Etiket: Yacht

  • Zart zurt mevzular

    Zart zurt mevzular

    Önümüzdeki yazın en önemli konusu bence tekne sahiplerinin teknede kalış süreleri. Yurtdışına çıkış yapılamayan bir yaz daha olursa, teknelerdeki mürettebat isyan bayrağını açabilir.

    Geçen yaz olduğu gibi altı aya kadar uzayan teknede kalış süreleri bu sene tekrarlanacak mı? İşi abartıp Aralık ayında Göcek’e tekneye gidenler gördük. İki, bilemedin üç ay çalışmaya alışmış personel için zorlu günler devam edecek gibi duruyor. Her koy, her köşe tıklım tıklım olduğu için seyir yapmadan sürekli servis yapılarak geçirilecek bir yaz daha. Geçen sene ülke genelindeki ekonomik sıkıntılar ve olağanüstü pandemik durumda bile tekne satışları patlama gösterdi. Beraberinde bahçeli evler ile yazlık evlerde korkunç bir talep patlaması yaşandı. Yazlık ev fiyatları saçma sapan bir hâle geldi. Kiralar İstanbul’u, İzmir’i geçti. Bodrum’da iki göz bir odanın kirası 6 bin liradan başlıyor. 2 milyon liraya satılan evlerin fiyatı 3.5 hatta 4 milyon oldu. Kışın bile boş ev bulmak imkânsız oldu. Bu balon eninde sonunda patlayacak ama bu yaz da aynı senaryo devam edecek gibi. Yazlık ev fiyatları uçuk bir hâl alınca yine dönüp dolaşıp tekne alma alternatifi gündeme gelecek. Yeryüzünde vergisiz tekne alınan tek yer olan ülkemizde, bu alternatif insanlara çok çekici geliyor. Yeni çıkan kanunla ikinci el teknelere de, bağlı bulunan bakanlıktan uygunluk belgesi alma şartı ile ithal edilip, sembolik yüzde 1 KDV ile Türk bayrağı çekilebilecek. (Bu uygunluk belgesinin şartları vs. bu yazıyı yazdığım esnada kimse tarafından bilinmiyordu.)

    BİR ÇITIR DEĞİŞİKLİK

    Parayı bulan tekne almaya koşacak, kuralsızlıklar denizimize yeni görgüsüzler eklenecek. Bu yaz kıçtankara sevdalısı yatçılarımızın alargada durmaya alışacağı bir sene olabilir. Ben açıkçası koylarda, geçen seneyi aratacak bir yoğunluk bekliyorum. Geçen sene sonunda koylardan çöp toplayan teknelerin halini gördükçe bu iş nereye varacak diye merak ediyordum, bu sene canlı şahidi olacağız inşallah. Bozburun ve Hisarönü koylarını ve işletmelerini tarihi bir yaz beklediğini söylemek falcılık olmasa gerek. Hazırlıklarını ona göre yapmalarında fayda var. Göcek ve Bodrum zaten fuller fulü, güzeller güzeli olmaya alışık. Kaş, Kalkan tarafında ise sürprizler olabilir. Her ne kadar bizim yatçılarımızın büyük çoğunluğu Göcek’ten çıkmaya bile üşeniyor olsalar da bir çıtır değişiklik yapmak isteyebilirler. Koylarda artacak olan sadece yoğunluk, kirlilik, görgüsüzlük değil, jeneratör satışlarında da patlama bekliyorum. Bu kadar uzun süreler teknede kalınmaya devam edildiği için isyan eden sadece mürettebat olmayacaktır. Su yapıcılar ve jeneratörler de onlara eşlik etmekten geri kalmayacaktır. Denizdeki açgözlü görgüsüzlüğün sembolü haline gelen, gittikçe boyutları ve çalışma saatleri uzayan market gemileri, eski Boğaz vapurları veya arabalı vapurları satın alıp getirirlerse şaşırmayacağız. İğrenç ışıklarını yakıp o güzelim koylardaki doyumsuz gecelerin içine etme saygısızlığını geliştireceklerdir. Çöp yığınları ile dolu teknelerin rezilliği sabahlarınızın içine etmeye devam edecek.

    RIB İLE KONSOMASYON

    Bu arada son yıllarda cılkı çıkan bir konu da RIB’ler. Yani halk diliyle lastik botlar, zodiac’lar, ama bunlar iri kıyım olanları. 10 sene evvel sadece üç beş teknenin yanında olan bu iri kıyım botlar gereklilik ve kullanım alanının dışına hızla çıkmış; sıkılgan, içi içine sığmayan yat sahiplerinin koylarda harıl harıl gezip ambiyans yapma aracı hâline gelmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise koylardaki aşırı yoğunluktan tekneyi kaldıramadığınız için bir yere gidip gelme için gerekli hale gelmiştir. Teknelerin mevcut tender’ları uzak koylardan gidip gelme için eziyetli olduğundan bu iri kıyım botlar ihtiyaç gibi gözükmektedir. Ama iş sidik yarışına dönmüş durumda. Daha bu sene aldığı botu seneye büyüten mi ararsınız, her gün çıkıp boş boş bir o yana bir bu yana gazlayan mı istersiniz, kendi teknesindeki ahali yetmeyip diğer teknelerden adam toplayıp müziği sonuna kadar açıp konsomasyona çıkan mı istersiniz, 10 mil mesafedeki şehre bakkala gönderen mi ararsınız, bir trafik bir trafik… Bakkal alışverişinin üç katı benzine gidiyor ama olsun. Kaptanlar da işe uyandı Cadillac gibi bot dururken niye teknenin küçük botu ile vura vura gitsin. Popüler koylarda her 5 dakikada bir ZAAARRRT diye bir ses. Botların biri gidiyor, biri geliyor. Zannedersin İstinyepark’tayız. Türk erkeği için gaz pedalı, gaz kolu bir ihtiyaçtır. İlla gazlayacak. Gazlamalı arabalarda vergi çoğalınca fiyatlar dünya standartlarında mantıksızlaştı ama bu vergisiz RIB’ler imdada yetişti. Bu RIB tuzağına yıllar evvel ilk düşenlerden biriyim onu da itiraf edeyim. Ama gereksiz bir fantezi olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Kullanım amacım günübirlik uzak bir yere ve yakın Yunan adalarına gitmek dışına çıkmadı. Bakkala göndermedim hiç. Bilhassa yapılaşma olmayan ıssız koylarda teknecilik ruhu ile uyuşmadığına karar verdiğim gün satıp kurtuldum. Neyse kendimi konudan dışarı çıkarayım. Minimum 40 knot ile körfezlerde dolaşıp koyların önünden avaz avaz geçen bu arkadaşlar da şapkayı önüne alıp düşünsün.

