Etiket: Cem gürdeniz

  • DOĞU AKDENİZ  Açık deniz yelkencilerini bekliyor

    DOĞU AKDENİZ Açık deniz yelkencilerini bekliyor

    Yazılarımı takip edenler sürekli vurguladığım düşüncelerimi hatırlayacaktır. Birincisi; hiçbir ulus denizci doğmaz, denizci yapılır. Onları denizci yapacak olan devlettir. O nedenle önce devlet denizci olmalıdır. İkincisi; kullanmadığınız ve gitmediğiniz deniz alanları sizin değildir. Aynen ana vatanda olduğu gibi Mavi Vatan da sahiplenilmeli ve kullanılmalıdır.

    Mavi Vatan’ın bütünlüğü esastır. Bir okurumun bana yazdığı şu satırlara katılmamak mümkün değil: “Mavi Vatan, Misak-ı Millî’den sonra geliştirdiğimiz devrim niteliğinde bir kavramdır. Mavi Vatan, Atatürk’ümüzün devrimcilik ilkesinin doğal sonucu olarak, 21. yüzyılda vatan kavramını yeniden tanımlayışımızdır. Bundan sonra Mavi Vatan’ı çocuklarımıza, gençlerimize öğretmek görevimiz olmalıdır. Çünkü yeni nesiller, vatanın sınırlarının denizde başladığını öğrenecek, denizciliğe ilgi duyacak ve bundan sonra umarım denizcilik Türk’ün milli ülküsü olarak gelişmeye devam edecektir. Mavi Vatan sınırları içerisinde vatan bir bütündür, bölünemez.”

    MAVİ VATAN VE DENİZCİLİK FAALİYETLERİ

    Mavi Vatan sınırlarımız, 27 Kasım 2019 tarihinde Libya ile yapılan mutabakat muhtırası ile güneybatı sınırında mühürlenmiştir. Bu sahanın her karışında donanma varlığı ile birlikte her türlü denizcilik gücü faaliyetinin gösterilmesi esas olmalıdır. Özellikle sismik/sondaj faaliyetleri ile balıkçılık ve deniz bilimleri faaliyetleri varlığımızın ispatıdır. Rüzgâr çiftlikleri, suni adalar, boru hatları, balık çiftlikleri, deniz dibi çiftlikleri gibi uygulamalar bu sahaları sahiplenme ve vatan saymanın göstergeleridir. Sürekli olmalıdırlar. 

    AÇIK DENİZ YELKENCİLİĞİ

    Bu faaliyetlere çok önemli bir faaliyet alanı olan “açık deniz yelkenciliğini” de ekleyelim. Deniz Kuvvetlerimiz tarafından ilki 1967 tarihinde Türk Donanma Cemiyeti  Akdeniz Kupası adı altında başlatılan, bugünün Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kupası Açık Deniz Yat Yarışları’nın 2019 yazında 49’uncusu yapıldı. Her ne kadar bu yarışın adı açık deniz yarışı olsa da parkuru kısa. Son yarışta İstanbul-Sığacık parkuru yaklaşık 295 deniz miliydi. Bu mesafe, Türk Deniz Kuvvetleri’nin önderliğindeki denizcilik gücümüzün deniz sporları arenasında bugün olması gereken yerini yansıtmıyor. Mustafa İhsan Denizaşan, Sadun Boro ve Erden Eruç başta olmak üzere, okyanus ve denizlere meydan okuyan nesillere tanıklık ve sahiplik eden Türk amatör yelkenli yat ve açık deniz denizciliği artık daha uzağa, daha zora ve daha prestijli yarışlara yelken açmalıdır. Neden bizim bir Hobart, Fastnet benzeri dünya çapında ses getirecek zorlu bir parkurumuz yok? Yelkencilerimiz doğadan çok, birbirlerine karşı hırs ve egolarını zorladıkları kısa parkurlu yarışların enerjisini açık denizin zorlu koşullarına yansıtma zamanı gelmedi mi? 

