Etiket: Cem gürdeniz

  • Unutulmuş bir kahraman KURTULUŞ

    Unutulmuş bir kahraman KURTULUŞ

    Tarih unutmaz, unutturmaz. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisi ciddi bir kıtlık tehlikesi eşiğinde iken  komşusuna yardım elini uzatmıştı. Yardımların deniz yolu ile gönderilmesine karar verildi. Yardımı götüren ilk geminin adı Kurtuluş idi. 

    Atatürk, 1937 yılında Balkan Antantı kapsamında Atina’yı ziyaret eden İnönü ile Yunan Başbakanı Metaxas’ın görüşmesinden sonra şu demeci veriyordu: “Balkan müttefik devletlerinin Balkanlar’daki hudutları bir tek huduttur. Bu hududa göz dikenler güneşin yakıcı ışını ile karşılaşır. Bundan hazer etmeyi tavsiye ederim. Bu noktaya itina olundukça Balkanlar’da dostluk şâmil manasını kazanır. Balkan İttifakı’nın insani ve medeni hedefi de budur.”  Bu, Yunanistan’a gözünü diken Faşist İtalya ve Musollini’ye bir mesajdı. Yedi yıl önce Atatürk liderliğinde başlayan Türk Yunan yakınlaşması, Küçük Asya Faciası’nın sorumlusu Başbakan Venizelos’un 29 Ekim 1930 tarihinde Ankara’da Atatürk’ün huzuruna gelerek, 30 Ekim 1930 günü Türkiye ve Yunanistan arasında Ankara Dostluk Antlaşması’nı imzalaması ile başlamıştı. Komşumuz, Türkiye’nin 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne girişini desteklemiş, 1934 yılında Türkiye önderliğinde geliştirilen Balkan Antantı’na üye olmuş, 1936 yılında da Montreux Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlar’daki mutlak egemenliğini geri almasına destek vermişti. Ancak Balkan Antantı ve Türk-Yunan dostluğu İtalyan yayılmacılığını ve ardındaki Nazi Almanya’sının emperyalist iştahını engelleyemedi.

    YUNANİSTAN VE EGE ADALARI İŞGAL ALTINDA

    28 Ekim 1940 günü İtalyan orduları Arnavutluk sınırından girerek Yunanistan’ın işgaline başladı. Ancak İtalyanlara kolay yem olmadılar. İtalyan başarısızlığı karşısında Hitler devreye girdi ve 6 Nisan 1941 tarihinde işgali başlattılar. Alman zırhlı birlikleri karşısında dayanamayan Yunanistan bir hafta sonra, 26 Nisan’da teslim oldu. Almanlar İtalyanlarla beraber tüm ülkeyi kontrol altına aldıktan sonra 20 Mayıs 1941’de stratejik Girit Adası’nın işgaline başladılar. Temmuz 1941’de tüm Yunanistan ve Ege Adaları Alman işgali altındaydı. Yunanistan, Balkanlar’da ve Rusya sınırında devam eden askeri harekâta gıda desteği sağlamakla görevliydi. İşgalin ardından ilk etapta Alman orduları tarım ve çiftçilikle uğraşan 1770 Yunan köyünü yağmaladılar. Ülkede at, eşek ve büyükbaş hayvanların neredeyse yarısı telef edildi ve böylece tarım ve hayvancılık iflas etti. 7,5 milyon nüfusa sahip Yunanistan artık açlıkla karşı karşıyaydı. Şehirlerde yiyecek ot bile kalmadığından insanlar saatlerce yürüyerek dağlara gidip yabani ot toplamaya başladı. 1941 ortalarında ülkede açlıktan her gün 3 bin kişi öldü. Zaman ilerledikçe kayıplar arttı. 1942 yılı biterken 1,5 milyon insan sadece açlıktan ölmüştü. Açlıktan en çok çocuklar etkilendi. 1941 sonunda sokaklara terk edilmiş çocuk sayısı 265 bin idi. Atina gibi büyük şehirlerde doğan her 10 çocuktan dokuzunun ilk altı ayını göremediği belirtiliyordu. 1945 yılına girilirken 200 bin çocuk tek başına sokaklardaydı. Ülkede toplamda 2 bin 900 yatak kapasiteli, 30 yetimhane vardı. Daha sonra intihar ederek hayatını sonlandıran Başbakan Tsouderos “Yunan neslini bilimsel olarak saf dışı bırakmak niyetiyle işgalci ülke sistemli olarak halkı aç bırakmaktadır. Bu nedenle daha çok yoksul halk çocuğunu gelecek nesli kurtarmak üzere Ortadoğu ve diğer yakın ülkelere göndermek artık bir zorunluluktur” diyordu.

