Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • ORMAN YANGINLARI – İklim krizinin acı bilançosu

    ORMAN YANGINLARI – İklim krizinin acı bilançosu

    Avustralya… Sanırım cümleyi tamamlamama gerek yok. Tahrip olan alanlar, yıkılan yuvalar, giden canlar…. Verdiği hasardan hepimiz haberdarız. Bu kısımda söz ve yorum size ait. Sonrasında da benim anlatacaklarım konunun meteorolojik ve iklimsel kısmı üzerine olacak.

    Avustralya her yaz dönemini orman yangınlarıyla geçiriyor. Ormandaki yangın bile doğal sürecin bir parçasıdır aslında. Ancak “aşırı” olan zararlı değil midir her zaman? Avustralya’daki yangınların bu yıl bu denli ölümcül olmasının sebebi temelde üç faktörün kombinasyonuydu: İlkbaharla birlikte başlayan uzun süreli bir kuraklık dönemi, Aralık ayındaki ekstrem ısı dalgaları ve güçlü rüzgârlar. Kısacası tüm aksilikler üst üste geldi. Ama bu felaketlerin üst üste gelmesi esasında kötü şans ya da kaderin işi değildi. Tüm bunları güçlendiren ve bir araya getiren aslında iklim değişiminin ta kendisi oldu. 

    İKLİM DEĞİŞİMİNİN ÜRÜNÜ

    İklim değişimi bir orman yangınını başlatabilen direkt ve tek bir sebep değil belki ama yangına elverişli ortamı hazırlayan tüm meteorolojik koşulları bir araya getirecek ve sıklığını şiddetini artıracak güçte koca bir faktör. Bu faktörün başlıca etkileri arasında şunları kolaylıkla sayabiliyoruz: Isı dalgalarının şiddeti ve oluşma sıklığı artarak beraberinde kurak ve sıcak koşulları getiriyor. Bu sebeple ağaçlar ve toprak nemini kaybederek daha savunmasız hale geliyor, küçücük bir kıvılcımla bile orman yangınları oluşabiliyor. İklim değişiminin başlıca karakteri uçlarda yaşaması desek yeridir. Aslında rüzgârların da daha asi, daha kuvvetli olmasına yol açıyor. Tabii güçlü rüzgârlar da yangınların daha da alevlenmesine ve uzak mesafelere sürüklenmesine neden oluyor. Kuraklık dönemleri daha uzun sürüyor, yağışlı geçmesi gereken kış ve bahar dönemleri kimi zaman kar yüzü görmüyor. İşte bu sebeplerden orman yangınlarının doğal bir süreç olmaktan çıkıp, iklim değişiminin bir ürününe dönüştüğünü söylüyoruz. Tüm bu saydığımız sonuçların somut örnekleri de Avustralya’da bir bir gerçekleşti bu yıl. 