    DENİZCİLİĞİMİZİN SINIRLARI ZORLANMALIDIR

    Mavi Vatan doktrini, mavi vatana her alanda sahip çıkmayı gerekli kılar. Mustafa Kemal 1 Kasım 1937 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi II. Dönem açılışında ne diyordu?  “Denizciliği, Türkün büyük ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız… Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak ve tersaneler, gemiler, limanlar ve iskeleler inşa edilecek, deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü: toprakların üç bir yanı  deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer.” Evet, bu sınırı zorlamalıyız. Kendimize güvenerek, bilime, erdeme, disipline ve çalışmaya sığınarak sınırları zorlamalıyız. Türk yelkencisi artık turistik tatta, kısa parkurlu yaz yarışlarından Türk insanının dayanma, zorluklara tahammül ve toparlanma yeteneğini açığa çıkaracak, uzun süreli yarışlara geçmelidir. 

    İSTANBUL-KKTC/KARPAZ PARKURU

    Bunun ilk aşaması şüphesiz Deniz Kuvvetleri Kupası Açık Deniz Yat Yarışı’nı Doğu Akdeniz’e uzatmaktan ve yarışı durmaksızın (non-stop) yapmaktan geçer. Yeni Deniz Mecmuası’nın 1 Aralık 2019’da yayınlanan 16. sayısında yelkenci ve gazeteci Serdar Bapoğlu “Var mısınız Açık Denize? Var mısınız Akdeniz’e?’’ başlıklı yazısında bu durumu şöyle özetlemiş: “Türkiye’deki en uzun rotalı ve tek açık deniz yarışımız Deniz Kuvvetleri Kupası… Ama onun da ne kadar ‘açık deniz’ olduğu tartışılır. Zira daha çok bir kıyılara yakın rotası nedeniyle bir ‘saçak altı’ yarışıdır. İyi de, Türkiye’de neden gerçek anlamda bir açık deniz yarışı düzenlenmez? Düzenlemek bir yana, galiba buna önce ‘fikren’ yaklaşmamız gerek. Belki de bizi bu ‘fikre’ Deniz Kuvvetleri Kupası yaklaştırabilir.” 

    Bapoğlu, İstanbul-Karpaz (KKTC) arasında bir parkur düşünmüş, bunu da 3 parçaya bölmüş. İstanbul-Foça (265 mil); Foça-Marmaris (255 mil) ve Marmaris- Karpaz (445 mil). Toplamda 965 deniz mili. Ben bu aşamada bir adım ileri gidiyorum ve diyorum ki etaplar olmasın. İstanbul’dan start verilsin ve yarış Karpaz’da sona ersin. Bu yarışın Ege ve Doğu Akdeniz’i kapsaması gerek. 1964’ten bu yana Ege ve Doğu Akdeniz’i kendi evi bilen Cumhuriyet Donanması’na, gerekse son yıllarda Doğu Akdeniz’de kesintisiz şekilde sismik araştırmalar yapan sismik ve sondaj gemilerimizle balıkçılarımıza, “Türk amatör denizcileri sizlerin yanında, Mavi Vatan bekçiliğinde bizler de sizlerle beraberiz” mesajı verecektir.

    DEVLETE ÇAĞRIMIZDIR

    Yarışın lojistiği için devletin desteği mutlaka sağlanmalıdır. İki tekne katılsa bile bir ilk mutlaka başarılmalıdır. Yunanistan’ın yakıt parası almaya dahi gücü yetmeyen Yunan Açık Deniz Yat Yarış Kulübü’ne 14-20 Haziran 2020 tarihleri arasında düzenlenecek Ege 600 (mil) açık deniz yarışında Denizcilik ve Adalar Bakanlığı; Turizm ile Kültür ve Spor Bakanlıkları ile Attica Valiliği sponsorluk sağlıyor. İlk kez yapılacak bu yarışı sadece Ege sularında icra ediyorlar. Devlet yanlarında. Buradan Türkiye Açık Deniz Yarış Kulübü ile  Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ve ilgili bakanlıklara yani devlete sesleniyorum. Tarihi 50. Yıl Kupası’nda yat yelkencilerimizi Ege dışına çıkarın. Ana vatanın rüzgârını, Mavi Vatan üzerinden yavru vatana taşıyın. Bu Türkler artık çok oluyor dedirtin. Yaratacağı siyasi etki büyük olacaktır.☸

