Etiket: Mavi Vatan

  • Unutulmuş bir kahraman KURTULUŞ

    Unutulmuş bir kahraman KURTULUŞ

    Tarih unutmaz, unutturmaz. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisi ciddi bir kıtlık tehlikesi eşiğinde iken  komşusuna yardım elini uzatmıştı. Yardımların deniz yolu ile gönderilmesine karar verildi. Yardımı götüren ilk geminin adı Kurtuluş idi. 

    Atatürk, 1937 yılında Balkan Antantı kapsamında Atina’yı ziyaret eden İnönü ile Yunan Başbakanı Metaxas’ın görüşmesinden sonra şu demeci veriyordu: “Balkan müttefik devletlerinin Balkanlar’daki hudutları bir tek huduttur. Bu hududa göz dikenler güneşin yakıcı ışını ile karşılaşır. Bundan hazer etmeyi tavsiye ederim. Bu noktaya itina olundukça Balkanlar’da dostluk şâmil manasını kazanır. Balkan İttifakı’nın insani ve medeni hedefi de budur.”  Bu, Yunanistan’a gözünü diken Faşist İtalya ve Musollini’ye bir mesajdı. Yedi yıl önce Atatürk liderliğinde başlayan Türk Yunan yakınlaşması, Küçük Asya Faciası’nın sorumlusu Başbakan Venizelos’un 29 Ekim 1930 tarihinde Ankara’da Atatürk’ün huzuruna gelerek, 30 Ekim 1930 günü Türkiye ve Yunanistan arasında Ankara Dostluk Antlaşması’nı imzalaması ile başlamıştı. Komşumuz, Türkiye’nin 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne girişini desteklemiş, 1934 yılında Türkiye önderliğinde geliştirilen Balkan Antantı’na üye olmuş, 1936 yılında da Montreux Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlar’daki mutlak egemenliğini geri almasına destek vermişti. Ancak Balkan Antantı ve Türk-Yunan dostluğu İtalyan yayılmacılığını ve ardındaki Nazi Almanya’sının emperyalist iştahını engelleyemedi.

    YUNANİSTAN VE EGE ADALARI İŞGAL ALTINDA

    28 Ekim 1940 günü İtalyan orduları Arnavutluk sınırından girerek Yunanistan’ın işgaline başladı. Ancak İtalyanlara kolay yem olmadılar. İtalyan başarısızlığı karşısında Hitler devreye girdi ve 6 Nisan 1941 tarihinde işgali başlattılar. Alman zırhlı birlikleri karşısında dayanamayan Yunanistan bir hafta sonra, 26 Nisan’da teslim oldu. Almanlar İtalyanlarla beraber tüm ülkeyi kontrol altına aldıktan sonra 20 Mayıs 1941’de stratejik Girit Adası’nın işgaline başladılar. Temmuz 1941’de tüm Yunanistan ve Ege Adaları Alman işgali altındaydı. Yunanistan, Balkanlar’da ve Rusya sınırında devam eden askeri harekâta gıda desteği sağlamakla görevliydi. İşgalin ardından ilk etapta Alman orduları tarım ve çiftçilikle uğraşan 1770 Yunan köyünü yağmaladılar. Ülkede at, eşek ve büyükbaş hayvanların neredeyse yarısı telef edildi ve böylece tarım ve hayvancılık iflas etti. 7,5 milyon nüfusa sahip Yunanistan artık açlıkla karşı karşıyaydı. Şehirlerde yiyecek ot bile kalmadığından insanlar saatlerce yürüyerek dağlara gidip yabani ot toplamaya başladı. 1941 ortalarında ülkede açlıktan her gün 3 bin kişi öldü. Zaman ilerledikçe kayıplar arttı. 1942 yılı biterken 1,5 milyon insan sadece açlıktan ölmüştü. Açlıktan en çok çocuklar etkilendi. 1941 sonunda sokaklara terk edilmiş çocuk sayısı 265 bin idi. Atina gibi büyük şehirlerde doğan her 10 çocuktan dokuzunun ilk altı ayını göremediği belirtiliyordu. 1945 yılına girilirken 200 bin çocuk tek başına sokaklardaydı. Ülkede toplamda 2 bin 900 yatak kapasiteli, 30 yetimhane vardı. Daha sonra intihar ederek hayatını sonlandıran Başbakan Tsouderos “Yunan neslini bilimsel olarak saf dışı bırakmak niyetiyle işgalci ülke sistemli olarak halkı aç bırakmaktadır. Bu nedenle daha çok yoksul halk çocuğunu gelecek nesli kurtarmak üzere Ortadoğu ve diğer yakın ülkelere göndermek artık bir zorunluluktur” diyordu.

    TÜRKİYE’DEN YARDIM GÖNDERME KARARI

    Alman işgalinden önce olanağı olan varlıklı aileler kaçarak, en yakın tarafsız ve dost ülke olarak Türkiye’ye sığındılar. Ciddi sayıda Yunan önce adalara, oradan da Türkiye’ye mülteci olarak geliyordu. Bunların bir kısmı Kıbrıs’a gönderiliyordu. Benzer şekilde Alman işgalinden sonra Bulgar işgaline uğrayan bölgelerde yaşayanlar Türkiye sınırına yöneldiler. Nazi işgalinden en çok etkilenenler arasında Yunanistan’da yaşayan Sefarad Yahudileri vardı. Almanlar burada da Yahudi avı başlatmıştı. 1943 başında Selanik nüfusunun beşte birini oluşturan Sefarad Yahudi topluluğunun tamamı birkaç hafta içinde Auschwitz Toplama Kampı’na gönderildi. Savaş sonunda Yahudi nüfusunun yüzde 87’sini oluşturan toplam 67 bin Yahudi hayatını kaybetmişti. Rodos Adası’ndan 30 Yahudi’nin kurtarılmasında da Türkiye rol oynamıştı. Türk milleti, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen komşusu Yunanistan’ın içinde bulunduğu duruma kayıtsız kalamamıştı. Yunan Hükümeti’nin dünyadan yardım talebine pek çok ülke Almanya korkusu ile tepkisiz kalırken, Türkiye yardım gönderme kararını almıştı. Yardım kararı hem İngiltere’deki sürgün hükümete hem de Yunanistan’da işgal sonrası kurulan Çolakoğlu Hükümeti’ne kabul ettirilmiş ve hukuki dayanak sağlama alınmıştı. Türkiye, Yunanistan’a 50 bin ton gıda gönderme sorumluluğunu üstlenmişti. Kendi halkına karne ile ekmek veren Türkiye, Yunanistan’a yardım kampanyasına başladı. Vatan Gazetesi 1 Ekim 1941’de manşetten yardımı şöyle duyuruyordu: “Ölen kardeş bir milletin ıstırabı karşısında”. Vakit Gazetesi 29 Mart 1942’de “iki komşu memleket, iki kardeş evi” başlığını atıyor ve Yunan’la Türk’ü kardeş gösteriyordu. Kızılay ise yardım işlerinin lokomotifi olmuştu.