    KENDİ YILDIRIMINI YARATAN YANGIN

    Geçtiğimiz ilkbahar, mevsimini çok kurak geçirdi. Aralık ayının ortasında ülke tarihinin en sıcak gününü gördü, ortalaması 41.9 dereceydi. Avustralya Meteoroloji Birimi kendisi açıkladı bunları. Son üç ay boyunca rekor kıran sıcaklıklar oldu. Saatte 96 km hıza ulaşan rüzgârlar çıktı. Öyle şiddetli yangınlar oldu ki, alevler kendi hava sistemlerini üretti. Normalde bizim bildiğimiz bir yıldırım düşmesiyle yangın çıkabilir, öyle değil mi? Ancak şiddetli yangın kendi yıldırımını oluşturacak güce ulaştı. Görüntülerden tahmin edersiniz oradaki sıcaklığı. İşte o sıcaklıktan ısınan hava, alevlerden çıkan dumanla beraber yükseliyor, yükseliyor, yükseldikçe yukarı atmosferin daha düşük sıcaklıklarıyla karşılaşıyor ve soğuyor. Bu da bulut oluşum sürecini başlatıyor. Gökyüzünün yukarı seviyelerinde doğan bu bulutların üst kısımları buz parçacıkları ihtiva ediyor. Bulut içindeki hava hareketleri o kadar yoğun ki bu parçacıklar sürekli birbiriyle çarpışarak elektrik yükü meydana getiriyor. Bu elektrik de yıldırım-şimşek olarak açığa çıkabiliyor. Kendiliğinden oluşan bu fırtına bulutlarının özel bir ismi bile var: “Pyrocumulonimbus bulutları” diye geçiyor. Isınıp yükselen hava ayrıca yukarı yönlü hareketleri de yoğunlaştırıyor ve bu da güçlü rüzgârların oluşumunu destekliyor. Sonucu ise daha sıcak ve gücüne güç katarak daha uzun mesafelere ilerleyen bir yangın. Ayrıca yangının bir türlü kontrol altına alınamamasında en acı faktör ise yanan hayvanların sürüngenlerin kuşların kaçışmaları, yangını ormanın diğer derinliklerine yaymaları. Günahsız bu hayvanlar neye uğradıklarını şaşırarak kaçışırken yangının daha da yayılmasına neden olabiliyorlar. Tüm bu faktörler maalesef yangının kontrol altına alınmasını iyice zorlaştırdı.

    İKLİM KRİZİ KAPIDA MI YOKSA ZATEN EVİMİZDE Mİ?

    Yangınların bu yıl bu kadar şiddetli geçmesi iklim krizini gündeme getirdi. Acil eylem planı başlatılması gerektiği konuşuldu. İklim krizi bu yangınlardan sonra mı konuşulmalı? diye sorarsanız bence hem evet hem hayır. Evet; tabii ki bir çözüm bulmalı, kendi ellerimizle yıprattığımız dünyayı yine yaşanır bir ortam yapmak için ne fedakarlık gerekiyorsa yapılmalı. Hayır dememin sebebi ise tüm bunlar yalnızca Avustralya’daki yangınlardan sonra konuşulmamalı, çünkü iklim değişiminin etkilerini halihazırda dünyanın her yerinde bilfiil yaşıyoruz artık. Avrupa’ya kadar inen kutup soğukları da bunu söylüyor, yazın 40 derecenin üzerine çıkan sıcaklıklar da bunu söylüyor. Sanayi devriminden bu yana dünyanın artan ortalama sıcaklığı da bunu söylüyor. Hepimizin, tüm insanlığın aklını başına alması, çok ciddi bir sona doğru gittiğimizi fark etmeliyiz. İnsanoğlu bunu fark edecek mi? Adına itlaf dedikleri ama bildiğimiz adıyla katliam olan masum hayvanların helikopterden vurularak öldürülmesi kararını veren aynı insanoğlu ise fark etmesi zor gibi geliyor bana. Gelecek ay yine buluşalım, kalın sağlıcakla…☸

  • Küresel iklim 2019 bilançosu

    Küresel iklim 2019 bilançosu

    Dünya Meteoroloji Örgütü’nün en son açıklamasına göre 2019, en sıcak ikinci veya üçüncü yıl olarak kayıtlara geçecek. Birçok bölgede ekosistem büyük yaralar aldı. 2019’da rekor kıran aşırı hava koşulları geleceğe dair endişe verici bir tablo çiziyor. Yeni bir seneye başladığımıza göre geride kalan yıla dışarıdan bir göz olarak bakabiliriz artık. Şöyle koltuğumuza kurularak arkamıza yaslanıp, bir film şeridi gibi 2019’u seyredelim… Nasıl bir yıl geçirdik, iklimsel veriler ne söylüyor? “İyi olur tabii ama lütfen içimizi karartma Bünyamin. 2019’da çok kastık zaten, bütün mevsimler birbirine karıştı” diyenleriniz olacaktır tabii. Ancak yapacak çok bir şey yok, maalesef haberler pek iyi değil. Ama şöyle düşünüyorum: Yeni yıla girmiş olmamızı bir avantaj olarak değerlendiririz belki. Hep öyle değil mi? Yeni bir gün, yeni bir yıl, haftanın ilk günü, yeni hayatının ilk günü… Tamam, beyaz sayfa açmak iyi de vaziyetimizi bilsek de ona göre daha iyi olmaz mı? Hadi o zaman, 2019 bilançosunu görelim…