  • BAHRİYELİ EŞİ OLMAK

    BAHRİYELİ EŞİ OLMAK

    Bahriye’nin profesyonel kadroları kadar, onların eşleri de Cumhuriyet Donanması’nın bugüne kadar başardığı kazanımlarda gereken takdiri almalıdır. Bahriyeli eşi olmak zor bir kaderdir. Bu kaderde daima ayrılıklar vardır. Ve onların rakipleri başka bir kadın değil, savaş gemisinin ta kendisidir.

    Eşler uzun süreli ayrılıklara katlanmak ve bu sırada evlilik gemisinin, yani yuvalarının kaptanı olmak zorundadırlar. Çocuklar büyüyecek, aile büyüklerine destek olunacak, rutin ev işleri -bürokratik ve finansal gereksinimlerden tutun beklenmedik arızlara ve onarımlara kadar- çok geniş bir spektrumda takip edilecektir. Eşlerin bir de çalıştığını düşünün. Bu zorluklar daha da artacaktır. Bahriyeli eşlerinin şüphesiz en zor anları eşlerini savaş riski olan tehlikeli görevlere gönderdikleri anlardır. Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bu anlar yaşanmıştır. Her bir eş kocasını, gururla ama içinde onu ilelebet kaybetmenin derin endişesi ile gemisine yolcu etmiştir. Bazıları TCG Kocatepe muhribinde yaşandığı üzere geri gelememiştir. Bahriyeli eşlerin arasındaki dostluk ve dayanışma zor anların en önemli ilacıdır. O anlarda kısa süre de olsa bebeğini, çocuğunu, hastasını  emanet edebileceği komşuya veya arkadaşa sahip olmak büyük güçtür. Bu nedenle denize çıkan bahriyeliler eş ve evlatlarını yine bahriyelilere emanet ederler. Bu iş vardiya ile döner durur. Bugün biri gider, yarın bir başkası. O nedenle Bahriye aileleri birbirlerini aile ferdi gibi sever ve sayar. Bu duygu sonuçta vefa ve dayanışma duyguları ile aidiyeti güçlendirir. Cumhuriyet Donanması’na ruh ve hayat veren denizcilerin çocuklarına bile aktarılmış dostluk, kardeşlik, paylaşma, dayanışma ve vefa bağlarının bu güçlü temeli sarsılabilir mi?