    140-150 knot ile hız denemeleri yapan seçkin bir zümre de var. Onlar hâlâ azınlıkta ama karambole gitmesinler. Bu arkadaşların her gün düzenli antrenmanları var. Tufan oluyormuşçasına bütün körfeze yayılan bir patlama ile gök gürültüsü arası sesler çıkararak dehşet saçıyorlar. Allah korusun çok çok tehlikeli ve cahilce bir iş yapıyorlar. Bunun şakası yok. Bu iş 2×300 beygir RIB’le konsomasyon yapıp koydaki tekneleri dalganla dürtmeye benzemez. Ölümcül sonuçları olur. Çok meraklıysan git Miami’de yarışlarına katıl.

    Bakın arkadaşlar bu yatçılığın yaşlılığı da var. Düşünsene yaşlanmışsın, fazla insan görmeye bile tahammül edilemeyen yaşlardasın, jeneratör sesine bile gıcık kapacak yaşa gelmişsin, sabah kahveni içerken ZAAARRRT diye bir bot kalksa 5 dakika sonra ZAAARRRT diye bir başka bot gelse ve bu her 5 dakikada bir tekrarlansa ki sen o yaşa geldiğinde o 5 dakika saniyelere kadar düşecek bu gidişle. Kabataş iskelesindeki büfeci gibi oturursun teknende.

    AMAN SEN DE

    Neyse marketlere dönecek olursak, bazılarının bunları okurken, “ne var canım bunda” dediğini duyar gibi oluyorum. “Ne güzel geliyor, biz de alışverişimizi yapıyoruz” diyebilirsiniz. “Gözlemeci, dondurmacı, ekmekçi, kuruyemişçi, meyvacı ve hatta masajcı bile geziyor” diyebilirsiniz. İşte bu noktada yatçılık kültürü dediğimiz, gittikçe yozlaşan olguya gelip dayanıyoruz. İşte bu ahval ve şerait içinde yatçılığın namusunu korumaya çalışmak, bu işin ruhunu anlamayanlar ile yazarak mücadele etmek bize dert olmuş durumda. Bu konu tekne kullanmayı bilmekten daha önemli bir hale gelmiştir ve muhakkak amatör denizci belgesi alırken okunan kitaplara detaylı bir şekilde konu edilmelidir. Tecrübeli yatçılarımızın da bu işin ruhuna sahip çıkarak “aman sen de” suskunluklarına son vererek “adam sen de” diye çıkışmalarını rica ediyorum. 2023’te aya gidiyoruz biz hâlâ koylarda HAAARRRT, ZAAARRRT… Ayıp oluyor beyler.

    Siz de çekin şu pis marketlerinizi koylardan. RIB’lerimiz var, online hazırlatırız siparişimizi, basar gaza gelir alırız ZAAARRRT diye.

    Haydi iyi yazlar. “Daha erken hayırdır” demeyin! Eee bu sene Mart’ta başlar tekneciler. ☸

  • YOSUN’un yeniden doğuşu

    YOSUN’un yeniden doğuşu

    2020’nin Nisan ayı içinde dünya gezgini yelkencilerimizden Türkan Yöney hanımefendinin telefonu geldiğinde, dünya okyanuslarını aşmış, 36 yaşındaki 12 metrelik bir yelkenlinin kaderinin değişeceğini bilemezdim. Yelkenlinin adı Yosun’du. Amatör denizcilerimiz arasında beşinci dünya gezginimiz merhum Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu’nun 1987-1995 tarihleri arasında çeşitli etaplarda tamamladığı dünya seyahatinin kahramanıydı. 

    ralp Akkoyunlu, Bruce Roberts 36 tasarımı teknesini New York’ta kendisi yapmış ve 1985 yılında suya indirmişti. 1987 yılında Karayipler’de Granada Adası’ndan başladığı dünya seyahatini 8 Ocak 1995’te adaya ikinci defa girerek, 202 günü denizde olmak üzere toplam altı yıl yedi ayda tamamlamıştı. Zira New York Üniversitesi’ndeki Bilgisayar Mühendisliği bölümündeki kürsü başkanlığı görevini terk etmesi mümkün değildi.

    KOŞULLU HİBE

    Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu, Yosun’u daha sonra Tahiti yakınlarındaki Raiates Adası’nda bıraktı. Emekli olma zamanı gelmişti. Yosun’u seyirlerine devam etmesi için Antarktika ve dünya gezgini yelkencimiz Osman Atasoy’un tavsiyesi ile Yeşim-Tonguç Tokol çiftine hibe etti. Hibenin iki şartı vardı: Yosun’un ismi değişmeyecek ve Yosun parayla satılmayacaktı. Tokol çifti, 2003 yılında Pasifik’i ve Hint Okyanusu’nu geçerek Yosun’u Türkiye’ye getirdi. Bu arada Akkoyunlu 2008 yılında Deniz Çingenesi ismi ile Yosun ile yaptığı dünya seyahatini kitaplaştırdı (Ataköy Marina Yacht Club Yayınları). Kitabının yayımından dört yıl sonra çok sevdiği denizlere ve hayata veda etti. Yosun ona hayat veren sahibinden uzak, 16 yıl boyunca Türk amatör denizcilik dünyasındaki hayatına devam etti. Pek çok gence yelken öğretti, denizi ve deniz hayatını sevdirdi. Tokol çifti yaşlanan Yosun’un yenilenme zamanı geldiğinin farkındaydı. Bu anlamlı emanetin yenilenmiş bir şekilde yani bir yaşam evresine başlaması için arayışa geçtiklerinde Türkan Hanım vasıtasıyla bana erişmiş oldular.

    PANDEMİDE BAŞLAYAN SÜREÇ

    Bu talep geldiğinde gerek merhum Akkoyunlu’nun hibe şartları gerekse 36 yaşındaki bu tarihi öneme sahip yelkenlinin amatör denizciliğe hizmet edebilmesini sağlayacak koşulları değerlendirerek, değişik alternatifler içinde Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü Başkanı Sermet Fındık’ı aradım. Onlara geçmişte hurda durumda bir kürekli kikin hibe edilmesini sağlamış ve bu kikin ünlü yat tasarımcımız Tanju Kalaycıoğlu’nun da katkısıyla Ülküm adıyla, yelkenli kik olarak muhteşem bir sanat eserine dönüşmüştü. Şimdi Yosun aynı kaderi paylaşacaktı.

