Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • El Niño – Anormal sıcaklar mı geliyor?

    El Niño – Anormal sıcaklar mı geliyor?

    2020’nin “en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmesi” meselesi şu anda çok yüksek bir ihtimale sahip. Birincilik hâlâ 2016’da. İşte El Niño burada devreye giriyor.

    Umarım herkes iyidir, sağlıklıdır ve evinde güvendedir. Yaz havası dışarı çekiyor biliyorum ama biraz daha direnmeliyiz. Hava ısınınca çimenle, denizle, mavi gökyüzüyle daha iç içe olmak istiyor insan. Havalar ısındı ısınmasına ama acaba normallerde mi ısındı? 2020 kozlarını henüz bitirmedi maalesef, tam gaz devam ediyor. Sırada ne var söyleyeyim mi? 2020, 1880’den bu yana tutulan sıcaklık kayıtlarına göre rekor kırıp en sıcak yıl unvanını alacak mı almayacak mı meselesi…

    ZAYIFLAYAN “TİCARET RÜZGÂRLARI”

    Pasifik Okyanusu’nda belirli dönemlerde gerçekleşen bir doğa olayı var. Adını bir çoğumuz hatırlıyor: El Niño. “Güney Salınımı” ismiyle de geçen bu olay bir atmosfer-okyanus meselesi. Bir nevi atmosferin okyanusu, okyanusun da atmosferi ne kadar etkileyebildiğinin, aralarında nasıl kuvvetli bir ilişki olduğunun kanıtı. Belli bir yerde bir devinim bir hareket olmadığı sürece orada dengeden bahsetmek pek mümkün olmayabilir. Okyanusta da sıcak ve soğuk sular yer değiştirmezse bu, tüm canlılığı ve kara, deniz, hava tüm ekosistemleri etkiler. Genel hatlarıyla Ekvador, Peru kıyılarındaki güneşin ısıttığı tropikal yüzey suları ticaret rüzgârları tarafından batıya, Doğu Hint adalarına doğru itilir, sürüklenir. Yani okyanus içindeki bu sirkülasyonu sağlayan güç “ticaret rüzgârları” oluyor. El Niño dediğimiz olay da bu ticaret rüzgârlarının zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkıyor. Adeta bu sirkülasyonun motor gücü olan ticaret rüzgârları, sistemden kalktığı zaman sıcak yüzey suları batıya sürüklenemiyor, (batı burada yön tabii, bahsettiğimiz Peru-Şili kıyılarından Endonezya tarafına doğru) doğudaki soğuk sular da (Peru-Şili tarafı, Güney Amerika’nın batı kıyıları) yüzeye çıkamıyor. Isınan havanın yükselmesi prensibiyle sıcak suların olduğu bölge yağışlı ve nemli havaya sahip olurken, sıcak suların ulaşamadığı bölgeler de yağışsız bir dönem geçirmiş oluyor. 

    KÜRESEL ISINMANIN VE EKONOMİK YIKIMIN NEDENİ

    El Niño bir bomba etkisi gibi önce en yakınındaki bölgelerin havasını değiştiriyor, sonra da başka faktörlerle birlikte dolaylı olarak diğer ülkelerin havasını etkiliyor. Nihayetinde küresel bir etki yaratmış oluyor. 

    Tek başına bile küresel ısınmaya sebep olabilen bir güç haline gelebiliyor. El Niño, her yerde aynı etki olmasa bile genel anlamda dünyanın küresel ortalama sıcaklığında artışa neden olabiliyor. El Niño bazen iki, bazen üç, bazen yedi yılda bir gerçekleşebilen bir doğa olayı. İklimsel etki büyük olunca ekonomik sonuçlara kadar gidiyor mesele. Hatta 1982-83 yılları arasındaki dönemde gerçekleşen El Niño olayının sert kuraklıklar, orman yangınları, kasırgalar gibi sebeplerle küresel olarak 8 milyar dolara mal olduğu, büyük bir ekonomik kayıp yaşattığı biliniyor. Bu şekilde baktığımızda yalnızca virüs değil hayatımızda böyle köklü değişimler gerçekleştiren doğa kendisi sürekli hareket halinde. Enerji kaybetmeden, enerjiyi dönüştürerek farklı farklı yollarla sürekli bir denge bulma çabasında.