    VARDİYA BİZDE PLATFORMU

    2008 yılından sonra başlayan kumpas davalar süresinde içimizdeki FETÖ hainlerinin oluşturduğu karanlık tablonun bir hedefi de bu  dayanışmayı kırmak veya zayıflatmaktı. Kumpas davalardan etkilenen eşlerin pek çoğu, komuta kademesinin savaşmama kararından doğan boşluğu hızla doldurdu. Deniz tarihimizde ilk kez kadınlarımız kurdukları Vardiya Bizde Platformu üzerinden içlerindeki savaşçı Türk kadınını cepheye sürdüler. Onları meydanlarda, medyada, ekranlarda bıkıp usanmadan savaşırken, eşlerini savunurken, haksızlık ve hukuksuzluğu her yerde anlatırken gördük. Başı dik bu kadınlar, aslında Mavi Vatan mücadelesini donanmanın en güçsüz, morallerin en düşük, makam sahiplerinin en silik anında başlatarak dış dünyaya da büyük mesaj verdiler. Bu mesaj çok açıktı: “Teslim olmayız. Aman dilemeyiz.” Kocaları 4 yıla yakın hapisteyken, her kapalı ya da açık görüş gününe güçlü geldiler. Gözyaşı akıtmadılar ve sonunda onlar kazandı. Medyada onlardan bahsedilmeyen hafta olmadı. Toplumun FETÖ ve bir kısım yandaş medya kesimi hariç onlara sempati ve dayanışma içinde bakmayan kesimler kalmadı. Neydi onları güçlü kılan? Kendilerinin vatan, aile ve Bahriye sevgisi; eşlerinin geçmiş başarıları ve vatanseverlikleri; kendi gemilerinin kaptanı olmaları ve yuvalarını başarıyla devam ettirme iradeleri ama en önemlisi eşleri için bitmek bilmeyen savaşma azim ve iradesiydi. Eminim ki, o dönemde yabancı istihbarat ajanslarının en çok ilgilendiği alanlardan birisi bu sosyal dokunun analizi olmuştur. Bahriye FETÖ kanserinden temizlenme sürecinde aynı dokuyu korumak ve geliştirmeye odaklanmalıdır. Kumpas davalarda eşlerin sergilediği yüksek mücadele ve dayanışma ruhu korunmalıdır. Bu ruh en az Mavi Vatan Tatbikatı kadar önemlidir.

    İPEKÇİ’YE 1959’DA GİDEN MEKTUP

    Bu yazıyı  60 yıl öncesinin güzel bir hatırası ile bitirelim. 24 Ağustos 1959 tarihli Milliyet gazetesinde ünlü yazar Abdi İpekçi, dünyanın en zor işinin gazeteci eşi olmak olduğunu yazar. Makalede bir gün önce evlenen gazeteci Dinçer Güner’in düğünden sonra gelinlikli eşi ile gazeteye gelerek görevine devam ettiğini ve sonradan kısa süreli balayına çıktığını anlatır. Bu yazıya denizaltıcı, bekar bir subay olan Üsteğmen Erdoğan İşçener (1950 Güverte) bir hayli üzülür ve İpekçi’ye mektup yazar. Bu mektup 7 Eylül 1959 günü köşesinde yayınlanır. Ben de Sayın İşçener’e teşekkür ederek sizle paylaşıyorum:

    “Sayın İpekçi, Milliyet Gazetesi’ndeki yazınızı zevkle okudum. Daima takdirkârı olduğum üslubunuzdan almaya alışık olduğum hazda bu sefer buruk bir lezzet vardı… Size muhtemelen yabancısı olduğunuz değişik bir mevzuyu duyurmak istedim… Yazınızı okuduktan sonra gayriihtiyari gözlerim daldı. Evlendikleri günün sabahında ani aldığı bir emirle uzun  sürecek bir vazife için Allahaısmarladık diyen kocasını uğurlarken müşterek hayata karşı ilk isyanı iki damla yaş şeklinde kirpiklerinden süzülen yeni bahriyeli gelinler gözlerimin önüne geldi. Aylardır görmediği babasını bir yabancı gibi garipseyen çocukların annelerini; kocasına emredilmesi her an muhtemel olan 6-7 aylık deniz aşırı bir vazife yanında iki haftada ancak üç gün beraber olmayı Allah’ın bir lütfu sayan kadınları; bir türlü bitmeyecekmiş gibi geçen günlerden sonra kocasının üniformalı koluna girince duyduğu gururla her şeyi unutan, halkın diline pelesenk olmuş parası pul, karısı dul sözünü hakaret sayan hanımları; genç üstçavuşların, üsteğmenlerin, yüzbaşıların gencecik eşlerini hatırladım. Ve gözümün önüne hakları yeniliyormuşçasına bir üzüntü duydum… Bir genç kız için bir bahriyeli ile evlenmenin büyük bir fedakârlık olduğunu bilmem anlatabildim mi? Her şeye rağmen bu fedakârlığın en büyük olduğunu iddia edemiyorum. Belki de bu sıfata daha çok lâyık hanımlar, yabancısı olduğum herhangi bir meslek mensubunun eşleri vardır. Bu vesileyle Dinçer Güner’in kıymetli mesleğinde daima yükselmesini ve eşiyle mesut bir hayat geçirmesini temenni ederim. Hürmetlerimle efendim.”

