Etiket: Cem gürdeniz

  • İYONYA Anadolu Medeniyetleri’nin devamıdır

    İYONYA Anadolu Medeniyetleri’nin devamıdır

    İyonya’nın yani Batı Anadolu toprakları ile Boğaz önü adaları, Doğu Ege Adaları ve Rodos dışındaki Menteşe Adaları bölgesinin asla Yunan olmadığını, bu algının 19. yüzyıl sonrası kendisine kimlik arayan batı dünyasının akademi dünyası ve müesses kültüründen beslenen propaganda ile yanlış bir olguya dönüştüğü her geçen gün ortaya çıkan yeni bulgular ile ispat ediliyor.

    13 Ocak 2019 tarihli Yunan Kathimerini gazetesinde Yorgos Prevelakis, “Sembolik Silah Olarak Mavi Vatan” başlıklı makalesinde şöyle diyordu: “Türkiye’nin ‘Mavi Vatan’dan ısrarla söz etmesi, Doğu Akdeniz enerji kaynakları sürtüşmesinde yeni bir stratejik oyun olarak yorumlanmamalı. Eski Türk-Yunan jeopolitik uzlaşmalarına karşı çıkan semboller, savaşının başlangıcı sayılmalıdır.” Yazar, Türkiye’nin doğuştan hakkı olan deniz alanlarındaki çıkarlarını koruma refleksini Mavi Vatan üzerinden kullanmasını büyük bir jeopolitik kırılma ve sapma olarak görüyordu. Bunu da makalesinde “Yunan argümanları güçlü. Türk ulusunun, yeni, sembolik bir deniz mirası yok. Önemli İslam coğrafyacısı Xavier de Planhol, Müslüman dininin kanunları nedeniyle denizcilikle uyumlu olmadığını gösterdi… Günümüzde deniz hakkındaki tehdit ön plana geliyor… Atina bunu yapacak durumda değilse, Helenizm’in başka etkenleri, özellikle de deniz alanını ve sembolik değerini bilenler tarafından harekete geçirilmeli…” cümleleriyle ifade etmişti. 

    Yorgos Prevelakis, Türk ulusunu tamamıyla iktidardaki İslamcı partinin ideolojisine indirgeyerek genelleme yapıyor ve denizin Hristiyanlara ait olduğun iddia edecek kadar Orta Çağ aklına müracaat ediyordu. Aynı günlerde bir başka Yunan köşe yazarı da şöyle yazıyordu: “Türklere Lozan ile İyonya’yı bıraktık. Onlar da bize Ege’yi bıraktı. Türkler şimdi Mavi Vatan ile Ege’yi de istiyor.” (Yazar notu: İyonya’yı yani Batı Anadolu’yu Helen -Yunan- toprağı olarak görüyor.)

    İyonya’nın yani Batı Anadolu toprakları ile Boğaz önü adaları, Doğu Ege Adaları ve Rodos dışındaki Menteşe Adaları bölgesinin asla Yunan olmadığını, bu algının 19. yüzyıl sonrası kendisine kimlik arayan batı dünyasının akademi dünyası ve müesses kültüründen beslenen propaganda ile yanlış bir olguya dönüştüğü her geçen gün ortaya çıkan yeni bulgular ile ispat ediliyor. Bu alanda yurt içinde ve Almanya’da yıllardır sürdürdüğü çok boyutlu ve derinlikli çalışmalar sonucu yazdığı Almanca makalelerinin çevirilerini içeren “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” (Akdeniz Ülkeleri Akademisi Vakfı Yayınları, 2023, 4. Baskı) isimli önemli eserin yazarı Arkeolog Prof. Dr. Fahri Işık ile yazar (merhum) Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) başta olmak üzere, gerçeği arayan birçok Türk arkeolog ve araştırmacı yazarı takdirle anmamız ve öğrenmemiz gerekir. 

    Batı demokrasisi ve felsefesinin temeli olduğuna inandırılan Helenizm, merkezi Avrupa’dan Yunanistan’a gelen Aryanlar tarafından kurulmadı. Aksine, İngiliz tarihçi yazar Martin Bernal’ın “Kara Atina” isimli eserinde anlattığı gibi buraya gelenler Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Fenike’den gelen yerleşimcilerdi. 18. yüzyıldan sonra sanayi devrimi ve kapitalizm ile çok güçlenen ve emperyalist aşamaya geçen batılı devletler kendilerine bir kimlik yaratmak için başlangıç noktası olarak Helenleri seçtiler ve onları Avrupalı yaparak Mısır ve Fenike ile ilişkilerini kopardılar. Böylece batı, kendilerine Aydınlanma ve Rönesans Avrupa’sına; oradan Orta Çağ döneminin karanlığına ve nihayetinde klasik Roma ve Yunanistan’ın ihtişamına uzanan eşsiz ve yüksek, sözde bir kültürel geleneği yarattı. Bu zorlamayla yaratılmış bir kimlik ve kültür mirası idi. Bu sahte medeniyet kimliğini yaratmak, bu kimliği sömürgeleştirme ve köleleştirme aşamasında üstün insan topluluğu modelini yaratarak ahlaki gerekçe sağlamak ve batı hâkimiyeti için tarihsel bir dayanak sağlayan yüksek ve ayrıcalıklı bir soy yaratmak içindi. Uygar batılı, geri kalmış vahşileri ve kendine benzemeyenleri sömürebilir, köleleştirebilir ve hatta öldürebilirdi. Bu akla göre emperyalizm, kölelik ve zulmü kolayca meşrulaştırmış oldu.

    İngiliz hukukçu ve filozof Francis Bacon’a göre, insanlık tarihinde sadece üç ilim ve medeniyet dönemi vardır: “Biri Yunanlar, ikincisi Romalılar ve sonuncusu batılı milletler, yani Avrupa.” Prof. Işık şöyle ifade ediyor: “Batılıların bizde Cumhuriyet Dönemi başlangıcından bugüne yaklaşık 100 yıl akademi dünyasına dayattıkları ve alıştırdıkları, biz ne dersek odur, ilk biz buluruz, Anadolu-Yunan tarihini biz yazarız iddiasıdır.” Avrupalı tarihçiler ve arkeologlar Anadolu’daki İyon gerçeğini yüzyıllardır Helenlere yani Atika/Atina’ya bağlıyorlardı. Peki bu iddialar ne derece gerçekçi ve geçerli? 

