Etiket: Ege

  • EGE’DE TİRHANDİLLE REBETİKO’NUN PEŞİNDE -1-

    EGE’DE TİRHANDİLLE REBETİKO’NUN PEŞİNDE -1-


    Bir hayalin peşinde, ilk durak İkaria


    Rebetiko müziğini Türkçeye kazandıran isimlerin başında gelen, Yeni Türkü’den ve kurduğu İncesaz grubundan tanıdığınız dostum Cengiz Onural ve rebetikonun kadife sesi İvi Dermancı ile birlikte yıllardır hayalini kurduğumuz “tekneyle rebetiko seminerine” yolculuğumuz gerçek oldu. Üstelik Ege’de bir Ege teknesi olan tirhandil ile. İşte ilk etap: Bodrum-İkaria yolunda yaşadıklarımız…

    Böyle bir planın bir kafede detoks çayı içip salata yerken ortaya çıkması beklenemez tabii; rakı masasındaydık. Cengiz (Onural), “Usta, yaş geçiyor, gel şu işi bu Temmuz’da yapalım” dedi. Geçen yılın başlarıydı ve pandemiyle birlikte üzerimize yük olan Ataşehir şubemizi devretmekle meşguldük. “Bu sene önümü göremiyorum ama seneye, ne olursa olsun çıkalım” dedim. Söz verildi, artık dönüşü yok.

    Fikir aslında 12 yıl öncesine dayanıyor. O zaman biz teknede yaşıyorduk, Cengiz de iki üç yıldır düzenli katıldığı Skiros’taki rebetiko kampını ballandıra ballandıra anlatıyordu. 

    “Madem orası bir ada, bir gün bizim tekneyle gidelim” dedim, hedefi koyduk. İşte araya bizim iki yıllık Malta seyri, dönüşte işler güçler, Ataşehir projesi, 2018 ekonomik krizi, pandemi belası girince geldik bugüne.

    Cengiz’in söylediği gibi zaman da hızlı geçiyor. Yapmak istediğimiz şeyleri yapabildiğimiz ilk fırsatta yapmanın önemini de kavradık büyüyünce. O yüzden her türlü mazereti, engeli yok sayıp yola çıkmak şarttı. Mazeretlerin esiri olunca ertelemenin de sonu gelmiyor. Da, bir sorunumuz var, teknemizi pandemide satmıştık.

    TİRHANDİLLE TANIŞMA

    2008 yılından beri düzenli olarak Bodrum’da yelken yarışlarına katılırım. Sevgili dostum Aytuğ’un (Ürer) skipper’lığında bir yelken takımımız var. Bir ara ortaklaşa bir Farr 30 alıp onunla da yarışmıştık. Sonra yolumuz tirhandillerle kesişti. Onun hikâyesi de ayrı. Kısaca, bizim Aytuğ, Bodrum İçmeler’de Velenamast markasıyla yelken direği imal ediyor. Yaptığı direkler anlı şanlı teknelerle dünyayı dolaşıyor. Bunlardan pek sevdiğim bir tanesi Satori‘yi Aytuğ’la gezdiğimde, beni en çok, benim diyen restoranla aşık atabilecek boyut ve donanımdaki profesyonel mutfağı etkilemişti. Sonradan gazetelere yansıyınca öğrendim kerametini, meğer Satori, müşterilerine Michelin yıldızlı şeflerle tur düzenliyormuş. Dağıttım konuyu, dönelim.

    Mustafa da (Özkeskin), genç yaşında tirhandil yapımında ustalaşmış, hem de işine âşık, Bodrum’un yüz aklarından bir diğeri. 

    Tirhandil, geçmişi kimine göre 300 yıllık, kimi kaynaklara göre de Fenikelilere uzanan binlerce yıllık bir tasarım. Ustadan çırağa aktarılan bilgi ile inşa edilen bu tekneler, denizciliği ile pek ünlüdür. Eninin boyuna oranı üçe bir, başı kıçı aynı formdadır. Geleneksel arması da randadır. Bugüne kadar teknenin formunda en ufak bir değişiklik olmazken, son zamanlarda markoni arma (Bildiğimiz ana yelken, cenova) tercih edilir oldu. Ama bir problem vardı, tekne beklenen performansı gösteremiyordu. İşte bu problem Aytuğ’la Mustafa’nın yolu kesişince ortadan kalktı ve biz bu sayede çok yarış kazandık.

    HIZIR’IN DOĞUŞU

    Aytuğ, çocukluğundan beri yelkenci. Hem de çok iyi bir mühendis. İşinin en iyisi. Dostluğu da muhteşemdir, o ayrı. Bundan yedi sekiz yıl önce Mustafa, bir ortamda Aytuğ’un arma üzerine bir sohbetine tanık oluyor. O da işinin en iyisi, zeki. Belki de başkasının sormayı kendine yediremeyeceği o soruyu soruyor:

    “Biz ustalarımızdan gördüğümüz gibi her şeyi kendi ustalığımızı da katarak aynı şekilde yapıyoruz. Ama sanki tekne olması gerektiği gibi yürümüyor. Bir yerde yanlış mı yapıyoruz?”

    Aytuğ teknenin fotoğrafını çekip bilgisayarda modelliyor, görüyor ki yelkenlerin kuvvet merkezi, olması gereken yerde değil. Direğin daha geriye alınması gerek. Mustafa’da da bunu en azından denemeye değer görecek vizyon olunca, bizim 9 metrelik ilk Hızır, eskisinden daha verimli gitmeye başladı.