    TÜRKİYE’DEN YARDIM GÖNDERME KARARI

    Alman işgalinden önce olanağı olan varlıklı aileler kaçarak, en yakın tarafsız ve dost ülke olarak Türkiye’ye sığındılar. Ciddi sayıda Yunan önce adalara, oradan da Türkiye’ye mülteci olarak geliyordu. Bunların bir kısmı Kıbrıs’a gönderiliyordu. Benzer şekilde Alman işgalinden sonra Bulgar işgaline uğrayan bölgelerde yaşayanlar Türkiye sınırına yöneldiler. Nazi işgalinden en çok etkilenenler arasında Yunanistan’da yaşayan Sefarad Yahudileri vardı. Almanlar burada da Yahudi avı başlatmıştı. 1943 başında Selanik nüfusunun beşte birini oluşturan Sefarad Yahudi topluluğunun tamamı birkaç hafta içinde Auschwitz Toplama Kampı’na gönderildi. Savaş sonunda Yahudi nüfusunun yüzde 87’sini oluşturan toplam 67 bin Yahudi hayatını kaybetmişti. Rodos Adası’ndan 30 Yahudi’nin kurtarılmasında da Türkiye rol oynamıştı. Türk milleti, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen komşusu Yunanistan’ın içinde bulunduğu duruma kayıtsız kalamamıştı. Yunan Hükümeti’nin dünyadan yardım talebine pek çok ülke Almanya korkusu ile tepkisiz kalırken, Türkiye yardım gönderme kararını almıştı. Yardım kararı hem İngiltere’deki sürgün hükümete hem de Yunanistan’da işgal sonrası kurulan Çolakoğlu Hükümeti’ne kabul ettirilmiş ve hukuki dayanak sağlama alınmıştı. Türkiye, Yunanistan’a 50 bin ton gıda gönderme sorumluluğunu üstlenmişti. Kendi halkına karne ile ekmek veren Türkiye, Yunanistan’a yardım kampanyasına başladı. Vatan Gazetesi 1 Ekim 1941’de manşetten yardımı şöyle duyuruyordu: “Ölen kardeş bir milletin ıstırabı karşısında”. Vakit Gazetesi 29 Mart 1942’de “iki komşu memleket, iki kardeş evi” başlığını atıyor ve Yunan’la Türk’ü kardeş gösteriyordu. Kızılay ise yardım işlerinin lokomotifi olmuştu.