    2020’DE SICAKLIK REKORU KIRILABİLİR

    Virüs varken, küresel ısınma varken şimdi bu El Niño’yu neden anlattım diye sorarsanız, 2020 endişelerimizden örneklerle başlayayım. Bu yıl Kuzey Kutbu’nun birçok ülkesinin büyük şehirleri kar almadan koca bir kış geçirdi. Adı üzerinde “kutup” olmasına rağmen kar kış görmeyen bir yıl. Ocak 2020 en sıcak ocak ayı olurken Şubat’ta da Kuzey Kutbu’nun güney tarafında daha önce ölçülmeyen değerler kayıtlara geçti. Doğu Avrupa ve Asya içinse senenin ilk çeyreği, Ocak-Şubat-Mart, ortalamanın 3 derece üzerinde geçti. Los Angeles, Nisan ayında 34 dereceyi görürken Batı Avustralya’da yeni rekorlar kırıldı. Evet şimdi tüm bunları şöyle bir toparlayıp bir çatı altında toplarsak: 2020, sıcaklık rekoru kırabilir. En başta bahsettiğim “en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmesi” meselesi şu anda yüzde 75 gibi çok yüksek bir ihtimale sahip. Birincilik hâlâ 2016’da. İşte El Niño burada devreye giriyor.

    2016 yoğun bir El Niño (ısınmaya katkısı olan) olayının gerçekleştiği bir yıldı. 2020 için böyle bir beklenti yok. Buna rağmen 2016’yı da geçip ilk sıraya yerleşebilir. Grafikler, 2016’nın izinde gidiyor şimdilik. Birinciliği kaçırsa bile, bilimsel verilere göre ilk beşte yer alma olasılığı yüzde 99.9. 2016’nın bu zamana kadar birinciliği elinde tutması El Niño salınımının getirdiği anormal sıcaklıktı. Bu sene bu doğa olayı yokken, üstelik pandemi nedeniyle evlere kapanıp fosil yakıtı daha az tükettiğimiz bir yıldayken, nasıl hâlâ küresel ısınmanın bozgununa uğrayabiliyoruz? İşte sorunun kaynağı birkaç yıllık olmadığı, sanayi devriminden bu yana oluşan uzun bir periyodu kapsadığı için çözümü de ne yazık ki birkaç ayda olmuyor. 

    “YENİ NORMAL” BİLİNÇLİ OLURSA

    Anlık hava temizlenebiliyor belki ama uzun vadede iklim soğumuyor. Daha kalıcı ve uzun vadeli çözümler gerekiyor. Yani burada konuştuğumuz şey 2020 değil, daha uzun bir periyotla alâkalı aslına bakarsanız. Yılın kalan yarısında emisyonların, hava partiküllerinin azalması gibi faktörler sıcaklığı düşürme gibi bir sürpriz yapabilir, sonuçta böyle bir ihtimal de hâlâ var. Ancak demek istediğim şey, bu sene bu rekor kırılmasa da bir sonraki senelerde risk devam ediyor olacak. Tabii buradan yine bir mesaj kapmak da mümkün. Çünkü anlıyoruz ki, biz yalnızca iki ay bile elimizi üzerinden çekebilirsek, doğa kendi kendini iyileştiriyor. Bunu çok çabuk ve kendiliğinden yapabiliyor. Açıkça söyleyeyim; ben tamamen sürdürülebilir, tamamen bilinçli bir yaşamı sağlayabileceğimizi pek düşünmüyorum. Bu olağanüstü durumumuz geçtikten sonra yine bol tüketen yaşama, eskisi kadar olmasa da, geri dönülecek. Çünkü bu gerçekten küresel anlamda başarılması gereken bir şey. Ama bu hayata adapte olmanın yollarını bulmak mümkün. Alışmak, adaptasyon sağlamak insanın doğasında olan bir şey ve sağlam adımlarla alınan önlemler, uygulanan stratejiler bizi yeni normalimizle hayatta tutabilir. Hem de kimse zarar görmeden, ne doğa ne de insan. Sağlıcakla kalın…☸