    Kulüp Başkanı Sermet Fındık, Tonguç Tokol ile tanışıp, 1 TL bedelle ruhsatı kulübe ait olmak üzere Yosun’u devraldı. West İstanbul Marina’da 2015-2020 arasında karada kalan tekne ufak bir revizyonla yüzdürülerek Tuzla’ya getirildi. Yoğun restorasyon dönemi Mayıs 2020’de başladı. Bu süreçte önemli destekçiler bulundu. RMK Tersanesi, Jotun Boya, Aqua Motor, Bofor Denizcilik, Admiral Denizcilik, CSY Marin ve Nekton Bot destek vererek Yosun’un yeni hayatı için seferber oldular. Teknenin planı olmadığı halde, özgün donanım ve tasarım detaylarına sadık kalınarak ve en önemlisi pandemi şartlarında başlayan süreç, 700 adam saatlik emek sonucu 7 Ocak 2021 tarihinde tamamlandı.

    MUTLU SON

    Yosun, artık Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nün “amiral gemisi” statüsünde Türk amatör denizciliğine hizmet edecek. Onun dümenini tutan, ıskotalarını donatan gençler, geleceğin dünya gezgin adayları olarak Eralp Akkoyunlu’nun hayalini gerçekleştirmiş olacaklar. Tuzla’daki kulüp binasında ayrıca Eralp Akkoyunlu köşesi açılarak mümtaz denizcimizin hatırası da yaşatılacak. Ne mutlu merhum Akkoyunlu’ya, ne mutlu Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübüne. Kitabında merhum Akkoyunlu şöyle yazmıştı: “… Yosun yalnız kalıyordu. Her çekek yerinin bir köşesinde gördüğüm terk edilmiş tekneler benim içimi sızlatır. Yosun için böyle bir son düşünemiyorum…”  Yosun bu sonu görmedi.

    Bu arada Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nden de sitayişle bahsetmem gerekir. Spor Bakanlığı’na ve Türkiye Yelken Federasyonu’na bağlı bir spor ve yelken kulübü burası. Aynı zamanda Türkiye Ulusal Yelken Eğitim Programını uygulayan bir yelken okulu olarak 2018 Eylül ayında kuruldu. Kulüp üyelerinin destekleriyle restore edilen binanın denizcilik kültürüne destek olmak üzere kütüphanesi ve gemi modelciliği atölyesi de mevcut. Değişik sınıflarda 50 tekneye sahip olan kulübün asli amaçları arasında yelkenci sporcular yetiştirmek ve yetişkinlere deniz kültürünü aşılamak sıralanıyor. Kırka yakın lisanslı çocuk ve genç sporcuya sahipler. Ancak kulübün en belirleyici özelliği, uygulamalı ahşap tekne imalat atölyesine sahip olması. Bu yönü ile belki de Türkiye’deki tek örnek. Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nü gerek denizcilik kültürü ve su sporlarına gerekse Yosun’un yeniden denizlere dönüşüne katkıları; Yeşim ve Tonguç Tokol çiftini, merhum Akkoyunlu’ya verdikleri söze sadık kalarak Yosun’u hayatta tutmak için sarf ettikleri büyük gayretleri nedeni ile tebrik ediyorum. Böylesi yüce gönüllü, idealist kulüp, sivil toplum örgütü ve kişilerin güzel ülkemizde çok ama çok artmasını temenni ediyorum. Merhum Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu’yu Türk amatör denizciliğine katkısı nedeni ile takdir ve vefa ile anıyor, rahmet diliyorum. ☸

  • AŞI bizi pandemiden kurtaramayacak

    AŞI bizi pandemiden kurtaramayacak

    Pandemi gündemimizden düşmüyor. Bunun hayatımızın bir gerçeği olduğunu kabullenmemiz artık şart sanırım. Çünkü koronavirüsten kurtulsak bile başka pandemileri tetikleyebilecek daha büyük bir tehlikemiz var aslında: Ekosistem tahribatı. 

    Özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana doğaya verdiğimiz zarar farklı şekillerde farklı risklerle karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu seferki pandemiden belki aşıyla veya ilaçla kurtulabiliriz ancak henüz bilmediğimiz olası diğer pandemiler için yeni bir aşıyı beklemektense bir an önce ekosistem restorasyonuna başlamalıyız.

    “KENARLARIN” GENİŞLEMESİ

    Şu an yaşadığımız salgın, “zoonotik” dediğimiz, hayvandan insana geçen hastalık türünden. Ama bu yeni bir şey değil, son elli senedir yükselen ve çeşitlenen salgınlar vahşi yaşamdan çıkıyor aslında. Hatta bunu 11-12 bin sene öncesine dayandırmak bile mümkün, çünkü tarıma geçişle birlikte hayvanların evcilleştirilmesi bu zoonotik hastalıkların yolunu açmış oldu. Son yıllarda artmasının sebebi ise tamamen insan faaliyetleri. Orman tahribatı, ağaçların kesilmesi, yangınlar, kerestecilik, tarım, çiftçilik, kentleşme, yol yapımı… Bu gibi aşırı nüfus artışıyla daha da çoğalan faaliyetler vahşi yaşamla etkileşimi sürekli artırıyor. Yaban hayatın ekosisteminde kenarlara ulaşıyoruz ve o kenarları daha da genişletiyoruz. Bu arada buna gerçekten de “kenar” deniyor. Yani mesela orman ile şehir arasında kalan geçiş bölgesine basit bir tabirle “ormanın kenarı” diyebiliriz. Ve işte buralara arazi açtıkça, yol yaptıkça, bu örnekler çok çoğaltılabilir. Kısaca yapılaşmayı artırdıkça diyelim, bu kenarları genişletiyoruz ve vahşi yaşamla bağlantımızı da beraberinde artırmış oluyoruz.

    EKOSİSTEM TAHRİBATI DAHA BÜYÜK BİR SORUN

    İnsanlarda bulaşıcı özelliği olan patojenlerin yüzde 61’i zoonotik, aynı koronanın çıkış noktası gibi. Son yıllarda ortaya çıkmış olan SARS, MERS, H1N1, HIV ve COVID-19 gibi yüksek seviyede zarara yol açan küresel salgınlar, hep insanların vahşi yaşamla etkileşimi sonucu bulaşan hastalıklar oldu. Aslında burada şunu demek istiyorum: Pandeminin bile önüne geçebilen çok daha büyük bir sorunumuz var. Çünkü bu minvalde baktığımızda aslında pandemi, ekosistem tahribatının bir alt kolu desek yanlış olmaz; sonuçlarından bir tanesi yani. Dolayısıyla bizim ilk sıraya koymamız gereken tedbirler ve yöntemler, ekosistem üzerine olmalı. Ancak tam tersine teknolojiyle, endüstrileşmeyle gitgide ormansızlaşıyoruz, sularımızı kirletiyoruz, kenar etkisini yok ediyoruz. Aynı iklim değişiminin sonuçlarından biri olan mevsim geçişlerinin yok olması gibi vahşi yaşamla şehir arasındaki geçiş bölgelerini de deforme ediyoruz. Tüm bunlar yarasa gibi veya primatlar, başka hayvanlar gibi normalde hiç karşılaşmayacağımız canlı türlerinden hastalık kapabildiğimiz bir döneme getiriyor bizi. Ve her geçen yıl dünyanın ortalama sıcaklığı artarken, kuraklık, kasırga, yangınlar gibi ekstrem olaylar meydana gelirken bu dönemi göz ardı etmek imkânsız olmalı.