    KURTULUŞ GELİYOR

    Türkiye, kendisi ciddi bir kıtlık tehlikesi eşiğinde iken komşusuna yardım elini uzatmıştı. Yardımların deniz yolu ile gönderilmesine karar verildi. Yardımı götüren ilk geminin adı Kurtuluş idi.  58 yaşındaki 2 bin 800 tonluk, 75 metre uzunluğundaki Kurtuluş şilebi Kaptan Rıdvan Ür kumandasında ilk yükünü 13 Ekim 1941 tarihinde Pire’ye boşalttı. Gemi İstanbul’a döndüğünde Vatan Gazetesi “Cehennemden Gelen Adamın Hikâyesi” başlığı ile Pire’de gözlenenleri aktarıyordu. Bu haberler yardımları büyüttü. Böylece, 1941 ve 1942 yıllarında beş sefer gerçekleştiren yaşlı gemi sayesinde 500 bine yakın ölüm eşiğindeki insanın kurtarılması mümkün oldu. Gemi altıncı seferinde, 21 Şubat 1942 tarihinde İstanbul’dan hareketinden sonra yakalandığı fırtına nedeniyle Marmara Adası Saraylar mevkiinde sürüklenerek karaya oturdu ve battı. Ancak can kaybı yaşanmadı. Geminin kaybı Yunan halkı için büyük yıkım oldu. Zira her seferinde Pire açıklarında beklenen gemi açlıkla mücadelede bir sembol olmuştu. Halk yıllarca çocuklarına “Evet bugün açsınız, ancak yarın Kurtuluş gelecek” dedi. 1949 yılına kadar devam eden gıda yardımlarına toplamda 14 ticaret gemisi ile donanmanın TCG Şimşek ve TCG Hızırreis karakol gemileri de katıldı. Ancak Yunan halkı bu gemilerin isimleri yerine Kurtuluş’u kullanmaya devam etti. Bu yardımlar sadece Pire limanına yönelik olmadı. Türkiye’ye yakın adalara da gemiler ve motorlar ile yardım götürüldü. Bu yardımların dışında sokaklarda kalan çocukların kurtarılması için de Kızılay gönüllü oldu. 10 Ocak 1942’de 6-13 yaş grubundaki ilk etapta 1000 çocuğun Türkiye’de bakılmaya hazır olduğu bildirildi. Her şey hazırdı. Ancak son anda gemiye bindirilme aşamasında Yunan Kilisesi Başpiskoposluğu bu çocukların Helen Kültürü dışında yetiştirilmelerine onay vermedi ve çocuklar gönderilmedi.

    “YARDIM ET KOMŞU”

    Kurtuluş’un getirdiği 7 bin ton ve ardından 1945 yılına kadar taşınan 43 bin ton gıdanın kurtardığı çocuklar bugün 78-88 yaş kuşağında. Yunanistan’da her halde onlar kadar zor günler gören başka bir nesil yoktur. Diğer yandan bu neslin anne veya baba olduğu kitlenin yaş grubu da 55-65 arasındadır. Peki sorumuzu soralım. Bugün Yunanistan’da kaç kişi Kurtuluş’u hatırlıyor? O geminin Yunan çocuklar aç kalmasın diye battığını biliyor? Kurtuluş için Pire’de bir hatıra, bir anıt var mıdır? Yoktur. Pire Deniz Müzesi’nde Kurtuluş için bir yer var mıdır? Yoktur. Kurtuluş’un cesaretine vefa gösterilmesini beklemek, Yunanistan’daki kilise ve devlet bilinçlendirmesiyle şekillenen Türk düşmanlığı ikliminde zaten olası değildir.  Kıbrıslı akademisyen Profesör Dr. Ulvi Keser sayesinde kamuoyu ve akademi dünyamız Kurtuluş gemisini ve Yunanistan’a büyük savaşta yapılan yardımın detaylarını 2005 yılında yayımladığı ‘’Yardım Et Komşu’’ isimli kitapla öğrenebildi. 2008 yılında okuyucu ile buluşan ‘’Yunanistan’ın Büyük Açlık Dönemi ve Türkiye” ve 2010’da yayımladığı “Kızılay Belgeleri Işığında Yunanistan’da Ölüm, Açlık, İşgal, 1939–1949” isimli eserlerinde bu konuyu tüm belgeleri ile kamuoyuna aktardı. Belgesel Film Yapımcısı Erhan Cerrahoğlu da 2006 Eylül ayında Kurtuluş gemisinin bir belgeselini yaptı. Yunanistan bu yardımı unutsa ve unuttursa da insanlığa, insanlık onuruna yapılan bu cesur girişimin önünde saygı ile eğiliyorum. Kurtuluş gemisine ve onu takip eden diğer gemilere selam olsun. Geri dönüş yolculuk kumanyalarını Yunan çocuklarına bırakan gemicilere selam olsun. Yunanistan’da “Megali Limos” denilen Büyük Açlık Kampanyası’na yardım eli uzatan Türk hükümetine, vatandaşlarına ve meslek kuruluşlarına selam olsun. 1940’lı yılların alicenap Türk milletine selam ve helal olsun.☸

  • 1 Temmuz 1926 ruhu

    1 Temmuz 1926 ruhu

    Kabotaj hakkı, Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır.