  • Tarihte salgınlar ve aşırı tüketim

    Tarihte salgınlar ve aşırı tüketim

    Gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüs. Toplumları, kıtaları yok ediyor, insanları hapsediyor, çoğu zaman çaresiz bırakıyor. Nasıl bir güç ki ondaki? Onun gücü mü bizi bu hale getiren yoksa yine biz miyiz kendimize bu kötülüğü yapan? Bazen bilerek bazen de bilmeyerek uygun koşulları biz mi oluşturuyoruz yoksa? 

    Malum karantinada, evlerde olunca düşünmeye de daha bol vakit bulabiliyoruz. Böyle dönemlerde insan daha bir sorgular oluyor kendini; insan olmayı, nerede hata yaptık sorularını… Hata arayışına girince de geçmişe yöneliyoruz, arıyoruz, irdeliyoruz. Bugüne kadar görülen salgınların tarihini incelerken keşfettiğim ortak bir nokta oldu. Hastalıkların, virüs veya bakterilerin ortaya çıkışında sorumlu olan biz değiliz tamam, ancak salgına dönüşmesinin ve hızla yayılmasının önünü aslında biz açıyoruz. İnsanın elde etme hırsı, bir kişinin bir değil bazen iki bazen üç kişi gibi yaşaması, fazla tüketmesi, aşırıya kaçması. En temelde konu hep bu. Eski çağda kıtlık yaşamamak için yanlış yapılan tarım da buna dahil, Orta Çağ’da çıkan savaşlar da, bugün yaşadığımız iklim krizi gibi çevre sorunları da. Hepsinin altında aynı temel yatıyor: İnsanın elde etme hırsı. 

    SALGIN RİVAYETLERİ

    Tarihte bilinen ilk büyük veba salgınlarından biri, “Antoninus Vebası”. Doğu seferine giden askerler geri döndüğünde Roma nüfusunun yüzde 30’u vebanın pençesine düşmüştü bile. Sonra “Kara Veba” salgını var mesela, 100-200 milyon insanı öldüren vebanın biyolojik silah olarak kullanıldığı yazıyor kaynaklarda. Rivayete göre, Moğol İmparatorluğu Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru ilerlerken şimdiki Ukrayna sınırları içerisindeki Kaffa şehrine vebadan dolayı yaşamını yitiren silah arkadaşlarını mancınıkla fırlatmışlar, hastalık oraya da bulaşsın diye. Bu bilginin doğruluğuna garanti veremem belki ama başka bir faktör daha var. O dönem ticaretin çok yoğun olduğu biliniyor. Ve hastalık da 1300’lü yıllarda Çin ve Orta Asya’da başlamıştı. Ortaya çıkış sebebinin, net olmasa da, pirelerde oluşan yersinia pestis adında bir bakteri olduğu düşünülüyor. Salgın hale gelmesindeyse birkaç etken var. Bunlardan biri şu: Asyalı tacirlerin Çin’den satın aldıkları vebalı kürkleri Avrupa’ya satması yoluyla veba Avrupa’ya kadar ulaşıyor.