    Aytuğ, “Tirhandille Bodrum Cup’a katılacağız” dedi. Mustafa’yla öyle tanıştık. Tirhandille de. Rotada Leros filan var. Bodrum Cup da her yıl Ekim ayının üçüncü haftası düzenlenen, Bodrum’un anlı şanlı guletlerinin yoğunlukla katıldığı tam bir şenlik. 

    Bu yıl 37’ncisi düzenlenecek. Neyse, o milyon avroluk guletlerin arasından sıyrıldık. Yarışı genellikle önde bitiriyoruz. Son gün de iyi start aldık, önde gidiyoruz. Geri çağırma oldu. Bizim Mustafa’nın da Girit damarı tuttu, aldı telsizi verdi veriştirdi. Haksız bulduğu geri çağırmayı protesto için yarıştan çekildiğini ilan etti. Arkadaşımızın arkasındayız tabii. Ama yeniden start alsaydık da kazanma olasılığımız çok yüksekti ve Bodrum Cup tarihinde, ilk kez bir tirhandil kupayı kaldırmış olacaktı. İşte bu hırsla Mustafa, şimdiki kayığımız Hızır-1’i bir sonraki Bodrum Cup’a dört ay kala yapmaya başladı, yarıştan bir gün önce suya attık, yelkenleri donattık, antrenmana çıktık. Yelkenlerdeki hataları saptayıp, dönüşte atölyeye gönderdik, gece düzeltmeler yapıldı, ertesi sabah yeniden donatıp yarışa başladık. O yılki Bodrum Cup’ı biz aldık. Sonraki yıl da. Ondan sonraki yıl da. Üç yıl üst üste aldığımız için de regatta bayrağı ömür boyu bizde. Bir yandan da kışın yapılan Tirhandil Cup’ta yarışıyoruz. Ama rakiplerimiz de artık çok dişli.

    İşte yola çıktığımız bu kayık, o kayık.

    NEREDEYSE 

    SADECE KABUK

    Mustafa’cığım, gönlü boldur. Pandemide teknesiz kalınca hep söylerdi, “Abi, kayığın yok sanma, Hızır senindir, istediğin zaman al, çık.” Gönlünden geçeni söylediğinden eminim. Ama muhtemelen, hani alıp şöyle bir Gökova filan yaparım diye bekliyordu. “Tirhandille Rebetiko’ya” projemiz için tekneyi alacağımı söyleyince kaygılanmadı değil. Kayık için değil ama bizim için. Çünkü bu zor bir kayık. Ekip olarak ancak baş ediyoruz. Yol da az-buz değil, bir de hep rüzgâra ve dalgalara karşı gideceğiz genellikle. Üstelik arkadaşlarım ilk kez bir tirhandile binecek.

    Zorluğunun yanı sıra hiçbir konfor da yok. Neredeyse sadece kabuk. Neyse ki tuvalet, şimdiye kadar kullanılmasa da bir mutfak, üç dört kişinin iyi kötü yatabileceği sancak ve iskelede iki yatak var. Buzdolabı mı? Teknede sadece 12 voltluk elektrik sistemi var. Onunla da neyse ki telefonlarımızı şarj edebiliyoruz. Navigasyon sadece yarışta bize hizmet edecek kadar. Oto pilot mu? Vazgeçtim oto pilottan dümen dolabı bile yok, teknenin bütün ağırlığını yekede taşıyoruz. Armamız iyi ama.

    DÖNELİM PROJEYE

    Cengiz, bana göre Türkiye’nin en iyi müzisyenlerinden biri. Yeni Türkü’den de bilirsiniz onu, kurduğu İncesaz grubundan da. İncesaz’ın bütün albümlerinde hem besteci hem icracı olarak imzası vardır. Külhani Şarkılar albümüyle “Rebetiko” müziğini Türkçeye kazandıranlardan. 

    Dedim ya 15 yıldır Skiros Adası’nda düzenlenen rebetiko seminerlerinin düzenli katılımcısıdır. Bu seminerlerde dünyanın çeşitli yerlerinden gelen rebetiko meraklıları, rebetikonun babalarıyla müzik ve bilgi alışverişinde bulunur, birlikte çalıp söyler, birlikte içerler. Bende müzik yeteneği yok, dolayısıyla bu etkinliklerin benim için en cazip yanı sevdiğim rebetikoyu Cengiz’in de içinde olduğu ustalardan dinlemek ve tabii ki birlikte içmek.

    Cengiz’in çok sevdiği dostu, rebetikonun şahane kadın seslerinden İvi de (Dermancı) katılabilir miydi bize? Tabii ki. Dostumun dostu benim de dostumdur. Başladık yol planları yapmaya.

    Rebetiko semineri birkaç yıldır İkaria adasında da yapılıyormuş. O zaman önce buraya uğramalı. İkaria zaten sevdiğim adalardan biri. Hani şu, en uzun ömürlü insanların yaşadığı, hem de Yunanistan Komünist Partisi’nin (Kommounistikó Kómma Elládas-KKE) kalesi olan ada.

    Çekim ekibi için sponsor bulabilseydik hem tirhandilin hem rebetikonun, içinde yol hikâyesi de olan belgeselini de yapacaktık, olmadı.

    Tirhandil Cup’ın son yarışından sonra tekne Ağanlar’da karaya alınmıştı. Mustafa’nın elinde önümüzdeki Bodrum Cup’a yetiştirmesi gereken biri 10 diğeri 15 metre iki tirhandil var; başını kaşıyacak zamanı yok. Teknenin yola hazırlanması gerek, zehirlisiydi, makine bakımıydı filan, o da zaman ister. Cengiz’le İvi’nin konserleri var, ancak yola çıkmadan iki gün önce gelebilecekler. Ben de ancak bir hafta önce gelebiliyorum, işler sıkıştı. 

