Etiket: Cem gürdeniz

  • Filika denizciliği

    Filika denizciliği

    Koç Üniversitesi adı verilen, bağlama limanı Rahmi Koç Müzesi olacak filika, Koç Üniversitesi öğrencilerini denizcilik kültürü ile tanıştırırken aynı zamanda 100 yıldır unutulan filika kültürünü Haliç’e geri getirecek.

    Hasköy’deki Rahmi Koç Müzesi’nde 6 Nisan 2016 günü tarihi bir tören icra edildi. Direktörlüğünü yürüttüğüm Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu’nun (KÜDENFOR) koordinesinde, Deniz Kuvvetleri’nden Koç Üniversitesi’ne hibe edilen ve RMK Tersanesi’nde yenilenen 11 metre boyunda ve 2,5 ton ağırlığındaki yelkenli beş çifte filika Koç Üniversitesi Yelken Kulübü’ne teslim edildi. Koç Üniversitesi adı verilen, bağlama limanı Rahmi Koç Müzesi olacak filika, Koç Üniversitesi öğrencilerini denizcilik kültürü ile tanıştırırken aynı zamanda 100 yıldır unutulan filika kültürünü Haliç’e geri getirecek.

    Filikalar denizcilik tarihinde kadırgalar gibi uzun süre tasarımını koruyabilen ender tekne tiplerinden birisi oldu. Törende teslim edilen filikanın tekne kısmı, görünüşü, yapıldığı malzeme ve performansı ilk örneğini 16’ncı yüzyılda gördüğümüz filikadan farksızdır.

    Filikalar o kadar kullanışlıydılar ki, asırlar ne şekillerini ne de donanımlarını değiştirebildi. Yelken döneminde bu tip filikalar, her sınıf geminin ayrılmaz parçasıydı. Can kurtarma filikası, sahil gemi arasında malzeme ve personel nakil aracı, personel eğitim yardımcısı, su taşıma vasıtası, yedekleme ve manevra botu, deniz piyadelerinin intikal aracı, savaşın selameti için feda edilmeleri gerektiğinde ateş teknesi olarak kullanıldılar. Denizci ve inatçı teknelerdi. Yelkenli ticaret ve savaş gemilerinin ayrılmaz parçasıydı. Genelde kürekle sevk edilirlerdi. Ancak kısa sürede yelken donanımına geçebilecek donanıma sahiptiler.

    Temel görevleri can kurtarmaktı. Batan gemide ilk akla gelen onlardı. Savaşa giren bir yelkenli gemi savaş öncesi tüm filikalarını mayna eder ve geminin kıçından yedeklerdi. Böylece ateş altındayken parçalanmaları önlenir ve gemi battığında yaşam mücadelesi veren denizcilere sığınak olurlardı. Filikalarda yelken donanımı asıl bu nedenle bulundurulurdu.

    Bazen gemi dışında da kullanıldığı olurdu. Örneğin İspanyollar kaçakçılıkta, Hollandalılar ani baskınlarda, İngilizler uzun yolculuklarda bile filika kullanırlardı. Örneğin İngiltere’den 1626 yılının Haziran ayında yeni dünya Amerika’ya hareket eden Sparrow Hawk isimli filikanın boyu 15 metre, eni 4,5 metreydi. Altı hafta süren yolculuk sonunda Massachusettes açıklarına kadar gelebildiler. Ancak sahile yaklaşırken fırtınada parçalandı. İyi haber herkes kurtuldu. 1863 yılında su üstüne çıkarıldı. Halen Cape Cod Deniz Müzesi’nde sergileniyor.

    Koç Üniversitesi filikasının yakın bir benzeri, İngiliz botanik araştırma gemisi HMS Bounty’nin filikası da tarihe mal olmuştur. Pasifik Okyanusu’nda 28 Nisan 1789 günü gemide isyan çıkınca Bounty’nin filikası gemiyi terk etmek zorunda bırakılan gemi komutanı Binbaşı Bligh ve 18 mürettebatını okyanusta 42 gün ve 3 bin 500 mil taşımış ve Hint Okyanusu’nda sağ salim karaya çıkarabilmişti. Fert başına günde 20 gram bisküvi yediler ve sadece 200 ml su içebildiler. Bu başarı, asırlardır can salı seyri için en temel örneklerden birini oluşturmaktadır.