    ÇİÇEK HASTALIĞI VE İSPANYOL GRİBİ

    Ve coğrafi keşifler… 15. yüzyılda Avrupa’nın yeni dünya keşfi, Amerika yerlileriyle Avrupalıları karşılaştırdı. Amerika yerlilerindeki çiçek hastalığı Avrupa’ya geri dönenlerle başka ülkelere de yayılmış oldu. 1918’deki İspanyol Gribi de Avrupalı askerlerin Amerika’ya gidip geri dönmesi sonucu yayıldı. Dikkat edin; hep savaş, ticaret, biyolojik silah gibi hep daha fazlasını isteme arzusundan doğan faktörlerden bahsettik. Bir sahip olma, orayı da alma buraya da ilerleme, şuraya da müdahale etme içgüdüsüyle gelen sonuçlar. Aslında yöntem değişse de bu dürtü değişmiyor ne yazık ki. Savaşlar, sömürgecilik, tarih boyunca teknolojinin çok hızlı ilerliyor olması, doğa tahribatı, iklim krizi, saydığım tüm bu salgın nedenleri en başta konuştuğumuz aşırılıktan, elde etme hırsından geliyor. 

    DOĞAL DÜZENE MÜDAHALEMİZİN ACI SONUÇLARI

    Koronavirüse “Çin virüsü” deniyor ya bazen, aslında kaynak daha küresel. Yalnızca Asya değil, Doğu değil, tüm dünya bu koşulları oluşturuyor. Günümüzdeki en büyük problemlerin ilk sıralarında iklim krizi geliyor. İklim krizi çevre tahribatıyla oluştu. Ormanları kesince, her yere tarım arazisi açınca, dağa bayıra şehir inşa edince oldu. Kendi alanlarımızı genişletirken virüslerin de yaşam alanlarını genişlettik farkında olmadan. Vahşi hayatla insan arasındaki bariyeri kaldırdık ve oradaki hayatla, çeşit çeşit virüs taşıyan hayvanlarla temasımızı artırdık. Fosil yakıtları yaktık, dünyayı ısıttık, hayvanları göçe zorladık, yaşam koşullarını değiştirmiştik çünkü. Soğuk iklim aradılar, kuzeye göç ettiler. Bir arada yaşamaması gereken türler aynı yerde nefes almaya başladı. Farklı virüsler oluşmaya başladı, kolayca mutasyona uğradı. Peki buraya kadar nasıl geldi bu durum? Hepimiz birer tutam tuz attık tüm bunlara. Bir kişi gibi yaşamayarak, fazla tüketerek, hoyrat yaşam düzenimizi düzeltmeyerek. Koronavirüs salgınından sonra küresel olarak dünya düzeni değişecek. Peki, şimdi soruyorum o zaman. Tüm bu konuştuklarımızdan sonra senin yeni dünya düzenin ne olacak? ☸

  • İklim değişimi yeni hastalıklar mı getiriyor?

    İklim değişimi yeni hastalıklar mı getiriyor?

    Dünyanın ana gündemi, koronavirüs. İklim değişimi ile bağlantısı var mı? Hava ile ilişkisi var her şeyden önce. Dolayısıyla, iklim değişimi ve salgın hastalıklar birbirinden bağımsız konular değil.

    ünya Sağlık Örgütü, 1996’da 300 sayfalık bir rapor yayımlamıştı. Raporun özü şuydu: “İklim ve sağlık arasında kuvvetli bir bağlantı var. Ancak bu bağlantı çok karmaşık ve çok değişkenli.” Şimdi bu neredeyse 25 yıl önce söylenen bir bilgi. Ancak geçerliliğini hâlâ koruyor, üstelik kanıtlarını çoğaltarak. Yani bir bölgenin hava durumu veya iklim değişiminin sağlık üzerinde etkisi var. Hastalık çıkarmada veya yeni virüsler meydana getirmede ya da patojenlerin yayılmasında rol oynuyor. Ama direkt bağlantıların kurulmasını zorlaştıran şey, bu konunun çok karmaşık olması ve birçok faktörün bir arada bulunması. Yalnız şu kesin ki, iklim değişimi ve salgın hastalıklar birbirinden bağımsız konular değil. Tabii şu var: “İklim değişimi salgın hastalıklara neden oluyor” gibi kesin bir yargı kullanamam. Çünkü en başta da söylediğim gibi bu çok kompleks ve birçok değişkenin bir arada olduğu bir durum. Evet, birazdan konuşacağımız şeyler hipotezler üzerine kurulu ama dayanakları çok sağlam. Elbette bilimsel veriler, mantıklı açıklamalar olacak. Bu yüzden yazının sonunda yorumu size ve zamana bırakacağım.