    KURTULUŞ GELİYOR

    Türkiye, kendisi ciddi bir kıtlık tehlikesi eşiğinde iken komşusuna yardım elini uzatmıştı. Yardımların deniz yolu ile gönderilmesine karar verildi. Yardımı götüren ilk geminin adı Kurtuluş idi.  58 yaşındaki 2 bin 800 tonluk, 75 metre uzunluğundaki Kurtuluş şilebi Kaptan Rıdvan Ür kumandasında ilk yükünü 13 Ekim 1941 tarihinde Pire’ye boşalttı. Gemi İstanbul’a döndüğünde Vatan Gazetesi “Cehennemden Gelen Adamın Hikâyesi” başlığı ile Pire’de gözlenenleri aktarıyordu. Bu haberler yardımları büyüttü. Böylece, 1941 ve 1942 yıllarında beş sefer gerçekleştiren yaşlı gemi sayesinde 500 bine yakın ölüm eşiğindeki insanın kurtarılması mümkün oldu. Gemi altıncı seferinde, 21 Şubat 1942 tarihinde İstanbul’dan hareketinden sonra yakalandığı fırtına nedeniyle Marmara Adası Saraylar mevkiinde sürüklenerek karaya oturdu ve battı. Ancak can kaybı yaşanmadı. Geminin kaybı Yunan halkı için büyük yıkım oldu. Zira her seferinde Pire açıklarında beklenen gemi açlıkla mücadelede bir sembol olmuştu. Halk yıllarca çocuklarına “Evet bugün açsınız, ancak yarın Kurtuluş gelecek” dedi. 1949 yılına kadar devam eden gıda yardımlarına toplamda 14 ticaret gemisi ile donanmanın TCG Şimşek ve TCG Hızırreis karakol gemileri de katıldı. Ancak Yunan halkı bu gemilerin isimleri yerine Kurtuluş’u kullanmaya devam etti. Bu yardımlar sadece Pire limanına yönelik olmadı. Türkiye’ye yakın adalara da gemiler ve motorlar ile yardım götürüldü. Bu yardımların dışında sokaklarda kalan çocukların kurtarılması için de Kızılay gönüllü oldu. 10 Ocak 1942’de 6-13 yaş grubundaki ilk etapta 1000 çocuğun Türkiye’de bakılmaya hazır olduğu bildirildi. Her şey hazırdı. Ancak son anda gemiye bindirilme aşamasında Yunan Kilisesi Başpiskoposluğu bu çocukların Helen Kültürü dışında yetiştirilmelerine onay vermedi ve çocuklar gönderilmedi.

    “YARDIM ET KOMŞU”

    Kurtuluş’un getirdiği 7 bin ton ve ardından 1945 yılına kadar taşınan 43 bin ton gıdanın kurtardığı çocuklar bugün 78-88 yaş kuşağında. Yunanistan’da her halde onlar kadar zor günler gören başka bir nesil yoktur. Diğer yandan bu neslin anne veya baba olduğu kitlenin yaş grubu da 55-65 arasındadır. Peki sorumuzu soralım. Bugün Yunanistan’da kaç kişi Kurtuluş’u hatırlıyor? O geminin Yunan çocuklar aç kalmasın diye battığını biliyor? Kurtuluş için Pire’de bir hatıra, bir anıt var mıdır? Yoktur. Pire Deniz Müzesi’nde Kurtuluş için bir yer var mıdır? Yoktur. Kurtuluş’un cesaretine vefa gösterilmesini beklemek, Yunanistan’daki kilise ve devlet bilinçlendirmesiyle şekillenen Türk düşmanlığı ikliminde zaten olası değildir.  Kıbrıslı akademisyen Profesör Dr. Ulvi Keser sayesinde kamuoyu ve akademi dünyamız Kurtuluş gemisini ve Yunanistan’a büyük savaşta yapılan yardımın detaylarını 2005 yılında yayımladığı ‘’Yardım Et Komşu’’ isimli kitapla öğrenebildi. 2008 yılında okuyucu ile buluşan ‘’Yunanistan’ın Büyük Açlık Dönemi ve Türkiye” ve 2010’da yayımladığı “Kızılay Belgeleri Işığında Yunanistan’da Ölüm, Açlık, İşgal, 1939–1949” isimli eserlerinde bu konuyu tüm belgeleri ile kamuoyuna aktardı. Belgesel Film Yapımcısı Erhan Cerrahoğlu da 2006 Eylül ayında Kurtuluş gemisinin bir belgeselini yaptı. Yunanistan bu yardımı unutsa ve unuttursa da insanlığa, insanlık onuruna yapılan bu cesur girişimin önünde saygı ile eğiliyorum. Kurtuluş gemisine ve onu takip eden diğer gemilere selam olsun. Geri dönüş yolculuk kumanyalarını Yunan çocuklarına bırakan gemicilere selam olsun. Yunanistan’da “Megali Limos” denilen Büyük Açlık Kampanyası’na yardım eli uzatan Türk hükümetine, vatandaşlarına ve meslek kuruluşlarına selam olsun. 1940’lı yılların alicenap Türk milletine selam ve helal olsun.☸

  • Denizcileşme platformları

    Denizcileşme platformları

    Ülkemizde denizcileşme ve deniz kültürünün gelişme sürecine ivme katan girişimler sevindirici. Türkiye’nin ilk denizcileşme platformu Antalya’da kuruldu. Mavi Vatan uyanışı sürüyor.