    Bin yıldır Türk devlet kurumsallığının çatısı altında Anadolu Yarımadası’ndayız. Dünyanın en seçkin coğrafyasında bu kadar uzun bir süreyi başarabilen ve jeopolitik kaderi sonsuza kadar bu topraklarda sürecek başka bir devlet, imparatorluk ya da uygarlık olmadı. Bu süreçte iniş ve çıkışlar yaşandı. Görkem, duraksama ve gerileme, hepsi denizde başladı. Denizde İnebahtı (1571), karada Karlofça (1699) ile başlayan gerileme süreci, 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça savaş gemisi ile İstanbul’un işgalinde atalarımızı ilk kez vatan ve devlet kaybetme aşamasına getirdi. Yetmezmiş gibi, 15 Mayıs 1919’da Yunan tümenleri gemilerle İzmir’e çıktı.

    Teknoloji ve bilimden, kısacası akıl yolundan uzaklaşarak, nakil yolunda ısrar eden Osmanlı İmparatorluğu, yok olma aşamasına geldiği I. Dünya Savaşı’nın sonunda geri kalmış, ticaretini yabancılara teslim etmiş, çiftçi bir devletti. Denizden istilaya gelen çelik imparatorlukların ateş gücü karşısında, denizde, yani ileri savunmanın başlaması gereken yerde direnecek güce sahip değildi. Buna rağmen, daha erken yıkılmasını geciktiren tek neden eşsiz coğrafyasıydı. Sanayide ve donanmalarda kömürden petrole geçiş ve büyüyen ticari çıkarlar ile birlikte yeni kaderi 20. yüzyıl başında çizildi. Parçalanacaktı. 1908 Reval, 1916 Sykes-Picot, 1917 Balfour bu kaderin düğüm noktaları oldu. 1920’de I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın imzaladığı Sevr, onu sadece parçalamıyor açık denizlerden de koparıyordu. Karadeniz’de 500 km kıyı şeridine sıkıştırılmış, denizden Ermenistan ile komşu bir devletçik.

    Akıldan uzaklaşan Osmanlı, denizden de uzaklaşmıştı. Donanması çağlar boyunca kapitülasyonlar, emperyalizm ya da iç cephedeki tutucu karacı aklın kurbanı oluyordu. 16. yüzyılda yelkene 100 yıl geç geçilmişti. 600 yıllık devletin donanmasını kumanda eden 216 kaptan-ı derya ve bahriye nazırı içinde ancak 20-30 kadarının muharip ve denizci olmasının bedeli Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarında ağır ödenmişti. Deniz gücü kurmanın olmazsa olmazı bilimden ve sanayiden uzaklaşan ve endüstriyel medeniyet ürünlerini üretemeyen Osmanlı çökmeye mahkûm olmuştu. Balkan Harbi öncesinde Mısır, Kıbrıs ve Libya; sonrasında Adriyatik ve Ege tamamen kaybedilmiş, Anadolu Yarımadası, Tuna ve Süveyş havzalarından tamamen koparılmıştı. I. Dünya Savaşı’nda istila donanması Çanakkale’ye hiçbir engel ile karşılaşmadan gelmiş, 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’nda 19.Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 57. Alay’a ölmeyi emretmek zorunda kalmıştı. Trakya ve Anadolu’nun büyük bölümünden Türkleri sökmeyi amaçlayan Sevr’i Mustafa Kemal’in askerleri 9 Eylül 1922 sabahı yırtıp attı. Böylece kutsal Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu Yarımadası’nın Trakya ile bütünlüğü korundu. Dört denizini ve 8.300 km kıyısını korumuş, yurdunu parçalatmamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, donanmasız Anadolu olamayacağını gördü. Ancak sadece donanma gücü de yetmezdi. Türkler ve Anadolu denizcileşmeliydi. Devlet denizcileşmeliydi. Kurumlar denizcileşmeliydi. Savunma denizde başlamalıydı. 900 yıllık karasal kodlara rağmen deniz uygarlığı cephesine geçilmeliydi. Ölümsüz Başkomutan, kurduğu yeni Cumhuriyetin savunmasını denizden başlatacak donanmayı süratle kurdu. Başlangıçta devletin Amirali ve bırakalım harbe hazır donanmayı, pervanesi dönen gemisi yoktu. Bu açığı kapamak için Bahriye Vekaleti’ni kurdu. Donanmanın gelişimine desteğini sürdürdü. Donanmayı her fırsatta onurlandırdı. Oluşturduğu çekirdek donanmayı 1936 yılında Kraliyet Donanması’nın ana üssü Malta’ya gönderdi. Aynı yıl Türk Boğazları’nın egemenliğini geri aldı. Türkiye artık Boğazları kendi deniz gücüyle koruyabilecek seviyeye gelmişti. Deniz gücü cephesinde yaşanan başarı denizcilik gücü için de yaşanmalıydı. Mustafa Kemal Atatürk, denizciliğin özgürlük, bağımsızlık, sanayileşme ve zenginleşmenin anahtarı olduğunu en iyi görebilen eşsiz bir Türk devlet adamıydı. 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde denizciler ayrı bir grup olarak temsil edilmemişlerdi. Ancak tüccarlar grubu içinde bir manifesto verdiler. Şöyle başlıyordu: “Kapitülasyonların hep uzağı görmezlik ve düşüncesizlik yüzünden milletin başına bela olduğunu bilmeyen bir fert yoktur… Bunun hangi sebeple olursa olsun idamesi memleket ve millet için en büyük felakettir… Yabancı sermayeli firmalar, Ermeni ve Rumları kullanarak sahillerimizde çalışıp, kemiklerimizi emerek, paramızı alıyorlar.” 