    SICAKLIK ETKİSİ VE GÖÇE ZORLANAN HAYVANLAR

    İklim değişimi dediğimizde aklımıza gelen ilk şey sıcaklıkların giderek yükselmesi, buna bağlı olarak iklimlerin değişmesi. O zaman önce “sıcaklık etkisi”yle başlayalım. Koronavirüs de dahil pek çok salgın hastalık, hayvan vektörlü. Genellikle hayvandan insana geçiyor, bazen de virüs şekil değiştiriyor ve insandan insana geçmeye başlıyor. Ama temelinde, hayvan kaynaklı. Giderek ısınan dünya, hayvanları göçe zorluyor. Özellikle bazı kuş türleri sıcaktan dolayı kuzeye doğru göç etmeye başlıyor. Normal şartlarda hiç karşılaşmayan hayvan türleri dengesiz ve düzensiz bu göçler sonucunda bir arada yaşamaya başlıyor. Bu da farklı tip virüslerin karışmasına, farklı ve yeni hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Çok alakasız bir tür, hiç bilinmeyen bir virüsün taşıyıcısı oluveriyor. 

    YÜKSEK SICAKLIK İNSANI SAVUNMAZSIZ KILIYOR

    Koronavirüs özelinde baktığımızda, eğer yarasa kaynaklı olduğunu doğru kabul edersek, şöyle bir şeyden söz edebiliriz: Yarasalar, aynı insanlar gibi onları hastalıktan koruyan sabit vücut sıcaklığına sahip memeli sınıfına ait bir türdür. Nasıl bizim hastalandığımızda savunma mekanizmamız ateşimizin yükselmesi ise yarasalarda da durum böyledir. Ancak onlardaki fark şu: Bizim vücut sıcaklığımız 37 derecenin ancak 1-2 derece altı veya üstünü kabul ederken, yarasalarda bu sayı 40 derece civarında seyrediyor. Bunun üzerine bir de iklim değişimini eklediğimizde, sıcak havaya adapte olan yarasalar çok daha çeşitli patojenleri hiç yara almadan hiç hasta olmadan taşıyabilir hale geliyorlar. Şimdi burada başka bir bağlantı devreye giriyor ki, o da sıcaklık ile insanların bağışıklık sisteminin giderek zayıflaması. Yüksek sıcaklık insanları daha savunmasız hale getiriyor. Hemen bunu da bir açıklayalım. 

    SICAK GEÇEN KIŞ GRİBİ ARTIRIYOR

    Az önce de söylediğim gibi, ateşimizin çıkması aslında bir savunma mekanizması. Patojenlerin hayatta kalmasını zorlaştıran bir sıcaklık seviyesi yaratmış oluyor vücut. Ancak küresel ısınma neticesinde bakteriler, birtakım patojenler zaten doğal yaşam seyrinde bu yüksek sıcaklıklara alışmış oluyor. Sıcak koşullara karşı donanımlı hale geliyor. İşte bu da bizi daha savunmasız hale getiriyor. Konu konuyu açıyor, bunun üzerine aklıma mevsimsel etki de geldi bakın. Şöyle, ılık geçen kış mevsimleri, genellikle hemen ardından güçlü grip salgınlarını getirir. İstatistiki kayıtlar bunu net olarak doğruluyor. Kış mevsiminin normalden sıcak ve nemli geçmesi bir sonraki sene grip salgınının daha erken, daha beklenmedik bir zamanda gelmesine ve daha şiddetli sürmesine yol açıyor. Tam az önce parmak bastığım noktada olduğu gibi, kış mevsiminde insan vücudu daha hassas olduğu için gribe yakalanma olasılığı da daha yüksek oluyor. Tabii bir de kış aylarında daha çok kapalı alanları tercih etmemizin de etkisi var. İklim değişiminin sıcaklık dışındaki bir başka özelliği de nem oranının artışıdır. Nemin yüksek olması yine patojenler için elverişli bir ortam, çünkü havadaki su damlacıklarına yapışıp rahat rahat dolaşabiliyorlar.