    KÜRESEL ISINMADA TEHLİKELİ EŞİK

    Henüz geçen yıl, 2020, daha çok salgın konuşuldu ama aslında tam bir felaketler yılıydı. Fırtınalar daha sık ve yoğun yaşandı. Şiddetli ısı dalgaları oldu. Orman yangınlarının nadiren görüldüğü yerlerde bile kuraklık ve sıcak havadan dolayı yangın çıktı. Örneğin, uydu verilerine göre Rusya’da 190 bin kilometrekarelik alan yandı; bu yüzölçümü yaklaşık Yunanistan kadar olan bir ülkeden daha büyük bir alanın kül olması anlamına geliyor. Aynı sırada, Ural Dağları’ndaki bir koruma alanında beklenmedik şekilde bir dizi yangın çıktı, on yıldır yangın görmeyen bir yerde. Kasırgalar mesela. Rekor sayıda kasırga meydana geldi geçtiğimiz yıl. Öyle ki, isim listesi tükendi. Amerika’da kasırgalara isim vermek meşhurdur, bilirsiniz. Ancak Atlas Okyanusu’nda gerçekleşen kasırga sayısı otuza çıkınca alfabe yetersiz kaldı. Tabii bu da yeni bir rekorun bir nevi işareti sayıldı. Küresel ortalama sıcaklığımız sera gazı emisyonları mevcut şekilde devam ederse, 2030 ile 2052 yılları arasında 1,5 derece sınırını geçecek. Uzun lafın kısası, gidişata bir dur demek farz oldu. Evet elbette doğada hava olayları, afetler, yangınlar olacak ama asıl kendi yarattığımız sorunlar daha yıkıcı etkilerle karşımıza çıkıyor. Ve bunlar için yapabileceğimiz şeyler de var. ☸

  • Lodestone’dan GPS’e navigasyonun tarihi

    Lodestone’dan GPS’e navigasyonun tarihi

    Pandemiden tıkıldığımız evlerde, gelecek yaz hayalleri kurarken, bizden asırlar önce, önündeki sonsuz mavinin ötesini hayal eden, cesur navigatörlerin lodestone’dan GPS’e uzanan serüvenine bakalım. Bugün bize Mr. Navionix “sen küçük oku takib et, kafanı yorma” dese de becerilerimizi canlı tutalım derim, ne zaman nerede ihtiyacımız olacağını bilemeyiz.

    Navigasyon, çeşitli yöntemler kullanarak nerede olduğunu bulmak ve gitmek istediğin yere ulaşma sanatı olarak tarif edilir. Bir zamanlar tam anlamıyla beş duyusunu kullanarak yönünü bulan insan, muhteşem aklıyla keşfettiği araç gereçlerle gittikçe sanattan uzaklaşıp ilme yaklaştı. Bugün navigatör elindeki akıllı telefonun verdiği datayla tartışamaz. Günümüz Navigasyonunu da artık ilim olarak tarif etmek bence daha doğru olur. Elinde sextant’la bulduğu mevkiyi GPS’in verdiğine tercih edecek birini tanımıyorum. Zaten bir gemide müsaade de edilmez. Ben denizin sakin olduğu zamanda yaptığım rasatlarda 1 milin altına nadir inebildim. Gece karanlığında bizi dar boğazlardan akıllı telefonla geçiren teknolojiye teşekkür ederken, marketteki kasiyer, paranın üstünü kasaya bakmadan hesaplama yeteneğini kaybettiği gibi, bizim için her şeyi yapan harita programlarına sırtımızı dayayıp, becerilerimizi, duyularımızı körelttiğimizi birinci elden kendimde görüyorum.

    Hani havayı, denizi koklayan kurt denizciydik ya, artık gece karanlığında resifin üzerinde kırılan denizin sesini duymak, karanın kokusunu almak, liman girişindeki ışıkların hangisinin önde, hangisinin arkada olduğunu ayırt edebilmek için duyularım fazla mesai yapmıyor, çünkü Mr. Navionix “sen küçük oku takib et, kafanı yorma” diyor. Ama becerilerimizi canlı tutalım derim, ne zaman nerede ihtiyacımız olacağını bilemeyiz. Pandemiden tıkıldığımız evlerde, gelecek yaz hayalleri kurarken, bizden asırlar önce, önündeki sonsuz mavinin ötesini hayal eden, cesur navigatörlerin lodestone’dan GPS’e uzanan serüvenine bakalım.

    NAVİGASYON’UN TARİHİ

    Bugün denizlerde kaybolmadan dolaşabilmemizi mümkün kılan modern navigasyon, bizden önce gelenlerin omuzlarında bize ulaştı. Antik astronomlar gök bilgilerini aktardılar. Haritacılar okyanusların, bilinmeyen diyarların haritalarını çizdiler. Matematikçiler, ilim insanları denizcilerin yollarını bulmaları için aletler ve teknikler icat ettiler. Cesur maceraperestler bu bilgilerle denizlere açıldılar, yeni dünyalar keşfettiler, haritaladılar. Böylece ilerleyen navigasyon, peşinden medeniyeti de sürükledi. İlk navigatörler kıyıyı takip ederek hedeflerine ulaşıyorlardı, ellerinde eğer varsa, daha önce gidenlerin çizdiği portolanlar, kıyıda göze çarpan noktaları kullandılar, el iskandili ile derinlikleri, basit aletlerle mesafeleri ve yönleri gözlemleyerek kıyı denizlerinde dolaşabildiler.