    11 Nisan 1926 günü kabul olunan ve 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe giren 815 sayılı Kabotaj Kanunu ile yabancıların Türk denizciliği üzerindeki tahakkümü bıçak gibi kesildi ve böylece yüzyıllarca denizden uzaklaştırılan Türk halkı Kabotaj Kanunu ile denizlerine geri dönebildi. Kabotaj hakkı Osmanlıyı kemiren ve Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır. 21. yüzyılda Türk denizciliğinin deniz yetki alanlarımız olan “Mavi Vatan”dan artık açık denizlere çıkması gerekiyor. Türkiye’nin halkı ve devleti ile denizcileşmesini başarmamız, gerek emperyalizmin gerekse iç cephedeki geleneksel karacı hâkimiyetin zincirlerini kırmamız gerekiyor. 111 yıl önce 19 Temmuz 1909 tarihinde kurulan Osmanlı Donanma Cemiyeti’nin ruhunda somutlaşan Türk milletinin denizci olma arzusunun genetik kodları ile Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclis konuşmasındaki büyük vasiyeti rotasında yeni ufuklara yelken açmamız gerekiyor. Ne demişti ölümsüz Başkomutan: “Denizciliği Türk’ün büyük ülküsü olarak görmeli ve az zamanda başarmalıyız.” Söz veriyoruz Atam, başaracağız. Birleşerek, iç cepheyi sağlam tutarak başaracağız. Zincirleri kıracağız. “Toprak Gemi Anadolu”yu bir daha hiç ayrılmamak üzere Mavi Vatan üzerinden açık denizlerle buluşturacağız. Denizcileşeceğiz.☸

  • Ege adalarının statüsü

    Ege adalarının statüsü

    Yunanistan ve Türkiye’nin kıyıdaşı olduğu Ege Denizi, dünya deniz turizminin gözbebeği bir alan. Deniz suyunun berraklığı ile ısısı; kıyılarının, koy ve büklerinin güzelliği ile öne çıkan bir deniz. Endüstriyel medeniyetin acımasızca perişan ettiği Akdeniz’de deniz kirliliğinin görece belki de en az görüldüğü bir deniz. Eski adıyla “Adalar Denizi”. 

    Türk-Yunan ilişkilerinin ana aksını belirleyen Ege Denizi, yatçılarımızın ve amatör denizcilerimizin, yılda bir kez dahi olsa Mavi Tur ile bu cennet denizi keşfe çıkan turistlerimizin son 40 yıldır gözbebeği. 