    MISIR’DA BULUNAN YAZITIN ORTAYA KOYDUKLARI

    Prof. Dr. Fahri Işık, MÖ 1200 ile 500 yılları arasında şekillenen ve Ege Denizi’nin doğu yakasında temelleri atılan uygarlığın bugün esas kabul edilen pek çok evrensel değerinin Anadolu’da yaratıldığını son 50 yılda yaptığı çok değerli çalışmalar sonucu arkeolojik kanıtlar ile ispat ediyor. Işık, eserinde “Devrimlerin atası sayılan Neolitik (Cilalı Taş) devrinin temelleri de bu topraklarda atıldı ve buradan yayıldığına göre Erken Demir Çağı’nın da bu topraklarda başlaması şaşırtıcı olmamalıdır” diyor. 

    Günümüzde maalesef yoğun batı propagandası ve akademi dünyasındaki müesses kültüre biat ile yükselme endişesi bilim insanlarımızı Anadolu gerçeğinden uzaklaştırarak, Helen öğretisinin unsurlarına dönüştürüyor. Prof. Dr. Işık, ZorbaTv isimli internet dergisindeki 16 Mayıs tarihli röportajında şunları söylüyor: “Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu gibi yazın kesiminden öncüler ve onların takipçisi aydın kesimin bir bölümü dışında, yani suskunlarla birlikte çoğunluk -aslında Perikles’in Altın Çağı’nda bile Atina’da olmayan- ‘hümanist düşüncenin’ büyüsüyle Ege’nin batı yakasında dünyayla birlikte saf tutmayı sürdürürler. Onlar her ‘Philhellenist’ gibi tek bir halk olan ‘Helenler’ adına hiç ‘ulusalcılık’ yapmazlar (!); fakat 10 bin yılın değişik soydan binbir Anadolu halkı adına böyle düşünenlere ‘Anadolucu’ yaftasını takmayı kendilerine hak görürler. Dahası; Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı’nda ‘Anadolu gerçeğini’ öne çıkaranlar ‘Anadolucu’ olmaz; söz konusu ‘Helen’ ise olunur. ‘Helen değildir’ dediğim İyon halkının, bugün de ‘Yunan değildir’ dediğim Rumların ataları olduğunun farkında bile değillerdir. Bir arkeolog olarak beni okusalar ya da dinleseler, biliyorum ki o tanımın özünde bir ‘ulusalcılığın’ değil, bilimsel gerçekliğin olduğunu göreceklerdir.”

    Atinalılar yani Helenlerin Anadolu’ya gelmeden en az 200 yıl öncesinde bu topraklarda bir Büyük İyonya olduğunu belgeleyen yazıtın 2005 yılında Mısır’da bulunması da çok önemli bir gelişmedir. Mısır’daki yazıt, İyonların MÖ 12. yüzyılda Hellas’tan gelen Yunanlar olmadığı, yerli Anadolu halkları olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. 

    ARKEOLOJİK BULGULAR VE EFSANEDEN BESLENENLER

    Prof. Dr. Işık, kitabında; İyonların Atinalıların değil, Hitit ve Luvilerin devamı olduğunu, 19. yüzyıldan bu yana henüz bilimsel arkeoloji kazılarla tarihsel gerçekleri somut verilerle ortaya koymaya başlamadan, mitos kaynaklı antik yazarlara dayanarak yazılan batı merkezli Anadolu Yunan Tarihi’nin aksine arkeolojik bulgular ile ispat ediyor. Yunanistan, 19. yüzyılın ilk yarısında 1830 yılında kuruldu. O dönem başta İngiliz, Alman ve Fransız tarihçiler, batının tasarladığı bir tarih algısı oluşturdu ve bunu eserlere döktüler. Dayandıkları en büyük kaynak, Heredot Tarihi idi. Ancak bu tarih kendi deyimiyle sadece “duyduklarına” dayanıyor, arkeolojik kanıtlarla ispatlanamıyordu. Duydukları da Atina’da kendisine anlattıkları masallardı. Yani henüz bilimsel arkeoloji kazılar ve teknikler gündemde bile değilken temelsiz bir “Anadolu Yunan Tarihi” yazıldı. Bu tarihe göre Anadolu, Truva dahil tamamen Yunan kabul edildi. 

    Prof. Dr. Işık şunu soruyor: “19. yüzyılın başlarında Schliemann,  Dörfeld, Blegen’le  ‘Yunan’ olan aynı Truva nasıl oldu da 120 yıl sonra Korfmann’la ‘Anadolulu’ oldu? Bunu soran, düşünen var mı? ‘Yunan’ olan Likya’da da Fransızlar, İngilizler, Avusturyalılar vardı; şimdi de bizimle Anadolulu olan bir Likya var. Bunu sorgulayan var mı? Bu ilk ‘araştırmacılara’ göre Anadolu kıyı halkları Yunan ya da Yunanlaşmıştı, çünkü her yerde gördükleri yazı Yunancaydı. Daha ne Hitit ne Frig ve ne de Urartuca biliniyor; Neolitik Çağ’dan başlayan devamlılık bilinmiyor, Luvice bilinmiyor, Hititçe bilinmiyor. Henüz bilimsel kazılar yok. Bu çok önemli, daha bilimsel kazılar yok. Evet, sadece Yunanca yazı var ve de uydurma Yunan efsanelerinden (mitos) beslenen antik kaynaklar var.”