    YOL HAZIRLIKLARI

    Çare yok, yetişecek. Ekipten Güven (Çabuk) yetişti imdada. Bir yandan da torun bekliyor, öyle büyük bir fedakârlık yaptığı. İkimizin eli teknenin üstünde. Aytuğ da sürekli destekte. Makine ilk kez bakım gördü sanırım. Pervanede boşluk varmış, iyi ki suya atmadan kontrol edildi. Teknenin içi bomboş, çatal bile yok. Depo Kızılağaç’ta, Mustafa’nın atölyesinin orada. Hadi koş oradan minderlerdi, yataktı, yelkenlerdi, halatlardı, buz kutusuydu toparla getir. Buz kutusu önemli, hem de gerektiğinde masa olarak kullanacağız. Kap kacak, çarşaf, yastık da lazım. Aytuğ’un hayat arkadaşı canım Evren’ciğim yetişti orada da imdada. Arif’in (Önder) teknesinde kalıyorum, bir yandan da onun şirket araçlarını koşturuyorum işe. Alışveriş bir yandan.

    Yola iki gün kala nihayet kayığı suya attık, Aytuğ’un forsu sayesinde Bodrum Kalesi önündeki Belediye Marina’ya bağladık. Geçerken Milta Bodrum Marina’nın istasyonundan depomuzu fulleyip iki de yedek bidon doldurduk. Olacak bu iş.

    Akşama İvi’yle Cengiz de geldi, yerleşti tekneye, önümüzde kaldı bir gün. Daha yelkenler donatılacak, çıkış işlemleri yapılacak, bir sonraki sabahın ilk ışıklarıyla da yola çıkılacak. Günün yorgunluğunu Körfez’de (Bodrum’un en eskisi) rakıyla ancak attık. Yarın erken kalkılacak.

    Ertesi sabah ilk iş yelkenleri donattık. Bir yandan da ekip tekneyi tanıyor. Çıkış işlemlerini aracı firma hallediyor. Alışverişe koşturduk, en çok da içme suyuna ihtiyacımız var. Akşama teknede rakı sofrası da kuracağız, Aytuğlar da gelecek.

    İyi haber de geldi, Duru, dünyaya merhaba demiş. Ayağına taş değmesin. Güven artık bizim için Güven Dede.

    Buz kutusundan masamızın üstündeki rakı sofrasında rota, hava durumu gözden geçirildi. Hedefim ilk gün Leros’a ulaşıp giriş işlemlerini orada yapmak, ertesi günkü sert havayı da orada atlatmak. 

    Aytuğlar da kendi tekneleriyle (Beneteau 57, firmanın bugüne kadar yaptığı en iyi tekne bana göre) bir-iki güne kadar yola çıkacaklar. Onlar da Kalimnos’tan girip İkaria’ya gelmek niyetinde.

    İŞTE YOLDAYIZ, BİR HAYÂL, GERÇEK OLUYOR

    Sabahın ilk ışıklarıyla çözdük palamarı, Bardakçı’nın önünde bastık ana yelkeni. Birinci camadanı da vurduk, ki yol boyunca çözmeye hiç niyetim yok. Pek hava yok, motor-yelken gidiyoruz. Ekip tekneyi bilmese de denizle arası iyi. İvi zaten Büyükadalı, çocukluğundan beri hep bir kayığı olmuş. Cengiz dümende. Bir hayâl, gerçek oluyor…

    Turgutreis’i geçerken hava sertleşmeye başladı. İlk broşumuzu yedik. Yelkeni boşlayıp düzelttik kayığı. Ekip de korku, panik yok. Esas olan da bu. Kayığımız bizi her türlü korur, yeter ki hep üstünde kalalım.

    Niyetimiz yaklaşan sert havadan önce Leros’ta adanın doğusundaki Agia Marina’ya bağlanmaktı. Yolda hava sertleşince karar değiştirip adanın batısındaki, kuzey rüzgârlarına kapalı Lakki’ye girdik. Hem işlemlerin tamamlanması hem de havanın azalması için iki gün bekledik. 

    Bizden iki gün sonra yola çıkan Aytuğ, Kalimnos’ta giriş işlemlerini yaptırıp orada geceledi. Ertesi gün konuştuğumuzda “O çirkin Lakki’de ne bekliyorsunuz? Kuzeyde size 9 millik mesafede bir adacık var, orada buluşalım, hem de yol almış olursunuz” dedi, ki haklıydı. Biz yelken seyriyle üç saatte aldık 9 mili, Kalimnos’tan yola çıkan Aytuğ, bizden önce demirledi buluşacağımız Arhangelos’a. 

    Toplam sekiz on tekneyiz. Adanın iki yapısından biri Stigma adlı bir meyhane, diğeri de küçük bir şapel. Biz meyhanenin yolunu tutarken İvi de yolumuz selametle geçsin diye Aya Yorgi’ye mum yakmaya gitti. 

    Aytuğ da müzisyen. İlerleyen saatlerde Aytuğ’un akordeonu Cengiz’in buzukisi ortaya çıkınca şahane bir akşam yaşadık.

    Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla aldık demirimizi, hedefimiz İkaria’nın kuzeyindeki Gialiskari. Burada küçük bir balıkçı barınağı varmış. Rebetiko seminerinin yapılacağı köye en yakın yer de burası. Beş günlük seminer boyunca ben teknede kalacağım, onlar seminere yakın bir pansiyonda. Aramız arabayla 25 dakika. Zaten hava yüzünden zaman kaybettik.