    21. yüzyılda Türkiye denizcileşmelidir. Bunu başlatacak olansa devlettir. Ancak devletin Mustafa Kemal Atatürk sonrası dönemde görünmeyen bir el tarafından bırakalım denizcileşmesi, denizden uzaklaştırılmasından bahsedebiliriz. Üst üste gelen muhafazakâr iktidarlar sayesinde akıldan ve bilimsellikten uzaklaştırılan halk da dolayısıyla akıl ve bilimden gücünü alan denizcilik ve denizcileşmekten uzaklaştırıldı. Bu kapsamda 1987’de Anadolu ve Trakya’da her ilçede örgütlü Donanma Vakfı’nın 12 Eylül rejimi tarafından kapatılması denizcileşmeye en büyük darbeyi vurdu. Vakfın kapanmasından 33 yıl sonra günümüzde, “Mavi Vatan” uyanışı halkta yeniden denizi keşfetme ve sorgulama olanağı buldu. Artık, büyüyen devlet jeopolitiği, gelişen ekonomi ve artan nüfus denizcileşmeyi bir seçenek olmaktan çıkarmaktadır. Denizcileşmemiz muhafazakâr siyaset iklimine rağmen, artık mecburiyete dönüştü. Bu mecburiyetin başarılması için devlet eyleme geçmelidir. Ancak bu gerçekleşmediği takdirde halkın bunu devletten talep etmesi gerekir. Bunun başlangıç noktası ise denizcileşme platformları olmalıdır. Bu platformlar daha sonra örgütlenerek, STK olarak, denizcileşme merkezlerini hayata geçirmelidir. Bu süreçte hedef kitle her zaman olduğu gibi çocuklar ve gençlerdir.

    Platformun ve daha sonra denizcileşme merkezlerinin temel görevleri Türk insanını çocukluktan itibaren denizciliğe teşvik etmek; deniz korkusunu sevgiye ve tutkuya dönüştürmek için devlet desteği ile yüzme öğretmek; Türkiye genelinde ilköğretim çağından itibaren okullarda denizcilik bilinci aşılanmasına yönelik müfredat düzenlemesi yaptırmak; su sporları, amatör denizcilik ve yelkencilik faaliyetlerini geliştirmek olmalıdır. Bu faaliyetleri desteklemek üzere, belediyelerin katkısı ile en ekonomik tasarımla, 25 metrelik kapalı/açık yüzme havuzlarının Anadolu’da tüm il ve ilçelerde hizmete sokulmasının hedeflenmesinde fayda var. Ayrıca çok ekonomik olarak imal edilebilen filika tipi yelkenli teknelerin yaygınlaştırılarak, çocuk ve gençlere deniz, yelken, kürek ve tekne sevgisinin kolayca aşılanabileceği göz önünde tutulmalıdır. Bu şekilde yaygınlaştırılacak toplumsal denizcileşme araçları, büyük bir sosyal proje olarak denizcileşme sürecinde kullanılmalıdır.

    Platformlar/merkezler başta gençlerimiz olmak üzere denizciliğin halka tanıtımı, sevdirilmesi ve yaygınlaştırılmasına odaklanmalıdır. Zira halkın denizcileşmesi devletin denizcileşmesinden bile önemlidir. Bu gayretlerin kamu ve özel sektörün tüm kurum ve kuruluşlarının yanı sıra diğer sivil toplum örgütleri ile eşgüdüm içinde yönetilmesi ve yönlendirilmesi esas alınmalıdır. Denizcileşme merkezlerinin büyük şehirler ve sahil şehir ve ilçeleri ile göl, baraj gölü ve akarsulara sahip yerleşimlerde yer alması göz önünde tutulmalıdır.

    İLK ADIM ANTALYA’DA ATILDI

    Denizcileşme Platformları ile Denizcileşme Merkezleri denizcilik gücüne katkıda bulunan tüm kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütleri ile eşgüdüm ve iş birliği içinde olmalıdır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Deniz Ticaret Odaları, gemi inşa, balıkçılık, yatçılık, dalgıçlık, römorkaj ve kurtarmacılık, pilotaj, sigortacılık, acentelik, brokerlik, limancılık, marinacılık, deniz eğitim sektörleri meslek kuruluşları, deniz müzeleri ve kültür kuruluşları, amatör denizcilik örgütleri ve dernekleri, yelken, kürek, yüzme, offshore kulüpleri, gemi modelcileri, denize ait dergi, kitap ve her türlü medya aracını üreten kurum ve kuruluşlar, “TURMEPA”, “Denizciler Dayanışma Derneği”, deniz ressamları, gemi modelcileri, deniz şairleri vb. gibi denizcilik gücüne direkt ya da endirekt katkıda bulunan tüm unsurlar, siyasetin etkisinde kalmaksızın denizcileşme faaliyetlerinde bir araya getirilebilmeli,

    işbirliği ve eşgüdümün sağlandığı bir sinerji ortamı yaratılabilmelidir.

    Bu kapsamda Türkiye’de ilk denizcileşme platformunun Antalya’nın kurduğunu belirtelim. Amatör denizci İzzet Ünlü başkanlığında kurulan platform ‘’Deniz Antalya’ya çok şey verdi. Biz denize ne verdik?’’ sorusu ile ilk hareketini aldı. Platform, Covid-19 pandemisinin kısıtlayıcı şartlarına rağmen başta sosyal medya ortamını kullanarak pek çok denizcileşme ve denizcilik kültürü hareketine ivme verdi. Hedefleri arasında, Antalya’da bir denizcilik müzesinin kurulması; her yaştan insana amatör denizcilik ve yelkencilik eğitimi vermek; gemi modelciliği kursları düzenlemek, uzaktan kumandalı model gemi kullanımı aktiviteleri; deniz sevgisini aşılamak için okullarda çalışmalar yapmak bulunuyor. Antalya’da gerek denize bağlı turizm sektörü ve gerekse Serbest Bölge içinde başta yat inşası olmak üzere gemi inşa sektörünün ileri seviyede olması denizciliğin en büyük gücü olması gereken denizcilik kültürüne katkı sağlayacak ortamı şekillendirebiliyor. Dilerim Antalya Denizcileşme Platformu kısa sürede bir denizcileşme merkezine dönüşür ve Türkiye’nin diğer deniz kentlerine örnek olur. Dilerim, Mavi Vatan uyanışı sivil toplum hareketi olarak denizcileşmeyi Türk milletinin aklına ve kalbine sokar.☸