    Filika ile yelken seyri yapmak zordur. Tecrübe ile gelişen ustalık gerektirir. Motorları olmadığından sığlık veya karaya sürüklenme durumunda kürekleri donatıp kaçış manevrası yapmak gerekir. Tramola ederken köre düşmemek için faça flok dahil her türlü teknik kullanılmalıdır. Aksi takdirde sürüklenme başlar. Bu nedenle filika serdümeni üç adım sonrasını düşünmek ve uygulamak zorundadır.

    İşte, kökleri neredeyse 16’nci yüzyıla kadar giden filika, tasarımında önemli değişiklik olmadan bugün de aynı etkinlik ve güzellikle kullanılıyor. Kısaca filikalar, yelken dünyasının klasik müzik enstrümanlarına benzerler. Aynen bir keman gibi. Bugün bir senfoni orkestrasında kullanılan kemanın 600 yıl öncesindeki atasından nasıl farkı yoksa, Koç Üniversitesi filikası ile HMS Bounty’nin ya da Mahmudiye kalyonunun filikaları arasında da fark yoktur.

    Bundan 150 yıl önce Osmanlı Donanması’nın Haliçte sahille irtibatını filikalar sağlıyordu. 1800’lerin sonundan itibaren filikalar yerlerini istimbotlara terk ettiler. Böylece bu kültür, sanayi devriminin anaforunda ağır ağır kayboldu.

    Filikalar gerek tedariki, gerekse işletimi son derece ekonomik bir deniz vasıtası olarak çocuklar ve gençler başta olmak üzere halk kitlelerine deniz, yelken ve kürek sevgisini aşılayabilecek en uygun araçlardır. 1998 yılında Gaziantep Firkateyni Komutanı olarak gemim ile İngiltere’de katıldığım Uluslararası Portsmouth Denizcilik Festivali’nde limana girişte her iki bordamda bana refakat eden onlarca yelkenli tekne içinde birkaç filikayı donatmış gençler ve çocuklar hâlâ gözlerimin önündedir. Bizler de Anadolu’nun denizcileşmesi sürecinde büyük bir sosyal proje olarak bu filikaları kullanabiliriz.

    Bahriyeye 500 yıl ev sahipliği yapan Haliç sularında faaliyetlerine devam edecek Koç Üniversitesi filikası günün sonunda 100 yıldır unutulan filika kültürünü Haliç’e geri getirerek tarihi bir görev de yapacaktır. Haliç’e mücavir okullar, belediyeler ve spor kulüplerine Koç Üniversitesi filikasının örnek olup ve çoğalmalarını ve bu kültürün tüm Türkiye sahillerine yayılmasını temenni ediyorum.

    Koç Üniversitesi isimli filikaya sakin denizler, ılımlı rüzgârlar ve her zaman derin sular diliyorum. Bahtı açık olsun. Kürekleri ve yelkenleri her daim faal olsun. ☸

  • 70 yıl ara ile iki deniz gezginimiz

    70 yıl ara ile iki deniz gezginimiz

    Mustafa İhsan Denizaşan ve Erden Eruç

    Ufkun ötesine gitmeyi, dağların yamaçlarını aşmayı, zirvelere erişmeyi, yenilik aramayı, daha iyiye erişmek için bilgiye, tecrübeye, akla ve dayanma gücüne bağlı şekilde meydan okumayı içeren maceracılık olmasa acaba insanlık bir adım ilerler miydi? Kristof Kolomb, Vasco da Gama, Macellan, James Cook, Darwin, Scott, Shackleton, Amundsen aslında birer maceracı değiller miydi?

    Okyanus kürekçisi Erden Eruç, 6 Şubat 2016’da Londra’da bulunan Guinness Rekorlar Merkezi’nde, editörün elinden dört ayrı rekor sertifikasını aldı. Kendisi ile ayrıca bir de röportaj yapıldı. Bu röportaj facebook üzerinden naklen paylaşıldı ve ilk bir saatte 19 bin izlenme sağlandı.