    Rüzgâra karşı motor-yelken yoldayız. Furni’ye yaklaşırken -her zaman olduğu gibi- hava biraz daha sertleşti, geçtikten sonra rahatladı. İkaria’yı iskelemize aldığımızda öğleden sonraydı. Gideceğimiz yerde neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Cengiz, arkadaşı Lazaros’u aradı. İvi de kuzeni Nikos’tan bilgi alıyor sürekli. Arkamız sağlam anlaşılan. Lazaros birazdan Andonis’in numarasını gönderdi; yaklaşırken arayacakmışız.

    Büyükçe bir liman olan Evdilos iskelemizde kaldı. Balıkçı barınağı da göründü. Dışarıda yelkenimizi toplayıp girdik içeri. Andonis, turuncu botun yanına girmemizi söylemişti. Aborda olacak yer yok, baştankara girelim dedik. Andonis karada bizi bekliyor. Bize uygun tonoz halatı yok, baştankara olamadık. Tekrar dönüp demir atmamızı önerdi, kıçtankara olduk. 

    İLK HEDEFİMİZE ULAŞTIK

    Dört-beş gün buralıyız. Seminer yarın başlayacak. Cengiz’le İvi her şeyi organize etmiş bile. Kiralık araba teknenin yanında teslim alındı, onlar rebetiko seminerinin yapılacağı Rahes’e yakın bir pansiyonda kalacaklar, ben teknede. Limanın hemen çıkışında Andonis’in bahçeli bir meyhanesi var, pek nefis kalamar ızgara da yapıyor. Yolun yorgunluğu çipuro içerek burada atıldı tabii. 

    Ertesi gün Cengizler seminere gittiğinde ben de evrakları alıp Evdilos’un yolunu tuttum. Yürüyerek. En yakın port polis burada. Transitlogu imzalatmam gerek. Polis hanımefendi yürüyerek geldiğimi öğrenince dört gün sonraki çıkış onayını da verdi, tekrar gelmemem için. “Ama giderken arayıp bilgi verin” dedi. Sağ olsun, çözümden yana olan insanlar. 

    Seminerleri bittikten sonra beni gelip Evdilos’tan aldılar. Bir dağ köyünün yolunu tuttuk. İkaria’nın en iyi domuz eti işleyen meyhanesi buradaymış; Miçaras. Bu kez ev şarabıyla. Pek memnunuz yiyip içtiklerimizden. Sahibi Dimitris (Çeperkas) de pek renkli bir kişilik. İvi’nin zaten anadili, Cengiz de pek iyi konuşuyor. Ben hariç dil sorunumuz yok. Dimitris’te hikâye çok. Seminer için yaşadığı Danimarka’dan gelen Utkan (Çağrı Koçak) da katıldı bize. Dostlar ve yeni dostlarla hayat daha güzel.

    Ertesi gün sabahtan gelip aldılar beni. Bugünkü orkestrasyon seminerine ben de misafir dinleyici olarak katılacağım. Vuslat nihayet gerçekleşiyor.

    DİNLEYİCİ OLARAK PEK BAHTİYARIM

    Seminer bir köy evinin bahçesindeki çardağın altında. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen rebetiko meraklıları, sazlarıyla yerlerini almaya başladı. 30 kişi kadar varlar. Ve nihayet seminere hocalık yapan, rebetikonun yaşayan efsanelerinden Manolis Pappos da geldi. Aynı gömleği günlerce giyer, pek banyo yapmazmış. Elinden sigarası da hiç düşmüyor. Ama yaptığı işin en iyilerinden. Cengiz, Pappos için “Pappos, bilenler bilir, buzuki dünyasının yaşayan efsanesidir. Dalaras’ın meşhur ‘Çiçanis’e İthaf’ albümünün düzenlemelerini yapan kişidir. Orijinalde olmayan o inanılmaz saz payları onundur. Birçok eseri meşk etmek için önce onun YouTube kayıtlarına başvurulur” diyor.

    O gün Çiçanis’in “Andilalune Ta Vuna – Dağlar Yankılanıyor” eseri üzerinde çalıştılar. Seminerin bitimine doğru da parçayı hep birlikte seslendirdiler. Cengiz buzukinin de ustası, İvi de rebetikonun kadife sesi. Bir rebetiko dinleyicisi olarak, böyle bir ortamda olmaktan pek bahtiyarım.

    FIRTINA ÖNCESİ KARAR VAKTİ

    Seminerden sonra Rahes’te güzel bir limon soslu keçi yedik, henüz erken, yanında bira daha uygun. Gece tekrar beni tekneye bırakıp kaldıkları yere döndüler.

    Aytuğlar Patmos’a geçmiş, bugün de İkaria’nın güneyindeki Kirikos’taki marinaya bağlanmışlar. Akşam yemeğinde bizim balıkçı köyünde buluşacağız. Andonis’ten yer ayırttık yine. Yenildi içildi, akordeonlar, gitarlar, buzukiler ortaya çıktı. İvi’nin de sesi. Diğer masalar da halinden pek memnun, arada şarkılara eşlik ediyorlar. Oralılar bize göre daha geç saatte yemeğe oturuyorlar. Bizden çok sonra gelen bir gruptakiler de belli ki müzisyen, hepsinin sazları yanında. Biz gecemizin sonuna yaklaşırken, bu kez onlar çalıp söylemeye başladı. Muhteşem bir akşam. Hayat hep böyle geçse ya. 