    Bugün batı dünyası 1830 yılında yarattığı Yunanistan (Grekistan) devletinin, Anadolu’daki sözde Helen bağının sahteliğini kabul etmelidir. Prof. Dr. Işık ve şimdilik sayısı az da olsa bilimsel tarafsızlığa sahip batılı arkeolog her geçen gün gelişen yeni teknolojiler ve arkeolojik buluntularla İyonya ’nın Hitit ve Luvi’nin yani Anadolu Medeniyetleri’nin devamı olduğunu ispat etmiştir. Türk akademi dünyası da etkisi altında kaldığı batı öğretisinden kurtularak bu gerçeğe yaklaşmaya başlamıştır. Nasıl ki Göbeklitepe kazıları bilinen hem din hem medeniyet tarihini alt üst etmiştir, Fahri Işık’ın somut arkeolojik kanıtlarla yazılan “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” adlı eseri de sahte kimliğini dayandırdıkları İyonya Helen’dir iddiasını yerle bir ediyor. Gerek akademi dünyası gerekse devlet kurum ve kuruluşları Batı Anadolu’muzun İyonya Helen’dir sahteciliği üzerinden Yunan tarihine ve kültürüne eklenmesine karşı duruş sergilemelidir. İyonya, Anadolu Medeniyetleri’nin devamıdır. Bugünkü ve sonsuza kadar kalacak son sahibi de Türklerdir.☸

  • 15 milyonluk İstanbul’da 16 tekne rampası 

    15 milyonluk İstanbul’da 16 tekne rampası 

    İstanbul ısrarla denizci olmuyor, karacı yöneticilerin sarmalında çırpınıyor. Denizin Boğaz sayesinde nehir olduğu kent, sadece Türkiye’nin değil dünyanın belki de en seçkin, en güzel coğrafyasına ve iklimine sahip. 

    İstanbul denizci değil, olmaya pek de niyeti yok. Ne devleti temsil eden kurumları ne de belediyeleri denizci. Şehir içi ulaşımda denizin payı yüzde 3-4 arasında. Günde sadece yarım milyon insan ulaşım maksadıyla denizi kullanıyor. Ancak şehrin sakinleri tarihin dünya denizcilik mirasına kaydettiği en güzel yolcu vapuru tipi olan Şirketi Hayriye vapurları silueti ile kutsanan Haliç ve Boğaz sularında maalesef gemiye dahi benzemeyenlerin arasında olduğu çok çirkin gemi ve yolcu motorları ile yolculuk yapıyor. 

    TEKNE KÜLTÜRÜ YOK OLDU

    Bahriyenin koca şehirde Deniz Müzesi ve RMK Müzesi’nin denizcilik koleksiyonu dışında denizcilik kültürüne yönelik bir müzesi yok. Yenikapı batıklarının bugün denizciliğin bir nevi Göbeklitepe’si olmasına rağmen hem de. Şehirdeki tüm yelkencilik, yüzme, kürek faaliyetlerini bir araya getirsek büyük bir futbol kulübünün etki alanının yanına bile yaklaşamayız. Her ilçenin futbol takımı varken bu ilçe belediyelerinin henüz Türkiye çapında adı duyulan ne yüzme ne de yelken kulübü var. Bırakalım spor kulüplerini, yüzme bilmeyen fakir çocuklara yüzme kurs seferberliği başlatan belediye veya devlet kurumu sayısı dördü beşi geçmiyor. 1455 tarihinden bu yana gemi yapımı kesintisiz devam eden Haliç Tersaneler Bölgesi, -değil milli makamlar, UNESCO tarafından korunma altına alınması gereken bir denizcilik bölgesi- AVM ve kıyı bölgesine hançer gibi saplanan beş yıldızlı otel bölgesine dönüştürülmüş durumda. 1895 yılında 35 bin sandalı ile kürekli tekne kültürü varken bugün bu kültür neredeyse yok olmuş halde.  Şile’den Pendik’e, Kilyos’tan Florya’ya temiz ve ücretsiz denize girilecek emniyetli bir yer bulmak neredeyse imkânsız hale geldi. Boğaziçi’nde yüzmeye uygun alanlar yok denecek kadar az. Ne cankurtaran ne de kabin, tuvalet gibi kolaylıkları var. 

    Kısacası; İstanbul ısrarla denizci olmuyor, karacı yöneticilerin sarmalında çırpınıyor. Ancak karar verici olanların pek çoğu tatilini mutlaka denizde geçiriyor. Tekne ile mavi tur yapıyor veya deniz kıyısındaki otellerde kalıyorlar. Peki kendileri için değerli ve önemli olan denizi neden şehrin denizcileşmesi için görmezden geliyorlar? Maddi durumu yetmeyen milyonların denizi solumasına, onunla bütünleşmesine neden imkân tanımıyorlar?

    MARİNALARIN PAHALILIĞI

    Denizciliğin temeli deniz ile etkileşimdir. Etkileşimin birçok aracı vardır. Yüzmek, balık tutmak, tekne sahibi olarak denizle bir arada olmak bu araçlar arasında sayılabilir. Amatör denizciliğin temeli, tekne sahibi olmaktır. Bu tekne 3 metrelik bir sandal da olabilir, 20 metrelik yelkenli veya bir motoryat da. Maddi gücü olanlar için tekne sahibi olmak ve bu teknenin barınma sorununu halletmek kolaydır. Ancak maddi gücü kısıtlı olan vatandaşın, küçük de olsa bir tekne sahibi olduğunda en büyük derdi barınma sorunudur. İstanbul’da bu sorun had safhadadır. Bugün Büyükçekmece’den Tuzla’ya kadar modern marinalarımız var. Ancak son derece pahalılar. Marina dışı balıkçı barınakları veya belediyelere ait rıhtımlarda yer bulmak olası değil. Dolayısı ile orta sınıf bir vatandaşımız sandal sahibi olmak istese bile olamıyor. Tekneyi aldığı anda barınma ve bağlama sorunu karşısına dikiliyor. 

    RANT TEHDİDİ ALTINDAKİ AMATÖR DENİZCİLİK

    Bu sorun pek çok gelişmiş denizci ülkede de mevcut. Ancak onlar bu sorunu tekne parkı ve rampa alanları ile çözmüş durumdalar. Belirli bir ağırlığa ve kabaca 8 metreye kadar olan tekneleri, sahipleri otomobilleri arkasındaki römork tertibatı ile çekerek kıyıda mevcut rampa alanlarına getirerek denize indiriyor ve kullanım sonrası aynı yerden geri alarak tekne parkına getiriyorlar. Ayrıca pek çok marinada yatay veya dikey tekne parkı mevcut. İstanbul’da tekne parkı sadece 100 tekne için Maltepe’de (İspark Maltepe Karapark) mevcut. Şimdi gelelim en önemli noktaya. İstanbul’un yüz ölçümü 5400 kilometrekare. Üç tanesi bedava olmak üzere 16 rampası var. Çok çok az. Örneğin; Hollanda Amsterdam’ın yüz ölçümü 219 kilometrekare ve 14’ü bedava 17 rampası var. Bu sayılarla sadece amatör denizcilik için değil, bir deprem sırasında çıkarma gemilerinin lojistik ve sıhhi tahliye için büyük ihtiyaç duyacağı bu rampaların yaşamsal önemini göz önüne alırsak durumun vahameti ortaya çıkıyor. İnanılmaz bir durum. 15 milyonluk şehirde 16 rampa. Neden? Kıyıların rant geliri o kadar yüksek ki, aç gözlü sistem ne depremi ne de amatör denizciliği düşünüyor. Bırakalım rampayı, İstanbul’da amatör denizcilerin tekneleri ile Boğaz’da veya İstanbul kıyılarında yanaşıp ücretsiz yolcu indirme bindirme yapacağı iskeleler de mevcut değil. 

