Etiket: Bünyamin Sürmeli

  • ŞEKER PEMBESİ GÖLLER

    ŞEKER PEMBESİ GÖLLER

    Herkese mutlu seneler. Yeni bir yıla girmek yeni umutlar, yeni hedefler demek. Zaten yıl boyunca iklim kriziydi, ekonomik krizdi, salgındı derken hep problem konuşuyoruz. Konuşalım tabii. Sorunları çözmek için önce konuşmak, farkında olmak gerekiyor ama şimdi yeni seneye pembe gözlüklerle, pembe konularla başlayalım mı, ne dersiniz? 

    Yılın ilk yazısına insan bembeyaz karlar içinde bir manzaranın kendisi ya da hayaliyle başlamak istiyor ama konu gereği pembe başladık. Ama siz araya beyaz kar manzaraları da karıştırabilirsiniz. Pespembe bir göl hayal edin ya da durun, hayal etmeyin. Çünkü şeker pembesi bir göl görebilmek için hayal etmeye veya bir hayal dünyasında gezmeye gerek yok. 

    ANTİK KENTE YAKIN KALPLİ GÖL

    Dünyanın bazı yerlerinde bir alg türünün sebep olduğu adeta şeker pembesi göller var. Hatta ülkemizde Dalyan bölgesinde de mevcut. Tam şeker pembesi değil ama suyun rengi bu tonlarda. Şekli kalbe benzetildiği için “kalpli pembe göl” olarak geçiyor. Yeri de çok güzel, antik bir kente çok yakın. Alexandria Troas Antik Limanı kalıntıları arasından kendisini görmeye gidebiliyorsunuz. Düşünsenize, Roma Dönemi’nde bir antik kent, burada bir iç liman oluşmuş, ticaret yapılmış, yaşanmış, şimdi ise bu şehirden kalan kalıntıların arasında alışılmışın dışında bir yapıda şeker pembesi bir göl mevcut. Doğadaki böyle detaylar çok hoş aslında. Gidip görmenin, orayı hissetmenin, keşfetmenin insana çok şey kattığını düşünüyorum. Okuması, böyle bilgileri öğrenmesi bile keyifli. Hareket edebilmek ayrı bir sohbet konusu, biz devam edelim. 

    Çok daha şeker pembesinde ve daha ünlü bir göl var, Avustralya’da Hillier Gölü. Bu göl yılın büyük çoğunluğunda bu renkte. Üstelik etrafı da bol bol ağaçlarla çevrili olduğu için fotoğraflarda çok daha güzel bir kontrast oluşturuyor. Görüntülerini, özellikle de uzaydan çekilen videolarını izlemenizi tavsiye ederim. Bu göl dışında Senegal’deki Retba Gölü, yine Avustralya’daki Hutt Lagünü, İspanya’daki Torrevieja Tuz Gölü de bu formdaki göl örneklerinden. 

    RENGİN SIRRI: ALG PATLAMALARI

    Peki bu suyun rengi neden mavi değil, yeşil değil, bildiğimiz bir renkte değil de pembe? Öncelikle birtakım koşulların oluşması gerekiyor. Zaten ezelden beri bu renkte değil bu göller. Şartlar değiştikçe tuzluluk oranına bağlı olarak bu rengi almış. 

