Etiket: Mavi Vatan

  • Denizcileşme yolunda atılan büyük adım, HAMİT NACİ MAVİ VATAN VAKFI

    Denizcileşme yolunda atılan büyük adım, HAMİT NACİ MAVİ VATAN VAKFI

    Geçen yılın son çeyreğinde kurulan Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı, bugüne kadar 10 binin üzerinde deniz subayını bağrından çıkaran Heybeliada’dan, Türkiye’nin Mustafa Kemal Atatürk rotasında denizcileşmesine meşale olacak.  

    Ülkenin denizcileşmesine ve başta Mavi Vatan olmak üzere deniz bilincinin her alanda gelişmesine katkı sağlayacak Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı’nın kuruluş belgesi, Resmî Gazete’de 30 Ekim 2021 tarihinde 10299/1-1 ilan numarası ile yayınlanarak hayata geçti. İlk Mütevelli Heyet Toplantısı ise 18 Kasım 2021 tarihinde Heybeliada’da gerçekleştirildi. Vakıf; Mavi Vatan’ı sembol, kavram ve doktrin olarak her alanda ve her boyutta geliştirecek faaliyetlerde bulunacak. Vakfın Mütevelli Heyeti ile Yönetim ve Denetleme Heyetlerindeki isimleri sayalım. Levent Akson, Işık Aylan, Yaşar Barbaros Büyüksağnak, Erol Ömer Çakır, Gürcan Dağdaş, Edhem Dirvana, Hasan Erel, Müfit Özdeş, Mehmet Emre Ergin, Sermet Fındık, Fatih Goca, Cem Gürdeniz, Şükrü Sina Gürel, Mehmet Hanif, Numan Hazar, Cafer Levent Karataş, Buğra Perdar, Volkan Narcı, Mustafa Özbey, Volkan Özdemir, Yekta Güngör Özden, Kadir Sağdıç, Adil Tuğcu, Celal Ülgen, Şahin Yaman. Yönetim Kurulu’nda ise Cem Gürdeniz, Levent Akson, Işık Aylan, Edhem Dirvana, Fatih Goca. Yedek Yönetim Kurulu: Volkan Özdemir, Yaşar Barbaros Büyüksağnak, Cafer Levent Karataş, Kadir Sağdıç, Şahin Yaman. Denetim Kurulu: Mehmet Emre Ergin, Buğra Perdar, Selim Serdar Sumay. Yedek Denetim Kurulu: Adil Tuğcu, Rüstem Kurtoğlu ve Burak Oktay Çam. Bingür Sönmez, Mehmet Nane, Ergün Güler, Cihangir Özyer,  Barbaros Uzuner, Özgür Pehlivan, Dicle Eroğul, Şule Nazlıoğlu, Kenan Avcı ve Çağrı Özbideciler ise genişletilme sürecinde bulunan Mütevelli Heyet’e kabul edilen kişiler oldu.

    HAMİT NACİ KİMDİR?

    Türk tarihinde ilk sivil denizcilik okulu olan Milli Deniz Ticareti Kaptan ve Çarkçı Mektebi’ni (bugünkü adı ile İTÜ Denizcilik Fakültesi) 1909 yılında kuran 1877 Bahriye Mektebi (Deniz Harp Okulu) mezunu emekli deniz subayı merhum Hamit Naci’dir. Mezun olduğu yıl Osmanlı- Rus Harbi’ne katıldı ve binbaşıyken Donanma’dan emekli oldu. Kendini ticaret bahriyesinin eğitim ve öğretimine adayarak da 1909 yılında Üsküdar’da bu toprakların ilk sivil denizcilik okulunu kurdu. Damadı Lütfi Müfit Özdeş, Atatürk’ün Harbiye’den sınıf ve Kuvayı Milliye dahil pek çok cephede silah arkadaşı, aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluş sonrası milletvekiliydi. Atatürk sınıf arkadaşına Özdeş soyadını verdi. Soyadı Kanunu çıktığında Hamit Naci, kayınpeder olmasına rağmen damadının soyadını aldı. Lütfi Müfit Özdeş’in Hamit Naci’nin kızıyla evliliğinden doğan oğlu Rıfat Özdeş dedesinin yolundan ilerledi ve Bahriye subayı oldu. Henüz yüzbaşıyken komutanı olduğu denizaltı ile üzerine yanaştığı Savarona’da Atatürk’ü sağlığında gören son deniz subayı oldu. Daha sonra Amiral ve emekliliğinde milletvekili oldu. Vakfın kurucusu E. Büyükelçi Müfit Özdeş, Amiral Rıfat Özdeş’in oğludur. Emekli Büyükelçi Müfit Özdeş, Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı’nın kurulmasını önce hayal ederek ve sonra öncülük ederek, merhum Hamit Naci’nin hayatı boyunca Türk denizciliğini geliştirmeye yönelik idealleri ve ilkeleri paralelinde vakfın kurulma sürecini başarıyla sonuçlandırdı. 