    Konuya jeopolitik veya stratejik ilgisi olmayanlar için Ege Denizi yaz tatilinin ve denizcilik kültürünün en üst aşamada mutlulukla tatmin edileceği bir alan. Ancak çoğu zaman mevki koymak için kerteriz aldığımız, bazen limanına girip demirlediğimiz veya aborda olduğumuz ya da tamamen yaz tatili geçirmek için feribotla geçtiğimiz bu adaların tarihsel ve hukuki statüsü nedir? 

    Kıta sahanlığı krizi

    Ege Denizi’nde Türkiye’nin yakın güvenliğini ve jeopolitik konumunu etkileyen 23 ada mevcut. Bu adaların her biri gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından egemenliği belirli şartlara bağlı olarak Yunanistan’a devredildi. Son zamanlarda gündeme gelen silahsızlandırılmış konumda Yunanistan’a devredilen adalardan bahsediyorum. 

    Özellikle Kıbrıs sorununun başladığı 1960’lı yılların başından bu yana Yunanistan, Ege adalarını silahlandırıyor. Türkiye 1964 yılında bu ihlaller için ilk notasını vermiş, aynı yıl Ege’deki karasularını 3 milden 6 mile çıkarmış ve kıta sahanlığı krizinin çıktığı 1975 yılında da söz konusu ihlâlleri Birleşmiş Milletler (BM)’e bildirmişti. 

    Silahsızlandırılan adalar

    Yunanistan, Ege Denizi’nde gayri askeri statüde üç değişik ada grubuna sahiptir. Bunlar Boğazönü Adaları, (Semadirek, Limni, Taşoz, Bozbaba) Doğu Ege ya da Saruhan Adaları (Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara) ve Menteşe Adaları (12 Adalar, İstanbulya, Rodos, Herke, Kerpe, Kaşot, İleki, İncirli, Kelemez, Leryoz, Batnoz, Lipso, Sömbeki, İstanköy, Meis) grubudur. 

    Boğazönü ve Saruhan adalarının egemenliği Lozan Antlaşması’nın 12. ve 13. maddeleri ile 13 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı hükümleri gereğince silahsız olmaları koşulu ile Yunanistan’a devredilmiştir. 

    Menteşe Adalar grubunda adı geçen 14 adanın egemenliği ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra akdedilen 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi gereği silahsızlandırılmış olma koşulu ile İtalya tarafından Yunanistan’a devredilmiştir. Türkiye bu antlaşmanın tarafı değildir. Ancak silahsızlandırılma koşulu Türkiye’nin güvenliğini ilgilendirir. 

    Yunanistan, her üç adalar grubunda ancak asayişi sağlayacak polis veya jandarma bulundurabilir. Askeri birlik, deniz üssü veya hava üssü bulunduramayacağı gibi, savaş gemileri liman veya karasularını; askeri uçaklar hava sahasını veya meydanlarını kullanamaz. 

    Yunanistan özellikle Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra her üç grup adanın çoğunluğunu kara, deniz ve hava birlikleri/üsleri ile silahlandırmış ve silahlandırmaya devam etmektedir. ASDEN Komutanlığı adı altında Midilli ve Rodos’ta tümenler; Limni Sakız Sisam ve İstanköy’de tugay seviyesinde birlikleri vardır. Limni, Midilli, İstanköy ve Rodos’ta jet harekatına uygun hava üsleri de mevcut. 

    Egemenlik sorunu

    Ege Denizi’nin 1955 sonrası Yunanistan tarafından başlatılan Türk-Yunan gerginliği ile riskli bir alana dönüşmesi, gerek Türkiye gerekse Yunanistan’ın aleyhinedir. Her iki ülke ulusal gelirine Ege kaynaklı deniz turizmi üzerinden ciddi katma değer sağlamaktadır. Yunanistan’ın kışkırtmaları üzerinden bugüne kadar yaşanan 1976-1987 Kıta Sahanlığı, 1981 Karasuları ve 1996 Kardak Krizi’ne rağmen iki taraf da silahlı çatışma aşamasına geldikleri halde bunu başlatmamış ve Ege’de barış korunmuştur. Bugün en az silahlandırılmış adalar konusu kadar, egemenliği anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş Kardak benzeri 153 ada adacık ve kayalığın egemenlik sorunudur. Bu konu ayrı bir yazı konusudur. 