    Eruç, 2004-2012 arasında değişik zaman dilimlerinde, kürek çekerek gerçekleştirdiği Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusları geçişleri ile sadece Türk denizcilik tarihine değil, bir okyanus kürekçisi olarak dünya denizcilik tarihine geçti. 1996’da Vladivostok’dan Kaliforniya’ya kürek çekerken denizde kaybolan İngiliz Peter Bird, 937 günle kariyer toplamında hâlâ birinci konumunu korumakla birlikte, gün ve mesafe toplamları itibarıyla dünyada bugün hayatta olan en tecrübeli okyanus kürekçisi Erden Eruç.

    2009 Guinness Rekorlar Kitabı, Erden Eruç için 312 gün ile “denizde en uzun süre kalan yalnız kürekçi”; 2012 Guinness Rekorlar Kitabı “üç okyanusu küreklemiş ilk kişi”; 2014 Guinness Rekorlar Kitabı, “kendi kas gücüyle solo devrialemi başarmış ilk kişi” rekorunu yayınladı. 6 Şubat 2016’da kendisine verilen dördüncü sertifika, merkezi Londra’da bulunan Okyanus Kürekçileri Derneği’ne göre 26 bin deniz mili (Eruç’un kendi kayıtlarına göre 29 bin civarında) ile “kariyerinde toplam en uzun mesafeyi katetmiş okyanus kürekçisi” rekoruna ait.

    Erden Eruç ayrıca dünyaca itibar sahibi New York Explorers Club tarafından 2010 Vancouver Ödülü ve 2013 Liyakat Ödülünü aldı. Bugüne kadar hayatının 876 gününü dünya okyanuslarında kürek çekerek geçirmiş olan Eruç, eğer sponsor bulabilirse gelecekte Peter Bird’ün rekorunu kırmaya hazırlanıyor. Böylece sadece toplam mesafede değil, toplam gün sayısında da birinci konuma yükselecek, çok geçmeden dünya tarihinde okyanusta 1000 günü aşmış ilk kürekçi Eruç olabilecek.

    2016’nın Türkiye’sinde bir denizci Türk’ün bu muhteşem başarısı medyada haber olamıyor. Popüler spor kültürünün en büyük temsilcisi futbolda ithal futbolculara milyonlarca dolar paralar akıtılırken, bu dünya çapındaki gurur abidemize sponsor arayışında kapılar açılamıyor.

    Bu durum beni şaşırtıyor mu? Hayır. Şaşırtmıyor. Cumhuriyetin ilk amatör denizcisi Mustafa İhsan Denizaşan’ın 1932 ile 1936 yılları arasında tek başına 5 metrelik bir yelkenli sandal ile yaptığı Akdeniz ve Atlantik seyri de onu gazete manşetlerine taşımamıştı. Değil sponsor bulmak, teknesini bile kendi mütevazi birikimi ile galvaniz çubuklar ve brandadan yapmıştı. Aradan geçen 80 yılda kimse onun hatıratını kitaplaştırmadı. Yaşadığı ve 500’e yakın fotoğraf ile belgelediği maceralar, tehlikeler ve hatıralar kamuoyuna aktarılamadı. 1930’ların yokluk ve zorlukları altında başarılan 14 bin millik seyir efsaneleştirilemedi. Denizaşan, gelecek nesilleri açık denize çekecek örnek bir amatör denizci rolünde halka anlatılamadı ve öğretilemedi. Deniz Kuvvetlerinin Taşkızak Tersanesi’nde ambar ve daha sonra teslim/tesellüm memuru olarak çalışan ve 1962 yılında emekli olan bu direniş ve dayanıklılık simgesi denizciden Deniz Kuvvetleri bile yararlanamadı. Deniz Harp Okulu’nda bir konferansa bile davet edilmedi. Taşkızak Tersanesi’nde komutanlık yapan amirallerden hiç biri emirlerinde çalışan bu değerli denizcinin tecrübe birikimini ortaya çıkarmadı.

    Bugünün Erden Eruç’u gibi Mustafa İhsan Denizaşan da, aslında insanlığı ilerlemeye ve yeniliklere iten ana güdünün sahibiydi. Bu güdü maceracılık –adventurism- dir. Bu kelime maalesef Türk kültüründe Anglo Sakson kültüründen çok daha farklı değerlendirilir. Yerici “maceraperest” ifadesi, macerasever veya maceracı sıfatlarına nazaran daha kolay dilimizden dökülür. Aslında ufkun ötesine gitmeyi, dağların yamaçlarını aşmayı, zirvelere erişmeyi, yenilik aramayı, daha iyiye erişmek için bilgiye, tecrübeye, akla ve dayanma gücüne bağlı şekilde meydan okumayı içeren maceracılık olmasa acaba insanlık bir adım ilerler miydi? Kristof Kolomb, Vasco da Gama, Macellan, James Cook, Darwin, Scott, Shackleton, Amundsen aslında birer maceracı değiller miydi? Aya ayak basmak tam anlamı ile bir macera değil miydi? Ya Mars’a insanlı uçuş planlamak nedir?