    Dünün ve bugünün tüm Bahriyeli eşlerine Cumhuriyet Donanması’na ve Türk toplumuna büyük katkıları için şükranlarımızı sunuyoruz.☸

    NOT: Mavi Vatan koruyucusu Bahriyemizin muvazzaf ve emekli mensuplarının eşlerinin kurmuş olduğu Bahriyeliler Derneği katkılarınızla güçlenecektir. http://bahriyeliler.org

  • SARIYER  DENİZCİLEŞME MERKEZİ Türkiye’de bir ilk

    SARIYER DENİZCİLEŞME MERKEZİ Türkiye’de bir ilk

    Türk insanı çocukluktan itibaren denizciliğe teşvik edilmeli, deniz korkusunu sevgiye ve tutkuya dönüştürmek için devlet desteği ile yüzme öğretilmeli; Türkiye genelinde ilköğretim çağından itibaren okullarda denizcilik bilinci aşılanmasına yönelik müfredat düzenlemesi yapılmalı, su sporları ve yelkencilik faaliyetleri geliştirilmelidir.

    2015 yılında Kırmızıkedi Yayınevi’nden çıkardığım “Mavi Uygarlık: Türkiye Denizcileşmelidir” isimli kitabımda vurgu yaptığım bu paragrafı hayata geçirmek için, Türkiye çapında “Denizcileşme Merkezleri” kurulması gerektiğinin altını çizmiştim. Bu güzel deniz ülkesinde binlerce dernek, vakıf, birlik vb. olmasına rağmen Türk çocuklarının denizcileşmesine yönelik herhangi bir sivil toplum örgütü maalesef yok. Yelken, yüzme, kürek kulüpleri ile izcilik faaliyetleri denizcileşmeye destek olmakla birlikte, bütüncül çerçevede denizcilik kültürünün özellikle alt gelir seviyesindeki aile çocuklarına verilmesinde etkin rol oynamıyor. Ülkemizde her sene bine yakın genç ve çocuk yüzme bilmediğinden boğularak ölüyor. Geçtim Anadolu’yu, İstanbul’da milyonlarca çocuk, değil hayatında bir kez gemiye binmek, denizi görmeden yaşayabiliyor. Özellikle alt ve orta gelir düzeyindeki ailelerin çocuk ve gençlerini hedef alarak onları denizle buluşturmamız ve temel denizcilik kültürünü aktarmamız gerekiyor.

    İşte bu vizyon paralelinde Sarıyer Belediyesi ile müştereken “Sarıyer Denizcileşme Merkezi” projesini başlattık. Denizcilik kültürünü çocuk ve gençlere aktarmak ve yaygınlaştırmak için uygulama ve eğitimlerin tamamen ücretsiz olarak verileceği “Denizcileşme Merkezi” 9 Aralık 2016 günü imzalanan bir protokol ile kuruldu.