    “DENİZCİLEŞMEK PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ DEMEK”

    Bu yazının suya yazmak olduğunun bilincindeyim. Ancak gelecek kuşaklar zamanında neden bu uyarılar yapılmadı demesinler diye tarihe not düşmek görevimiz. Büyükşehir ve diğer ilçe belediyelerinin her sabah denize bakmaları denizi görmelerini sağlamıyor. Denizcileşme devlet ile halkın birlikte gerçekleştirmesi gereken bir süreç. İstanbul halkı denizi ve gemiyi seviyor. Ancak devlet ve belediyeler maalesef denizle halkın arasında duruyor, Kolaylaştırmak bir yana engel çıkarıyorlar. Örnek verelim. Boğaz’ın en büyük belediyesi Sarıyer’dir. En uzun kıyı şeridine ve en güzel koylara sahiptir. Sarıyer Belediyesi’nin ne yüzme kulübü ne kürek ne de yelken kulübü var. Ancak futbol kulübü vardır. Bu durum pek çok kıyı belediyesi için geçerlidir. 

    İstanbul’un binlerce sorunu arasında denizcileşmek bazıları için lüks gelebilir. Ancak denizcileşmek paradigma değişikliği demektir. Denizci toplumlar sorgular, gerçeği arar, bilime ve akla güvenir. Ufkun ötesini hayal eder, değişik kültürleri öğrenmeye çalışır. Doğaya ve çevreye daha saygılıdır. Daha demokrat, daha çoğulcu ve daha saygılı olur. İstanbul’un denizcileşmesi Türkiye’nin denizcileşmesinin ve her geçen gün beyhude Orta Çağ karanlığına çekilme çırpınışlarının yaşandığı günümüzde uygarlığın lokomotifi olacaktır. ☸

  • Geçen yazın ardından Amatör denizcilikte tehlikeler ve ihtiyaçlar

    Geçen yazın ardından Amatör denizcilikte tehlikeler ve ihtiyaçlar

    Bu yaz sadece Türkiye sularında seyretmekle yetinmedim, farklı ülkelerde denizciliğin kalbi olarak kabul edilen bölgelerde yat kulüplerini, müzeleri ve marinaları gezdim ve yelken yaptım. Bu ay size yılın kişisel yaz gözlemlerimin bir derlemesini sunuyorum. Özellikle denizde de kara trafiğinde olduğu gibi Fahri Sahil Güvenlik Müfettişliği gibi bir uygulamaya geçilmesi gerektiğine inanıyorum.

    Temmuz ayı içinde ABD’de America’s Cup yarışlarının merkezi ve yelkenciliğin odak noktası Newport/Rhode Island bölgesinde yelken seyri yapma ve pek çok yat kulübü, marina ile Fall River ve Herreshoff Müzeleri dahil birçok gemi/deniz müzesini gezme fırsatım oldu.  Ağustos ayında da Göcek, Bozburun ve Fethiye sularında değişik marina ve teknelerde bulunma ve seyir yapma olanağı yakaladım. Bu yazımda Tarabya’da bulunan 8,40 mini trawler teknemde Boğaz’daki gözlemlerimi de katarak bir derleme yapmaya çalışacağım.  Amatör denizcilikte ve yelkencilikte ileri gitmiş bir ülkenin kültür ve görgü birikimi ile ülkemiz arasında zaman zaman kıyas yapmanın faydalı olacağına inanıyorum. 

    DENİZCİLİK KÜLTÜRÜ VE GÖRGÜSÜYLE NEWPORT

    Newport’taki en önemli gözlemlerimin başında, üzerinde en çok durduğum usturmaça disiplini geliyor. Bir ay boyunca gerek seyir halinde gerekse yüksek marina fiyatları karşısında alargada tonozda kalan yüzlerce tekne arasında, usturmaçası bordolarından sarkan tekne görmedim. Genel netesi bozuk, dışarda havlu ve mayoları salkım saçak seyreden bir tekne de görmedim. Bu sene için ABD’nin en çok talep edilen tatil yöresi Newport’ta her gün yüzlerce yelken meraklısını iki saatlik yelken seyrine çıkaran uskunalar ve kotralar gün içinde dört beş kez aborda /avara yaptıkları halde bir kez bile seyir sırasında usturmaçalarını dışarıda bırakmadılar. Gürültü kirliliğine de rastlamadım. Pek çok teknede müzik çalıyordu. Ancak müzik sadece tekne içindekiler tarafından duyuluyordu. Kısacası bakmaya doyamadığınız klasik ahşap yelkenli ve motorlu teknelerin yanında süper lüks yatların da bulunduğu bu renkli ortamda, deniz görgüsüne aykırı bir şeyler aradım ve bulamadım. 

    Yüzlerce tekne arasında tek eleştirebildiğim bir balıkçı teknesiydi. Onun kirli ve paslı durumu dışında göz kirliliği yaratan tekne yoktu. Hafta sonu aynı anda yüzlerce değişik tonajda teknenin yelken yapmasına rağmen denizde çatışmayı önleme tüzüğü dışında hareket eden tekne de görmedim. Hızlı botların ve özellikle RHIB’lerin (Rigid Hull Inflatable Boat, Sert Gövdeli Şişme Bot) sayıca fazla olmaması dikkatimi çekti. Olanlar da teknelerin yanından geçerken mutlaka sürat düşüyorlardı. Liman içinde 4 knot üzerinde giden zaten yoktu. Diğer bir gözlemim, teknelerdeki milli bayrakların durumuydu. Solmuş, yırtık ve usulüne aykırı bayrak çeken tekne görmedim. Newport Yat Kulübü’nde güneş batışında yapılan top atışı ve ardından rıhtımda bulunan kabasorta armalı yelkenli direkteki gizden milli bayraklarının aryasında tören yapılması önemli ve uzun bir geleneğin devamıydı. Türk Donanması’nda da her sabah 08.00’de, akşam güneş batışında bayrak törenle toka ve arya edilir. Yat kulüplerimizde bu adetin başlatılması ne güzel olurdu! 