    BİR FİKİR VE EYLEM ADAMI

    Vakfın ilk vazifesi; merhum Hamit Naci’nin 20. yüzyıl başında sahip olduğu denizci ve yenilikçi ruhu, Ebedi Liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937’de TBMM’de vazettiği denizciliğin Türk’ün milli büyük ülküsü olarak benimsenmesi paralelinde bugüne yansıtmak. Merhum Hamit Naci gerçekte 20. yüzyılın başında denizci Türkiye idealini yakalayabilen ender fikir ve eylem adamıdır. Kuşkusuz 33 yıllık II. Abdülhamit iktidarının denizcilik karşıtı politikasının oluşturduğu iklimin hemen ardından V. Mehmet Reşat iktidarında, 1909 yılında sivil bir denizcilik okulunu kurmak büyük vizyon ve cesaret isteyen bir süreçtir.  

    “BAŞKASININ VERMEDİĞİNİ MİLLET YAPAR”

    Vakfın ikinci vazifesi; Türk milletinin bugüne kadar iki kez bağrından çıkan Donanma Vakfı’nın ruhunu üçüncü kez canlandırabilmek. Bu girişimin ilk örneği 20. yüzyıl başlangıcında görüldü. 19 Temmuz 1909’da bir avuç donanma sevdalısı öncü ile kurulan Donanma-i Osmani Muavenet-i Milliye (Donanma Vakfı)’nin kısa sürede çok büyük bağışlar toplaması ve donanmaya yeni gemiler kazandırması aslında Türk halkının denizcileşmeye ve denizde güçlü olmaya ne denli heveskâr olduğunu ortaya koydu. Vakıf, mütareke döneminde İngilizlerin baskısı ve Sultan Vahdettin’in emri ile 10 yıl sonra 2 Nisan 1919 günü kapatıldı. Tarihimizde ikinci vakıf girişimi 1964 yazındaki Johnson mektubundan kısa bir süre sonra Kıbrıs’a müdahale edememenin acısını haykıran kamuoyunun duygularına Cumhuriyet Gazetesi’nin 2 Mayıs 1965 manşeti ile geldi: “Başkasının Vermediğini Millet Yapar”. Büyük bir bağış kampanyası böyle başladı. Halkın müthiş ilgi ve desteği karşısında, başta Başbakan Suat Hayri Ürgüplü ve Başbakan Yardımcısı Süleyman Demirel olmak üzere 178 kurucu asil üye Kasımpaşa’da Divanhane’de (bugünkü Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) 11 Mayıs 1965 günü bir araya gelerek Türk Donanma Cemiyeti’ni kurdular ve cemiyet “Millet Yapar” kampanyasını devraldı. “Kendi gemini kendin yap” programı çerçevesinde Cemiyet, kuruluşundan sonra beş yıl içinde, 10 avcı bot,12 LCU, 20 LCM inşası ile TCG Berk ve TCK Peyk refakat muhriplerinin inşa programlarına destek sağladı. Bu vakıf sayesinde 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs’a yapılan amfibi harekatın 32 parça çıkarma gemisi donanmaya teslim edildi. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın baskıları üzerine 17 Haziran 1987 tarihinde 3388 sayılı yasa ile Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na devredilmiştir. Bu vakfın kapatılması denizcilik gücünün geliştirilmesi ve dolayısı ile Türkiye’nin denizcileşmesine bilinçlendirme boyutunda büyük bir darbe vurdu. Bu şekilde Edirne’den Kars’a kadar Anadolu’nun her şehrinde örgütlenmiş bu denizci bilinç yok edildi. 1987’den sonra Merhum Oramiral Özden Örnek’in öncülüğünü yaptığı Denizciliği Tanıtma Sevdirme ve Yaygınlaştırma (DTSY) girişimi dışında bu görevi yerine getirecek hiçbir kamu veya özel kurum veya kuruluş ülkemizde görev almamıştır. Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı’nın temel amaçlarından biri bu eksikliği gidermek olacaktır. 

    MAVİFORUM

    Vakfın kültürel ve akademik boyutta önemli organlarından biri Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı Denizcilik Forumu, kısa adıyla MAVİFORUM olacak. Bu forum bir düşünce kuruluşu olarak düzenleyeceği akademik faaliyetler, yayınlayacağı akademik doküman, kitaplar ve tanıtıcı film ve videolarla halkın denizci bilincinin gelişmesine katkı sağlayacak. Vakfın her ilde ve KKTC başta olmak üzere yurt dışında şube açması hedeflenerek, MAVİFORUM’un gerek dijital ortamda gerekse Türkiye’nin her yerinde akademik faaliyetler icra ederek denizci bilincin gelişmesine katkı sağlaması hedeflenecek.