    Diğer yandan, 12 Mart 1976‘da taraflarca imzalanan Bern Mutabakatı sayesinde iki tarafın bugüne kadar kıta sahanlığını ilan etmesi bir nevi yasaklanmıştır. Bu nedenle Ege Denizi’nin karasuları dışındaki alanlarda iki ülkeye ve üçüncü ülkelere sismik araştırmalar ve sondaj çalışmaları yasaklanmıştır. Dolayısı ile aradan geçen 44 yıl boyunca Ege Denizi’nde ciddi petrol veya doğal gaz rezervi bulunup işletilmemiştir. Bu da çevrenin korunması açısından dolaylı bir avantaj sağlamıştır. 

    20 Nisan 2010 tarihinde Meksika Körfezi’nde BP’ye ait Deepwater Horizon sondaj platformunda yaşanan faciayı düşünürsek, Ege’de en azından böyle bir felaket senaryosu yakın ve orta gelecek için uzak bir ihtimal. Ancak en az bu facia kadar menfi sonuçlar yaratacak risk, savaş ihtimalidir. Bu durumu önleyecek en önemli gelişme, Yunanistan’ın Türkiye ile masaya oturup uluslararası hukuka aykırı olarak yarattığı fiili durumlara son vermesidir. Ege Denizi’nin barış içinde birlikte yaşanan bir deniz olması hedefi, Türkiye’nin değil, Yunanistan’ın rota değişikliği ile başarılabilecek nihai bir durumdur. ☸

  • Karantina günlerinde denizci tavsiyeler

    Karantina günlerinde denizci tavsiyeler

    Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizci özgürlüğünden bilerek, geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o, doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler.

    Koronavirüs (Covid-19) salgını gerek yazılı gerekse görsel ve sosyal medyada çok boyutlu analiz ediliyor. Genel olarak “evinde kal” prensibiyle hareket serbestisi kısıtlanan milyonlar içinde bu durumdan şikâyet edenler ve psikolojik olarak etkilenen kitleler var. Kendilerini bir nevi ev hapsinde gören bu kesimlere bu kez değişik bir yazı ile farklı bir perspektif sunmak isterim. Bu perspektif, temelini kumpas bir dava sonucu haksız ve hukuksuz şekilde iki farklı hapishanede geçirilen 3,5 yıldan almaktadır. Bazen kıyas yapmak ve başkalarının tecrübelerini öğrenmek en büyük yardımcı olabilir. 

    Balyoz kumpası sonucunda, 11 Şubat 2011’de Tümamiral rütbesi ile girdiğim Hasdal Askeri Tutukevi’nden, 5 Eylül 2012’de tasfiye edilmiş emekli bir Amiral olarak Silivri Cezaevi’ne nakledildim. 2012 yılı Yüksek Askeri Şurası’nın mevcut kanun ve yönetmeliklere aykırı şekilde aldığı karar, beni büyük bir sadakat ile bağlı olduğum Cumhuriyet Donanması’ndan ayırmıştı. Böylece, Hasdal ve Silivri hapishanelerinde 19 Haziran 2013’e kadar toplamda 3 yıl 7 ay kendi vatanımda tutsak oldum. Sahte Balyoz davasında kısa süreli (bir ay) ilk tutuklandığım 24 Şubat 2010’a kadar bırakalım bir mahkeme ile muhatap olmayı, 52 yıllık hayatımda trafik cezam bile yoktu. 

    Silivri’de kabaca 60 metrekarelik kısıtlı yaşam alanında, açık hava ve gökyüzünün bile sınırlı olduğu bir ortamda; ailenizle haftada bir kez bir saat kapalı ve yine bir kez 10 dakika telefon görüşme şartlarına bedenen ve ruhen dayanmalıydınız. Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk ve Mavi Vatan için bedel ödüyor olmanın bilinç iklimi altında duyduğum huzur dışında, en büyük gücü denizci olmaktan aldım. 