    DÖRT HAFTALIK EĞİTİM

    Böylece kurucu direktörlüğünü yaptığım “Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu’nun (KÜDENFOR)” danışmalığında, Sarıyer Belediyesi ve Tüm Denizciler Derneğinin işbirliği ve eşgüdümü içinde Sarıyer Denizcileşme Merkezi (SDM) projesi hayata geçirildi. Gelecekte tüm kıyı şeridimize yayılmasını hedeflediğimiz bu projenin özü aslında dört haftalık süratli denizcileşmeye yönelik; üç haftası pratik, bir haftası teorik eğitim zincirinden oluşuyor. Önce bir hafta temel yüzme eğitimi. Sonra bir hafta temel kürek ve bir hafta yelken eğitimi. Kursun son haftası ise deniz çevresi ile deniz kültürüne yönelik konferanslar ve gemi/müze gezilerinden oluşuyor.  Sarıyer Denizcileşme Merkezi bu noktada, “Geleneksel Kürekçilik” akımı başlatmaya da hazırlanıyor. Belki de İstanbul Boğazı’nda binler, kürek çekiyor; yelken açıyor olacak. Ülkemizde, yine pek bilinmedik bir hobi olarak karşımıza çıkan gemi modelciliği de SDM’nin ilgi alanında olacak. Kurulacak gemi modelciliği atölyesinde ücretsiz gemi model kursları verilecek.

    ÜLKE ÇAPINDA GENİŞLETMELİYİZ

    Sarıyer Belediyesi Denizcileşme Merkezi’nin temelleri tamamı gönüllü olarak denizcilik okullarında okuyan gençler tarafından13 Nisan 2016 tarihinde atıldı. Sarıyer Belediyesi’nin Büyükdere’de SDM’ye yer tahsis etmesi, Belediyeye ait kapalı yüzme havuzunda yaz döneminde eğitimler için zaman ve yer tahsisinde bulunması, ayrıca kano, can yeleği, kurtarma botu tahsisatı ile iskele inşa ettirmesi çalışmaları hızlandırdı. Son olarak Deniz Kuvvetlerimizin aynı anda 12 gencin temel kürek ve yelken eğitimi görebileceği beş çifte yelkenli filika hibesinde bulunması SDM olanaklarını genişletti.

    Bu periyotta, SDM’nin resmen açılmamış olmasına rağmen tamamen gönüllü temelde büyük gayretler ile 600’ü aşkın çocuk ve genç kürek kültürü ile buluşturuldu. Temel kürek uygulamaları yapıldı. “Denizde Can ve Çevre Emniyeti” kapsamında denizde acil durum senaryoları uygulandı, tatbikatlar yapıldı. Sarıyer açıklarında, İstanbul Boğazı’nda Sarıyer’in denizci gençleri kanoları ile gündüz ve gece Sarıyer’e denizden bakmanın güzelliği ile buluştu. Çeşitli organizasyon ve çalışmalara ev sahipliği yapıldı. Sarıyer Belediyesi’nin düzenlediği 2016 Yaz Spor Okulları’nın yüzme branşında 1000 kursiyere, alanında uzman eğitmenler eşliğinde yüzme dersleri verildi. Empatik Kürek Projesi kapsamında, Sarıyer’den Su Ada’ya kürek çekildi. Engelli gençlerin, Su Ada etrafında kürek çekmesi sağlandı.

    Değerli Yacht Dergisi okurları sosyal sorumluluk projesi kapsamında Türkiye’nin aydınlanmasına ve denizcileşmesine ışık tutacak bu projeyi ülke çapında genişletmeliyiz. Söz konusu projeye her şekilde katkı sağlamak isteyenlerin benimle temasa geçmelerini arz/rica eder bu vesile ile sevgi ve saygılar sunarım.☸

  • Balıkçılığımız Nereye Gidiyor?

    Balıkçılığımız Nereye Gidiyor?

    Doğanın içinde en önemli iki sorun sahası deniz kirliliği ve balıkçılık. Bu yazıda balıkçılığımız üzerinde duracağım. Avladığımız ve çiftliklerde ürettiğimiz miktarlar yetersiz. Ancak denizlerdeki stoklar da neredeyse tükenme aşamasına geldi. Kısaca balıkçılığımızda ciddi sorunlar var…

    Konuşma yapmak üzere davet edildiğim çeşitli akademik ve sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinde sürekli olarak vurguladığım iki konu var. Birincisi doğa, diğeri de deniz hukuku. Zira gelecek nesiller Türkiye’nin denizcileşme sürecinde en çok bu iki alanda sıkıntı çekecek. İki alan da en çok ihmal edilen ve devletin yönlendirmesine ihtiyaç duyulan alanlar. Türkiye ikisinde de 21’nci yüzyıla hazırlıksız. Deniz hukuku sorunları bir başka yazı konusu. Doğanın içinde en önemli iki sorun sahası deniz kirliliği ve balıkçılık. Bu yazıda balıkçılığımız üzerinde duracağım.