    Bu bölgedeki diğer bir gözlemim, çakar fener kullanan tekne olmamasıydı. Her tekne Denizde Çatışmayı Önleme Tüzüğü’nde ve ABD Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın mecburi tuttuğu iç sular göller ve denizlerdeki emniyet kuralları dokümanında belirtilenlerin dışında seyir feneri veya çakarlı fener kullanmıyor. Sahil Güvenlik kontrolleri sık değil. Ancak cezalar çok büyük olduğundan caydırıcılığı çok etkili oluyor. 

    KIYILARIMIZDAKİ GULETLERİN DURUMU

    Gelelim Bozburun, Göcek ve Fethiye sularındaki gözlemlerime. Birinci gözlemim usturmaça görgüsüzlüğün, yaşadığım İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi bu bölgelerde de artarak devam ettiğidir. Bu oran yüzde 90’lar civarındaydı. Maalesef sahillerimizde usturmaçasız seyir yapanların pek çoğu kendi ülkelerinde usturmaça görgüsü almış yabancı bayraklı teknelerdi. İstanbul Boğazı’ndaki tecrübelerime aktarmaya gerek duymuyorum, çok yazdım. (İstanbul Boğazı’nda teknelerin neredeyse tamamına yakını usturmaçalı seyir yapıyor.) 

    Güneydeki gezi tekneleri, başta guletler olmak üzere, son derece göz kirliliği yaratan ve denizci görünüş dışında formlara sahip teknelere dönüşmüş durumdalar. Gördüğüm bir teknede ahşap işçiliğinin ortasına sanki şehirler arası otobüs kasası koyulmuş gibi bir tadilat yapılmıştı. Hemen hepsinin direkleri var, üzerinde yelken donanımları var ancak bir tane bile yelken ile seyreden gulet görmedim. Birkaç tanesinde kıç direk bumbasının ucuna sabitlenmiş pupa feneri dahi gördüm. Bazılarında biriken çöpler civadra altı emniyet ağında mavi/siyah torbalarda biriktirilmiş vaziyetteydi. Çarmıhlara, vardavelalara asılan mayo, havlu, yıkanmış çamaşırlar ile birleşen bu görüntüye yüksek sesle çalınan müzik eklendiğinde cennet mavisi ve yeşili ortamda oluşan bu kontrast hayatın gerçeklerini yüzünüze çarpıyor. Fethiye, Ölü Deniz’de korsan gemisi formatında yapıldığını sanan ucube tekneler gördüm. Bakmaya cesaret edemedim.

    RIB’LERDEKİ GÜVENLİK AÇIKLARI

    Yüksek gelir düzeyine sahip kişilere ait yat ve teknelerde dikkatimi çeken bazı hususları da vurgulamak isterim. Pek çoğunda usturmaçalar dışardaydı. Bazı tekneler savaş gemisine benziyordu. Ben bile uzaktan ilk gördüğümde bir tanesini donanmanın karakol botuna, diğerini de donanma römorkörüne benzeterek burada ne işleri olabilir diye düşündüm. Arkalarında beyaz renkli RIB çekmeseler çok uzaktan Türk veya Yunan bahriyesine ait savaş gemileri sanabilirdim. Ege ve Doğu Akdeniz gibi her an çatışma riskinin yaşandığı bir denizde bu tip savaş gemisi grisine boyanmış teknelerin özellikle hava keşif ve gözetlemesiyle kara gözetleme postaları tarafından kriz döneminde askeri gemi olarak tanımlanacağını buradan hatırlatalım. Her iki ülke hücumbot ve karakol botlarının kıyılar ve koylarda gizlendiği ve konuşlandığını da hatırlatırsam tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkar. Deniz Kuvvetlerimiz de kendi keşif gözetleme ve denizde durumsal farkındalık tesisinde gözcülerin yanlış yönlendirmelerine sebep olabilecek bu tip teknelerin savaş gemisi grisi dışında boyatılması için ilgili bakanlıkları (İçişleri ve Ulaştırma) ikaz etmelidir. Pek çok denizci ülkede savaş gemisi ile karıştırılabileceğinden bu renkte yat ve özel tekne boyatılması zaten yasaktır. 

    Diğer bir gözlemim de siyah renkli RIB’ler oldu. Yaptığım araştırmalarda Akdeniz havzasında en çok siyah RIB’lerin Türkler tarafından satın alındığını duydum. 50-60 knot sürat yapan devasa teknelerden daha küçüklerine bu tip onlarca tekneyi Göcek, Bozburun ve Fethiye kıyılarında gördüm. Gündüz tespit ve teşhis edilmelerinde hiçbir sorun yokken, gece seyir fenerlerini yakmadıkları veya arıza olduğu takdirde çok ciddi emniyetsiz durum yaratacak özelliklere sahip teknelerin neden tercih edildiğini soruşturdum. Aldığım cevap çok ilginçti: “Kir göstermiyor.” Ne diyebilirim ki? Dünya donanmalarında Sualtı Taarruz Timlerinin (SAT) saldırı intikal botlarının renginin de siyah olduğunu hatırlatalım. Özellikle bir kriz durumunda Yunan adalarına yakın seyredecek bu tip tekne sahiplerini gördükleri neredeyse her şeye ateş eden Yunan Sahil Güvenliğine karşı uyaralım. Aksi bizim sahiller için de geçerlidir. 