  • İstanbul Adalar’da Mavi Vatan fedaileri

    İstanbul Adalar’da Mavi Vatan fedaileri

    Mavi Vatan bilinci, deniz çevresinin gelecek kuşaklar için korunmasına yönelik olarak, denizlerimizi kirleten, deniz doğasını tahrip eden bilinçsiz, cahil ve kötü niyetli kişi, kurum ve kuruluşlarla mücadele için şarttır. Maalesef devlet henüz denizcileşme aşamasına erişmediği için bu görevi yapamıyor. Bu görevin vatansever STK’lar ve gönüllü kişilerle desteklenmesi kaçınılmazdır. Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği, fedai ruhlu ve gönüllü kimliği ve çok az kaynakla çok büyük işler yapıyor. 

    Ağustos ayında uzun bir süre İstanbul’un incisi Prens Adaları’ndan Heybeliada’da kaldım. Bahriye Mektebi’nde 1972-1979 yılları arasında geçirdiğim yedi yılın kalbimde ve aklımda yarattığı Heybeliada sevgisini nostaljik duygularla besleme fırsatı buldum. Gençlik yıllarım ve deniz aşkım Büyükdere-Sarıyer kıyı şeridinden sonra en büyük katkıyı bu güzel adadan aldı. Çam Limanı, Âşıklar Yolu, Alman Koyu, Ayazma… Nereye gitsem gençlik çağından unutulmaz kareler karşımda. Heybeliada, mavi ile yeşilin suyun üstündeki birlikteliğinin en güzel örneklerinden. İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde karşınıza adeta Ege’nin o güzel inci koyları aynı renk uyumu ile çıkıyor. Tabii bir de suların dipleri var.

    Mavi Vatan kavramını söylerken, denizin üstü kadar dibinin de ne kadar önemli olduğunu hep vurguladım. Adalar da bu perspektifte son derece zengin bir deniz alanına sahip. Bilindiği üzere, yerkürenin oksijen kaynağının üçte ikisi denizden ve planktonlardan geliyor. Bu grup içinde mercanların yeri çok önemli. Adaların deniz çevresinde de Akdeniz endemiği olan mercanların olması, doğanın Marmara Denizi’ne ve İstanbul’a büyük bir ödülü. Maalesef Yassıada inşaatı sırasında söz konusu ada çevresindeki mercan habitatı büyük zarar gördü. Bu zararı önlemek için merkezi Heybeliada’da bulunan ve bir avuç gönüllü çevre fedaisinin katkıları ile faaliyet gösteren Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği (ADYSK) devreye girdi. Gönüllüler Sivriada’dan söktükleri mercanları Büyükada yakınındaki Balıkçı (Neandros) Adası’na taşıdılar.

    Bu derneğin marifetleri sadece mercan resifinden de öte. Deniz dibinde terk edilmiş hayalet ağların temizlenmesini de başarmışlar. Şimdi de Balıkçı Adası etrafında Denizel Koruma Alanı için sarf ediyorlar. ADYSK, denize gönül vermiş, birçok ulusal ve uluslararası farklı projelerde görev yapmış kişilerin girişimi ile ülkemiz denizlerinin ve doğal varlıklarının korunması amacı ile 9 Eylül 2015 tarihinde Heybeliada’da Volkan Narcı tarafından kurulmuş. Narcı, bir dalış eğitmeni olmanın da verdiği avantaj ile genç yaşında tüm enerjisini Adalar’ın deniz çevresine adamış ve sonuçta gerçek bir Mavi Vatan fedaisine dönüşmüş. Dernek, dünyanın en özel iç denizi Marmara Denizi’nde Prens Adaları olarak da bilinen Adalar’daki konumu ile öncelikli amacını Marmara Denizi ve Adalar’da ekosistemin korunması olarak belirlese de yaptığı ulusal ve uluslararası birçok projeleri ile toplumsal farkındalık yaratmayı ve dünyada yapılan çalışmalara da katkı sağlamayı şimdiden başarmışlar.

    DERNEĞİN VE BİLİM İNSANLARININ ÇALIŞMALARI

    Günümüzün Mavi Vatan fedaileri, Adalar çevresinde deniz kültürünün geliştirilmesi; Adalar’ın sahip olduğu eşsiz ekosistemin korunması; deniz kirliliğinin önlenmesine ilişkin toplumun bilinçlendirilmesi; deniz sporlarının desteklenmesi; afet durumlarında sualtı ve su üstü arama kurtarma çalışmalarının yürütülmesi; aynı amaçla çalışan kurum ve sivil toplum kuruluşlarına destek verilmesi; kamuoyunu bilgilendirmek amaçlı süreli ve süresiz yayınlar hazırlamak; Türkiye’de ilk ve tek mercan resiflerini oluşturmak; hayalet ağların temizlenmesi ve bu ağlarla Adalılara ekonomik gelir elde etmek gibi faaliyetleri yürütüyorlar. Faaliyetlerine biraz daha yakından bakalım.

    İ.Ü. Su Ürünleri Fakültesi ve İ.Ü. Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü akademisyenleri tarafından 2013’ten bugüne İstanbul Adaları çevresinde yapılan denizel biyolojik zenginlik izleme çalışmaları sonucunda, Adalar çevresinde belirli bölgelerde bazı mercan türlerinin yoğun topluluklar oluşturduğu, bu türlerden bazılarının Akdeniz’e endemik olduğu belirlenmiş. Türkiye’nin taraf olduğu Barselona Sözleşmesi ve denizel biyolojik çeşitliliği korumak amacıyla oluşturulan AB Habitat Yönergesine göre bu türler korunması gereken türler listelerinde yer alıyor. Dernek, 2017 yılı Nisan ayında ilgili paydaşların katılımıyla “İstanbul Adaları Denizel Alan Koruma ve Sürdürülebilir Küçük Ölçekli Balıkçılık Çalıştayı” düzenlemiş ve toplantı çıktısını ilgili bakanlıklar ile paylaşmış. Daha sonra sahada çalışmaya geçmişler.