    DENİZCİLEŞME MERKEZLERİ

    Vakfın bir diğer önemli hedefi; devletin ve halkın denize uzak duruşunu ortadan kaldıracak tedbirler alarak toplumun genel kesiminde deniz farkındalığı yaratmak. Vakıf önümüzdeki yıllar içerisinde güçlendikçe çocuk ve gençlerin denizcileşmesine katkı sağlayacak Denizcileşme Merkezleri’ni kuracak. Türkiye’de ilk kez hayat bulacak bu merkezler üzerinden maddi durumu iyi olmayan başta çocuk ve gençler olmak üzere vatandaşlarımıza temel yüzme, kürek, yelken ve denizcilik kültürü eğitimlerini vermek amaç olacak. Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı, geçmişimizde yaşanan donanma ve deniz sevgisine yönelik vakıflar silsilesi içinde üçüncü kez yerini alıyor. 1909 yılındaki Hamit Naci’nin denizci yenilikçi ruhunu ve son yıllarda ülkemizde özel yer tutan Mavi Vatan ruhunu Atatürk’ün 1 Kasım 1937’de vazettiği büyük denizcilik ülküsü ile bileştiren bu sentez, yepyeni bir rotanın habercisidir. Atatürk ve deniz sevgisi ile harmanlanan bu rota, Türkiye düşmanlarıyla, içimizdeki en uç mandacıları bile yeni durum muhakemelerine muhtaç edecektir. Türkiye 21. yüzyılda her şeye rağmen denizde kayıplara izin vermeyecektir.☸

  • Mavi Vatan’ın doğasının üzerine titremeliyiz

    Mavi Vatan’ın doğasının üzerine titremeliyiz

    Marmara Denizi’nin kaderini paylaşma sınırında dolaşan Ege’yi de mahvetme projeleri ders almamacasına devam ediyor. Hâlbuki Ege kıyıları ve denizi, deniz turizminin amiral gemisi.

    Marmara’da yaşanan felaket diğer kıyılarımızda da yaşanıyor. Vahşi bir şekilde doğayı yakıp, yıkıp, mahvediyoruz. Bunu görgüsüzce refah, ilerleme ve kalkınma olarak gören bir kesim var. Yaşayan nesillerin mutluluğu için gelecek nesillerin doğa dengesini bozmaktan beisleri hiç yok. Mavi Vatan’ın 8333 km’lik kıyı şeridinde yapılaşma özellikle doğanın en cömert ve güzel olduğu yerlerde kontrol dışına çıkmış durumda.

    KIYILAR VE KOYLAR BETONLAŞIYOR

    Kıyılarımız neoliberal kapitalizmin arsızlığı içinde, sınır tanımayan hedonizmin ve kazanma hırsının emrinde diz çökmüş durumda. Fırsatçı girişimciler doğa harikası güzel olan her yeri ağaçları keserek, kıyılarının ve koylarının doğal yapısını bozarak betonlaştırmakla meşguller. En büyük amaçları buralardan elde edilecek rant gelirini katlamak ve yeni kurban alanlar bulmak. Tamamen yıkana ve yok edene kadar durmayacaklar. Örneğin; Mandalya Körfezi’nde, Güllük’te bir liman varken şimdi duayen gazeteci Sayın Can Pulak’ın 7 Temmuz 2021 tarihli “Kıyıkışlacık, Akyaka, Sandras ve Bodrum Ötesi” başlıklı makalesinden öğrendiğimize göre 1. Derece Sit alanı Kıyıkışlacık (Iasos) Antik Kenti’nde bir maden firması için liman inşaatı söz konusu olabiliyor. Ya da Deniz Özel Çevre Koruma Bölgesi (MPA) statüsünde olan Ege Denizi’nin doğal akvaryumu ve tabiat harikası Saros Körfezi’nde mahkeme kararları ve projeye olumsuz yönde görüş bildiren üç ayrı bilirkişi raporuna rağmen FSRU (Doğal Gaz Depolama ve Gazlaştırma Gemisi) Limanı ve Boru Hattı projesinin yapımı son hızla devam ediyor. Kanal İstanbul’da olduğu gibi kamuoyunun fikri sorulmadan, anket/referandum yapılmadan, “ben yaptım oldu” dayatmasıyla halen Marmara Denizi’nin kaderini paylaşmak sınırında dolaşan Ege’yi de mahvetme projeleri ders almamacasına devam ediyor. Hâlbuki Ege kıyıları ve denizi, deniz turizminin amiral gemisi. Denizi kaybettiğimizde turizm gelirlerini kaybedeceğimizi nasıl göremiyorlar?

    “KIYILAR HALKIN KULLANIMI İÇİNDİR”

    Kıyılarımızın ve koylarımızın yüzme başta olmak üzere su sporlarına elverişli en güzel yerleri işgal altında. Kadim Roma hukukunun en temel prensiplerinden birini burada hatırlatalım. “Litorum usus, publicus est (Kıyılar halkın kullanımı içindir)”. Dünyanın en değerli coğrafyasında bu kadim prensip devasa oteller ile gerek plaj gerekse otopark zorbaları tarafından pratikte yok edilmiş durumda. Örneğin, 15 milyonluk İstanbul’da halkın denize girebileceği alanlar yok denecek kadar az. Karadeniz bölgesinde halkın denize erişimi -Ordu hariç- zaten çift şeritli otoyollarla kesilmiş durumda.