    DEĞİŞEN İKLİM SALGINA YOL AÇIYOR

    Konumuza geri dönecek olursak iklim değişimi ile bildiğimiz, alışageldiğimiz dünya değişiyor. Ve bu durum hasta olma şeklimizi, hasta olma yollarımızı da değiştiriyor. Basit bir gribin bile tehlikeli hale gelmesine yol açan koşulları oluşturuyor. Ulaşımın ve teknolojinin gelişmesiyle de virüsler kolaylıkla mutasyona uğruyor. İklimsel koşullardaki bu farklılıklar salgın hastalıkları nasıl ve ne derece etkiliyor, hâlâ içinde bir sürü soru işaretini barındıran bir konu. Ancak doktorların, iklim bilimcilerin ve sosyal bilimcilerin ortak görüşü: Değişen iklim, virüs ve patojenlerin yayılışını -yani salgın hale gelmesini- artırabiliyor. İklim ve hastalıklar konusunda eskiye nazaran bugün birçok şeyi biliyoruz. Ancak bilmediğimiz daha çok şey var. Mesela Kuzey Kutbu’ndaki permafrost eridiğinde binlerce yıldır o buzlu, donmuş toprağın içinde gömülü kalan patojenler ortaya çıkarsa ve bu çoğalırsa ne olur? Bu patojenler ne tür bakteri ya da virüslerdir ve bize ne tür zararlar verebilir? Veya sivrisineklerin yaşam alanları artan sıcaklıklarla beraber genişledikçe hangi bölgelere hangi şekillerde hastalık bulaştırabilir? Nem oranının artışıyla hangi haşeratlar hangi bölgelerde üremeye başlar, orada hangi türlerle teması olur, getirisi götürüsü ne olur? Tüm bu sorular bildiğimiz “bilinmeyenler”. Ancak “bil-mediğimiz bilinmeyenler” ne olacak? Sağlıcakla kalın, kendinize her zamankinden daha fazla dikkat edin… ☸

  • Çığ oluşumu  ve ağaç halkaları

    Çığ oluşumu ve ağaç halkaları

    1/3’ü dağlık bir ülkeyiz, 38 şehrimizde çığ riskli alanlar var. Dolayısıyla çığ, ülkemizin ciddi bir gerçeği aslında. Geçen ay Van’da, Trabzon’da, ardından Kayseri’de olanları hatırlıyorsunuz. Çok üzücü sonuçlarıyla. Peki, modern zamanın yeni çığ tetikleyici unsurunun “küresel ısınma” olduğunu biliyor muydunuz?

    Geçen ay burada çok şiddetli bir tipi vardı. Bugün böyle güneşli, ılık olduğuna bakmayın, geçen hafta tipiden göz gözü görmüyordu. E dağlık yer tabii, havası bi’ farklı. Yalnız geçen hafta kar böyle değildi, kar şimdi şeker kıvamını almış durumda. Kar tanesini bilir misiniz? Kar, buz değil tabii; hücre hücre odalardan oluşur. Zaman geçtikçe kar içindeki su sızarak yer çekimi etkisiyle dibe doğru iner, sonra şeker gibi o buz kısmı kalır. Hava geçen haftadan farklı, daha ılık ya, o şeker kıvamına gelen kar gece ayazla yine buza dönecek. Üzerine yeni kar geliyor. Meteoroloji uyardı, bi yarım metre daha yağacakmış. Bu bizi korkutur, çünkü eğimi 28-45 derecelik açıdaki yamaçlarda 25 santimi buldu mu zaten çığ tehlikesi başlar. Meteoroloji bir de yarım metre diyor. O şeker kıvamındaki eski kar üzerine taptaze bu yarım metre kar eklendiğinde yamaç bölgelerden uzak dururuz. Bu çığa çözüm bulmak lazım, çok birikmeden biriken kar düşmeden, kimse zarar görmeden indirmek lazım. Bir de buralardan geçenler bilmiyor araziyi, karın tehlike seviyesine geldiği bilinse uzak dururlar. Çok büyük acılar yaşadı buralar, maddi manevi. Çığdan sebep çok göç eden oldu. Hadi yolunuz açık olsun, siz de dikkat edin, selametle gidin.