    Genelde RIB ve diğer şişme botlarda gördüğüm diğer bir emniyetsiz konu bu botların demirli, kıçtankara veya alargada tonozdaki teknelerin yanından geçerken çok yüksek süratle seyir yaptıklarıydı. Denizin bir yarış pisti olduğunu, otoyolda otomobil kullanır gibi tekne kullanılmasının bir nevi itibar olduğunu sanıyorlar. Aksine yavaş giden, geçeceği tekne yanında yol keserek devam eden tekne itibar kazanırken, süratle geçenin ardından tek kelime sarf ediliyor: “Görgüsüz.” Bu tiplerin bazılarının bot ve RIB’leri çoluk çocuğa teslim ettikleri de gözlemlerim arasında. Gece kıyıdaki restoranlardan teknesine dönerken içkili halde yüksek sürat yaparak gidenleri saymıyorum bile. Birkaç kez, kabaca 30 knot’la (saniyede 15 metrelik bir hızla) giden alkollü bir tekne sahibinin misafirlerini büyük bir tehlikeye atarak şehir merkezinden açıkta bekleyen teknesine gittiğini gördüm. Böyle bir teknenin denizde bir kalasa, şamandıraya çarpması veya görünmeyen küçük bir sandala çarpmasının faciayla sonuçlanacağını söylememe herhalde gerek yok. 

    İşin üzücü yanı yüksek sürat yapan bu görgüsüz tekneler, kıyıda sükûnetle duran teknelerin ani yalpa ve baş kıç hareketi yaptırdıklarının farkında bile değiller. Yelkenci Edhem Dirvana’nın örneklemesiyle, üst kattaki komşunun balkonda yemek yerken halı silkmesi gibi bir şey bu. Bu tip görgüsüzler, yüksek süratle kıyının huzurunu bozarak herhalde aklı başında insanların hissedemediği birtakım ego duygularını ortaya çıkarıp, aşağılık komplekslerini tatmin ediyorlar. Bir arabanın arkasında okumuştum: “Kıroyum ama zenginim” Bu sloganı teknelere de yazma zamanı çoktan geldi geçiyor herhalde. 

    EMNİYETSİZLİK VE GÜVENSİZLİK SALGINI

    Türkiye’de Covid nedeniyle beş yılda satılması gereken teknelerin neredeyse iki yılda satıldığını medya her gün yazıyor. Dolayısıyla denize aynen altına hücum gibi bir talep var.  Ama bu talebin görgüsü yok ve bu görgüsüzlük denizde her geçen gün artan emniyetsizlik ve güvensizlik salgını yaratıyor.

    Denizde bu disiplinin nasıl sağlanacağını önermek çok kolay tabii, ancak uygulamak korkarım ki zor. Servetin yapılması bir nesilde başarılıyor, ancak görgünün ve kültürün oturması için birkaç nesil gerekiyor. Burada en büyük görev devlete düşüyor. Ancak maalesef devlet denizci değil. O zaman görev aydın, bilinçli, erdemli, bilge denizcilere ve tekne sahiplerine düşüyor. Üşenmeden, usanmadan, bıkmadan gördüğünüz aksaklıkları düzeltin. Öğretin. İkaz edin. Şikâyet edin. Takip edin. Burada büyük sorumluluk ve görev Sahil Güvenlik Komutanlığı’na düşüyor. Ancak onlar da kaçak göçmen kovalamaktan amatör denizciliğin devasalaşan bu sorunlarına yetişemiyor. Ayrıca bir de saldırgan Yunan Sahil Güvenliği’ni mi, koylarda sürat yapan, yüksek sesle müzik dinleyen, seyir emniyetine aykırı hareket eden tekne mi kovalasınlar? Artık denizde de kara trafiğinde olduğu gibi Fahri Sahil Güvenlik Müfettişliği gibi bir uygulamaya geçilmelidir. Artan tekne sayısı, koyların kapasitesi ve marinaların durumu ortadayken denizde karşılaşılan her olumsuzluğa Sahil Güvenliğin yetişmesi artık olanak dışı görülüyor.☸

  • Sinema ve denizcilik kültürü

    Sinema ve denizcilik kültürü

    Denizcilik kültürünün yaygınlaşmasında en önemli araçlardan birisi, sinema ve televizyondur şüphesiz. Sanatın ve popüler kültürün bu iki önemli aracı, gelişmiş batılı denizci devletler ile Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük deniz gücü konumuna erişmiş devletlerde denizcilik kültürünün yaygınlaşmasında etkili olarak kullanılır.

    Hollywood başta olmak üzere Amerikan sineması ile İngiliz, Fransız sinemaları ve Hindistan’ın Bollywood’unda her yıl sinema dünyasına yeni denizcilik filmleri eklenir. Rusya da sinema tarihinin en büyük ve anıtsal yapımı olarak kabul edilen Sergei Eisenstein eseri “Potemkin Zırhlısı” (1925) filmi başta olmak üzere bugüne kadar değişik zamanlarda çektiği deniz ve denizcilik filmleri ile yerini almıştır. 

    Klasik ve popüler deniz ve denizcilik filmleri arasında yer alan ve pek çoğu gişe rekorları kıran yabancı sinema filmleri arasında şunları sayabiliriz: Potemkin, The Sea Hawk, The Wreck of Mary Deare, Blood Alley, Morituri, We Dive at Dawn, San Demetrio London, Enemy Below, Mister Roberts, In Harms way, Sand Pebbles, Western Approaches, 20,000 Leagues Under the Sea, Mutiny in Bounty, The Caine Mutiny, The Cruel Sea, Anchors Aweigh, Sink the Bismarck, The Battle of the River Plate, Run Silent Run Deep, The Shadow Line, The Bedford Incident, Horatio Hornblower, Pearl Harbor, Le Chante  de Loup, Expendable, The Admiral Yu Sun Sin, Tora! Tora! Tora!, Poseidon Adventure, Das Boot, Master and Commander: The Far Side of the World, Titanic, Kon Tiki, Moby Dick, The Guardian, Shackleton, Greyhound,  Midway, The Wind, Nimitz the Final Countdown, Under Siege, Longitude, Captain Phillips, Life of Pi, Admiral (de Ruyter),  Crimson Tide, Abyss, Perfect Storm, Dunkirk, U 571, Widow Maker K 19, In the Heart of the Sea, Finest hours, All is lost.

    Bu filmler dışında 1970’ler sonrasında televizyonlarda yer alan deniz ve denizcilikle ilgili öne çıkan yabancı diziler arasında şu yapımlar öne çıkıyor: The Onedin Line, Emerald Point (NAS), Hornblower, The Love Boat, Black Sails, The Last Ship, The Crossbones, The Vikings, The Last Trip, The Last Resort, Against the Wind, The Buccaneers, Mary Bryant, Operation Petticoat, High Seas. 