    Ama işte denizdeysen, kontrol hep sende olmuyor. İki gün sonra bir fırtına var. Bir karar vermemiz lazım; fırtınayı burada beklersek Skiros’ta dört gün sonra başlayacak seminere zamanında gidemeyeceğiz. Ya da bu seminerin son gününü feda edip kendimizi Andros’a atıp fırtınayı orada atlatacağız.

    Bir gün önce çözdük palamarlarımızı…☸

  • Denizlerimiz kontrolsüz

    Denizlerimiz kontrolsüz

    Denizlerimiz ve kıyılarımız büyük bir karmaşa içinde. Hangi birini sayalım? Can ve mal emniyetini yok sayan yüzlerce tekne, yat sahibi olmakla denizci olduğunu sanan dikkatsizler ve bilgisizler; deniz çevresine ve doğaya zarar verenler; koy ve büklere yüksek sürat ve gürültülü müzikle giren tekneler ve daha niceleri…

    Bu yaz Ege ve Akdeniz kıyılarında özellikle süratli intikal araçlarının (tender ve RIB) karaya oturması sonucu oluşan ölümlü ve ağır yaralanmalı kazalar medyada yerini aldı. Ancak medyatik kişiler söz konusu olduğunda haber olabilen bu kazalar, gerçekte buzdağının ucu. Denizlerimizde ve özellikle deniz turizmi ile amatör denizcilerin yoğun faaliyet gösterdiği alanlarda yaşanan emniyetsizlik ve doğaya verilen zararların boyutu sınır tanımıyor. 

    RAKAMLAR YÜKSELİYOR AMA…

    Türkiye’de deniz turizmi gelişiyor. Bu güzel bir tespit. Amatör denizci ve deniz turizm tekne sayısı hızla artıyor. Bağlama kütüğü istatistiklerine göre, ülkemizde irili ufaklı 150 bin tekne var. Diğer yandan 2021 itibarıyla açık denizlere çıkabilecek ve Ege ve Akdeniz’deki nadide koy ve bükleri kullanacak vasıfta 4.000 civarında gulet ve ticari yat; 2000 günübirlik turist gezi teknesi, 500 özel yat; 13.000 (9 metre üzeri) motorlu ve yelkenli amatör denizci teknesi ve 2.400 ticari/eğlence teknesi var. Bu sayılar dışında marinalarımızda 10 metre üzeri 6000 adet yabancı bayraklı amatör denizci teknesi var. 

    Özellikle iki yıllık Covid 19 salgın döneminin doğaya ve denizlere açılımda çok büyük rolü oldu. Denizlerimiz özellikle mavi tur ya da koy turizmine yönelik tekneler de sayıca çok büyük artış gösterdi. Gerek doğaya yöneliş gerekse yeni zenginlerin statü sembolü olarak tekne sahipliği öne çıktı. Ancak bu sahiplenme görgü ve kültür ile uyumlu yürümedi. 

    DENİZİN İSTİKLAL CADDESİ GÖCEK

    Diğer yandan devlet bir türlü denizcileşemediğinden ve yıllardır teknelerin barınma sorununu kamu yararına marinalar ve bağlama limanları üzerinden çözemediğinden amatör denizcilik de piyasa kurallarına uydu. Halkın kullanabileceği, barınma masrafı düşük marinalar yok.  Marinalar ateş pahası olduğundan, yeni tekne sahipleri koy ve büklerde kendilerine yeni habitatlar oluşturdu. Dünyada eşi olmayan koy ve büklerde kapasite sonuna kadar zorlanıyor. Örneğin, Göcek Koyu’nun demirleme ve bağlama yerlerinin tekne kapasitesi 800 civarında olmasına rağmen 2023 bahar ve yaz aylarında neredeyse her gün 1800 civarında tekne Göcek koylarını kullandı. Göcek adeta denizin İstiklal Caddesi durumunda. Amatör denizcilerimizde alarga kültürü de gelişmediğinden kıyılar otopark haline dönüşmüş durumda. Bazı alanlarda kıçtan halat vererek demirleyen tekneler arası mesafenin 10 metreye kadar düştüğünü gördüm. 

    Çanakkale’den, Antalya’ya uzanan kıyı şeridinde gulet tipi büyük tur teknelerin kullanabileceği kabaca 150 civarında koy mevcut. Yaşanan artış zaten kapasite sınırına dayanan koylarımızda sürdürülebilirliği zora sokuyor. 1950’li yıllarda sadece Gökova’da gulet ve büyük teknelerin demirlemesine ve kalmasına uygun 55 koy veya bük varken, bugün bu sayı yapılaşma ile yarı yarıya düştü. Koy ve büklerde demirleme ve bağlama sorunları sadece artan amatör denizci ve gezi/tur teknelerinin sayısı ile değil, betonlaşma ve arsız yapılaşma ile de artıyor. Bu gerileme tüm Ege’de yaşanıyor. En temel sorun da şu: Kıyıları devlet de halk da koruyamıyor. Kazanma hırsı acımasızca ve kuralsızca çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini çalmaya devam ediyor. Kıyı şeridinin anayasaya ve kıyı kanununa göre işgali; denizler üzerinde yüzme emniyeti bahanesi ile çok geniş alanların mantar ve şamandıralar ile seyre engel teşkil edecek şekilde kapatılması sıradan vakalar arasında. 