    15 Nisan’da balıkçılarımız için avlanma yasağı dönemi başladı. Bu yasak 1 Eylül 2016’ya kadar devam edecek. Ülkemizde balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliğinde yaklaşık 50 bin kişi istihdam ediliyor ve 150 bin kişi bu sektörden ekmek yiyor. Bu sektör 2014 yılında 302 bin ton balık avladı ve 237 bin ton balık yetiştirdi. Ancak bu miktarlar bir deniz ülkesi olan Türkiye için çok düşük. Zira fert başına kabaca 6 kilo balık tüketiyoruz (AB ülkeleri için 24,  Japonya için 90 kilo). Türkiye’nin tarım alanları kadar balıkçılık alanı olduğu göz önüne alınırsa avladığımız ve çiftliklerde ürettiğimiz miktar yetersiz. Ancak denizlerdeki stoklar da neredeyse tükenme aşamasına geldi. Kısaca balıkçılığımızda ciddi sorunlar var.

    BALIK STOKLARI BİTİYOR

    21’nci yüzyılın ilk 16 yılını yaşayan nesiller olarak acı bir gerçekle karşı karşıyayız. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve OECD gibi kuruluşlar, küresel balık stoklarının tükenme ve çöküş aşamasına geldiği konusunda hemfikirler. Bu durum bizim için de geçerli. Bunu küresel ısınma, kirlilik ve yan komplikasyonları ile bir arada değerlendirirsek endüstriyel medeniyetin ve özellikle 70’ler sonrası uygulanan neo-liberal ekonomi politikalarının doğayı ne denli zorladığı ortaya çıkmaktadır. Bugün dünya balıkçılık yönetiminde aşırı avcılığın ve kayıt dışı faaliyetlerin önlenmesi, stokların iyileştirilmesi, filoların ekonomik işletme seviyesine getirilmesi, av gücünü artırıcı desteklerin engellenmesi, kaynakların bütüncül yönetiminin sağlanması, koruma alanlarının artırılmasına yönelik faaliyetler gündemin en önemli konularıdır.

    BOZULAN DOĞAL DENGE

    Türkiye’de balıkçılık ve su ürünleri alanında sorun iki ana alanı içeriyor. Biri kişi başına tüketilen balık miktarı. Diğeri de azalan balık stoklarımız ve bozulan doğa. Birinci sorun ekonomik olduğu kadar sosyolojik inceleme de gerektiriyor. İkinci sorunun temel nedenleri ise aşırı avlanma ile kirlilik. “Mavi Vatan” sularındaki balık stoklarımız azalıyor. Örneğin 2007 yılında 584 bin ton balık avlanmışken, 2014 yılında bu miktar 266 bin tona düştü. 100 yıl önce 230 çeşit balık varken bugün Marmara’da 52 çeşit balık var. Acı olan, bu gerilemenin yüzyılın son çeyreğinde başlamış olmasıdır. Bugün özellikle kalkan, kefal, kolyoz, lüfer ve uskumru balıklarının üretim rakamlarındaki düşüş önlenemiyor.