    Astronavigasyon tekniklerindeki gelişmeyle navigatörler kendi seyir rotalarında geliştirdikleri aletlerle güneş ve yıldızların ufukla açısını ölçerek, hangi enlemde olduklarını hesaplayabildiler. Hangi boylamda olduklarını bulmaları için daha bir süre bekleyeceklerdi. O cesur denizciler tam olarak nerede olduklarını henüz bilemiyor, yegâne çare “dead reckoning (DR)” parakete seyrine başvuruyorlardı. Bu teknik çok düzgün rota tutmak, jurnal ve haritada titiz kayıt gerektirir. Günlerce süren uzun seyirlerde yapılan hataların sonucu, en hafifi, seyri uzatmaktan, en kötüsü de seyri hiç istemediğin kadar çok kısaltarak felaketle sonuçlanıyordu. Kelebek’in “Maiden Voyage” acemilik devrimin tavan yaptığı ilk seyrinde oğlum ve bir arkadaşımla Florida’dan Karayip’e inerken, zamanın en kral seyir aleti Loran C, kuzeyde birkaç metre farkla fix verirken, Bahamalar’ın güneyinde kapsama alanından çıktığımız için mesaisini bıraktı. Motoru da ıssız sayılabilecek bir adada kaybetmemiz üstüne tüy dikti. Burada Amerika’ya dönmek çok zor. Gemi mezarlığı olarak ünlü, acayip akıntıların olduğu Turks & Caicos Adaları sığlığından yelkenle haritada bir Asteriks işareti olmadan geçip Dominika’ya ulaşmak için iki üç gün DR (dead reckoning) parakete seyrinden başka çaremiz yok.Dümende olan üç saatlik vardiyasında her saat rüzgâr ve akıntıyla rotasından ne kadar kaydığını kaydedip, gerçekçi olarak hangi rotaya ne süratle gittiğini, yeni gelene aktarıp onun hatayı kompanse etmesini sağladı. Sığlıklar ve karışık akıntılar içinde yaptığımız seyir, Puerto Plata limanını işaretleyen, tam arkasındaki yüksek İzabel Dağı’nı tam karşımızda görünce mutlu sonla bitti. Sonraki uzun seyirlerde Kelebek’te fix’ler arasında daima DR tutuldu. Eğer SATNAV havlu atarsa veya güney yarımkürede 6 saate uzayan uydunun keyfi olmayıp fix vermediğinde son olarak 1 saat önce nerede olduğumuzu doğruya yakın biliyorduk. 20. yüzyılda uçakların gelmesiyle, gelişen navigasyon sahasında istekler arttı. Hesaplamalar artık gemilerin değil uçakların süratine cevap vermeliydi. Önce “radio navigasyon” devri geldi. Bilgisayarın bulunması ve uzaya uyduların atılması ile “elektronik navigasyon” denizde, karada, havada ve uzaydaki seyirleri benim denize çıktığımda hayal edemeyeceğim seviyeye ulaştırdı. Astronavigasyon gemide kullanılabilen kronometrenin icadı sayesinde boylamın hesaplanmasıyla navigasyonda çağ atlamıştı ama gemide kolay da, kaba denizde zıplayan küçük teknelerde rasat yapmak hâlâ kolay değildi. Global Positioning System (GPS) şimdilik noktayı koydu gibi. Bu gelişmeleri ileride inceleyeceğiz. Günümüz navigatörleri denizleri, göğü arşınlar, uzayı keşfederken, güvertede yıldızları yönünü bulmak için değil, romantik bir gecede gönlünü eğlendirmek için seyredecek.

    DAİMA BİR REFERANS NOKTASI GEREKLİ

    Elektronik navigasyonun kumandayı ele geçirdiğinde, Mr. Garmin veya diğer Mr’lerin “Sen buradasın. Gitmek istediğin yere x rotada, şimdiki süratinle x saatte varacaksın, otopilot da seni oraya götürecek, gözünü aç bir gemiye toslama” direktifleri verdiği devrimizden önce gelenler, “neye göre neredeyiz, neye göre nereye gidiyoruz?” sorusuna cevap bulmak zorundaydılar. Hesaplarını daima bir şeye, bir buruna, belirli bir şekli olan bir ağaca, sabit bir şeye göre yaptılar. Kafasını kaldırıp göğe baktığında gündüz, onu ısıtan altın sarısı büyük yuvarlakla, geceleri ortaya çıkan, her gün biraz büyüyen, sonra yavaş yavaş küçülen gümüş gibi daha küçük yuvarlak ve milyonlarca parıltılı noktaya hayran olmuştu. İçinden çıkamadığı her şey gibi önce onlara taptı. Daha sonra o parlak şeylerin bir düzen içinde gelip gittiklerinin farkına vardı. Yeni bir referans noktası buldu. O gök cismine göre gittiği yönü biliyor, avdan dönüşünde ormanda, çölde kaybolmadan mağarasına, evine dönebiliyordu. Astronomiye ilk adım atıldı. Astronomi, her toplumda önce kâhinler tarafından dini seremonilerde kullanıldı. Bir gök cisminin, yılın veya ayın belirli gününde nerede olacağını, nereye ışık vereceğini hesaplayabilmek kâhinlere büyük hava verdi. Orta Amerika medeniyetleri Mayalar, Aztekler çok ilerledikleri astronomi bilgilerini tapınakların ne yönde inşa edilmesine karar vermek, kehanetlerde bulunmak dışında bir sahada kullanmadılar. Meksika’daki Olmekler çok ileriydiler, Tulum’da çok güzel bir liman da yaptılar ama kıyıdan ayrılmadılar. Mavi küremizin üzerindeki insan grupları, yaşadıkları yöreye göre önlerindeki maviyi aşmak için değişik challenge’larla karşı karşıya idiler. Akdeniz denizcileri şanslıydı, kıyıdan kopmak zorunda değillerdi. Bizim denizde Antik Çağ’da başta Fenikeliler, eski Yunan, Roma, Kartaca denizcilerini görüyoruz.

    Ama okyanuslardaki adalardakiler?

    Hepsi “Oraya” varabilmek için detektif gibi doğanın sunduğu delilleri topladılar. Cesur ve akıllı navigatörler kendilerine göre yöntemler geliştirdiler. Bu navigatörler kabilede reisten sonra ikinci adam olarak çok saygın bir mevkide oturdular. Kon-Tiki macerasının tam aksine, büyük Polinezya göçü Tayvan’dan başladı. Güneydoğu Asya’dan uzaklaştıkça seyrekleşen, adalar arasındaki serüvenin kahramanı navigatörler, gündüzleri güneş, geceleri yıldızları takip ederken, babadan oğula, nesilden nesle aktarılan gözlemlerin, özel bilgilerin, kabilenin folkloru ve şarkıları ışığında; akıntıları, “swell” ölü dalgaların ana ve bir adaya çarptığında değişen yönünü, düzgün ticaret rüzgârlarını, balinaların, kuşların göç yollarını, kısaca denizi, göğü, doğayı okumasını öğrendiler.