    Bir gölün pembeye dönüşmesine neden olan dinamikler çok karmaşık aslında. Dış faktörlerde meydana gelen değişimler, hava koşulları gölün rengini etkileyebiliyor. Temel birkaç faktöre indirgersek; deniz suyundan çok çok daha yüksek bir tuzluluk oranı, yeterince yüksek sıcaklık, yeterli ışık koşulları bir araya geldiğinde gölün dibindeki tuz kütlelerinde pink halobacterium bakterisi büyümeye, gelişmeye başlıyor. Zaten adı üzerinde pembe renkte bakteriler bunlar. Aynı dönemde Dunaliella salma adlı bir alg de uygun sıcaklığı ve tuzluluğu bulduğu için artmaya başlıyor ve alg patlaması meydana geliyor. Alg patlamalarında da suyun rengi bu algin rengini alıyor. Bu alg çeşidine göre değişen bir şey, mesela en güzel örnek, İstanbul’da denizin bazen tam bir turkuaz rengi olduğuna rastlamışsınızdır, masmavi olur suyun rengi. İşte bu da alg patlaması sonucu gerçekleşen bir olaydır aslında. Dunaliella salma algi ise yaz dönemlerinde kendini zararlı güneş ışınlarından korumak için beta-karoten maddesi üretir. Tahmin edeceğiniz üzere; bu turuncu-kırmızı-pembe tonlarında bir madde. Havuçta vs bulunan bilindik bir maddedir bu. İşte bu şekilde yaz dönemlerinde alg ve bakteri türü anlaşmışçasına benzer özellikleri ile bir araya gelip bulundukları suyu pembeye veya kırmızıya çeviriyor. Sıcaklığın etkisi azalınca ya da yağmurlar başlayınca ise beta-karoten üretimine artık gerek kalmıyor ve bu renkler kaybolmaya başlıyor.

    DOĞANIN SÜRPRİZLERİ

    Pembe bir dünyadan bahsediyoruz ama bu pembelik aslında burada şu iki canlı türü dışında başka hiçbir canlının yaşamına izin vermiyor: Bakteri ve alg. Zaten bu renge sebebiyet veren de bakteri ve alg türü aslında. Yani bu ortamı kendileri kendilerine sağlıyor. Hem bu pembeliğe sebep olan iki canlı türü var hem de sadece kendileri burada yaşayabiliyor. Bu tarz göllerde tuzculuk yapan insanlar da var fakat uzun vadede bu çok tehlikeli bir şey. Kendilerini çok iyi korumaları gerekiyor, yüksek tuz oranından dolayı. Sürekli burada çalışmak vücuda ve gözlere zarar verebiliyor.

    Doğa keşfetmesi bitmeyen, keşfetmeye başladıkça hep daha farklı, şaşırtıcı detaylara ev sahipliği yapan muhteşem bir oluşum. Doğaya iyi baktığımız, kendimizi ve çevremizi hep daha iyileştirdiğimiz bir 2023 olsun. Yeni yıl güzelliklerle, huzurla, yarın kaygısı yaşamadan dingin ve aynı zamanda enerjisi yükse bir yıl olsun, hep iyi haberler alalım. Mutlu yıllar…☸

  • 8 milyar ve yeni yıl

    8 milyar ve yeni yıl

    2022’nin son yazısında gündemden konuşalım beraber. Dünya nüfusunun 8 milyara ulaşmasından bahsedelim mesela. Küresel nüfusa sadece son 11 yılda, yalnızca 11 yıl gibi kısa bir sürede 1 milyar insan eklendi. 

    Dünya genelindeki verileri derleyen Worldometer sitesi 15 Kasım 2022, saat 08.34 itibarıyla 7 milyar 999 milyon 981 bin 430 sayısını gördü. Nüfus artışı, bir bakıma insanlığın başarısı anlamına gelebilir. En nihayetinde sağlık sektörünün, teknolojinin iyileşmesi ile yaşam koşullarının konfor artışı ile yaşam süresi artıyor ve nüfus yükselebiliyor. Ancak bu, aynı zamanda büyük bir problem ve insanlığı tüketebilecek güçte bir sorun. Çünkü dünya kaynakları dengeli bir şekilde dağılmış vaziyette değil. Küresel anlamda büyük bir kaynak sıkıntısı var. Maddiyatın da dünyaya eşit şekilde dağılmadığını hepimiz biliyoruz. Bu nedenle, Afrika’nın Burundi ülkesinde açlık, susuzluk had safhadayken Amerika’nın New York eyaleti gayet konforlu bir yaşam sürebiliyor. İşte bu dengesizlik küresel gıda sorununu, birçok kaynak sıkıntısını beraberinde getiriyor. 