    Diğer yandan, pandemi de dolaylı olarak Mavi Vatan’ın kıyısal doğal dengesinin bozulmasına neden oldu ve olmaya devam ediyor. Bu bozulma iki şekilde karşımıza çıkıyor. Birincisi; yazlık evlerin olduğu Bodrum, Kuşadası, Antalya, Foça ve Marmaris gibi yerlerde kış nüfusu, pandemiden kaçış nedeniyle yazlık nüfusa yaklaştı. Yaz aylarında kimyasal ve biyolojik arıtma kapasite sınırlarının çok üstüne çıkan bu yerlerde denize derin su drenajıyla verilen atıklar artık beş ay yerine neredeyse 12 ay veriliyor ve deniz dibi doğası ve suyun dönüşümü için kendini yenileyecek zaman kalmıyor. Bu tabloya Ege’ye günde 20 milyon kişi eşdeğerinde evsel atığın arıtılmadan deşarj edildiğini ekleyelim. Altyapının 10 katına zorlandığı bir habitatta doğa dengesi korunabilir mi? Bırakalım denize arıtma olmadan verilen atık suları, katı atıkların nasıl yönetildiğini biliyor muyuz? Yeni çöplükler, karada ve kıyıda çöp adacıkları oluşuyor.

    AMATÖR DENİZCİLİK VAHŞİ KAPİTALİZMİN KURALLARINA UYUYOR

    Covid-19 ile ilgili bir diğer dikkat çekici gelişme de amatör denizcilik ve deniz turizmi alanında yaşanıyor. Pandemi yazlık evlere olan talebi artırdığı gibi amatör denizciliğe yönelik yelkenli ve motorlu yat/gezi teknelerine talebi patlattı. Boat show’larda üç yılda satılan tekne sayısı neredeyse 1,5 yıl içinde satıldı. Kullanılmış yat/tekne alım satımı da geçen yıllara nazaran yüzde 110 artmış durumda. Bu durum amatör denizciliğimiz ve denizcilik kültürü açısından son derece önemli ve müspet bir gelişme. Ancak Ege’deki koy ve büklerin kullanılmasına yönelik olarak menfi etkilere sahip olduğunu burada vurgulayalım. Devlet bir türlü denizcileşemediğinden ve yıllardır teknelerin barınma sorununa kamu yararına marinalar ve bağlama limanları üzerinden çözemediğinden amatör denizcilik de vahşi kapitalizmin kurallarına uyuyor. “Millet parkları” kurulurken, “millet marinaları” kurulmuyor. Marinalar ateş pahası olduğundan (11m yelkenli için ayda 4000 TL civarında) yeni tekne sahipleri koy ve büklerde kendilerine yeni habitatlar oluşturuyor. Dünyada eşi olmayan koy ve büklerde kapasite sonuna kadar zorlanıyor. Amatör denizci ve yazar Ali Boratav’ın Oksijen Gazetesi’nde 21 Haziran 2021’de yayınladığı “Denizlerde izdiham çok, ama bir Deniz Anayasası yok” başlıklı makalesinde verdiği verilere göre; örneğin Göcek Koyu’nun demirleme ve bağlama yerlerinin tekne kapasitesi 950 olmasına rağmen geçen yıl pandemiden kaçış sürecinde günlük 2000 civarında tekne Göcek koylarını kullanmış.

    YENİ BİR YAŞAM TARZI: “TEKNEDE YAŞAMAK”

    Ulaştırma Bakanlığı istatistiklerine göre, amatör denizciliğe ve deniz turizmine yönelik Türkiye’nin 140 bin teknesi var. Boratav’a göre Cevat Şakir’le birlikte deniz gezginliği kültürünü başlatan Azra Erhat’ın “Mavi Yolculuk” kitabını kaleme aldığı 1970’lerde, sadece birkaç mavi yolculuk teknesi varken, 1980’lerde birkaç yüz, bugün ise 4000 gulet, 2000 günübirlik gezi teknesi var. Bu sayıya 14 bin civarında 9 metre üstü özel tekne ve 500 büyük özel yat ile marinalarımızda kalan 10 metre üzeri 6000 yabancı tekneyi de eklersek Ege koy ve büklerine talep patlamasını görebiliriz. Çanakkale’den Antalya’ya uzanan kıyı şeridinde gulet tipi büyük tur teknelerin kullanabileceği kabaca 250 koy ve bük içinde 150’e yakın koyun halen kullanılabileceği göz önüne alınırsa, nadide koylarımızın kapasitesinin sınırları artık zorlanıyor. Ege’deki koy ve büklerimizin tekne demirleme/barındırma kapasitesi düşerken tekne sayısı ve doğal liman ve koylarda bağlanmak isteyen tekne sayısı artıyor. Burada da karşımıza yeni bir kavram çıkıyor: “Teknede Yaşamak”. Covid-19 sonrası teknede yaşayanların sayısı kabaca ikiye katlandı. Bir daha tekrar edelim: Denizcileşen Türkiye için bu son derece güzel bir gelişme. Ancak burada önemli bir ayrıntıyı kaçırmayalım. Teknede yaşayanların önemli bir kısmı tekneyi bulunduğu liman veya koyda ikinci konut olarak hareket etmeden kullanıyor. Bu tip teknelerin özellikle Göçek gibi hem korunmalı hem de doğa harikası yarı kapalı deniz alanlarını seçmesi bu tip yerlerde doğa dengesini bozacak kadar yoğunlaşma ve yığılma yaratıyor. Karada çadır kurmanın ve hatta basit barakanın inşasının bile yasak olduğu koruma altındaki bölgelerde kışı denizde yaşayarak geçiren ve bir nevi Boat Office olarak kullanan sayısız tekne var!  Bu duruma bazı çevreler “dijital göçebelik” diyor. Bu tip tekne sahipleri gelişen tekne konfor sistemleri sayesinde karadaki alışkanlıklarını koruyor. Örneğin, şampuan ve deterjan kullanımı ya da tuzlu sudan tatlı su yapan makinelerde kullanılan kimyasallar gibi.  Bu konfor kolaylıklarının atıkları yarı kapalı durumdaki koy ve bükleri kirletiyor. Temizlenmesine fırsat vermiyor.