    ADAPTASYON SORUNU “2019” filmimizin bir afişi olsaydı muhtemelen şöyle bir şey olurdu: Siyah fonda bir yerküre. Kutuplarda buzullar eriyor, daha aşağısında ılıman bölgelerde ekstrem ısı dalgaları, bazı noktalarda ise tam tersi ekstrem soğuk hava dalgaları. Çoğu noktada orman yangınlarını temsil eden alevler, Brezilya Amazon Ormanları her yerden daha kırmızı, tropik bölgelerde şiddetli kasırgalar, her yerden duman çıkıyor. Adeta bir “felaket senaryosu” ama senaryo değil, gerçek bu kez. Tabii ki hiçbir fırtına, kasırga, ısı dalgası vs. direkt olarak iklim değişiminin bir sonucu olarak nitelenemiyor. Elbette ki atmosferde böyle hava olayları bugüne kadar oldu ve iklim değişimi olmasa da yaşanmaya devam edecek. Ancak dünyanın ısınması bu hava olaylarının daha yaygın ve daha ekstrem gerçekleşmesine sebep oluyor, bu da dengeyi bozuyor tabii. Hep konuştuğumuz başlık: Adaptasyon sorunu. Havanın değişim hızına ve iklimin değişimine insanoğlu da hayvanlar da bakteriler de haşerat da yetişemiyor. Sorunumuz bu. Aslında çok basit bir örnekle, kendi vücut sıcaklığının bir derece arttığını bir düşün. Ateşimiz 38 dereceye yaklaştığında hangimiz kendini iyi hisseder? Bu yüzden dünyadaki 1 derecelik ısınma da ne yazık ki küçümsenecek bir fark değil. Kaldı ki, bizim normal sıcaklığımız 36,5 derece, dünyanın ise 15 derece. Dolayısıyla dünyanın 1 derece ısınması bizim vücudumuzdaki 2-2,5 derecelik artışa karşılık geliyor. Öte yandan biz 1,5 derece hedefini bile gerçekleştiremiyoruz, 50 yıla kadar 3,5 dereceyi bulacak. Bunun insan vücudundaki karşılığı 43 derece. Nasıl? Öncelikle şunu söyleyeyim, Dünya Meteoroloji Örgütü’nün en son açıklamasına göre; 2019, en sıcak 2. veya 3. yıl olarak kayıtlara geçecek. Geçecek çünkü henüz bilanço çıkarılmadı. Antarktika buzulları senenin bazı aylarında rekor minimumlara indi. Kuzey Amerika’da polar vorteks dediğimiz kutup girdabı çok şiddetli soğukları getirirken, Avrupa’da yazın ölümcül ısı dalgaları gerçekleşti, kasırgaların da ömrü uzadı. Dorian Kasırgası’nı hatırlayın. Günlerce kaldı, yıkımlara yol açtı, harita değiştirdi. Tüm bunlar birlikte ele alındığında 2019’da rekor kıran aşırı hava koşulları geleceğe dair endişe verici bir tablo çiziyor.