    ARAŞTIRMA MERKEZİ YOK STOKLAR BİLİNMİYOR

    Sağlıklı ve verimli kaynakları gelecek nesillere bırakmak için öncelikle sahip olduğumuz kaynakların yapısını ve işleyişini iyi bilmek ve değişimlerini izlemek gerekmektedir. Bu alanda Türkiye’de araştırma ve izleme faaliyetleri arzu edilen seviyede değil. Bir ulusal su ürünleri araştırma merkezimiz yok. Çevre denizlerdeki balık stoklarımızı bilmiyoruz. Gerçek av miktarı bilinmiyor. Av baskısı var mı bilinmiyor. Türkiye balıkçılık üretiminde yaşanan değişimin nedenlerinin anlaşılması için tür, kaynak, avcılık filosu ve yönetim önlemlerinin bir arada değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüz bilgi ve iletişim teknolojilerinin insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar doğayı ve insan faaliyetlerini takip etmemize olanak sağladığı göz önüne alınırsa, bu zafiyetin giderilmesi için neden bekliyoruz?

    FİLOMUZ UZAK DENİZLERE GİTMELİ

    Son yıllarda gırgır filomuz çok büyüdü, ancak onları yurtdışında uzak deniz avcılığına gönderecek düzenlemeleri yapmadığımız için kapasitelerini kullanamıyorlar. Bahar ve yaz aylarındaki 4,5 aylık yasak döneminde atıl bir şekilde bekliyorlar. Başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı balıkçılarımıza dünya denizlerinde yeni av alanları açmak için girişimde bulunmalıdır. İspanya, Norveç, Japonya, Çin, Rusya yıllardır bu işi yapıyor. Dünyanın 17’nci ekonomisi iddiasında olan ülkemiz neden yapamıyor?

    YASAK AVCILIK ÖNLENMELİ

    Diğer yandan “Mavi Vatan”ımızda yasak avcılık önlenemiyor. Bu husus en az kirlenmenin önlenmesi kadar önemli.  Bu konuda Sahil Güvenlik Komutanlığı devlet erkinin denizlerdeki temsilcisi ancak son yılların mülteci akını ve yasadışı göç onların yeteneklerini zorluyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ise yeterli sayıda kontrol görevi yapabilecek yüzer unsurlara sahip değil. 12 milyonluk İstanbul’da üç tane kontrol botu var.

    KİRLİLİK VE BALIKÇILIK

    İç sularda hidroelektrik santrallerinin inşası, sulak alanlarda drenaj çalışmaları, siltasyon, erozyon ve tarımsal alanlardan gelen gübre ve pestisit kirliliği; denizlerde fekal atıklar başta olmak üzere arıtmasız evsel ve sanayi atıkların denize verilmesi balıkçılığımıza en büyük tehdittir. Bugün kıyı belediyelerin yüzde 90’ının, sanayi tesislerinin ise yüzde 75’inin arıtması yok.

    ÇİFTLİKLERİN YERİ ÖZENLE SEÇİLMELİ

    Diğer yandan su ürünleri yetiştiriciliği yani balık çiftlikleri kamuoyunda tartışmalı yerini korumaya devam ediyor. Ancak bırakalım AB ortalamasını, kişi başına 6 kilo tüketimi balık çiftlikleri olmazsa nasıl karşılayacağız? Stratejik gıda güvenliğinde su ürünlerini nereye yerleştireceğiz? Bu çiftliklerden vazgeçmek sadece Türkiye için değil bütün dünya için bir lükstür. (2014 yılında dünyada tüketilen 162 milyon ton ürünün 72 milyonu çiftliklerde üretildi.) Ancak bu çiftliklere çevre ile uyumlu yerler tahsis etmek, bilim ışığında hareket edecek devletin görevidir.

    BALIKÇILIK ÖNCELİKLİ VE ACİL SORUN ALANIDIR

    Kısacası denizcilik gücümüz içinde belki de en sorunlu ve acil eylem planları gerektiren alan balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliğidir. Bunun için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı kısa sürede bir eşgüdüm ve işbirliği komisyonu kurup acil tedbirler almalıdır. Yoksa hem denizlerimizi hem de balıklarımızı kısa sürede kaybedeceğiz. ☸