgınlığı yerine bilinçli yaşamaya göre kurduğumuzda, binalarımızı, yaşam alanımızı usulüne göre inşa ettiğimizde doğal afetlerin bizi etkilemesinden belki de hiç bahsetmeyeceğiz bile. Hepimize geçmiş olsun… ☸