    SON 800 BİN YILIN EN YÜKSEK KARBONDİOKSİT SEVİYESİ

    Geldik tüm bunların baş sorumlusu karbondioksite. Bu yılki atmosferik karbondioksit miktarı son 10 yılın… Yok, biraz daha gidelim 20 yılın… Yok yok, biz daha geri gidelim… 500 yılın, var mı artıran? Ben artırıyorum (sanırım ihale bende kalacak) son 800 bin yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Yani daha önce böylesi görülmedi. Daha yükseği çıkana kadar en yükseği bu ama insanoğlu daha da üzerine çıkartmaya kararlı görünüyor. Ekim 2019’da kaydedilen miktar 412 ppm’di. Tabii bu, güneşten gelen ısıyı tutan karbondioksit, metan ve diğer bileşikleri içeren kömür gibi fosil yakıtlar yüzünden. Enerji üretmek için çıkartıp yaktığımız bu yakıtlar atmosfere salınıyor ve orada birikip zamanla dünyayı ısıtıyor. E, belki diyeceksin bu kadar iklim zirveleri, Paris anlaşmaları, COP’lar oluyor, hiç azalmayacak mı bu fosil yakıt furyası? Sana bir şey söyleyeyim mi, Uluslararası Enerji Ajansı’nın son raporuna göre fosil yakıt tüketimi 20 yıl daha “artarak” devam edecek. “Devam edecek” değil, “ARTARAK DEVAM EDECEK”. BM Raporu da Amerika, Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Hindistan, Kanada, Avustralya ve diğer ülkelerden bazılarının 2030’a kadar yüzde 120 daha fazla fosil yakıt üretmeyi planladığını yazdı. Genel olarak durum böyleydi. Biraz daha spesifik gidersek, şöyle mevsim mevsim sırayla…

    POLAR VORTEKS, YIKICI SELLER, ORMAN YANGINLARI

    Amerika’nın Ortabatı eyaletlerini ve Doğu Kanada’yı etkisi altına alan, rekora ulaşan polar vorteksle başladı. Bu bölgelere çok şiddetli soğuk getiren polar vorteks, en az 21 insanın ölümüne yol açtı. Daha az önce karbondioksit artışı, sıcaklık yükselişi dedik, bunlardan bahsettik de nereden çıktı bu şiddetli soğuk? Hatırlarsın; sıklıkla bahsettiğim bu şiddetli soğuğun da sebebi küresel ısınma. Kuzey Kutbu’ndaki ısınmayla bu soğukların direkt bağlantısı var. Kutuplar, gezegenin geri kalanında iki kat daha hızlı ısındığı için Kuzey Kutbu ve aşağı enlemler arasındaki sıcaklık farkı azalmış oluyor. Bu sıcaklık farkındaki azalma basınç seviyelerinde de azalma anlamına geliyor. Dolayısıyla buradaki gevşeme kutup havasını kutupta tutmayı başaran çok güçlü rüzgârların -jet rüzgârlarının- zayıflamasına yol açıyor, kendini eski telefon telleri gibi aşağı doğru salıyor ve orta enlemlere soğuk getiriyor; Kuzey Amerika, Avrupa, Asya gibi bölgelere. Uzun lafın kısası, 2019 kışı sıcaktan mayışan bu jet rüzgârları ile geçmiş oluyor. İlkbahara ulaştığımızda yine Ortabatı eyaletlerinin peşini bırakmayan hava olayları, Mississipi ve Missouri nehirlerinin şiddetli yağıştan dolayı yükselmesine yol açtı. Hemen bunda da ufak bir açıklama getirelim: Hava kütlesinin sıcaklığı arttıkça nem tutma kapasitesi de artıyor. Haliyle havadaki nem de bir süre sonra yağmura dönüşüyor. Fazla nem ani ve şiddetli yağmurlara yol açabiliyor. Sonucunda gerçekleşen taşkınlar da hasat ve ekin zamanlarını erteleyerek tarımı etkiledi, mülklere zarar verdi, Meksika Körfezi’nde ölü bölgeleri artırdı. 2019’un ilk altı ayında gerçekleşen ekstrem havalar dünya çapında 7 milyon insanı evinden etti. Bu kadar yüksek sayıya daha önce ulaşılmamıştı. Hindistan ve Bangladeş’i vuran Fani Siklonu, Afrika’nın Güneydoğu kıyısını vuran Idai Siklonu yaklaşık 4 milyon insanın tahliyesine yol açtı. Yıkıcı seller Etiyopya, Bolivya, Filipinler ve İran’ı etkiledi. Yaz mevsimi ise bunaltıcı geçti. 2019 Temmuzu, şampiyonluğu 2016’nın elinden aldı ve rekora koştu. Fransa, Japonya, Amerika birçok yerde ekstrem ısı dalgaları oluştu. Bu yıl bilim insanları Brezilya’da 183 binden fazla orman yangını kaydetti. Bu yangınların bu kadar sayısının artması ve önlenememesinin sebebi ormansızlaşmanın bu yıl yüzde 11 oranında daha da artması. Ve buna ek olarak, sıcak ve kuru hava, yangınların daha da yayılmasına neden oldu. Tabii burada başka nedenler de vardı, hep konuşuldu arazi açmak için kötü niyet vardı diye. Ancak yanma işlemi hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bu arada eğer Batı Afrika kıyılarından Meksika Körfezi’ne uzanan bölgedeki uydu görüntülerine bakarsanız, dünyanın en büyük, en kokulu yosun türü sargassum sayısındaki patlamayı da görebilirsiniz. Böyle bir durumda okyanusun kimyasının nasıl değişebileceğini siz düşünün. Karayipler, Florida’nın doğu kıyıları, Meksika Körfezi, buralardaki ekosistemler bu yüzden bu yıl büyük yaralar aldı. Bunlar dünyadan örnekler, bizdekileri hiç konuşmayalım. Sadece kasım ayında bekleyip de alamadığımız yağış kaybı yüzde 50’yi geçti ki, kasım ayı yağış depolayıp tüm yıl kullandığımız dört aydan bir tanesi. Onu da gelecek aylarda konuşuruz, nasıl olsa 11 tane daha var. Tüm isteklerimizin gerçekleştiği, güzel haberler aldığımız, sevdiklerimizle sağlıkla geçen bir yıl olsun 2020. Gelecek ay yine buralarda buluşalım. Sağlıcakla kalın… ☸