    YAKIT, GIDA VE SU KAYNAKLARINA ERİŞİM TEHDİT ALTINDA

    Kaynak krizi öyle bir durum ki, sanki düşene bir daha vurmak gibi en çok bu konuda hassas bölgeler yara alıyor. Örneğin; Birleşmiş Milletler (BM)’e göre, iklim krizi nedeniyle kaynak kıtlığı yaşayan ülkeler ilerleyen yıllarda daha da zor durumlarla karşılaşacak. Özelikle Afrika ülkelerinde büyük sorunlar meydana geleceği tahmin ediliyor. Yani tam da iklim değişiminin etkilerini en çok hisseden, en savunmasız olan bölgelerde. 

    Uzmanların tahminlerine göre yiyecek, su ve benzin gibi kaynaklara erişim 2080’li yıllarda daha da imkânsız hale gelecek. 2080 yılına ne kaldı ki? Bize uzak gelebilir ama bu dünya döngüsünde anormal derecede kısa bir süre. Zaten günümüz şartlarında daha yeterli gıdaya ulaşım söz konusu değil. Sahra Altı Afrika’da yaklaşık 738 milyon insan güvenilir gıdaya ulaşamadan yaşamaya çalışıyor. Sürdürülebilir çözümleri “gerçek anlamda” uygulamadıkça bu olumsuz gidişat devam edecek. 

    KONTROLSÜZ NÜFUSLAŞMA

    Dünya nüfusundaki artışta en önemli pay Asya’ya ait. 2011’den bu yana nüfusuna 700 milyon insan ekleyen ve çoğu Asya’da bulunan orta gelirli ülkelerdeki nüfus artışı bu. Yani o yeni 1 milyarın çoğu Asya’dan geliyor. Örneğin, Pekin yönetimi tek çocuk sınırlamasını kaldırdı. İleri yıllardaki nüfus tahminleri 2030 için 8.5 milyar iken 2050’de 9.7 milyarı bulacak. 2080’de 10.4 milyara ulaşıp 2100’e kadar bu seviyelerde kalacağı tahmin ediliyor. Kontrolsüz nüfuslaşma her ülke için, tüm dünya için bir tehdit unsuru. Çünkü buna göre yapılaşma, buna göre ulaşım, eğitim ve üretim planlaması yapılmalı. Sanayisi, tüm sektörleri nüfusa uygun hale getirilmeli. Fakat tam tersi gıda israfının her geçen gün yükseldiği günümüzde doğal kaynak sorununun da artacağı apaçık ortada. Sonuç olarak, nüfus artışına çok hazırlıksızız. Sürdürülebilirlik ve çevre konularına gereken değeri vermedikçe bunun önüne geçmek zor olacak. Ama elbette yeni bir yıl yeni umutlar, yeni hedefler demek. Umudu yitirmemek ve hep daha iyisini hedeflemek insanın yapısında olan en güzel özellik. O zaman bu sene için dileğimiz daha iyi, daha sağlıklı bir dünya olsun. Yeni yılınız kutlu olsun. ☸

  • Kış kokusu

    Kış kokusu

    Kış mevsiminin kokusunu duyuyor musunuz? Hayır mı? Daha kış gelmediği için değil, soğuk havalarda dışarda daha az koku algıladığımız için. Evet, gerçekten mevsimlerin kokusundan bahsediyorum. 

    Sonlarına yaklaştığımız sonbaharda hissetmişsinizdir mevsimin kendine has duyusunu ve kokusunu. Kimi insan daha melankolik bir havadan bahsederken, kimisi de daha sıcak hisseder sonbaharı. Ama yalnızca duygusal bir değişim değil, dışarda hissettiğimiz bir kokusu da vardır bu mevsimin. 