    Navigatörler Güney yarım kürede “Southern Cross” Güney Haçı üzerindeki yıldızları, Kuzey yarım kürede “Polaris” Kutup Yıldızı’nın ufuktan yüksekliğini ölçerek, bulundukları enlemi hesapladılar. Her navigatörün kendi eli üzerinde bellediği işaretleri vardı. Ufuk üzerinde, parmağın eni, el dikine kullanıldığında, başparmak ufuktayken diğer parmaklar, üzerlerindeki eklemler derece olarak kalibre edilmişti, bu ölçüler o navigatöre özeldi. Gök cisimlerinden faydalanarak hedeflerine ancak 30-60 mil yaklaşabiliyorlardı (Biz Akdenizliler, hele Egeliler için bu kadar hata içinde toslayacağın birkaç kara parçası olabilir ama onların mesafeleri binlerle telaffuz edildiğini düşünürsek hiç de fena değil). Sonrasında nesillerdir öğrenilen, bilenen duyuları devreye giriyor, kuşları, ölü dalgaları, bulutları, adaya yaklaştıkça yüzen dal, yaprak, bir parça yosunun verdiği ipucunu gözlemleyerek yollarını buluyorlardı. Adalara yaklaştıkça önce adanın üstündeki bulut ipucu verdi. Yeni Zelanda’nın Maori dilindeki adı “Aetoaroa” Büyük Beyaz Bulut demektir. Pasifik geçişinde önce Markiz Adaları’nın volkanik, yüksek dağlarına takılan bulutları, Tuamotu gibi atollerin üstündeki bulutun altında turkuaz sığ denizin aksini görürsünüz. Diğer bir delil, kuşlardı hangi kuşun ne zaman avlanmaya gidip, ne zaman karaya dönmesi gerektiğini biliyorlardı, en faydalı olan kuş, “frigate” kuşu. Tüyleri ıslanmaz olmadığından denize konamaz, geri dönmek zorunda. Sabah avlanmaya giden kuşun uçtuğu yönün aksi, akşam da uçtuğu yön navigatöre adanın nerede olduğunu gösteriyordu.

    STICK CHART / ÇÖP HARİTA

    Pasifik’te dikkat çeken Mikronesyalı navigatörler ilk harita yapan ve kullananlar. Onların haritaları “stick chart” çöpten haritalar diyebiliriz. Bambu ve diğer bitkilerin ince dallarını birbirine bağlayarak yapılan haritaların üzerindeki eğri çizgiler okyanusun hâkim swell’i ile adalardan akseden swell’lerin kesişmelerini, bağladıkları deniz kabukları da adaları gösteriyordu. Bu haritaların dilinden yalnız onu yapan navigatör anlıyordu, saldakilerin kaderi navigatörün beş duyusunun keskinliğine bağlıydı. İnuit (Eskimo) dilinde kar için, Moğol dilinde at için bilmem kaç tane kelime olduğu gibi Mikronezya dilinde de “swell” ölü dalga onlar için öneminden birden fazla kelimeyle adlandırılıyor. Denizdeyken eski alışkanlık daima denizi göğü inceler, bir burnun ne kadar uzak olduğunu, suyun renginden derinliğini, su yüzünün durumundan rüzgârı tahmin etmeye çalışırım. (Biraz da mecburen, Kelebek’in rüzgâr aleti bozuk, orada burada dolaşırken de çoğu zaman bozuktu zaten.) Uzun pasajlarda o navigatörlerin günlerini hayal etmek, etrafımızdaki doğayı yaşamak bize haz verirdi. Annette adanın kokusunu bizim köpek tayfamız Fancy kadar iyi alırdı. Duyularımızı sadece oyun için değil, mecbur kaldığımızdan zorlamak durumunda kaldığımız da oldu. Seyşel Adaları Hint Okyanusu’nda turistik ana ada Mahe’nin dışında seyrek olarak Madagaskar’a kadar dağılmıştır. Fırtınalı, berbat bir gece felaket denizlerden korunmak için, çok küçük Providence Adası’nın üstünde oturduğu uzun resifi bulup batısına geçmek istiyorum. SATNAV beş saattir mevki vermiyor (Güney yarımkürede böyle). Görüş sıfır, sextant’ı hayal bile etme, zaten Kelebek rodeo atı gibi, yıldız görsem de koyacağım mevki gözümden daha iyi olamaz. Adayı bulduran resifte kırılan denizlerin sesiydi. Becerilerimizi kaybetmemek için, denizi, göğü okumaya çalışabiliriz, okyanuslara çıkmaya gerek yok. Bir buruna yaklaşırken denizdeki hareket bize nasıl bir rüzgâr ve akıntıyla karşılaşacağımızı, gökteki bulutlar, onların hareket yönü, demirleyeceğimiz koya girerken dibi okumak, kıyının şekli, demir yeri seçmemizde, rüzgâr sağanaklarından daha az etkilenen bir yere demirlememizi sağlar. Bu bilgiler Mr. Navionix’te yok. Böyle oyunlarda doğru tahminler yapmak bayağı zevklidir. Eski ustalar gibi iskandili (Bizimki elektronik ama o kadar olur) navigasyon aleti olarak özellikle Güney Afrika’da Agulhas akıntısını bulmak için kıta sahanlığının kenarını bulmak için kullandım. Bir diğer akıntı, ABD doğu kıyısındaki muhteşem Gulfstreem akıntısının en sıcak ve güçlü olduğu merkezini termometreyle bulurduk. Sıcak akıntının en kuvvetli olduğu hattı bulacak termometreden daha iyi bir alet yok.

    VİKİNGLER

    Güney Pasifik’in zıddı Kuzey Atlantik’te, diğer denizci bir grup “long ship” denen gemileriyle İstanbul’a kadar gelen Vikingler dolaşıyordu. Pasifik’in tropik sağanaklar haricinde devamlı açık göğüne karşı, soğuk, puslu sisli Arktik bölgesinin eteğinde yaşayan bu iki gurup insanın, ortak yanları yerlerinde duramamaları yanında en değerli aletleri keskin duyularıydı. Akıntıları, bu akıntılarla göç eden balinaların, kuşların göç yollarını biliyorlardı, duyularını kullandılar, hatta nehir ağızlarında suyun tadından medet umdular nerede olduklarını bulmak için. Onlar da lodestone (tabii manyetik taş) yanı sıra, güneş ve diğer gök cisimlerinden faydalandılar. Derken, “long ship”te bilinmeyene kare yelkenini basan Vikingler devamlı kapalı bir gök altında seyretmek zorundaydı. Kapalı havada güneşi net görebilmek için “Sunstone” dedikleri bir “cordierite” kristalden faydalandılar. The Icelandic Spar da denilen bu kristal 1592’de bir gemi batığında bulundu. Bu çift kırılımlı kristalin incelenmesi kristalin “rhombohedral” (altı yüzlü simetri demekmiş) şekli, ışığı belli bir şekilde yansıtarak iki görüntü oluşturduğunu açıkladı. Viking navigatörün bu kristali doğru bir şekilde tuttuğunda çift imaj birleşip tek bir imaj oluşturduğu ve böylece kapalı kuzey havalarında güneşten net rasat alabildiklerine inanılıyor. Vikingler İzlanda ve Grönland’dan sonra Amerika kıtasına Kolomb’dan 500 yıl önce New Founland’da ulaştılar. Buldukları “berry” böğürtlen gibi bitkilerden “Wineland” adını verdiler, kuzey denizinin kısa mevsimini kaçırmamak için yerleşmeden döndüler.