  • Ozonda neler oluyor?

    Ozonda neler oluyor?

    Size bir iyi, bir de kötü haberim var: Kötü haber; ozon tabakasındaki hasarın bu yıl 10 milyon kilometrekare dolaylarında olması. İyi haber ise ozon tabakasındaki hasarın bu yıl 10 milyon kilometrekare civarında olması. Nasıl mı?

    Geçen ayın 16’sı Dünya Ozon Tabakasını Koruma Günü’ydü. Kötü haber tabii ki ozon tabakasında hâlâ böyle bir hasarın var olması. Ancak iyi haber de ozon tabakasındaki seyrelme; son 30 yılın en küçük hacmine ulaşmış olması. Bundan 32 yıl önce 197 ülke Montreal Protokolü’nü imzaladı. Nedir bu protokolün anlamı? Ozon tabakasını yıpratan, ona zarar veren maddeleri kademeli olarak azaltma. Bu yıl Ozon Koruma günü bir nevi kutlama oldu. Zira iyileşme olduğunu gösteren kanıtlar var.

    OZON TABAKASI NEDİR?

    En kaba tabirle, Dünyamızın güneş kremi. Biliyorsunuz, ozon tabakası olmasaydı Güneş’ten gelen UV-B UV-C radyasyonu yüzünden yanıp kavrulmuştuk. Kısacası, aslında yoktuk. Atmosferin ikinci katmanı stratosferin içinde ince bir tabaka halinde ozon molekülleri yüzüyor. Kendisi az ama yaptığı iş çok büyük. Oranı 10 milyonda 3; 10 milyon molekülün üç tanesi Ozon. Ancak dediğim gibi, kendisi inanılmaz işler yapıyor. Üç tane oksijen atomunun birleşiminden oluşan bu ozon molekülleri Güneş’ten gelen çok zararlı ışınların yüzde 90’ını geri yansıtıyor. Peki, biz bu satıları az olan altın kalpli moleküllerin kalbini nasıl kırdık?