    DENGENİN ÖNEMİ

    O nedenle buradan hatırlatalım: Tekne, marina ve koy kapasiteleri arasında bir dengenin sağlanması mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Gerek demirleme ve tonoza bağlama gerekse ağaçları kullanarak kıçtankara olmak üzere bu tip koy ve büklerde aşırı kullanımın, koyların doğal dengesini bozmasını önlememiz gerekiyor. Her koyun veya bükün bir kapasite planı yapılmalı, kalış süreleri buna göre düzenlenmelidir. Aksi takdirde aynı anda kapasitesi 2000 olan bir koya 4000 tekne yığılırsa deniz çevresinde yaratacağı tahribat kontrol altına alınamaz. Doğa kendini yenileyecek fırsatı yaratamaz. Bu sürece bu kıyılarda son zamanlarda imara açılan yeni alanları katarsak facianın boyutu her halde anlaşılır. “Marmara ölüyor” diye yıllardır yazılıp çiziliyor. Sonuç ortada. Devlet tedbir almıyor. Geçim ve hayatını idame derdinde olan halkın çoğunluğunun ilgi alanında değil. Ancak sonuçlarına katlanacak olan gelecek nesiller. Tekrar hatırlatalım: En az jeopolitik alan kadar Mavi Vatan’ın doğasının üzerine titremeliyiz. Bunun için önce canlıları ve doğayı sevmeliyiz. Devlet acilen kıyı yönetimine yönelik yasaları çıkarmalı; koy ve büklerin kullanımına yönelik koruyucu prensip ve kurallar belirlenmeli; kıyı belediyeleri futbol takımlarına milyonlar akıtacağına atık arıtmalarını tamamlamalı; Ulaştırma Bakanlığı amatör denizciliğin barınma sorununu çözmeli; denize çıkanlar ve Ege’nin nadide koy ve büklerine gidenler şehirdeki konforlarını dizginleyebilmeli. Unutmayın, Sadun Boro 1965 yılında 10 metrelik Kısmet yelkenlisi ile dünyayı turladığında teknesinde tuvalet bile yoktu.☸

    (Türk gemi modelciliğinin en iyi isimlerinden, Avrupa çapında sayısız ödül sahibi Sayın Süleyman Alper’i 9 Temmuz’da Bodrum’da kaybettik. Allah rahmet eylesin. Ailesine, sevenlerine ve gemi modelcileri camiasına bu büyük kayıp için başsağlığı ve sabır diliyorum.)

  • Zor zamanların ilacı DENİZİ HAYAL ETMEK

    Zor zamanların ilacı DENİZİ HAYAL ETMEK

    Tutsaklık, insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Bu süreçte denizi hayal etmek ve onunla buluşmak, beden esaret altında olsa bile ruhu özgürleştirir. Hele hayal ettiğiniz deniz Mavi Vatan’ınız ise psikolojiniz daha da güçlenir.

    Denizin sonsuzluğu ve sınır tanımazlığı ruhları özgürleştiren etki yaratır. Durmak bilmeyen sonsuz devinimi ve hareketliliği evrensel enerjinin yansıması olarak cansız ve ruhsuz olan su ve rüzgâr ikilisine hayat verir. Fırtınada, sakinlikte, gece veya gündüzde ufuk çizgisi içinde ve ötesinde karşımızda canlı bir varlık vardır artık, onunla konuşursunuz. Deniz en zor ve karamsar zamanlarda dinginlik ve huzura geri dönüşü, en güzel ve mutlu anlarda da az sonra bile olsa fırtına ve karanlığın başlayacağını size öğretir. Sizi hayatın her türden sürprizine alıştırır; kolay veya zor, sade veya karmaşık, tek veya çok seçenekli sonsuz karar alternatifleri ile yaşamayı becermemize en büyük katkıyı sağlar. Risk yönetimini en uç örnekleriyle öğretir. Nihayetinde geminizle su alma, parçalanma, batış ve ölümün sınırında dolaşma evresini aşabileceğimizin sabır, metanet, akıl, bilgi ve kendine güven ile gerçekleşeceğini; güzel ve mutlu günlerde ise ancak ve ancak zor günlere zihnen ve bedenen hazır olmanız gerektiğini, hazcılığın ve hazırlıksızlığın tuzağına düşmemeyi öğretir.

    DENİZCİ, DOĞANIN VE İRADESİNİN REHİNİDİR

    Denizdeki yaşantı başta doğa ile mücadele, daha sonra dar bir alanda diğer insanlarla birlikte yaşamak, sevdiklerinizden, kişisel konforunuzdan ve önceliklerinizden haftalarca, bazen aylarca ayrı kalmaya katlanmak demektir. Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizciler, özgürlüğünden bilerek geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o denizci, doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Her an boğulma tehlikesinin olduğu bir ortamda, yüksek güç gerektiren bedensel faaliyetler ve en önemlisi mutlak yalnızlıkla baş başadır. Önce kendisiyle giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır. Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz, iradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler, tutsaklık hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler. Bahriyeli için tutsaklık fırtına ve ağır denizlerle mücadelenin bir başka şeklidir. Ancak bu mücadeleyi kazanmak için denizle ruhsal etkileşim ve bütünleşmek gerekir. Kısacası, onu sevmeniz gerekir.