    İSLAM DÜNYASI, GÜNEYDOĞU ASYA

    Üçüncü okyanus, Hint Okyanusu ve Uzak Doğu’daki navigatörleri unutmuyoruz. Güneydoğu Asya’da açık denizlerde navigasyonun çok daha önce, Tayvan’dan Güneydoğu Asya ve Mikronezya adalarına güneydoğuya uzanan deniz aşırı göçleriyle MÖ 3000-1000’de başladığını görüyoruz. MÖ 1000 yıllarında Güneydoğu Asya’da ilk deniz ticaret ağı, Çin, Güney Hindistan, Orta Doğu ve Doğu Afrika arasında kurulmuştu. Arap İmparatorluğu batıda Atlantik Okyanusu’ndan doğuda Hint Okyanusu’na kadar uzanırken astronomi, matematik ve denizcilikte çok ileriydiler. Kendilerinden evvel gelen medeniyetlerin ve Çin’in geliştirdiği bilgilerin Batı dünyasına ulaşmasında köprüydüler. Astrolobe’u (usturlap)  mükemmelleştirdiler. Arap tacirleri doğu Afrika’dan Malay Yarımadası’na uzanırken “Kamal” denen bir enstrüman kullanarak rasatla enlemlerini buluyorlardı. Onlar için GB musonunda gittikleri Hindistan’daki, KD musonundaki dönüşlerinde de Afrika’daki limanı bulmak için o limanın enleminde seyretmek yeterliydi. Boylamı bilmediklerinden, DR seyrinde yapacakları hatadan, biraz erken, biraz geç varmaları çok da önemli değildi. Portekiz prensi “Navigator Hanry”nin okulunda öğretmenlik yaparak Atlantik keşiflerinde pay sahibi oldular. Lateen yelkeni batı dünyasına tanıştırmalarıyla Portekiz’de orsa çekebilen “Caravel” yaratıldı. Al diye başlayan Algebra (Cebir) gibi, Aldebaran vb gibi yıldızlar Arapların keşfidir. “Al Andalus” Endülüs Emevileri Avrupa’yı karanlık çağdan çıkarırken. Hint Okyanusu’nun doğusunda Malay denizcileri, Çin’den Madagaskar’a kadar seyirler yapmış, Endonezya’nın denizci toplumu Bugisler 500 yıllarında Madagaskar’a yerleşmiş. Çin, Junk armayı Malaylardan öğrenmiş, devasa gemiler inşa edip Müslüman amiral hadım Zhenk He komutasında Afrika’ya yedi sefer yapmıştır. Çinli denizcilerin Amerika’ya Kolomb’dan çok önce gidip yerleştikleri biliniyor. Malay navigatörlere denizde “İmam” karşılığı “Muallim” denirdi. Muallimin bilgisi dinin desteğini arkasına almış, “sırat al mustakim”, doğru yolda Allah’ın ona yol gösterdiğine inanıyorlar. Geminin salimen hedefine ulaşmasında tam yetkili muallim eğer hata yapar da gemiyi ve içindekileri kaybederse cezası idamdı.