    ÇEVRESEL BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

    1985 yılında İngiliz bilim insanları ciddi önem arz eden bir keşif duyurusunda bulundular. Ozon tabakasının Antarktika üzerine gelen kısmında yaklaşık 25 milyon kilometrekarelik alanda neredeyse hiç yoktu. O nedenle adına “ozon deliği” dendi, aslında bir seyrelme. Bu ciddi bir alandı. Bu yüzden hemen çalışmalara başlandı ve bunun çok yüksek bir ihtimalle o yıllarda çok yaygın kullanılan CFC (kloroflorokarbon) artışının olduğu belirlendi. CFC özellikle buzdolapları, klimalar, saç spreyleri gibi günlük yaşamda sık kullandığımız ürünlerin üretiminde kullanılıyor. Keşfedildiğinde kullanımı zirve yapmıştı çünkü dayanıklıydı, zararsızdı ve yanıcı olmayan bir maddeydi. Soğutma endüstrisinde kullanılan zehirli propan ve amonyağa bir alternatif olarak üretilmişti. Bir de 70’li, 80’li yıllar dendiğinde direkt canlanmıyor mu o saç stilleri. Hani moda olan kalıp gibi saçlar. O yıllar resmen saç spreyi diye bağırıyor sanki. Herkes mutlu mesut bu maddeyi temizlikte, güzellikte, ev eşyalarında kullanırken ozon tabakasının bundan etkilendiğini düşünmüyordu, akla gelmiyordu daha doğrusu. Daha sonra bunun bir sorun olduğunun ortaya çıkması ulusları harekete geçirdi. Sonuçta 10 yıldan az bir sürede ozon miktarı 1/3 azalmıştı ki, çok ciddi bir orandı bu. Ve asıl nedenin CFC olup olmadığı bile netleşmeden bir anlaşma sağlandı ve Montreal Protokolü imzalandı. Anlaşmayla, bu maddenin kullanımında kısıtlama ve yasaklar getirildi. Bu arada burada bir parantezle şunu söylemek isterim: Aasıl kaynağın henüz bir ihtimal üzerine bulunmasına rağmen hemen çalışmalara başlanmış. Bu kısım bana iklim değişiminin var olup olmadığı tartışmalarını hatırlatıyor, benzer bir konu aslında. 2019’da kloroflorokarbonların ozon tabakasına zarar verdiğinden eminiz, ancak o yıllarda bu bilinmiyordu. Aynı şeyler belki birkaç yıl sonra iklim değişimi için de geçerli olacak. İklim krizi “iklim deliğine” dönüşecek ki bugün iklim değişimine den olan gazlar net biliniyor, bir ihtimal üzerinden de yürünmeyecek. Ozon tabakasına gelen bir tehdit, aslında insan sağlığına da başlıca bir tehdit. Güneşten gelen zararlı ışınlar katarakt, deri kanseri gibi hastalıklara yol açabiliyor, bağışıklık sistemini zedeleyebiliyor. Bitkilere, mahsullere zarar veriyor. Çok da fazla şey saymama gerek yok aslında. Biliyoruz ki, tahmin edilecek edilemeyecek pek çok sonuca yol açacak. Kloroflorokarbon gibi maddelerde bulunan atomlar ozon molekülündeki oksijen atomuyla tepkimeye girebiliyor ve ozondan oksijen atomunu koparıyor. O3 dönüyor O2’ye. Tabii bu onun ozon olma özelliğini yitirmesine yol açıyor ve giderek azalan moleküller bizi bu zararlı ışınlardan korumakta zorlanıyor. Neyse ki, Montreal Protokolü sayesinde epey büyük bir başarı kaydedildi ve bu maddelerin yasaklanması ile hasar büyük ölçekte azaldı. Bu gerçekten çevresel bir başarı öyküsü.