    İLK DOĞAL MERCAN RESİFİ PROJESİ

    Yassıada’da gerçekleştirilen inşaatın atıkları, gırgır ağlarının denize atılması ve son dönemde görülen yoğun kirliliğin etkilediği, Yassıada ve Sivriada’nın 25-30 metre derinliğindeki proje konusu sarı mercan türlerini, İstanbul Üniversitesi bilim insanları ile nispeten bu tehlikelerden uzak Neandros (Balıkçı) Adası’na özel yöntemlerle taşıyarak, sarı mercanların kurtarılması ve çoğalması ile diğer deniz canlılarına yumurtlama alanı ve yaşam kaynağı yaratılmasını sağlamışlar. Transfer sonrası yapılan izleme çalışmalarında büyük oranda başarı sağlandığı gözlemlemişler. Böylece “ADAMER (Ada Mercanları)” Türkiye’de ilk ve tek doğal mercan resifi (nakliyesi ve ekimi) projesi olmuş. Derneğin asıl hedefi, ekim yapılanan alanın deniz koruma alanı ilan edilmesi. Bunun gerçekleşmesi için de girişimlerini sürdürüyorlar. Diğer yandan yıllardır balıkçılar tarafından bilinçli veya kaza sonucu terkedilmiş ve pasif avlanmaya devam eden ağları dernek üyeleri Serco Eksiyan, Ercan Akpolat ve diğer gönüllüler ile imkânları doğrultusunda Marmara Denizi’nin dibinden çıkarma gayretlerini sürdürüyorlar. Çalışmalar kapsamında bugüne dek binlerce metrekare ağ çıkarılmış, çıkarılan ağların bir kısmı Erzincan’da tarlaların korunması amaçlı kullanılmaya başlanmış. Bazıları da adalı kadınlara file çanta yaptırılarak, elde edilen gelir ile sokak hayvanlarına mama temin edilmiş. 

    Mavi Vatan bilinci deniz çevresinin gelecek kuşaklar için korunmasına yönelik olarak, denizlerimizi kirleten, deniz doğasını tahrip eden bilinçsiz, cahil ve kötü niyetli kişi, kurum ve kuruluşlarla mücadele için şarttır. Maalesef devlet henüz denizcileşme aşamasına erişmediği için bu görevi yapamıyor. Bu görevin vatansever STK’lar ve gönüllü kişilerle desteklenmesi kaçınılmazdır. ADYSK bu fedai ruhlu ve gönüllü kimliği ile hepimiz adına çok az kaynakla çok büyük işler yapıyor.  Mavi Vatanı, kısaca denizi seviyorsak bu tip derneklerin ve gönüllü kuruluşların artmasına destek olmalı, projelerine katkı sağlamalıyız. Onların çalışmalarında gönüllü olabilir, en önemlisi çalışmalarının sürdürülebilir olması için sponsor arayışlarına destek olabilirsiniz. Mavi Vatan ancak korunan çevre ve doğa ile anlamını bulur.☸

  • Denizde satranç: “Kocayatlara” karşı küçük tekneler HİSARÖNÜ’NDEN NOTLAR II

    Denizde satranç: “Kocayatlara” karşı küçük tekneler HİSARÖNÜ’NDEN NOTLAR II

    Denizde genelleme yapmak zor. Bu aslında bir denizcilik kültürü meselesi, ama… 2020 yaz aylarında ve şu anda; yani mavi gezinin en güzel zamanı olan ılık sonbahar aylarında tüm körfezlerimizde denize, deniz yaşamına, denizcilik kültürümüze damga vuran olgu kocayat-küçük tekne karşıtlığı… Kocayatlar 50-150 tonluk motoryatlar, 30-40 metrelik lüks guletler. Küçük tekneler, genellikle profesyonel kaptanı olmayan 30-50 feet yelkenliler, motorlar. Bu konuyu ebat ile açıklamak sadece sembolik. Aslında boyutu ne olursa olsun gerçek fark bir tekneyi kentsel yaşamın uzantısı olarak görmek ya da deniz yaşamının bir parçası olmak. Denizde huzur bulmak için bugünlerde özel bir beceri ve Ortadoğu’ya özgü stratejik zeka gerek.

    Yacht Türkiye Ağustos sayısındaki yazıma “Huzuru Hisarönü’nde bulduk” başlığını uygun görmüştüm. Ama Temmuz’un ilerleyen günlerinde “çarşı karıştı.” Hisarönü’nde de deniz trafiği çığırından çıktı. Deniz bir satranç tahtasına döndü. Büyük motoryatlar ve koca lüks guletlerle küçük tekneler arasında bir tür köşe kapmaca.  Ortak parantez içinde “kocayat” olarak tanımlanabilecek bu teknelerin kendilerine göre haklı kuralları var. Geniş ve sağlam yer istiyorlar. Örneğin herhangi bir koyda boş bir kovuk bulan bir kocayat, 40 metre açıktan 90 derece açı ile iskele sancak 60’şar metre koltuk halatı döşüyor. Üstelik denizin üstünde 2 metre yükseklikten. Kocayat kaptanları bu işi bir sanat haline getirmiş vaziyette. Bütün mesele şu: Koltuk halatlarını öyle bir döşeyeceksin ki, bizim gibi “küçük küçük tekneler” patronun ya da kocayata haftalık 15-20 bin Euro ödeyen seçkin konukların özel yüzme havuzuna fazla yanaşamasınlar.