    ÇIĞIN GERÇEK ANLAMI

    Bu anlattığım bir hikâyeydi ama hem konuyu özetliyor hem de birçok yerde dinleyebilirsiniz. Çünkü 1/3’ü dağlık bir ülkeyiz, 38 şehrimizde çığ riskli alanlar var. Dolayısıyla çığ ülkemizin ciddi bir gerçeği aslında. Geçen ay Van’da, Trabzon’da, ardından Kayseri’de olanları hatırlıyorsunuz. Çok üzücü sonuçlarıyla… Peki nedir çığ? Yani tamam hepimiz yamaçtan düşen kar kütlesi veya buna benzer bir şekilde bir tanım kullanabiliriz. Ama gerçek anlamda nedir, nasıl oluşur? Bu biraz havada kalmış bir konu. Çok çeşidi var bir kere, hatta bu çeşitlere ayırma şekli bile birkaç tane. Hareket türüne göre var mesela. Levha, toz, ıslak çığ… Sonra kayma zeminine göre var. Yüzey çığı, zemin çığı vs. Bunlar artırılabiliyor. Ama kısaca şunu söyleyeyim: Şekil, hareket, zemin gibi farklılıklar birbirinden farklı çığları meydana getirebiliyor.

    DAĞ İSTASYONLARI VE SENSÖR İHTİYACI

    Çığ, meteorolojik parametrelerle doğrudan ilişkili olan bir doğa olayı. Çünkü çığı tetikleyen faktörlerin en başında hava koşulları geliyor. Şimdi mesela bir gün çok şiddetli tipi oldu, ardından gelen günlerde şöyle bi’ en az bir buçuk gün hava ılık olursa, ılık bir rüzgâr eserse bu hava değişimi oradaki karın yapısını değiştirerek çığı tetikliyor. Veya kar örtüsünün üzerine yağmur yağabilir ki, bu da karın içeriğindeki suyu artırarak ağırlaştırarak yine tetikleyici bir faktör olabilir. Ya da yağmur yağmasına da gerek yok, hâlihazırda olan bir kar tabakasının üzerine 25 cm’den fazla başka bir kar yağdığında bu kar kütlesi orada tutunamayabiliyor ve yine çığ olayı tetiklenebiliyor. Keza rüzgârın hızı bir günden daha uzun bir süre 25 km/saatten daha hızlı eserse çığa elverişli bir ortam oluşturuyor. Çığ araştırılması zor bir konu. Sebebi de hem çok çeşidinin olması hem de yerinde gözlem yapılamaması. Kaldı ki, aynı dağda yapılan araştırmalar veya hesaplamalar bile farklı sonuçlar verebiliyor. Güneşe bakan yamacıydı, güney yamacıydı, rüzgâr yönüydü hepsi sonucun çeşitlenmesine yol açıyor. İşin nihayetinde ihtiyacımız dağ istasyonları ve sensörlerle çığ riskinin erken belirlenmesi. Konunun detayını yine yazacağım.

    HER TAŞIN ALTINDAN ÇIKAN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

    Direkt aktüel çığ tahmini için değil ama çok kıymetli bilgiler veren bir araştırma yönteminden söz edeceğim size. Öyle büyük teknolojiler, kocaman makineler veya drone’larla filan değil bu yöntem. İsviçre’de UNIGE araştırmacılarının bir çalışması “Küresel ısınma ile çığ oluşum sıklığı ve yoğunluğu arasında direkt bir bağlantı var” diyor. Bu bağlantının bulunuş yöntemi ise: Ağaç halkaları. Evet, yöntem ağaç halkaları. Çok mu ilkel geliyor kulağa? Ama adı çok havalı.