    HASAR AZALIYOR

    İyi bir şey söylesem bile hemen arkasından olumsuz bir bilgi daha veriyorum ama, “iklim değişimi”nin bu iyileşmeye bile sekte vurabileceğini söylesem? Bir taraftan rahat bırakıp aparkatı diğer yumrukla indiriyoruz. Kime? Ozona mı acaba? Hükümetlerin, toplulukların, kısacası küresel bir anlaşmanın sonucu büyük bir başarıya ulaşıldı. Ozondaki hasar azaldı ve azalmaya da devam ediyor. Ancak iklim değişiminin daha da şiddetlenmesi bu iyileştirmeyi yavaşlatıyor, hatta durdurabilir. Bu henüz araştırmaya açık bir konu ancak şöyle açıklayayım: İlginç bir şekilde doğal yollarla da ozona zarar veren maddeler var, hem de bunlar okyanuslardan yayılıyor. Okyanusta yaşayan mikroorganizmalar ve bitkiler özellikle bromür ile iyot bileşikleri üretiyor. Su ile hava arasındaki alışverişi sağlayan süreçlerle de bu maddeler atmosfere yayılıyor. Şimdi konuyu dağıtmadan gelelim esas meseleye… Küresel ısınma sonucu denizlerin ısınması bu canlıların faaliyetlerini de artıracağı için ozona zarar veren bu bileşiklerden de atmosfere çok daha fazla miktarda yayılacaktır. Bu da ozon tabakasının iyileşmesini yavaşlatacak veya durduracaktır. Montreal Protokolü’nün asıl gösterdiği şey, ozon tabakasının onarımına destek olması değil, insanoğlunun el birliği ile bir şey yapabileceğini göstermesi aslında. Belirsizliğe aldanmadan veya iklim değişiminin etkilerini göz ardı kulak arkası etmeden bir şeylere el atarak bu küresel problemin de önüne geçebilme potansiyelimiz olduğunu bize söylüyor, eğer duyan kulak varsa. Sağlıcakla kalın… ☸

  • ANTARKTİKA’DA buz çöküşü…

    ANTARKTİKA’DA buz çöküşü…

    Yaza şöyle serinletici bir yazıyla mı devam etsek? Antarktika’dan, buzullardan bahsederiz, yanında da şöyle buzlu bir meyve kokteyli, ne dersiniz? Gerçi “dur, geç ısındık zaten” diyenler de var ama çok ilginç ve önemli araştırmalardan söz edeceğim. 

    Buzullar için üzülüyorum, aparkatları arka arkaya yiyorlar. Zira küresel ısınmanın getirdiği tüm sonuçlara farklı yönlerden maruz kalıyorlar. Örneğin, okyanus sıcaklıklarının yükselmesi takdir edersiniz ki, direkt olarak buzulları etkiliyor. Sonra, okyanus sirkülasyonlarında ve tuzluluk seviyesinde de değişimler oluşuyor. Buzullar alttan üstten, çok yönden eriyor. Bu da buzulların çöküşüne, parçalanmasına sebep oluyor. Bu faktörlere ek bir etmen daha var ki, o da yoğun fırtınalar. Okyanusun kendisindeki değişimler buzulların parçalanmasına yol açsa da, ana kayadan ayrılan parçalar bir süre birlikte kalabiliyor. Ancak şiddetli fırtınalar bu parçaları da birbirinden ayrılıyor, dağılıyor ve daha hızlı küçülüyorlar.

    BÜYÜK DAĞILMA

    Amerika ve Kore bilim insanlarının ortak bir çalışması, Antarktika’nın Ross Denizi’ne yerleştirdiği hidrofonlarla sinyalleri kaydediyor. Ve bu hidrofonlar buradaki buz örtülerinin kırıldığını gösteren yüzlerce kısa süreli-geniş bantlı sinyalleri kayda alıyor. Yine bir araştırma daha bize durumu açıkça gösteriyor. Ocak ve Mart ayları arasında gerçekleşen buzul parçalanması, 7 Nisan’da çok daha büyük bir dağılma yaşıyor. Bu büyük dağılmanın gerçekleştiği tarihlerde de o bölgede büyük bir düşük basınçlı fırtına sistemi kaydediliyor, hem de epey büyük bir sistem. Güçlü rüzgâr ve düşük basınç sistemi, buzulların daha savunmasız hale getirdiğinin bir göstergesi.