    Siz önce demirlediyseniz o da tam bir çözüm değil. Kocayat kaptanı gemicisine sert bir bakışla sizin teknenin arkasındaki bir ağacı işaret ediveriyor. Gemici vızzzz diye 40 hp’lik dingisiyle dalga köpük içinde sizin koltuk halatınızın üstünden işaretlenen ağaca, kayaya halatını bağlayıveriyor. Şanssızsanız koltuk halatı sizin teknenin üstünden bile geçebilir. Mühim olan 45+45 kocayatın 90 derecelik açıyla karaya fikslenmesi. 10 metre ötenizde gece yarısına kadar çalışan jeneratörler, akşamüstü aniden yanı başınızda bir yüzer diskoteğin ortaya çıkışı, denize girip serinlemeye çalışırken üstünüze boşalan bulaşık deterjanı  bir yana… Rüzgâr kazara sizin tekneye doğru basarsa ve kocayatın demiri yeterince sağlam değilse boyalar çizilmesin diye usturmaça önlemi almak bile size kalabiliyor. Her oyuncu kendi açısından haklı gerekçelere sahip olduğu iddiasında. Örneğin kocayat jeneratör çalıştırıyor, çünkü çalıştırmazsa sistemi çöküyormuş. Ama iskelede bağlandığında bile çalıştırmak bariz kötü denizcilik kültürü örneği. Motorlu olsun, yelkenli olsun küçük tekne (amatör denizci) koltuk halatı bağlayacağı kıyıda hiç kaya yok sadece ağaç varsa sualtı kayası araştırıyor. Ama kocayat kaptanı gemicisine kıyıdaki en büyük ağacı işaret ediyor. Çünkü rüzgâr basarsa 100 tonluk gemisi riske girmesin, istiyor. Kökleri zedelenirse, ne yapalım, zaten Muğla’da ağaç o kadar çok ki! Aslında konu gördüğünüz gibi tekne boyu, teknenin motor gücü ya da yelkenle hareket edebiliyor olması değil, denizcilik kültürü, denize-doğaya saygı meselesi. 

    AMATÖRLERİN ELİ ARMUT MU TOPLUYOR?

    Bu deniz üstü yoğunluğunda ve özellikle de yeni denizcilik kültürümüzün kötü örneklerinde sakin, huzurlu bir köşe bulmak tam bir strateji ustalığı gerektiriyor. İşte bu nedenle satranç bilgisi önemli. Mesela, fil nereye konuşlanıyorsa siz piyonunuzu (küçük teknecik) ona göre konuşlandıracaksınız. Bu yıl amatör denizciler bu satranç oyununda ağırlıkla iki yöntem tercih ettiler.

    Birincisi Denizlerdeyiz Amatör Denizciler Derneği (DADD), Açık Deniz Yat Kulübü Derneği (ADYK), Deniz Dostları ve Gezgin Korsan toplulukları çağrı ile bazı küçük koylarda buluştular. Örneğin Gökova’da Armonika (Gerence) en fazla iki-üç teknenin birbirini rahatsız etmeden kıçtankara demirleyebileceği çok güzel bir koy. WhatsApp gruplarından bir çağrı… Yedi-sekiz tekne Armonika’da aborda olarak yan yana demirliyor. Bu durumda, bir kocayat koya girip sabaha kadar jeneratör çalıştıramıyor tabii. Oysa bu küçük tekneler gidip o koyu kapatmadan önce koyu bir kocayat keşfetse, sözünü ettiğim 60 metrelik koltuk halatlarıyla tek başına Armonika’yı kaplayabilir.

    İkinci temel yöntem alarga çağrısı. Mesela İnbükü’ne iki-üç küçük tekne geliyor ve koy ortasına demiri atıyor. Peşlerinden gelen 15-20 küçük tekne de salınım hesabı yapılarak alargaya yerleşince kocayatların 100-150 metre demir serip kolayca kıyıya yerleşebilecekleri alan kalmıyor. İnbükü’nde rüzgâr günde üç kez yön değiştirir. O 20 tekne bir koyun kuzey yakasındalar, bir güney yakasındalar…

    Bir diğer önemli ayrıntı… Kocayatların haftalık kiralanan cinsi yani lüks guletler-motorlar genellikle cuma ve cumartesi akşamları yolcu değişimi nedeniyle limanda ya da limana kısa mesafedeler. Yani örneğin Hisarönü için Selimiye, Bozburun, Turgut… Bu demektir ki; örneğin Adaboğazı, Bencik,  Kocabahçe, Dirsekbükü, Bozukkale gibi güzide koylarımızda o günler bir ferahlık oluyor.

    DATÇA KIYILARINDA SÜKÛNET-HUZUR

    Bu satranç tahtasında bir stratejik hamle de limanlara uzak rotaları tercih etmek.

    Çünkü kocayatlar motor çalıştırmayı pek sevmiyorlar. Tekne 20-30 milyon Euro bile olsa, bir müddet geçince 3-5 bin hp’lik motor ile 30 mil gezintide 5-10 bin TL yakıt parası vermek mülk sahibine manasız gelmeye başlıyor. İşte bu nedenle küçük tekneler uzun parkurlarda satranç tahtasında bir avantaj elde edebiliyorlar.

    Misal… Bodrum-Hisarönü geçişi yapanlar haricinde Knidos-Datça çevresinde kocayat yoktur. Bu çerçevede, bir ay boyunca Hisarönü’nde başı kesik tavuk gibi dolaşmamıza karşın bayram günlerine yaklaşırken biz de teknenin burnunu Datça ve Knidos’a çevirdik.

    Kurucabük’ten çıkıp ilk durak Kargı oldu. Kargı koca koy. Deniz tertemiz. Güney kıyısındaki kayalıklara kıçtankara bağlandık. Gündüz saatleri kıyıdan gelen “gazino” musikisi bazen iyi bazen rahatsız edici. Ama yineliyorum: Deniz tertemiz, mutluluktan hoşaf oldum! Akşam maalesef rüzgâr karayele döndü. Dağların yapısı nedeniyle karşı kıyıdan vurmaya başladı. 27 kiloluk Delta çıpa ve 56 metrelik zincirimize rağmen hayli endişeli bir gece geçirdik. İtirafçı olmak gerekirse saat 05.00’te rüzgâr soluklanıncaya kadar uyumadım.

    Hata ve ders: O rüzgâr başlayınca ve devam edeceği hava tahmin sitelerinde aşikâr olduğuna göre, koltuk halatlarını toplayıp derhal o kıyıdan ayrılıp koyun kuzeyinde alargaya geçmek lazımmış! Ertesi gün hava nefis… Rüzgâr sıfır… Çıktık yola kıyın kıyın Knidos’a kadar çıktık.

    ARA DURAKLAR VE KNİDOS

    Palamut Bükü’nü geçtikten sonra Divan Burnu’na kadar muhteşem kayalıkları sıyırarak seyrettik. Bu kıyıdan her geçişimde doğaya bir kez daha hayran oluyorum.