    Andre Gide’in dediği gibi “bazı insanlar, kendilerini ancak macera sırasında tanımayı başarabilirler.” Mustafa İhsan’ı 1930’ların koşullarında 5 metrelik branda sandal ile ufkun ötesine iten ya da Pasifik’teyken 7.1 metrelik özel kayığında Erden Eruç’a durmaksızın 312 gün kürek çektiren duygu buydu. Yeni keşifler, yeni buluşlar, yeni kavramlar, yeni teknolojiler, yeni girişimleri başlatan tüm hareketlerin sahipleri sadece doğada değil, bulunduğu her ortamda devrimsel yenilikleri sunabilen insanlar bu duygunun ürünü. Denizaşan 1964 yılında yani seyahatinden dönüşünden 28 yıl sonra bir gazeteye verdiği mülakatta şunları söylemişti: “Türk gençlerine hitap ediyorum. O günden bu yana 32 yıl geçti. Yaptığımla övünmek için söylemiyorum ama Türk gençlerinin kabuğundan dışarı çıkmak istememeleri beni üzüyor. Doğrusu Avrupalı gençlere bakıyorum, hepsi çeşitli yollardan çeşitli şekillerde memleketlerinin propagandasını yapıyorlar. 61 yaşıma rağmen aynı yerlerde yeniden dolaşmak, bayrağımızı bu ülkelerde yeniden dalgalandırmak istiyorum. Bu düşünce beni kabıma sığdırmıyor. Yanıma bir genç arkadaş alıp yola koyulmak istiyorum. Arzum gençlere rehber olabilmek.”

    Bu mülakattan bir yıl sonra 1965 yılında, Sadun Boro 10 metrelik yelkenli ile elektronik hiçbir seyir yardımcısı olmadan okyanuslara açıldı 1968 yılında başarı ile İstanbul’a döndü. Onu daha sonraki yıllarda 14 kişi takip etti. Erden Eruç ise en zoru başardı. Tek başına tüm okyanusları kas gücü ile geçti.

    Arada 70 yıl da olsa Türk insanının içindeki maceracılığı ortaya çıkaran örnekleri görmek güzel bir duygu. Yeter ki bu sayı artsın. Yeter ki başta devlet bu girişimleri teşvik etsin ve ödüllendirsin. ☸

    denizaşan

  • MUSTAFA İHSAN DENİZAŞAN Cumhuriyetin ilk amatör denizcisi

    MUSTAFA İHSAN DENİZAŞAN Cumhuriyetin ilk amatör denizcisi

    Bir an için Sadun Boro’nun Kısmet ile 21 Ağustos 1965’te başlayıp, 15 Haziran 1968’de tamamladığı dünya turunun Türk halkı tarafından bilinmediğini düşünün. Türkiye’de milyonlarca gencin yüreğine, deniz sevgisi ve macera tutkusu aşılayan Sadun Boro ve Kısmet gerçeğinin bilgi ve belgelere dayalı olarak 80 yıl sonra yani 2048 yılında ortaya çıktığını hayal edin.

    Bugün işte böyle bir durumla karşı karşıyayız. Mustafa İhsan Denizaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin maalesef adı yıllarca unutulmuş bir amatör denizci kahramanı olarak 80 yıl sonra karşımıza çıkıyor. Mustafa İhsan, 1930’lu yılların Türkiye’sinde yüreğini ve cesaretini öne çıkararak, Ankara isimli dört metrelik bir branda kaplı randa yelkenli sandal ile dört yılda Akdeniz’de binlerce deniz mili yol yapmış, Atlantik Okyanusu’na çıkarak Cadiz’e kadar yükselmiş; onlarca limanda Türk bayrağını dalgalandırmış ve küçücük teknesinde taşıdığı gramofon ile İstiklal Marşı’mızı tüm limanlarda yerli halka ihtiram içinde dinletmiştir. Cumhuriyetin ilk gezgin amatör denizcisi olarak Türk insanın doğaya, denizde meydan okuma macerasının somutlaşmış ilk başarı abidesidir. Ona ait tüm belge ve fotoğraflar hayatta olan kızı Nevin Ersoy’a erişilerek bugün Türk denizcilik tarihine mal olmuştur.