    “MAVİ” FİLMLER VE DİZİLER

    Deniz ve denizcilik kültürümüzün yaygınlaşmasında önemli rol oynayan sinema filmi, TV dizisi, TV reklamı gibi yapımlarda, ülkemizin özellikle son 20 yılında, deniz ve denizcilik hemen hemen yok gibidir. Türk sinemasından başlayalım. Siyah beyaz dönemde bile Yeşilçam bugünden daha ileri seviyede denizciydi. Günümüzün özellikle deniz sahnelerinde bilgisayar ortamında dijital teknikler ve görüntü efektleri sayesinde istenen her türlü görüntünün yaratılabilme kolaylığına rağmen, yapımcılar ve yönetmenler denizden uzak duruyorlar. Yeşilçam, en eskisi 1950, en yenisi 1998 olmak üzere, sadece 60’a yakın filmde gemi, denizaltı, yolcu gemisi, Boğaziçi ve Ada vapurları, yelkenli tekne, mavna, römorkör, yalı, deniz subayı, kaptan, gemi adamı, dalgıç gibi denizci obje, kavram ve şahsiyeti kullandı. (Kaynak: Sökmen, Ali, Can, “Türk Sinemasının Deniz Yolculuğu”, Koraltürk, Murat, “İskeleye Yanaşan, Denizler, Gemiler, Denizciler”, İletişim Kitapları, İstanbul 2013, Sayfa 59-74.)

    Bu filmlerin içinde, başından sonuna denizde veya denizle ilgili bir konuda geçenlerin sayısı ise maalesef beşi geçmiyor. 2000’ler sonrasında sinema ve televizyonda deniz, denizcilik ve özellikle Deniz Kuvvetleri temaları, tamamen kaldırıldı. Son 25 yılda, Türk sineması ve televizyonlarında polisin olmadığı bir film veya bir dizi var mı? Ancak denize ve denizciye yönelik tek bir sinema filmi veya TV dizisi bulamazsınız. 

    ETKİLİ KONULARA VE TEMALARA RAĞMEN YOKLUK

    Diğer yandan topluma tarihimizi okuyarak değil seyrederek öğrenin dercesine zaman zaman ideolojik bir yaklaşımla perdeye veya televizyona aktarılan ve çok pahalıya mal olan onlarca televizyon dizisi ve sinema filmi ile karşılaşabiliyoruz. Sinema filmleri arasında Çanakkale Savaşı filmleri ile televizyonda dizi olarak özel kuvvetler ve polisi ilgilendiren seriler son 20 yıla damgasını vuruyor. Dijital dönem öncesi deniz filmleri çekmek gemi ve deniz savaş sahnelerinin gerek gerçek gemiler gerekse ölçekli gemi modelleri ile çekilmesi son derece pahalıydı. Ancak film yapım tekniklerinin dijitalleşmesi ile bugün büyük engel teşkil etmiyorlar. Özellikle gemi ve deniz sahnelerinin bilgisayar marifeti (CGI) ile gerçeğe yakın şekilde yaratılabilmesine rağmen bugün Türk sineması ve televizyon film/dizi yapımcıları denizin ve geminin kıyısına bile yaklaşmıyorlar. Halbuki deniz, denizcilik ve gemi ile ilgili Türk tarihinde son derece renkli ve etkili konular mevcut. Nusrat’ın 18 Mart 1915 zaferine neden olan mayın döküşü; Hamidiye Kruvazörünün Balkan Savaşındaki akın harekatı; Birinci Dünya Savaşında Muavenet-i Milliye muhribinin HMS Goliath’ı batırması; Sultanhisar muhribinin Avustralya denizaltısı AE-2’yi batırması; Kurtuluş Savaşı’nda İnebolu üzerinden temin edilen savaş cephanesi ve Kağnı Donanması’nın başarıları; Ordu’da yaşanan Rusumat  4 kahramanlığı; Donanmanın 1936 Malta ve Pire seyri; Kıbrıs Barış Harekâtı; Kardak Operasyonu verilebilecek pek çok örnek arasındadır. 

    BAHRİYELİ YEŞİLÇAM YILDIZLARI

    Yeşilçam siyah beyaz dönemde denizciliğe yönelik çevirdiği az sayıda filmde bile donanmanın manevi şahsiyetine ve Türk denizciliğinin geçmişine saygıda kusur etmezdi. Zira savunma ve bahriye ile ordu korunması gereken kutsal değerlerdi. Çocukluğumda seyrettiğim siyah beyaz dönemin deniz kuvvetleri ve deniz ticaret filosuna ait az sayıda filmi arada sırada seyrettiğimde içimde o yıllara ve o yılların asaletine geri dönme arzusunu dizginleyemiyorum. Vahi Öz’ün çarkçıbaşı; Hulusi Kentmen’in gerçek hayatındaki gibi deniz astsubayı; Sadri Alışık’ın ikinci kaptan, Ekrem Bora’nın TCG Kurtaran Komutanı olduğu birbirinden samimi saf ve temiz Yeşilçam filmleri adeta ruhumu o zamanın anaforuna çekiyor. Aşağıda alıntıladığım paragraf ne de güzel anlatıyor bu görünmez saygıyı ve sevgi bağını: 

    “Evet bahriyeliler bembeyaz giyimleriyle, mağrur duruşlarıyla asker olmanın ötesinde bir övünç timsalidir. Askerlik görevini bahriyeli olarak yapanların bileği bükülmez. Türk sinemasında isimlerinin önüne bahriyeli unvanı koymak bir delikanlılık simgesi gibidir. Ne Bahriyeli Ahmet’te (1962 Türker İnanoğlu) Ayhan Işık‘ın, ne de Bahriyeli Kemal’de (1974 Çetin İnanç) Aytaç Arman’ın bileğini kimse bükemez.” 