    NİTELİKSİZ AMATÖR DENİZCİLİĞİN ETKİLERİ

    Tekne, marina ve koy kapasiteleri arasında bir denge mutlaka sağlanmalıdır. Gerek demirleme ve tonoza bağlama gerekse kıçtankara olmak suretiyle bu tip koy ve büklerde aşırı kullanımın, koyların doğal dengesini bozmasını önlememiz gerekiyor. Her koyun veya bükün bir kapasite planı yapılmalı, kalış süreleri buna göre düzenlenmelidir. Aksi takdirde aynı anda kapasitesi 2000 olan bir koya 4000 tekne yığılırsa deniz çevresinde yaratacağı tahribat kontrol altına alınamaz, doğa kendini yenileyecek fırsatı yaratamaz. 

    Teknelerin uzun süre aynı mevkide kalması zaten yarı kapalı deniz statüsünde olan Göcek gibi bu kıymetli koyların kirlenmesini de önemli rol oynuyor. Zira atık alım teknelerinin özellikle yüksek sezonlarda binleri bulan teknelere yetişmesi söz konusu bile değil. Bu durumda Göcek başta olmak üzere, kıymetli koy ve körfezlerin kirlenmesi kaçınılmaz oluyor. Bazı koylarda durum daha da vahim. Örneğin, Türkbükü Kesire mevkiinde Mayıs ayından Ekim ayına kadar hiç hareket etmeden 250’yi aşkın yat ve megayatın sabit olarak kaldığı biliniyor. 

    Amatör Denizci Ehliyeti alanların sayısı 2020 Mart ayında 765 bine erişti. Ulaştırma Bakanlığı hedefin 1 milyon olmasını amaçlıyor. Ancak teknesiz ve barınaksız ama en önemlisi niteliksiz amatör denizciliğin denizciliğe katkısını sorgulamamız gerekir. Sadece ehliyet sınavıyla denizci toplum yaratılamıyor. 

    BOTLARA MÜDAHALE GEREK

    Başta da belirttiğim üzere, denizde yüksek sürat nedeniyle ölümlü kazalar yaşanıyor. Pek çok koy ve bükte 10 metre üstündeki intikal araçları (tender) çok yüksek süratlerle bölgede ciddi emniyetsiz durumlar yaratıyor. Kural tanımdan gerek kıyıda bağlı gerekse alargadaki teknelerin yanında 20-30 mil ile geçenler oluyor. Maalesef bu botlara müdahale eden yok. Kaptanlar ve tekne sahipleri misafirlerini yakındaki lüks restoranlara, barlara, eğlence yerlerine sabaha kadar getirip götürüyorlar. Kaldırdıkları deniz umurlarında bile değil. Kıyıdaki teknelerin kuzinelerinde ocakta kızgın yağ mı var, yemek mi veya teknede gece uyuyan istirahat eden mi var? Bu kara görgüsüzlerinin umurlarında bile değil? Gündüzleri kıyıda plajlarda verdikleri rahatsızlık cabası. Oysa koy içinde sürat 5 mili geçemeyeceğini gerek kaptan gerekse tekne sahibi bilmek zorunda. Bu koy ve büklerde ayrı bir sorun da tonoz konusu. Adeta denizden bedava para kazanan ve bu işi kanunsuz hukuksuz yapan bir sektör türemiş durumda. Denizin dibi ile sahibi devlettir. Tonoz üzerinden bir bağlama yeri tesis edilecekse bunun yönetimi devlette olmalıdır. Ancak kıyılarımızda olduğu gibi denizlerimiz de sahipsiz. Adeta vahşi batı kuralları geçerli.

    Gece yüksek sürat yapan tender ve RIB kaptanlarına hatırlatalım: Gece karanlıkta seyir yapmak gündüz siste veya gece farsız otomobil kullanmak gibidir. Siste otoyolda önünüzü arkanızı görmeden 30 knot (54 km) sürat yapıyorsanız kaza gelir. Yüksek süratle geçerek etrafı rahatsız etmek de değerli dostum Edhem Dirvana’nın benzetmesi ile, büyük bir otelde gece gündüz her an otel odalarının kapısına vurup kaçmak gibidir. Neticede ne huzur ne istikrar kalır. 

    ACİLEN FAHRİ DENİZ EMNİYET MÜFETTİŞLİĞİ

    Bu bahsettiğim sorunları ne Sahil Güvenlik ne de iç sularda Jandarma çözebilir. Tekne sayısının arttığı bu konjonktürde her vakaya sahil güvenlik botunun gelmesi veya ilgilenmesi beklenemez. Ancak kaza ve yaralanmalarda gelebilirler. O nedenle karadaki fahri trafik müfettişliği gibi denizde de “Fahri Deniz Emniyet Müfettişliği” acilen tesis edilmelidir. Bugün dijital teknoloji sayesinde her yaşanan olay ses ve görüntü ile kaydediliyor. GPS konumları her an temin ediliyor. Alo 158 hattı mevcut. Sınav ve mülakat ile yetkilendirilecek erdem ve tecrübe sahibi denizciler neden müfettiş yapılmaz? Neden bekleniyor? Sahil Güvenlik Komutanlığı bu konuda neden bir çalışmaya öncülük etmiyor? Varsa bilelim. Ancak yoksa gerekli yasal düzenlemeler yapılarak bu uygulama başlatılmalıdır. En azından bu şekilde karadan ipini koparan, kendini denizci zanneden GDO’lu tekne kaptanı ve sahiplerini caydırmak mümkün olur. Adresine yüklü bir ceza geldiğinde tekne sahibi kaptanını veya kusurlu olan kişileri en azından ikaz edebilecektir. Yoksa denizi kontrolsüz özgürlük, seviyesizlik ve kirletme alanı olarak kullanmaya devam edecekler.☸

  • KELEBEK SIĞACIK’TA: Ege’nin göbeğine tebdilimekân

    KELEBEK SIĞACIK’TA: Ege’nin göbeğine tebdilimekân

    Beş yıldır konakladığım Bodrum Marina’dan Sığacık’a taşındık. Pandemi ilanından önce Teos Marina’ya bıraktığım Kelebek’e, nihayet 65 yaş üstüne verilen “memleket izni” ile kavuştum.