    Denize ve denizciliğe kayıtsız şartsız aşkı kadar bayrağı ve tarihine olan saygısı denizin zorluklarını, bilinmezliği ve tahmin edilemezliğini dengeleyebilmiş ve hatta galebe çalmıştır.

    Mustafa İhsan 1903’te İstanbul’da doğmuş, baba tarafından bahriyeli bir aileden gelmektedir. Çocukluğu Boğaziçi’nde Beykoz’da geçmiş, İstanbul Sanayi Mektebi’ni bitirmiş ve 20’li yaşların sonunda bir tekne ile uzaklara gitme duygusu hayatını şekillendirmiş. Elimize geçen seyir hatıratında 1932-1936 arasında Akdeniz kıyıları ile Atlantik’te Cadiz’e kadar devam eden seyrinin başlangıç sebebini Oscar Wilde’a ait bir sözle şöyle ifade ediyor:

    “İdeal, bir yıldıza benzer. Ona belki hiç kavuşamayız, fakat bize parlaklığı ve güzelliği ile yaşama, yaratma ve çalışma enerjisi verir.”

    Sonra kendi idealini şöyle tarif ediyor:

    “Tarihin şanlı sayfalarında yer almış bir milletin evladı olarak benim taşıdığım ideal, nazlı dalgalanışlarında benliğini, bütün bir tarihini duyduğum bayrağımızı mazide atalarıma ait olan her yerde bir kere daha dalgalandırmaktı. Böylece bana birçok fedakârlıklarla bu bayrağı emanet etmiş olan büyüklerimin ruhunu da hoşnut edebilecektim.”

    Onun bu seyahati ile hemen hemen aynı dönemde (1932-1939 arası) Alman Oscar Speck’in de bir kano ile Tuna, Akdeniz, Fırat, Basra Körfezi, Arap Denizi, Hint Okyanusu, Endonezya sahillerini kıyı kıyı takip ederek Avustralya’ya varacağı seyir başlamıştı. 1923 ile 1927 arasında Fransız tenisçi Alain Gerbault da küçük bir yelkenli kano ile 700 gün süren seyirle tek başına dünyayı dolaşmıştı. Her ne kadar 60 sayfalık hatıratında her iki isimden bahsetmese de bu örneklerin Mustafa İhsan’ı kamçıladığı düşünülebilir. Bir Alman ve Fransız yapabiliyorsa Atatürk’ün evladı neden yapmasın?

    Mustafa İhsan önce 30 Haziran ve 14 Kasım 1932 arasında 4,5 aylık Marmara, Ege Doğu Akdeniz ve Kıbrıs seyri yaptı. Kendini ve 4 metrelik yelkenli teknesini tanıdı. Bu seyrin başarısı ona daha sonra 3,5 yıl sürecek Akdeniz ve Atlantik seyri için yeterli tecrübe ve özgüveni verdi. Seyahat masrafları için bağış kampanyasını kendi yürüttü. 1 Temmuz 1933’te başlayan seyrini 30 Ağustos 1936’da tamamladı. Hedefi Kuzey Denizi’ne kadar çıkmak, İngiltere, Hollanda Belçika ve Almanya’yı ziyaret etmekti. Oradan Tuna Yolu ile Karadeniz üzerinden İstanbul’a dönmeyi amaçlıyordu. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle İspanya’nın Atlantik kıyısında, Cadiz yakınındaki Huelva Limanı’na kadar gidebildi. Gidişte Akdeniz’in doğu (Levant) ve kuzey (Magrib) sahillerini kullandı. Anavatana dönüşte de kuzey kıyılarını takip etti. Çok cüzi maddi yardımlara rağmen, gittiği her limanda Mustafa Kemal’in onurlu ve başı dik gençliğinin bir temsilcisi olarak, tertemiz beyaz kıyafetleri ve illaki üzerindeki şanlı bayrağımızın ay yıldızı ile Türk denizcisini dünyaya tanıttı.