    (Kaynak: Türk Sinemasının Deniz Yolculukları Ali Can Sekmeç, İskeleye Yanaşan Denizler Gemiler Denizciler, Derleyen Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları 2013) 

    ZAMANIN ŞAŞTIĞI VE TEKNİK HATALARLA DOLU YAPIMLARIMIZ

    Günümüzde çok az sayıda yapımcı ve yönetmen denize yakın duruyor. Zira evrensel kültürün en gelişmiş kültür alanı olan denizciliğe yabancılar. Bu konu ve kavramlar ne öğretilmiş ne de kendileri öğrenmişler. Bırakalım yerli film çekmeyi, yabancı denizcilik filmlerindeki dublaj hatalarını söylerken gülüyorum. Lumboza pencere, alabandaya duvar, kaportaya kapı, demirleme veya bağlamaya gemiyi park etmek diyenler mi istersiniz? Ya da TRT’nin en pahalı deniz dizisinde (Barbaros Kardeşler) 19. yüzyıla ait gemilerin (hat gemileri, ship of the line) 16. yüzyılda görülmesi mi? Hatta Netflix’te Nisan ayında yayınlanan Yakamoz S-245 isimli dizi tahammül sınırlarının dışında; denizaltıcılığımız ile ilgili anakronistik ve teknik hatalar diz boyu. Donanmanın ve denizaltıcılığımızın manevi şahsiyetine saldırıları saymıyorum bile. Halbuki denizci batılı devletlerde bu işler çok ciddiye alınır. 

    1986 yılında ABD‘de çekilen ve Tom Cruise’un başrolünü oynadığı Top Gun isimli film Amerikan sineması tarihinde ve donanmasında tarihi rekorlar kırmıştı. Film öncesinde uçak gemisine iniş kalkış yapacak deniz hava savaş pilotlarının sayısı o kadar azdı ki, eski bir film artisti olan Başkan Ronald Reagan’ın da teşviki ile Hollywood ile donanma arasında yapılan iş birliği projesi sonucunda filmden sonra deniz hava pilot talebi yaklaşık 10 kat artmıştı. Kısacası, denizci ülkeler kendi ülkelerinde denizciliği sevdirmek ve yaygınlaştırmak ile özellikle donanmaya nitelikli personel çekmek için sinema endüstrisini sonuna kadar kullanır. Türkiye’de bugüne kadar deniz ve denizaltıcılık ile ilgili son film 1966 yılında, Denizciler Geliyor adıyla ünlü yönetmen Ertem Eğilmez tarafından yapıldı. Naif, saf ve sade bu film zamanında o kadar beğenildi ki, Deniz Harp Okulu’na ve denizaltıcılığa müracaat rekoru kırıldı. Kabaca 56 yıl sonra bir Türk yapımcı ve yönetmen ilk kez denizaltıcılıkla ilgili bir bilimkurgu film (Yakamoz) yapıyor ve Türk denizaltıcılığını acımasızca yerin dibine sokuyor. Ne acı bir durum. 

    Batıda böyle bir film yaparsanız anında tepki alır ve devlet açıklama yapar. 1995 yılında başrollerini Gene Hackman ve Denzel Washington’un oynadığı Crimson Tide (Denizde İsyan) isimli filmde bir nükleer balistik füze denizaltısında (SSBN) komutanın paranoyası sonucu kıtalararası füzelerin ateşlenmesini önlemeye çalışan ikinci komutanın gemide komutayı devralması anlatılır. Film gösterime girince kamuoyunda öyle bir infial çıkmıştı ki ABD Savunma Bakanlığı ve Donanma Bakanlığı bir Amerikan denizaltısında asla böyle bir olay yaşanmayacağını basın açıklaması ile duyurmuş ve filmi protesto etmişti. 

    HOLLYWOOD İLE FARKIMIZ 

    Denizci batı dünyasında sinemanın askeri güç üzerinde rolü üzerine yazılmış çok sayıda kitap var. Son olarak ABD’de yayımlanan “Sinemanın Askeri Endüstriyel Yapısı, Cinema’s Military Industrial Complex” (Haidee Wasson, Lee Grieveson The Fletcher Jones Foundation 2018, University of California) kitabında Amerikan devletinin CIA ve tarihçileri kullanarak bırakın kamuoyunu, kendi tarihlerindeki kahramanlıkları nasıl halka mal ettiklerini anlattıklarını, acımasız emperyalist savaşlarını bile başarı ve kahramanlık hikâyesi olarak nasıl aktardıklarının tekniklerini görüyoruz. 

    Askeri sinemanın Hollywood ile ilişkisi, teknolojik inovasyonu, yeni film yapım tarzlarını ve türleri ile uzun yirminci yüzyıl boyunca Amerikan yumuşak gücünün yükselişine çok büyük katkı yaptığı biliniyor. The Drive isimli internet gazetesinde War Zone adlı köşenin yazarı Joseph Trevitchik 17 Kasım 2021 tarihli “Top Gun II, Maverick Filmine Ordunun Büyük Desteği”’ isimli makalesinde (thedrive.com) çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. Bu film henüz vizyona girmedi. Ancak Tom Cruise’un 1986’da rol aldığı yapımın devam filmi Mayıs sonunda vizyona girecek. Film için donanma iki uçak gemisi ile dört deniz hava üssünü yapımcı firmaya tahsis etmiş. Gemilerin en gizli yeri olan savaş harekât merkezlerinin kullanımına izin verilmiş. Filmin her safhasında donanma ve savunma bakanlığı tarafından onaylanmış kişilerin izni olmadan -devletin izin verdiği- deniz kuvvetlerini ilgilendiren sahnelerde değişiklik yapılamayacağı kayda alınmış. Deniz sahnelerindeki konuşmalar, üniformalar, usul ve adetlerle subay ve astsubayların fiziki ölçüleri bile donanma onayından geçmek zorunda bırakılmış. Bizde 20 Nisan’da gösterime giren Yakamoz-S 245 dizisinde bu saydıklarımın hiçbiri yok. Türkiye’de denizaltıcılığımız ile ilgili bir film için ABD’de olduğu gibi devletten izin alındı mı diye sorarsanız linç edilirsiniz. Türkiye’de denizcilik filmi yapacaklar önce denizcilik filmi izlemeli ve bol bol kitap okumalıdır. Dilerim gelecekte Türkiye’de denizcilik filmi yapımına soyunacak yapımcı, yönetmen ve senaristler en azından kürek çekmiş, bir yelkenliyle orsa seyri yapmış, bir savaş gemisi güvertesine ayak basmış ve yolcu gemisine binmiş olsun.☸