    Hayatımda her nedense problemler, aralarında anlaşmışlar “erkekseniz teker teker gelin” dememe kıs kıs güler, hep beraber saldırırlar. Sonra her şey hallolur, kara bulutlar dağılır güneş tekrar parıldar, hayat yeniden güzelleşir. Her fırtınanın ardından olduğu gibi aydınlık gelir. Garanti.

    15 yıl sonra emekli olan marina müdürü, sevgili dostum Ömer Karacalar tarafından beş yıldır misafir edildiğim Bodrum Marina, kontratımın bittiği gün yaptığı sürprizle idarenin kararıyla, yeni kontrat döneminde, geçen yıllardaki misafirlik şartlarımın artık mümkün olmadığını bildirdi. Yeni yıl için teklif edilen yüzde 50 bedel de benim ekonomimi aştığından Kelebek’e acilen yeni bir yuva bulmam ya da satmam gerekti. Teos Marina müdürü sevgili Faruk Günlü’nün (yıllardır söylediği gibi) “Abi hemen gel, yerin hazır” davetiyle üstümden büyük bir yük ve Kelebek’in satış ilanı kalktı. Marinaya, bugüne kadar verdikleri için teşekkür edip, son günlerde sert esen lodosun iki gün biraz yumuşamasını da fırsat bilerek marinadan Çetin’le (Akıncı) ipimizi kopardık.

    Lodosu kıçımıza alıp, çoğu motor, motor-yelken bir zıplamada 14 saatte Sığacık Teos Marina’ya kapağı attık. Zaten duramazdık da, yol üstündeki her durak lodosa açık, sıkışınca lodostan sığınacak yer Samos’un balık kuyruğu içindeki Kerveli Koyu ki bu sıralar Yunanların “hoş geldin” diye karşılayacaklarını hiç sanmam. Sığacık Körfezi’ne rota Praso Burnu’nu yalayarak geçer, onun ağzında da Yunan Sahil Güvenlik botu duruyor. Yolu uzatmamak için Yunan sularına girdik, Yunan S.G. botunun arkasından geçerken komşu ilgilenmedi bile. İki gün sonra Kos’ta bir teknenin sörveyini yapacağım. Gece Kelebek’i Teos’un emin ellerine emanet edip, sabah apar topar, otobüsle Bodrum’a… Başta bahsettiğim problemler torbasındakilerden biri de bu, dahası var da, onlar da şöyle veya böyle bitti. Dünyadaki planları altüst eden koronanın Türkiye’ye etkilerinin ilk günlerindeyiz. Tekneyi satın alan İtalyan gelemiyor. Verecek olan da Vietnam’a gidip gelmiş, kendini karantinaya aldı. Ben gitsem o gün son feribot seferi yapıldı, orada kalacaktım. Sonrası malum, ben eve, Kelebek de marinaya kapandık. Devamı Temmuz 2020 sayımızda…

  • Güzel ve büyülü – KORFU

    Güzel ve büyülü – KORFU

    Korfu’ya ilk gelişim 2012 yılındaydı. Özel bir uçakla Korfu havalimanına inip oradan 43 metrelik bir motoryata katılmıştım. Pastoral bir rengi vardı adanın. Büyülü, mistik, diğer adalara benzemeyen. Şu anda altın kafese kapatılmış bir kuş gibi, eski fotoğraflarım arasında Korfu’ya bakıyorum. Güzel ve büyülü Korfu’ya…

    Yunanların Kerkyra dedikleri Korfu; Venedikliler, Fransızlar ve İngilizlerin adanın tarihine derin izler bırakmaları nedeniyle, Yunanistan’a hiç benzemeyen bir ada. Kandounia denilen parke taşlı daracık sokaklarında yürürken, başka bir geçmişi fısıldıyor kulaklarınıza. 3 bin yıllık tarihinin silinmez izleri her sarayda, her kalıntıda, her parke taşında görülebiliyor olsa da, Akdeniz adalarının tamamının medeniyetler arasında el değiştiren tarihî keşmekeşinden nasibini alan Korfu’da benim en sevdiğim dönem, Venedik dönemi. Tam olarak 411 yıl, 11 ay ve 11 gün süren Venedik feodalist yönetiminde üç sosyal sınıf varmış. Aristokratlar, vatandaşlar ve yoksullar… O dönem tarım, birçok zeytin ağacının dikilmesiyle gelişmiş, bilim ilerlemiş. Venedik dönemi sanat, müzik kültürü, dil ve benim için en önemlisi olan yeme içme kültürünü Korfu’ya taşıyarak, bu büyülü adanın ruhuna dokunmuş ve bugünkü Corfiot mutfağını ortaya çıkarmış. 