    Zira denizdeki yaşantı başta doğa ile mücadele; daha sonra dar bir alanda diğer insanlarla birlikte yaşamak; sevdiklerinizden, kişisel konforunuzdan ve önceliklerinizden haftalarca, bazen aylarca ayrı kalmaya katlanmak demektir. Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizciler özgürlüğünden bilerek geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler. 1755 yılında İngiltere’de yayımlanan “Life of Johnson” isimli eserinde Boswell şunları söylüyordu: “Kendini bilerek tutsak edecek bir niyeti olmayan hiç kimse denizci olmayacaktır. Bir gemide olmak denizde boğulma şansı da olan hapishanede olmakla eş değerdir. Hapishanedeki adamın en azından daha geniş yaşam alanı, daha iyi yemeği ve arkadaşları vardır.” İşte ben ve pek çok denizci arkadaşım Hasdal ve Silivri isimli beton gemilerde zorlu bir deniz seyrine katıldığımız kabullenmesiyle hapishane günlerimizi denizdeymiş gibi geçirdik. Beden ve ruh sağlığına dikkat ettik. Rutinden uzaklaşmadık. Beton gemilerin ve bu gemilerde seyrin en önemli özellikleri hiç yalpaya düşmemeleri ve varış limanı ile varış zamanının belirsizliği idi. Değişen tek şey zaman ve hapishane avlusundan görülebilen kısıtlı sayıdaki gök cisimlerinin hareketleriydi. 

    OKUMAK, YAZMAK VE SANAT

    Böyle bir düşünce sistematiği içinde Hasdal ve Silivri’de deniz ve aile özlemini gidermek için ruhun beslenmesi şarttı. Bunun için şahsen üç şeyle; okumak, yazmak ve sanatla uğraştım. Hasdal ve Silivri’de geçirdiğim 3,5 yıl içinde 350 civarında kitap okudum, 2 bin 500 sayfaya yakın kitap yazdım. Diğer bir uğraşım sanat oldu. Özellikle Silivri’de gemi maketleri ve dioramalar yapmaya başladım. Yaratıcılıkla değişim geçiren malzemeler örneğin şeker karıştırma çubuğundan güverte tahtası, kürdandan direk, diş macunundan deniz gibi uygulamalar ile çocukluğumda yaşadığım ortamları ve gitmeyi hayal ettiğim yerleri modelledim. Bedenim tutsak alınsa bile, ruhumu diş macunundan yapılan denizde yüzecek; kâğıttan bir kotrada yelken yapabilecek kadar özgür hissedebiliyordum. 

    Kısaca, hapis insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Sınav sonunda, her fırtınalı seyirden gemisini emniyetle limana döndüren kaptan gibi, daha güçlü ve daha tecrübeli çıkarsınız. 

    Sonuç olarak, Covid-19  nedeniyle evlerinde zorunlu kalan kitlelere tavsiyem şudur: Aileniz, sevdikleriniz, yuvanızla birliktesiniz. Kurallara uyarak kutsal yaşam hakkınızı elinizden alma fırsatı vermediğiniz, direndiğiniz ve katlandığınız sürece salgına yenilmezsiniz. Covid-19 ile mücadele kurallarına uyma konusunda iradeniz sizi aksine zorladığında direnin, sonunda kazanacak olan sizsiniz. Bu süreçte yol gösterici tek rehber bilimdir. Uzmanların tavsiyeleridir. Büyüklerimize sabır ve onları dışarıya çeken iradelerine direnme tavsiyesi yapalım. Gençlere de Atatürk’ün sözleri ile hatırlatma yapmak isterim: “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur.”

    Vefat eden her yaşlımız, geleceğin büyük kubbesinden düşen bir tuğladır. Yaşlılarımıza bu zor dönemde destek olalım. Onları el üstünde tutalım. Yaşlılarımız da evde kalmayı bir nevi seferberlik zamanı görevi bilsinler.☸