    THWAITES BUZULU

    Tabii olay mahallindeki çalışmalar devam etse de, arkadaki nedenler tam netleşemiyor. Buzulları parsellere ayıran şeyin temelinde yatan nedenler genel çerçevede belli, ancak detaya inilmesi için daha çok çalışma gerekiyor. Bir de Antarktika’dan konuşuyoruz sonuçta, çok zor koşulların olduğu bir bölge. Bu nedenle üzerinde çalışma yapmak epey cesaret istiyor. Bu cesaretten Dziak ile Oregon Eyalet Üniversitesi ve Kore Polar Araştırma Enstitüsü’nden araştırmacılarda varmış ki, önümüzdeki Ocak ayında, Nansen yakınlarındaki üç hidrofonun yerini değiştirmek için Antarktika’ya geri dönecekler. Ve gezegenin hem en önemli hem de en tehlikeli buzullardan biri olan devasa Thwaites Buzulu yakınında akustik sensörler kullanacaklar. Bu dev buzulun altında iklim değişikliği nedeniyle büyük bir boşluk olduğu biliniyor. Tahmini 14 milyar ton buz içeren kütlenin çoğu, en az üç-dört yıldır eriyor ne yazık ki. İşin daha da can alıcı bir boyutu var. Bu dev buzulu Antarktika kovanının kraliçe arısı gibi düşünebilirsiniz. Çünkü o bölgedeki birçok buzulun birarada kalmasını o sağlıyor. Dolayısıyla Thwaites’e gelen bir zarar geriye kalan tüm bölgeyi etkiliyor. Sonra oradaki ekosistemi, ardından sirkülasyonu, deniz seviyelerini, yani aslında tüm gezegeni etkiliyor. Şu Kuantum’un gözünü seveyim; elektronların koşula göre kendi kararlarını aldıklarını ispatladıktan sonra, insan bir buzdağını da bir bölgenin hamisi olarak görebiliyor.

    “YAPAY KAR” TEORİSİ

    Antarktika’daki buzul çöküşü demişken, yakın zamanda bu soruna getirilen yeni bir çözüm önerisi var. Biraz çılgınca ama neden olmasın? Fikir, Zihni Sinir projesi gibi görünse de teoride sonuç verebilecek gibi görünüyor. Fikir şu: Batı Antarktika’daki buzulların üzerine yapay kar püskürtmek. 7.4 trilyon ton yapay kar, simülasyonlara göre, buz erimelerini durdurabilecek güçte olabilir görünüyor; oradaki sıcaklığı sabitleyebilecek potansiyeli var, deniz seviyesinde de 2 ila 5 cm arasında bir düşüş de sağlayabilir.

    Buzulların erimesi ile beklenen, özellikle içinde Tokyo ve New York gibi şehirlerin de olduğu deniz seviyesi yükselme riski taşıyan birçok kent kurtarılması. Yalnız şöyle bir durum da var: Bu tarz bir yöntem beklenmedik sonuçları da beraberinde getirebilir. Yani bir taraftan düzeltirken, diğer taraftan bozabilir. Ayrıca bunun ekonomik maliyeti de çok yüksek. Zaten muazzam bir enerji gerekiyor çünkü yapay kar enjekte edilirken bir yandan okyanus suyunun da çekilmesi gerekiyor. Araştırmaya göre, 12 bin rüzgâr türbini alana kurulmalı ve yapay kar, buzulların etrafına döşenmeli. Tabii tüm bunların oradaki ekosisteme bunun nasıl bir etkisi olacağı henüz tam olarak öngörülemiyor. Yok yok insanoğlu bu dünyanın başına bir iş getirecek ama dur bakalım. Küresel ısınmayı izlemek yerine hepimiz bir yerlerden bir şeyler yapmaya başlayabiliriz. Örneğin bir kişi gibi yaşayarak israfı azaltabiliriz; kesmek demiyorum, azaltabilsek bari. İsrafın azalması gereksiz üretimin düşmesi, gereksiz üretimin düşmesi gereksiz enerji sarfiyatının düşmesi, daha az fosil yakıt tüketmek havaları daha az ısıtmak demek. Hastalık kafada başlıyor deniyor ya, bizim psikolojimiz de havayı hasta ediyor ve o hasta olunca da olan oluyor. Gelecek ay yine buralarda buluşalım. Kalın sağlıcakla…☸