    Çeşit çeşit et ve peynir

    Korfu’nun meşhurları, Akdeniz kıyılarının çoğunda olduğu gibi: Bal ve zeytinyağı. Kurutulmuş ete gelirsek, Numbulo ve Burduni’den bahsedebiliriz. Numbulo, sadece Korfu’da yapılan bir isli domuz salamı. Burduni de domuz kanı, ciğeri, soğan ve baharatlardan yapılma bir sosis cinsi. İngilizlerin black pudding’i gibi. Malum, İngiliz etkisi. Gelelim peynirlere… Feta baş tacı olmak üzere, Yunanistan’ın her yerinde bulunan Manouri (beyaz keçi peyniri), Kefalotiri (en çok makarnaya rendelenen, hani saganaki yapılırken kullanılan sert peynir) ve Tirokafteri (yumuşak ve biberli, ekmeğe sürmek için ideal) peynirleri burada da var. Korfu mutfağında yemek isimlerinin çoğu Latin ya da İtalyan. Yerel tariflerden bazılarından örnek vermek gerekirse; Pastitsada, Avgolemono ve Sofrito ile başlayabiliriz. Sofrito, şarap sosunda beyaz biber ve sarımsakla pişmiş sığır eti. Kısaca yahni! Esasen Sefarat Yahudileriyle İspanya’ya geçen, Levant ve Magrep coğrafyaları, Balkanlar ve Türkiye’ye uzanan bir tarif olan Sofrito, Venedik’ten sekip yol üzerinde Korfu’ya da uğramadan geçmemiş. Hep söylüyorum, yemek kültürü dolaşır; hiçbir yemek tam olarak bir ülkeye ait değildir. Zaten bütün pişirme teknikleri de birbirinin kardeşidir. Sonuçta uzay bilimi değil, alt tarafı yemek. 

    At eti yahnisi

    Mesela Avgolemono. Korfu’da ve başka Yunan topraklarında da yiyebileceğiniz bir yumurta-limon çorbasıdır. Yumurta sarısı ve limon suyunun tavuk suyu ile karıştırılarak yoğunlaştırılması ile yapılır. Bazen içine tavuğun eti de eklenir. Bir şey hatırlatıyor mu? Elbette hatırlatıyor. Bizdeki terbiyeli tavuk suyu çorba. İşte bu içindeki “terbiye” de, Yunan’ın Avgolemono’su. Yalnız sanmayın ki Yunanlar bizden çorba tarifi çalmış. İşte yanılgı da buralarda başlıyor. Aslında bu çorba her yerde! Sefarat Yahudilerinde, Agristada denen çorba, İspanya’ya geçtiklerinde “Salsa Blanco” olmuş yani beyaz sos. İtalya’ya geçince “Bagna Brusca” ya da “Brodo Brusco”, Araplarda ise “Tarbiya” olarak isim bulmuş. Bize gelince de “Terbiye”. Pastitsada ise geleneksel bir Pazar yemeği olarak Korfu’nun en meşhur yemeklerinden biri olmasına rağmen onun da orijini İtalya, Verona. Adı da Pastissada de caval. Cavallo: İtalyanca “at” demek. Yani bir Veronese yemeği olan Pastissada de caval, esasen bir at eti yahnisidir. Theodoric’in zaferinden sonra kral, insanların savaş alanında ölen atların etlerini yemelerine izin vermiş, birkaç gün geçince kötü kokmaya başlayan at etlerini lezzetli hale getirmeden yemek mümkün olmadığından. İtalyanlar da etleri şarap ve baharatlarla lezzetlendirerek pişirmeye girişmişler. Pastissada de caval böyle doğmuş. Yemek tarihinde hep görüldüğü gibi, fakirlik ve savaştan. Yunan Pastitsada’sı ise taze domates, tarçın, soğan, şarap ve baharatlarla pişmiş sığır ya da tavuk etinden yapılıyor ve makarna (pasta) ile servis ediliyor. 

    Çalıntı patatesler

    Mesela Bourdeto. Karşı kıyı Venedik’in etkisiyle et suyu, balık suyu anlamına gelen Brodeto ismiyle Venedikli İtalyanlardan Yunanlara geçmiş bir balık çorbası tarifi. Bir de Bianco var ki, Bourdeto’nun beyazı. Bianco, İtalyanca’da “beyaz” demek. Yemeklerin, içinde domates sosu koymadıkları ya da beyaz şarapla yaptıkları versiyonlarına kısaca “beyaz” der İtalyanlar. Korfu’ya ait Bianco isimli yemek içinse, farklı balıkların beyaz şarap, limon suyu, sarımsak, havuç ve patatesle pişmişi diyebiliriz. Evet patatesle. Oysa patatesin Yunan mutfağına girmesi Avrupa’nın diğer ülkelerinde göre biraz daha geç olmuş. Patates, Yeni Dünya’dan Fransızlar aracılığıyla Avrupa’ya geldiğinde, Avrupa’nın geri kalanıyla birlikte Yunan mutfağına da giriş yapıyormuş ki, Yunanlar nedense patatesi reddetmişler, görmezden gelmişler. Ta ki Korfu’ye gelene dek. Patatesin Yunanlarla yeniden tanışması, ismi Ioannis Kapodistrias olan Korfu kökenli bir Yunan tüccarının Avrupa’dan patates sipariş etmesiyle başlamış. Sipariş, Nafplio Limanına gelmiş ve Ioannis, “hırsızlara göz açtırmayın!” talimatı vererek patates çuvallarının başına silahlı muhafızlar dikmiş. Bu durum karşısında patates çuvallarının içinde değerli bir şey olduğunu düşünen Yunan hırsızları, aynı gece patates çuvallarını çalmış ve patates Yunanistan’a böyle yayılmış. Biz de şimdi balıklı ve patatesli bu Venedik-Yunan yemeği Bianco’yu pişireceğiz ve Kapodistrias’a bir kadeh kaldıracağız!☸