    YAPRAK DÖKÜMÜ İLE ÇIKAN GÜZ KOKUSU

    Bilimsel açıklamasına gelecek olursak; buna en çok katkısı olan faktör, dökülen yapraklar. Pek tabii sonbahar geldiğinde günler kısalmaya, gelen güneş ışınları azalmaya başlıyor. Bu süreçle beraber de ağaçlar ve diğer çoğu bitki kış hazırlığına giriyor. Dökülen yapraklar düştüğü sırada üzerindeki gözeneklerinden birçok çeşitte gaz açığa çıkarıyor. Açığa çıkan bileşikler arasında bitkileri kaplayan yağlar da, daha doğrusu bu yağların içerisindeki birtakım maddeler, mesela terpen ve izoprenoidler var. İşte sonbahar kokusu bu oluyor. Terpenoidi ele alalım örneğin. Zihnimizde daha iyi canlanması adına şöyle söyleyeyim: Terpen, reçinenin ve ondan üretilen terebentinin ana bileşkesi. Terebentin kelimesinden geliyor terpen sözcüğü de. Bitki terpenoidleri zaten hayatımızda da aromatik özellikleri için kullanılıyor. Hatta geleneksel bitkisel ilaçlarda da rol oynuyor. Okaliptüs kokusuna, tarçın, karanfil ve zencefilin tatlarına, ayçiçeklerde sarı renge ve domateste kırmızı renge katkıda bulunuyor. İşte bu tarz bir maddenin, dökülen yaprakların düşme sırasında çıkıyor olması da etrafa sonbahara özgü bir koku katmış oluyor. 

    FARKLI MEVSİMLERDE BAŞKA KOKULAR

    Gelelim kışa… Neden daha az koku algılıyoruz mesela? Çok basitçe şöyle söyleyeyim: Yazın yiyecekler daha çabuk bozulduğundan, daha çabuk bakteri ürettiğinden çöpler çok daha fazla koku yaymaz mı? Tabii bunda kokunun dağılma şekli, nem gibi başka faktörler de var. Ama en nihayetinde çok daha yoğun duyarız kokuyu. Hava ne kadar sıcak ve nemliyse, aromatik molekülleri tutma kabiliyeti o kadar yüksektir. Nem ve sıcaklık arttığında bu moleküllerin hareketi de daha kolaylaşır. Bu yüzden sıcak bir çöp yığını, soğuk havadaki yığından çok daha kötü kokar. Ya da daha güzel bir kokudan örnek vereyim. Fırından yeni çıkmış mis gibi sıcacık kurabiyelerin kokusu da bir bakıma bu yüzden muhteşemdir.

    O zaman koku algımızdaki farklılığın bir sebebi, evet sıcaklık. Buna eşlik eden diğer nedenler; havadaki nem miktarı, havadaki koku moleküllerinin içeriği ve koku alma duyumuzun işleyişi. Örneğin yazın nem oranının artışı, kokuya kaynak olan o uçucu organik moleküllerin daha fazla havada tutunabilmesini sağlıyor, daha uzun yaşıyor ve havada daha fazla seyahat edebiliyor. Mevsim farklılıklarındaki koku algı değişimimiz, bizim kokuyu alma şeklimizle de ilişkili. Çünkü kokunun bize ulaşabilmesi için önce bir miktar buharlaşabilmesi gerekiyor. Pek tabii soğuk havada burnumuza ulaşan molekül miktarı da epey ölçüde azalıyor, çünkü uçucu organik moleküllerin buharlaşması azalıyor. Yaz aylarındaki sıcaklık düzeyi bu moleküllerin çoğuna buharlaşma fırsatı sunarken, kış mevsiminde çoğu kokuyu duyamıyoruz bile. Buna da çok basit bir örnek verebilirim hemen. Buzdolabından çıkardığınız sulu bir yemeğin ocakta ısınmaya başladığı an etrafa yaydığı kokuyu hatırlayın.

    Tabii ki mevsimsel kokuların psikolojik yanları da var ama ben daha çok meteorolojik ve biraz da bilimsel tarafından bahsettim. Örneğin; sonbahar benim için pastel tonlarda bir battaniye dokusu, sıcacık bir kahve kokusu, biraz da kırmızı yaprak demek. Kış mevsimi de karlı havada donan burnumun hiç koku alamaması demek. Sizde nasıl?☸

  • Kunduz barajları Geri dönüşümsüz hayatlar

    Kunduz barajları Geri dönüşümsüz hayatlar

    Geri dönüşümsüz hayatlar… Bir dizi ismi gibi oldu değil mi? Ama bizim hayatlarımız desek yanlış olmaz. Genellikle burada buluştuğumuzda bilinçsiz tüketimden, israfa yol açacak satın alımlardan, fazla plastik kullanımından vs. söz ediyoruz. Peki tamam bir şekilde aldık, kullandık veya kullanmadık, attık. Hatta geri dönüşüme gidecek şekilde de ayırdık diyelim. Burada bitiyor mu? Maalesef bitmiyor. 