    DENDROKRONOLOJİ 

    Nedir bu dendrokronoloji (çaktırmayın ben de yeni öğrendim)? Kökeni Yunanca olan bir kelime. “Dendron” ağaç, “chrono” zaman ve “logos” bilim anlamına geliyor. Ağaç halkalarını inceleyerek zamandaki değişimleri analiz eden bir bilim dalı. Ağaç halkaları sayesinde geçmişte olan felaketler, doğa olayları hakkında bilgi edinebiliyorlar. Halkaların aldığı yaralar, o yıl hakkında bize doğal bilgiler sunuyor.Öncelikle çığ dediğimiz elbette ki doğanın doğal süreci dahilinde gördüğümüz bir olay, burada tamamız. Ancak sorun şu ki, sürekli yükselişte olan sıcaklıklar (yani küresel ısınma) çığ oluşumunu destekliyor. Modern zamanın yeni çığ tetikleyici unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Küresel ısınmanın etkileri özellikle sıcaklıkların ortalamaların artık çok üzerinde seyrettiği dağlık bölgelerde daha çok hissediliyor. Hem buzul örtüleri hem su kaynaklarını, her ikisini de etkiliyor. Bu değişimlerin yankısı çeşitli bölgelerde çeşitli etkilerle kendini gösteriyor.

    KARIN YAPISI DEĞİŞİRKEN…

    Çığlar, artık daha büyük daha kuvvetli gerçekleşiyor ve daha fazla mesafe katediyorlar. Üstelik yıl içindeki normal periyodundan daha önce tetikleniyor, çığların bile mevsimi şaştı anlayacağınız. Araştırmaya göre bu değişimlerin Himalayalar’ın bazı bölgelerinde yıllık 0.2’den 0.4 dereceye yükselen sıcaklıklarla ilişkili olduğu aşikâr. Ve bu sıcaklık artışı kriyosferi, yani buz küreyi ya da daha spesifik açıklarsak, kar ve buz örtülü toprakları da etkiliyor. Buzullar çekiliyor, permafrost eriyor. Permafrost dediğimiz bu donuk toprak yapısı aslında bir stabilizer görevi görüyor ama yavaş yavaş erimeleri sonucu bu özelliklerini de yitiriyorlar. Buna ek olarak, kar kütleleri de değişiyor. Karın yapısı, kimyası değişiyor. Neden? Çünkü sıcaklıktaki artış eğilimi yağmur-kar aktivitesini değiştiriyor. Daha sulu kar oluyor ve çığ oluşumunun daha kolay gerçekleşmesine zemin oluşturuyor. Üstelik mevsimsel olarak da, kar yıl içinde daha erken düşüyor. Bu zamansızlık sebebiyle, asıl kalın olması gereken, daha dirençli olup stabil kalması gereken zamanda, yani ilkbaharda kar çoktan erimeye başlamış oluyor. Tabii bizim şehirde gördüğümüz iki damla kar ile aynı olmadığı için belki daha farklı ifade etmek lazım, o zaman şöyle diyelim: Gücünü kaybediyor kar örtüsü. Gayet tabi bu da çığ oluşumunu tetikleyen başka bir faktör oluyor. Çünkü kar ıslak olduğunda daha yavaş hareket ediyor ama yavaş hareket etmesi çok daha fazla mesafe gidebilmesine neden oluyor, dolayısıyla etki alanı genişliyor. Bana ayrılan kısmın sonuna geldim. Konu önemli, geniş geniş yine yazacağım. Gelecek ay yine buluşalım, birkaç sayfa ileride ya da geride yine buralarda olurum… Sağlıcakla kalın… ☸