    Sonrasında üç ilginç nokta: Damlacık Burnu Doğu Koyu’nda minik bir günlük gezi teknesi demirlemiş mangal yapıyordu. Bağlarözü batı kıyısındaki mağaralı koyda yine bir Datçalı günlük gezi teknesi durmuştu. Nasıl güzel bir deniz ve kayalıklar… Orayı da geçtik. Arslanlı Burun Batı Koyu bomboş ve harikaydı. Deniz molası verdik. Bu ıssız koyları sadece Datçalı günlük gezi teknesi kaptanları kullanırlar. Bir boşluk yakalarsanız enfes denizi, tabiatı kaçırmayın.

    Sonrasında Knidos geceleme. İskeleye yanaştık. Geçen yıl iskeleyi Datça Belediyesi işletmeye başladı. Gayet düzgün. Koy oldukça kalabalık ama deniz temiz (bazen bu eşsiz ve alabildiğine kapalı koyumuzda görgüsüz insanlar denizi çok kirletebiliyorlar). İskele huzurlu. Yerli yabancı, gerçek denizci dolu.

    Ertesi sabah kıyıya çıktım. Üç yıl önce Knidos Antik Kenti’nde kazı ve restorasyon çalışmaları yeniden başladı. Arkeologların kaldığı kazı evi boyandı. Bahçesi derli toplu, arkeologlar ve üniversite öğrencisi stajyer nüfus sabah 06.00’dan öğlen 14.00’e kadar çalışıyor, sonra dinlence, yemek, kıyı cıvıl cıvıl gençlerle dolu. Antik kent her yıl derlenip toplanıyor. Hayat gelmiş Knidos’a. Ama bir de bu yıla özgü yenilik. İskelenin dibindeki restoranın hemen arkasından antik kent tel örgülerle kapatılmış. Geç, ama doğru bir karar. Deveboynu Feneri’nde ya da Knidos kuzey limanında güneşi batırmak isterseniz antik kente giriş biletini alacak ve turnikeden geçeceksiniz. Antik kent her zamanki gibi harika. Bu arada antik kentin girişindeki Datça Yerel Ürünler standından iki kavanoz çağla badem turşusu ve buzda taze nurlu badem almayı ihmal etmedim. Bu lezzet kaçmaz.

    KNİDOS’TAN AŞAĞI HAYIT BÜKÜ’NÜ YENİDEN KEŞİF

    Knidos’ta sakin zamanlar geçirdikten sonra bayram ortasında rüzgârı arkamıza alıp yeniden Hisarönü’ne doğru yola çıktık. Palamutbükü oldukça hareketli idi, ama yıllardır uğramadığımız Hayıt Bükü’nde gecelemeye karar verdik. Yıllar önce Hayıt Bükü’ndeki muhtarlığın işlettiği “T” iskele yıkıldığından bu yana bir tür küskünlük olsa gerek bu çok sevdiğimiz koya uğramadık. Yeni rıhtıma 12 tekne bağlanabiliyor fakat oldukça kuvvetli solugan alıyor. Rıhtımda su ve elektrik var. Öğlen 13.00-14.00 arası günlük tur tekneleri yanaşıyor. Hayli hareket oluyor. Sonra sakin… Palamarcı Serkan (namı diğer Porsuk) çok sempatik ve çalışkan bir genç. Günlük geziye gelenlerin rıhtımda bıraktığı plastik poşetler, su-kola şişesi ve bilumum artıkları toplamayı da görev edinmiş durumda. Mendireği son yıllarda kara turizminin artmasıyla hayli kalabalık. Eski gözdemiz Ortam Restaurant 2019 Aralık ayında mal sahibi ile anlaşmazlık neticesinde kapanmış. Eskilerden Ogün Restaurant hâlâ açık. Kebap, pide, balık ne isterseniz var. Lezzet seviyesi üzmez. Hayıt’ın en uç noktasında saz dam altındaki Masal Gibi 2020’de el değiştirmiş. Yeni işletmecisi Murat çok çalışkan ve belli bir kalite tutturmaya çaba gösteriyor. Sipariş üzerine Mesudiye balıkçılarından taze balık temin ediyor.

    Karşı yaka Kızılbük’te, ünlü Gabaklar Pansiyon üçe bölünmüş durumda. Kardeşlerden Server Avcı bungalovlar bölgesini, Mustafa ve Sevgi eski tesisi işletiyorlar. Üçüncü kardeşleri de yandaki arsalarına yeni bir minik otel inşa etmiş. Tüm sahil şemsiye şezlong ve gazebolar ile kaplanmış. Neyse ki, deniz hâlâ pırıl pırıl, içilecek kıvamda… Maalesef Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin eski ve ünlü başkanlarından Nazmi Bilgin’in 40 yıl önce diktiği palmiyeler sahilin ucunda bakımsız kalmış.

    SALLAN YUVARLAN MARMARİS

    Rüzgârı da arkamıza aldık. Günler su gibi akıp geçiyor. Bencik’e kadar indik. Türkiye’nin en derin fiyordu, karanın içine yılan gibi 1.5 mil giren bir doğa harikası. Cuma-cumartesi kocayatların en az uğradığı günler. 2011 yılında tam ortadaki Kesili Bük’teki MTA kampı kapandı. Bu geniş alan küçük teknelerin alargada konaklama mekânı oldu. 10 metrelere demir atılıyor. Dip balçık harika demir tutuyor…  Bencik, 2020 yılında ağaca bağlama yasakları konusunda pilot denetim bölgesi gibi. Haftada bir-iki kez Sahil Güvenlik (SG) gelip denetim yapıyor. Ağaca bağlı teknelerin tümünün fotoğrafı çekiliyor ve Orman Bölge Müdürlüğü bu fotoğraflara istinaden her tekneye ceza yazıyor.

    Marmaris’e dönüş yolunda son duraklarımız Bozukkale ve Çiftlik oldu. Bozukkale’ye geçerken deniz çarşaf gibi. Böyle sakin günlerde Oğlanboğuldu Adası’nın ardındaki koyun denizi inanılmaz güzeldir. Pek bilinmez, pek çok denizci de açık denize bakıyor der girmez. Birkaç yıl önce bazen bir-iki tekne gördüğüm bu güzel koya yaklaşırken gözlerime inanamadım. Dürbünle baktım; Oğlanboğuldu’da en aşağı 30-40 tekne toplanmış. Anlayın kıyılarımızdaki yoğunluğu.