    HASDAL VE SİLİVRİ GÜNLERİ

    Deniz karşılıksız sevilir. Ben de onu karşılıksız sevdim. Çok şanslı idim. Hem denizci bir ailede hem de deniz kıyısında Boğaziçi’nde hayatla tanıştım. Sekiz yaşında sandalım, 15 yaşında yelkenlim oldu. Yaşıtlarım çelik çomak oynarken, ilkokulda gemi maketleri yapmaya başladım. Daha sonra meslek olarak denizciliği seçtim ve 2012 yılının ağustosuna kadar 40 yıl Cumhuriyet Donanması’nın üniformasını şerefle taşıdım. Kırk yılın sonunda, gücünü yalan ve iftiralardan alan FETÖ kumpası ile iktidar, muhalefet ve parlamentonun sessizliği altında 4 Ağustos 2012 tarihinde Balyoz Davası ile tasfiye edildim ve çok sevdiğim bahriyemden ve savaş gemilerinden ayrılmak zorunda kaldım. 11 Şubat 2011 ile 19 Haziran 2014 arasında, üç buçuk yıl boyunca tutsaklık günlerimi geçirdiğim Hasdal ve Silivri isimli beton gemilerde zorlu bir deniz seyrine katıldığım kabullenmesiyle hapishane günlerimi denizdeymiş gibi geçirdim. Bu beton gemilerin en önemli özellikleri, hiç sallanmamaları ve varış limanının belirsizliğiydi. Değişen tek şey, zaman ve gök cisimlerinin hareketleri oldu. Hasdal ve Silivri’de deniz özlemimi gidermek için üç şeyle uğraştım. Birincisi kitap okumak ve yazmak, ikincisi gemi maketleri ve diyaromalar yapmak, üçüncüsü de görebildiğim tüm gök cisimlerini incelemeye çalışarak göksel, diğer adıyla astronomi seyrindeki kullanımlarına yönelik pratik uygulamalarda bulunmaktı. Hasdal ve Silivri’de 2000 sayfaya yakın kitap yazdım. Bu şekilde 2013 sonrasında Kırmızı Kedi Yayınevi ve Pankuş Yayınları etiketleriyle yedi kitabım okuyucu ile buluştu.

    UMUDUN RENGİ MAVİDİR

    Tutsaklık, insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Bu süreçte denizi hayal etmek ve onunla buluşmak, beden esaret altında olsa bile ruhu özgürleştirir. Hele hayal ettiğiniz deniz Mavi Vatan’ınız ise psikolojiniz daha da güçlenir. Karadeniz’i hırçın, heyecanlı ve şiddetli dalgaları arasında Kurtuluş Savaşı tarihimizdeki onurlu yeri ile; Atatürk’ün “Gözüm Sakarya’da kulağım İnebolu’da” sözü ile hatırlarsınız. “Sen olmasan olmazdık” dersiniz. Marmara Denizi’ni hayal ederken 13 Kasım 1918 sabahı İstanbul’u işgale gelen 55 parçalık çirkin düşman donanmasını ve Mustafa Kemal’in aynı gün Kartal İstimbotu güvertesinde yaveri Cevad Abbas’a söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözü ile hatırlarsınız. Türk Boğazları’nı Lozan’ın ikiz kardeşi Montrö Sözleşmesi ile hatırlar, bu abide sözleşmeye sadakatiniz ile kıvanç duyarsınız. Ege’yi, o birbirinden güzel, sakin, cennet koy ve bükleri ile düşler, donanmasız Osmanlının tek kurşun atmadan bağrımıza saplanmış, Anadolu yarımadasının ayrılmaz parçası ada adacık ve kayalıkları Yunanistan’a terk etmiş olmasının acısı ile kahrolursunuz. Mevcut durumda Ege’nin açık deniz alanlarının ve hakkımız olan kıta sahanlığının bir santimetre karesinden bile vazgeçemeyeceğimizi haykırırsınız. Akdeniz’i ebedi başkomutan Atatürk’ün “Ordular, ilk hedefiniz” buyruğu; 20 Temmuz 1974 günü Girne’de tutulan kıyı başı ve Türkiye’nin 21. yüzyıl jeopolitiğindeki emsalsiz rolü ile hatırlarsınız. Sonunda da “Evet hapisteyim. Ailemle ve sevdiklerimle birlikte acı çekiyorum. Ama Mavi Vatan ve Atatürk için buna değer” dersiniz.