    Geri dönüşümün doğru yapılması öyle büyük önem taşıyor ki. Doğru yapılmadığında adeta zehir saçıyor. Size ülkemizle ilgili üzücü bir haber vereyim. Greenpeace’in bir Akdeniz araştırmasında incelenen beş farklı çöp döküm alanı, Adana’nın verimli tarım, hayvancılık ve sulama arazileri içinde yer alıyor. Yani çöp döküm alanının tam da “olmaması gereken” bir yerde. Uygun koşullarda geri dönüştürülmede yasalara uymak çok önemli. Bakın örneğin yasa dışı yakılırsa ortaya çıkan ağır metal, dioksin, furan ve kalıcı organik kirleticiler toprağa, suya, havaya, besin zincirine karışarak kansere ve daha birçok hastalığa neden olabiliyor. İnsanın yaydığı karbon ayak izi yetmiyormuş gibi bir de toprak zehir izi çıktı. İşte bu nedenle en başta satın almayı reddet üzerine vurgu yapıyoruz zaten. Alıp kullanıp geri dönüşüme dahi ayırsak sorun bitmiyor çünkü. Baştan reddetmek gerekiyor. Sıfır atığın birinci prensibi, gereksiz satın almazsan atık da çıkmaz, sıfır atık için de uğraşmazsın. 

    2018 yılının başlarıydı. Çin plastik atık ithalatı ile ilgili yasaklar getirmişti. Bu, onlar için iyiydi ama bizde ithalat arttı. Hepimiz nefes almak için doğaya kaçarken onu kendimizden uzaklaştırıyoruz?

    EKOSİSTEM MÜHENDİSİ KUNDUZLAR

    Diğer canlılara baktığımızda, mesela hayvanlar, yaşadıkları yerlere ya adapte oluyorlar ya da iyileştiriyorlar. Size çok güzel örnekler vereyim. Kunduz barajlarını duymuş muydunuz? Kendilerini yırtıcı hayvanlardan korumak, besin depolamak veya kaçış yolu olarak kullanmak için nehir, göl gibi su kaynaklarına bariyerler inşa ediyorlar. Bu bariyerleri kullanarak baraj derinliğini artıracak havuzlar yapıyorlar. Yani kısacası doğayı kullanarak doğaya katkı sağlıyorlar, tabii hem de kendilerine. 

    Öyle ki, 500 metre genişliğinde kunduz barajları var. Geceleri çalışıp ön pençeleriyle çamur ve taşlar, dişlerinin arasında da kereste taşıyor bu minikler. Kurdukları bu barajlarla çevreye adeta yeni bir düzen katıyorlar ve oradaki tüm ekosistem bu düzen üzerinden ilerliyor. Ekosistem mühendisi kunduzlar, bu sayede kuraklıkla mücadelede ve biyoçeşitlilik kaybın önlenmesinde resmen yaratıcı bir kahramanlık örneği sergiliyorlar. 

    İnsan olarak bizim imkânımız, düşünmemiz. Becerimiz daha fazlayken neden tam tersini yapmaya eğilimliyiz? Aslında önce bunu kavrasak, belki temelden çözebiliriz sorunlarımızı. Soru sorarak, fark ederek başlamalı zaten. Çöpümüzü atmadan önce veya ürünü satın almadan önce şöyle bir geri adım atıp sormak, düşünmek iyileştirecek belki de. Sürdürülebilirliği yalnızca bir başlık olarak görmeyip hayatımıza entegre etmeyi başardığımızda bir şeyler olumlu yönde değişecek. Hem bireysel hem global çabalarla. Hava kirliliği, plastik atıklar, pandemi, orman yangınları derken çok yorulmadık mı? Daha az eforla daha kaliteli bir yaşam sürmek mümkün.☸