    Dönüşünde bu büyük başarısını büyük kitlelere duyuramadı. Birkaç gazetede orta sayfa haberi oldu. Deniz Kuvvetleri Taşkızak Tersanesi’nde ambar memuru olarak işe başladı. 1937 yılında soyadı kanunu ile Denizaşan soyadını aldı. 1964’te, emekliliğinden iki yıl sonra Hürriyet gazetesinde Akdeniz seyrini kısa tefrika olarak yayımladı. 1989’da vefat etti ve Paşabahçe mezarlığında toprağa verildi. 1991’de bir denizcilik dergisinde gazeteci Özcan Özyemişçi, Mustafa İhsan’ı kamuoyuna bir makale ile hatırlattı. 2008’de gazeteci ve deniz araştırmacısı Hulusi Gürbüz sahaflarda bulduğu bir kartpostal üzerinden konuyu derinliğine araştırdı ve kızını bularak Mustafa İhsan Denizaşan’ın dört yıllık Akdeniz seyrinin tüm belge ve fotoğraflarına erişti. Denizcilik tarihimiz Hulusi Gürbüz’e bu başarısından dolayı şükran duymalıdır. Bu sayede 2010 yılından sonra Mustafa İhsan Denizaşan Türk denizcilik kültüründe hak ettiği yeri ağır ağır almaya başladı. Yacht Türkiye dergisi de 2011’de, 70’nci sayısında “Sekiz Canlı Mustafa İhsan” başlığı ile onu haberleştirenler arasında yerini almıştı.

    Bugün onun hak ettiği manevi taht, Türk halkının gönlünde kurulmalıdır. Deniz ve denizcilik müzelerimiz teknesinin bir replikası ile Mustafa İhsan galerisi kurmalı, hakkında kitaplar basılmalı, sergiler açılmalı ve Kalamış’taki gezgin Türkler anıtının yanına Mustafa İhsan Denizaşan anıtı dikilmelidir. Böylece, ona karşı geçmiş nesillerin vefasızlığını sanırım bir nebze hafifletmiş oluruz. Aziz hatırası, cesur yüreği ve asil ruhu önünde saygı ile eğiliyorum. ☸

  • Koç Üniversitesi

    Koç Üniversitesi

    Denizcilik Forumu

    Rahmi M. Koç Müzesi’nde 4 Aralık 2015 akşamı, Türkiye’de denizciliğimiz için bir ilk gerçekleşti. Koç Üniversitesi bünyesinde, denizcilik gücümüze katkı sağlayan temel alanlarda hedef, politika ve strateji belirlenmesine akademik katkı sağlamak amacıyla “Denizcilik Forumu” kuruldu.

    Türk denizciliğine yaklaşık 500 yıl ev sahipliği yapmış Haliç’te Rahmi M. Koç Müzesi’nin seçkin denizcilik koleksiyonlarının şahitliğinde forumun ilk Danışma Kurulu Toplantısı ve açılış töreni yapıldı. 53 kişilik Danışma Kurulu içinde Türkiye’nin seçkin bilim insanları, amiralleri, yöneticileri, büyükelçileri, denizcileri, balıkçıları, limancıları, deniz hukukçuları, sporcuları, amatör denizcileri, okyanus gezginleri, deniz arkeologları, deniz çevrecileri, kısaca 21. yüzyılda mavi uygarlık cephesindeki yerimizi almamız gerektiğine inanan ilkeli ve idealist deniz ve denizcilik âşığı insanlar bulunuyor. Forum Direktörlüğü’nü bu satırların sahibi yürütüyor.

    Ülkemizde ilk kez bir üniversite bünyesinde denizcilik gücünü her alanda bütüncül bir perspektifle araştıracak ve yeni fikirler üretecek bir düşünce platformu hayata geçirildi. Geçen sayıdaki “Denizci Bilinç” başlıklı yazımız şu vurgu ile başlamıştı:

    “Denizci Bilinç, denize jeopolitik, stratejik, ekonomik ve kültürel perspektifte bütüncül bakabilme durumudur. Burada en zorlu alan jeopolitik ve stratejik perspektiftir. Bilgi ve tecrübe ile şekillenir. Tez ve fikir üreterek hayatta kalır.”