    Nitekim o gün Bozukkale’de Ali Baba’nın iskelesi de tamamen doluydu. Loryma Beach’te kaldık. Sabaha kadar Taşlıca eşeklerinin serenatlarını dinledik.

    Çiftlik’te ise, koyun en eski tesislerinden Mehmet’in Yeri’nde bir dostumuzla buluştuk. Koyun güney kıyısındaki “Mehmet Place” doğal olarak en az solugan alan iskele. İşletmeyi ailenin yeni kuşağı Gözde ve Ali yönetiyorlar. Tertemiz bir tesis. Güzel balık bulunuyor, hele bir dana saç kavurmaları var ki dillere destan. Özel bir formül ve kendi çiftliklerinden gelen malzeme ile yapılıyor. Bir fırsat yaratıp denemenizi tavsiye ederim. İşte temmuz-ağustostan son izlenimler bu minvalde…☸

    Denizlerdeki bu yoğunluk ve yeni deniz yaşam kültürünün vahim sonuçları var. Bu koca koca teknelerin ama 2, ama 3 ton, sonuçta belirli bir pis su kapasitesi var. Yerlerinden hiç kıpırdamıyorlar. Her teknede beş-altı, hatta bazen mürettebat ile birlikte 10-12 kişi yaşıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi de çalışıyor. Üstelik bu arkadaşlar akşam tuzlu yatmayı pek sevmiyorlar, şampuanla bir serin duş yapmayı ise seviyorlar. Benim gulet deneyimlerime göre bu tür bir yaşamda 10 kişi bir günde 1 ton gri ve siyah su üretir. Peki bu tekneler iki-üç günde bir yerlerinden kalkıyor, sıvı atığını nizami bir şekilde deşarj ediyorlar mı? Bunu bilemeyiz. Ama Göcek’te büyük umutlarla Manastır Koyu’ndaki tesisi satın alıp modernize edenlerin çağrısını biliyoruz. Ağustos ayı ortasında şöyle bir çağrı yaptı Adaia yönetimi:

    “Değeri Hamam Koyu tekne sakinleri, tüm Göcek koylarında olduğu gibi Hamam Koyu’nda da deniz trafiği ve demirli tekne sayısının hızla arttığı hepimizin malumudur. Koylarımızın korunması ve sağlıklı bir ortam için önde gelen kurallardan biri teknelerin atık depolarının boşaltılması hususudur. TURMEPA teknesinin yoğun mesaisi, teknelerin yerinden ayrılmaktan ve limana dönüp mavi kartlarını işletmekten imtina etmeleri ile özellikle uzun süre konaklayan teknelerde sintine kapasitesi sorun olmakta ancak bu sorun son zamanlarda giderek artan ve kabul edilemeyecek yöntemlerle sözde denizciler tarafından çözülmeye çalışılmaktadır… Adaia olarak, bildiğiniz gibi Mavi Bayrak ve Yeşil Anahtar belgeleri almak üzere başvurduk. Bu tür kabul edilemez çevre suçu işlediği tespit edilen tekne sahipleri ve kaptanları ile ilgili hukuki işlemlere başvuracağımızı saygılarımızla bildirir, gerçek ve çevre dostu denizcilerin bizlere veya acil çağrı merkezi  112’ye yapacakları ihbarlarla destek olacağına inancımızı yinelemek isteriz…”

    İşe bakın, Göcek’te Mavi Bayrak kanıtı aranan günlere gelmiş durumdayız.

    Göcek’ten yükselen feryat: Pis suda yüzmek

    Denizlerdeki bu yoğunluk ve yeni deniz yaşam kültürünün vahim sonuçları var. Bu koca koca teknelerin ama 2, ama 3 ton, sonuçta belirli bir pis su kapasitesi var. Yerlerinden hiç kıpırdamıyorlar. Her teknede beş-altı, hatta bazen mürettebat ile birlikte 10-12 kişi yaşıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi de çalışıyor. Üstelik bu arkadaşlar akşam tuzlu yatmayı pek sevmiyorlar, şampuanla bir serin duş yapmayı ise seviyorlar. Benim gulet deneyimlerime göre bu tür bir yaşamda 10 kişi bir günde 1 ton gri ve siyah su üretir. Peki bu tekneler iki-üç günde bir yerlerinden kalkıyor, sıvı atığını nizami bir şekilde deşarj ediyorlar mı? Bunu bilemeyiz. Ama Göcek’te büyük umutlarla Manastır Koyu’ndaki tesisi satın alıp modernize edenlerin çağrısını biliyoruz. Ağustos ayı ortasında şöyle bir çağrı yaptı Adaia yönetimi: “Değeri Hamam Koyu tekne sakinleri, tüm Göcek koylarında olduğu gibi Hamam Koyu’nda da deniz trafiği ve demirli tekne sayısının hızla arttığı hepimizin malumudur. Koylarımızın korunması ve sağlıklı bir ortam için önde gelen kurallardan biri teknelerin atık depolarının boşaltılması hususudur. TURMEPA teknesinin yoğun mesaisi, teknelerin yerinden ayrılmaktan ve limana dönüp mavi kartlarını işletmekten imtina etmeleri ile özellikle uzun süre konaklayan teknelerde sintine kapasitesi sorun olmakta ancak bu sorun son zamanlarda giderek artan ve kabul edilemeyecek yöntemlerle sözde denizciler tarafından çözülmeye çalışılmaktadır… Adaia olarak, bildiğiniz gibi Mavi Bayrak ve Yeşil Anahtar belgeleri almak üzere başvurduk. Bu tür kabul edilemez çevre suçu işlediği tespit edilen tekne sahipleri ve kaptanları ile ilgili hukuki işlemlere başvuracağımızı saygılarımızla bildirir, gerçek ve çevre dostu denizcilerin bizlere veya acil çağrı merkezi  112’ye yapacakları ihbarlarla destek olacağına inancımızı yinelemek isteriz…”

    İşe bakın, Göcek’te Mavi Bayrak kanıtı aranan günlere gelmiş durumdayız.

    created by dji camera
    created by dji camera
    created by dji camera