    Ünlü yazar Sabahattin Ali “Aldırma Gönül” şiirinde ne diyor? “Görmesen bile denizi /Yukarıya çevir gözü/Deniz gibidir gökyüzü/Aldırma gönül, aldırma”

    Zor zamanlarda doğru, haklı ve tutarlı rotadan çıkmayanlar, döneklik göstermeyenler, gemisini ve mürettebatını her fırtınalı seyirden emniyetle limana döndüren kaptan gibi, geleceğe daha güçlü ve daha tecrübeli çıkarlar. Denizi hayal etmenin bile direniş gücünüze güç kattığı şartlar altında mücadeleci ruhunuz daha da olgunlaşır. Çeliğe su verilircesine, yeni fırtınalara göğüs germeye her zamankinden daha da hazır olursunuz. Son olarak eklemeliyim ki, deniz ve gökyüzü mavidir. Karanlık bulutlar, yıldırım ve şimşekler, yüksek ve zorlu dalgalar illa ki geçer. Ve kara bulutların arasında en başta küçücük bir yırtılma ile mavi gökyüzü ortaya çıkmaya başlar. O küçücük mavi cep büyür, büyür ve sonunda mavi dünya karanlığı yener. Unutmayın, umudun rengi mavidir. ☸

  • Denizdeki büyük sorumluluğumuz CAN KURTARMAK

    Denizdeki büyük sorumluluğumuz CAN KURTARMAK

    Karada yaşayan bir tür olan insanın denizde uzun süre canlı kalması zordur. Savaş zamanı dâhil insanlık tarihinin en eski uygulamalarından biri, denizde hayat kurtarma geleneğidir.

    Arama ve kurtarma sorumlulukları içinde can kurtarmak, her gemi komutanının/kaptanının ve sahildeki yetkili veya gönüllü tüm kuruluşların asli görevidir. Denizde hayat kurtarma geleneği, savaş zamanı dâhil insanlık tarihinin en eski uygulamalarından birisidir, ücrete tabi değildir. Eğitimli bir insan üç gün susuzluğa, üç hafta da suyu varsa açlığa dayanabilir. Bu sebeple batan bir gemiye ya da denize düşen bir insana yapılan arama ve kurtarma harekâtında zaman en önemli faktördür. Bazı devletler arama ve kurtarma uygulamalarında haklı bir üne sahiptir. ABD, İngiltere, Fransa ve Avustralya bu alanda öne çıkan denizci devletlerdir. Beni en çok etkileyen ülke ise Avustralya’dır, ülke sularında yıllar önce yaşanan bir olay nedeniyle.

    VENDÉE GLOBE’DA BULLIMORE HADİSESİ

    1997 yılında dünya çevresini durmaksızın turlayan Vendée Globe yarışında bir olay meydana geldi. 9 Ocak 1997 günü bu yarışa katılan İngiliz skipper Tony Bullimore’un teknesi Avustralya’nın Perth limanından 1300 mil (2500 km) uzakta saatte 90 knot (162km) hızla esen fırtınada önce direğini kırdı, sonra da alabora oldu. Bullimore 20 metrelik teknede, kuru bir alanda sıkışmış şekilde hayatta kaldı. Devrilme esnasında teknede bulunan Uydu temelli Arama Kurtarma sistemi COSPASS/SARSAT’ın portatif EPIRB cihazı suyla temas eder etmez acil durum sinyallerini otomatik olarak yaymaya başladı. Bu sinyali alan ve arama kurtarma alanından sorumlu Avustralya müdahale etme kararı aldı. Ancak 2500 km’lik mesafe çok uzaktı (Benzetme yaparsak Marmaris’ten kalkacak bir geminin Cebelitarık Boğazı yakınında bir noktaya kadar gidip ters dönmüş bir teknede tek bir kişiyi aramasına benzetebiliriz). Güney Okyanusu’nda deniz suyu ısısı 0 derece civarındaydı. Teknede bir kişi olduğu biliniyordu. Avustralya Donanması bölgeye gidecek tek aracın Perry Sınıfı (bizdeki Gabya sınıfı) firkateyn olmasına karar verdi. Ancak gidiş-dönüş 5000 km’lik mesafeyi bir firkateyn denizde yakıt ikmali yapmadan tamamlayamıyordu. Bu sebeple yanına bir de tanker verildi. Kaza mahalline, kalkışından 55 saat sonra varan firkateyn önce helikopterini kaldırdı. Fakat tekne ve civarında canlı izine rastlanmadı. Daha sonra ters dönen tekneye geminin can kurtarma botu işlevini de gören (RIB) bot yollandı. Teknenin karinası üzerine çıkarak çekiçle ses yaptılar. Bullimore devrilmeden 55 saat sonra sıkıştığı yerde ilk kez duyduğu seslere tekneye vurarak cevap verdi. Sonunda yaralı ve bitkin bir halde kurtarılarak firkateyne nakledildi. Kurtulmuştu. Bu kurtarma harekâtı sonrasında 13 Ocak’ta Perth/Fremantle limanına dönen firkateyni dünya medyası karşıladı. Elde edilen başarı doğaya karşı insanın mücadelesinde son nokta bir örnekti. Ben de görev nedeniyle bulunduğum ABD’de CNN tarafından canlı yayınla gösterilen bu buluşmayı izlemiş ve çok etkilenmiştim. 2001 yılında Türk heyet ile resmi bir ziyaret için Canberra’daki Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Shackleton’u ziyaret ettiğimizde makam odasında Londra Yat Kulübü’nün bir flaması baş köşede duruyordu. Dikkatim gözlerden kaçmadı ve olayı bilip bilmediğim soruldu. Ben de bildiğimi ve tebrik ettiğimi söylediğimde Shackleton çok mutlu oldu. Bu başarının sağladığı itibar çok büyüktü. Elbette bu başarı Avustralya veya ileri derecede denizci ülkelerde denizde can kaybı yaşanmadığını söylemeye yetmez. Mutlaka can kayıpları olur, olacaktır da. Ancak bunu asgaride tutabilmek ve özellikle yüzme bilmediği için denizde boğulma vakaları nedeniyle ölenlerin sayısını azaltabilmek çok önemlidir.