    İşte yeni kurulan forum, asıl olarak denizciliğin stratejik perspektifine yönelecektir. Bu sürecin sonucu doğal olarak denizcileşmeye katkı sağlamaktır.

    Denizcileşmek iddialı bir hedeftir. Uzundur. Zordur. Yorucudur. Emek ve akıl yoğundur. Zira bilgiye, üretime, teknolojiye, yatırıma, işletmeye ve sürekli büyüme ve büyütmeye dayanır. Ancak başarıldığında ödülü çok büyüktür. Güvenliğin yanısıra inanılmaz bir istihdam ve katma değer fırsatıdır. Dolayısıyla refah ve mutluluk getirir. Bugünün batı dünyası bu başarının en güzel örneğidir. Ülkemizde de seçilmiş alanlarda dünya çapında denizcilik başarıları bizleri cesaretlendirmektedir. Ancak topyekûn seviyede denizciliğimizin gelişmişliğinden bahsedemeyiz.

    Denizcileşmek yelkendeki orsa seyri gibidir. Iskotaları bir anda laçka edemezsiniz. Dümeni bir anda hazırlıksız şekilde alabandaya basamazsınız. Orsa seyrini beceremeyenler rüzgâr altı sahiline düşerler. Dev dalgalar ve sığlık kayalıkları tekneyi parçalar. Osmanlı İmparatorluğu rüzgâr altına düştüğü için parçalandı. Cumhuriyet, ilk 15 yılına 500 yılı sığdırdığı için orsaya yükselebildi. Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarındaki denizcileşme enerjisi sonradan devam ettirilemedi. Atatürk sonrası Türkiye, denizcilikte ve denizcileşmede coğrafyasının, nüfusunun ve ekonomisinin hak ettiği yere gelemedi. Fakat tarihin sonsuzluğu ve yaratıcılığı içinde devletimizin halkı ile birlikte denizcileşeceğine olan inancımızı yitiremeyiz, yitirmemeliyiz. O günlerin geleceğine inanmalıyız.

    Denizcilik forumu, denizcilik gücüne katkı sağlayan 17 temel alanda akademik faaliyetler düzenleyecek, denizcilik sektörünün tüm paydaşlarını bir araya getirecek, yeni fikir, strateji ve kavramların yaratılmasına öncülük edecektir. Forum, denizciliğimize katkı sağlayan diğer tüm paydaşlar ile eşgüdüm ve işbirliği içinde olacak, paydaşları forum çatısı altında bir araya getirecektir. Yeni fikirlerin oluşturulmasına, sorun alanlarının giderilmesine yönelik çalışmalarında siyaset üstü bir tutum benimseyecektir. Çalışmalar sadece bugüne değil, gelecek on yıllara yönelik, katma değer ve hedef odaklı olacaktır. Çok geç kalınmış olan, Türkiye’de halkın ve devletin denizcileşmesinde en küçük bir katkıda bulunmak, forumun var oluşunun somut ispatını oluşturacaktır. Bu çerçevede çalışmaları esnasında forumun düsturu her zaman gerçeği aramak ve bulmaktır.

    Denizcilik gücümüze gemi inşa, deniz ticareti, deniz müzeciliği, deniz turizmi ve deniz çevresi, sualtı arkeolojisi alt alanlarında yıllardır katkı sağlayan Koç Holding’in Onursal Başkanı ve Koç Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Rahmi Koç da, yaptığı basın açıklamasında özellikle deniz uygarlığı cephesinde yerini almış birçok ülkede, bu tür düşünce kuruluşlarının faaliyet gösterdiğine işaret ederek, “Ülkemizde denizcilik faaliyetleri, su varlıklarımızın korunması ve kirlilikle mücadelede epey yol alındı. Bu alanda yapılacak daha çok çalışma var. Dolayısıyla ülkemizde denizcilik yaklaşımını daha üst bir çerçeveden ele alacak platformların artmasını ümit ediyorum” değerlendirmelerini yaptı.

    Ben de bu görüş paralelinde, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde denizcilik gücüne yönelik merkez, enstitü ve forumların kurulması için akademik çevrelere çağrıda bulunuyorum. Gelin tuzlu suya temas edin. Mavi Uygarlık cephesine siz de bir tuğla koyun. ☸