    BİZDEKİ ARAMA KURTARMA FAALİYETLERİ

    Ülkemizde denizde can kurtarma, Sahil Güvenlik Komutanlığı ile Boğazlar bölgesinde Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü sorumluluğundadır. Sivil gönüllü girişimler de var tabii. Ancak sayıları denizci ülkelerde olanlardan kıyaslanamayacak kadar az. En önemli örnek, 1993 yılında merhum Amiral Varol Atalay tarafından kurulan Denizciler Dayanışma Derneği’dir. 2000’den itibaren “Kıyıdan Ufka Emniyet, Denizde Gönüllü Kurtarma (DAKSAR)” adı altında, denizde can emniyetine yönelik olarak Kalamış, İstanbul’da faaliyet gösteren bu dernek, sadece son 20 yılda 1000 civarında gönüllü yetiştirdi. İstanbul kıyıları ve açıklarında bugüne kadar 8 teknesiyle 3000’e yakın kurtarma harekâtı gerçekleştirerek 574 hayat kurtardı. Benzer bir girişim Bodrum’da da BDK (Bodrum Denizde Kurtarma) adı altında çalışıyor. Bu derneklerin ana işlevi, denizde tekneleri ile acil durum yaşayan amatör denizcilere yardım sağlamaktır. 8333 km kıyı şeridi olan ülkemiz için bu sayılar son derece yetersizdir. 12.500 km kıyı şeridi olan İngiltere’de toplamda 17 ayrı denizde can kurtarma gönüllü kuruluşu mevcut. Bunlar içinde sadece Royal National Lifeboat Institution (Kraliyet Milli Cankurtaran Botu Teşkilatı) en küçük kıyı köyünden en büyük liman şehrine kadar 286 istasyona; her havada kullanılabilen can kurtarma botlarına ve bu botları kullanacak 16 bin gönüllüye sahip. Yani İngiltere kıyılarının her kilometresinde gönüllü kurtarıcılar var.

    ACİL TEDBİRLER VE YENİ GİRİŞİMLER ŞART

    Denizde can kurtarmaya yönelik olarak devletin alması gereken acil önlemler söz konusu.  Öncelikle havada 35 mil (knot) rüzgâr sürati üstünde de kurtarma harekâtı icra edecek helikopterlere ihtiyaç var. Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın AB 412EP’ler ve taşıdığı kurtarma dalgıçları çok iyi eğitimli olsalar da, rüzgârın hızı görevi engellediği sürece işe yaramazlar. Diğer yandan Sahil Güvenlik’te en ağır deniz şartlarında devrilse bile kendini düzeltebilecek (self righting) 20 metrelik arama/kurtarma botlarının sayısı artırılmalıdır. Ayrıca artık son derece gelişen meteoroloji ve hava tahminleri olanakları kullanılarak, büyük fırtına beklendiğinde Liman Başkanları rüzgâr altında kıyıya yakın demirli olan eski ve bakımsız, güven telkin etmeyen gemileri sürüklenme, karaya oturma tehlikesine karşı uyararak ya açık denize çıkmaya ya da civarda korunaklı liman varsa oraya sevk etmeye davet etmeli; çevreye tehdit oluşturacak tehlikeli yük taşıyorsa bu alternatifler kolluk yetkisi kullanılarak uygulatılmalıdır. Aynı durum İstanbul Boğazı’nda Kilyos açıklarında güneye geçiş için bekletilen gemiler için de geçerlidir. Yıllardır bu bölgede Boğaz geçişi için sıra beklerken fırtınaya yakalanıp demir tarayıp karaya oturan ve can kaybı yaşayan gemiler oldu. Önemli bir tavsiyemiz de DAKSAR benzeri gönüllü kuruluşların sayısının artırılmasına yöneliktir. Bu tip gönüllü can kurtarma teşkilatları kıyısı olan her il ve ilçede olmalıdır. Her vakaya sahil güvenlik yetişemez. Türkiye’de binlerce sivil toplum örgütü var. Bu kuruluşları DAKSAR modelinde yeni istasyonlar kurmaya davet ediyorum. Devlet de bu girişimlere en azından mekân tahsisinde yardımcı olmalıdır. Denizde can kurtarmak büyük bir sorumluluktur ve başarıldığı takdirde emsalsiz bir prestij sağlar. Tüm denizcilere sakin denizler, insaflı fırtınalar diliyorum.☸

    Istanbul, Turkey – March 13: Sea Rescue Team saves a man who drowned in the Bosphorus sea on March 13, 2010 in Istanbul, Turkey.