    DÖNÜM NOKTALARI OLAN GELİŞMELER

    İlk pusula – M.Ö. 200: Çin’de, Han Hanedanı döneminde 2 bin yıl önce M.Ö. 20 – M.S. 20 tabii olarak manyetik olan “lodestone” mıknatıs taşının kuzey-güney yönünde sabit durduğu keşfettiler. İlk pusula güneye dönen bir kaşık oldu. Bu yön bulmada çağ atlatacak kaşık, Feng Şui gibi kehanet, binaların yerleştirilmesi gibi işlerde kullanılıyordu. Navigasyonda kullanılması ilk defa Song Hanedanı’yla M.S. 960-1279 yıllarında görüldü lodestone’a sürterek mıknatıslanan demir iğneler pusula kartının altına sabitlenerek kuru pusula yapıldı. 1300’lü yıllarda Orta Çağ İslam dünyasından Avrupa’ya taşındı. Denizde sallanmayı yavaşlatmak için içi sıvı doldurulmuş günümüzün modern pusulası ise 20 yüzyılın başlarında gemilerdeki yerini buldu. Araplar için başta Kıbleyi bulmak en önemli şeydi, kullandıkları pusula “Alat al qiblah” balık şeklinde bir ağacın içini oyup mıknatıslanmış iğneyi yerleştirip kapatıyorlar, balık su dolu bir tas içinde daima kuzeye dönüyordu. İlk kullanan denizciler, manyetik pusulanın hatalı olduğunu düşünüp güvenemedi, onlar henüz hakiki kuzey ile magnetik kuzey arasındaki varyasyonu bilmiyorlardı. Gündüz yine güneşten yön bulup, güneşin görünmediği zamanlarda kullandılar. Denizde kullanılması Çin ve Arap dünyasında M.S. 1117 yılını buldu. Avrupalılar ise pusulayı kullanmak için 1190’a kadar bekleyeceklerdi. Navigator elindeki pusulayla artık belli bir yönde dümen tutabiliyordu, alet kutusuna kum saati ve pareketeyi de katınca gemisinin hızını da hesapladı. Basit pareketeyle hız ölçmek için, suya direnç gösterecek küçük üçgen bir tahta, uçurtma gibi, denize bırakılırken kum saati döndürülür, tahtanın bağlı olduğu, üzerinde düğümler olan ip akarken belirli zamanda geçen düğümler (İngilizce knot) sayılır. Sürat birimi “knot” terimi buradan gelir. İlk deniz haritası – M.Ö. 200: İlk haritanın Ptolemy tarafından yapıldığı ama kaybolduğu söylenir. İlk dünya haritası M.Ö. 200 yıllarında ortaya çıktıysa da ancak 13. yüzyıl ortalarında haritaların navigasyondaki faydasını anladılar. İlk haritalar navigatörün yaptığı seyrin detayı idi, özel bir jurnal gibi. Çok gizli tutulan haritalarda enlem, boylamı göstermiyorlar, harita üzerindeki pusula gülü üzerinde önemli limanlara tutulacak rotalar çiziliyordu. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sindekiler gibi. Onlar hakiki harita değil portolanlardı. Önemli olan kıyıların doğru şekli değil, “koyda su var mı? Kaç gemi barınır? Ne büyüklükte gemi yatabilir?” gibi özellikleri ve rotasıydı. Her navigatör “router” denilen bu bilgi hazinesi çok gizli tutar, hatta savaşlarda karşı donanmalarda çalışabilirlerdi. Bir nevi dokunulmazlıkları vardı, çünkü o olmadan kaybolurlardı. Al-İdrisi gibi İslam haritacıları, ilk haritaları, güney yukarıda olarak çizdiler. Nedeni, dini kültürleri ve seyirlerinde haritanın onları ilgilendiren kısmını ortaya koymaktı. Bazı ilk haritacılar ise güneş doğudan doğduğundan doğu yukarıda çizmişlerdir. Galiba nereden baktığına bağlı, bize göre “down under” Avustralya aşağıda düşünürüz, onlara göre biz aşağıdayız. Astronavigasyon – M.S. 700: Akdeniz’deki navigatörlerin işi nispeten kolay, ulaşılacak mesafeler kısaydı. İstenirse kıyıyı kaybetmeden gidecekleri yere ulaşabilirlerdi ama ticaret yollarını kısaltmak için kıyı seyrinden öte teknikler geliştirmeleri gerekti. Vakit o zaman da nakitti. Akdeniz’in ustaları şüphesiz Fenikelilerdir. 4 bin yıl önce basit haritalarla, güneş ve yıldızları kullanarak yönlerini buldular. Cebelitarık’tan Atlantik’e çıkıp Senegal’e kadar indiler. Giritteki Mineolular, Batı medeniyetinde göksel navigasyonu ilk uygulayanlarından. Başlangıçta bu bilgiler her medeniyette olduğu gibi din adamlarının mabetlerinin inşasında ekinoksta güneşin doğuşuyla aynı hizaya getirmek, yıldızları belirli yerlere oturtmak gibi mistik hokus pokuslarına alet olarak gelişti. Elimize geçen yazılı kayıtlar M.S. 700 yıllarında göksel navigasyonun geçmişinin Homer’in Odysseus’una kadar uzandığını söylüyor. Calypso, Odysseus’a adası Ogygia’dan doğuya giderken, ayıyı sol tarafında tut, aynı zamanda Pleiates, geç batan Boötes ve Orion’u (navigasyon yıldızları) izle demişti. Mineolular, Girit’ten Thera (Santorini) ve Mısır’a seyirler yaparken, açık denizde gece seyirleri yapmak zorundaydılar. Bu seyirlerinde Polaris kuzey yıldızını kullandılar. Polaris hakiki kuzeyin üzerindedir gece boyunca diğer yıldızlar onun etrafında dönerse de Küçük Ayı’nın kuyruğunun ucundaki Polaris sabittir. Eğer Küçük Ayı bulut altında ama Büyük Ayı görünüyorsa, baş aşağı kepçenin iki yıldızı arsındaki mesafenin 5 misli aşağısında buluruz. Kuzey yarım kürede, Kuzey Yıldızı’nın ufuktan açısal olarak yüksekliği gözleyenin bulunduğu enlemi verir. Güneyi bulmak için de Orion Takım Yıldızı’nda Orion’un kemerine asılı kılıcı takip ederiz. Güney yarım küredeki rehberimiz ise Avustralya, Yeni Zelanda Samoa bayraklarındaki ve Corosby, Still, Nash’ın şarkısındaki “Southern Cross”tur (When you see the ‘Southern Cross’ for the first time, You understand now why you came this way…) Güney Haçı Panama’dan sonra görünür. Haçın iki uzak yıldızını birleştiren hatla, yakınında iki parlak yıldız “pointer stars” ortasından dikey hattı haçın kesiştiği noktanın yeryüzündeki iz düşümü güneyi gösterir. Modern pusula – M.S. 700: İlk pratik olmayan kaşık şeklindeki pusulanın yerini manyetik iğneler aldı. Keşif yine Çin’den geldi. 1300’de Mısırlı astronom ve müezzin Ibn Sim’ün kuru pusulası denizde değil de önce kıbleyi bulmak için kullanıldı. İslam’da camilerin inşasında kıblenin önemi malum. Bugün pusula seccadelerde kıbleyi göstermeye devam ediyor. Kamal – M.S. 800: Bütün kültürlerde navigatörler enlemlerini bulmak için, rasat yaptıkları gök cisminin ufuktan açı olarak ne kadar yüksekte olduğunun ölçülmesi gerektiğini biliyorlardı. Bu açıyı ölçecek çeşitli aletler geliştirdiler. 9. yüzyılda Arap navigatörleri “Kamal”ı buldular. Kamal kısaca 5×2.5 cm bir tahta dikdörtgenin ortasından geçirilmiş, üzerinde muntazam aralıklarla 9 düğümleri olan ipten ibaretti. Bu düğümlerin aralıkları ve tahta dikdörtgenlerin boyutları şahsın ebadına göre değişiyordu. The Icelandic Spar – M.S. 1200: Vikinglerin Grönland ve New Foundland’da Amerika’ya kadar yaptıkları seyirlerde kapalı havada bile güneşten yön bulmakta kullandıkları gizemli kristal İzlanda’da bir batıkta bulundu. Astrolobe (Usturlap) – M.S. 1400-1500: Astrolobe’u icat edenin 2. yüzyılda Klasik Yunan’da astronom Hipparchus veya matematikçi Pergalı Appolonius’un olduğu söylenir. Her kim icat ettiyse Astrolobe o devrin laptop’u gibiydi. Astrolobe’u Araplar mükemmelleştirdiklerinde Zodiak burçlardan günü, zamanı, hangi yıldızın nerede olduğunu, namaz saatlerinden ekinin ne zaman ekileceğine, med-cezir zamanlarına kadar hesaplayabiliyordu. Denizde öğlen rasatında güneşin ufuktan yüksekliğini bularak enlemi bulmaya yarıyordu. Astrolobe’un problemi, asarak kullanıldığından geminin sallanmasından ve rüzgârdan etkileniyordu. Karada faydalı bir aletse de denizde sabit bir ortam olmadığından hatalar geminin rotasından çıkmasına sebep oluyordu. Daha sonra, kullanması, yapılması da daha kolay olan Davis Quadrant, Cross Staff ve Back Stuff gibi aletler daha çok kullanıldı. Bütün bu aletlerle, basitçe izah edersek gök cisminin tepe noktasındayken ufuktan açısı ölçülür, bu açı olarak yüksekliğin 90°’den çıkarılmasıyla geminin enlemi bulunur. Teleskop – 1608: 1608’de icat edilen ilk teleskop şimdiki çok daha küçük dürbünler ortaya çıkana kadar gemilerde navigatörün önemli bir aletiydi. Sextant 1730 – 1730 yılında matematikçi John Hadley veya 1757’de John Bird tarafından icat edildiği bilgisi var. Hangisi icat ettiyse eline sağlık. Sextant 1900 ortalarına, GPS’e kadar navigatörlerin aktif olarak kullandıkları aletti. Sextant biri şeffaf iki ayna ile gök cismini ufka indirip, ondan evvel gelen aletlerden daha kolay kullanılabildiğinden navigatörün sağ kolu, benim gibi solaklar için de sol kolu oldu. Artık iki cisim arasındaki mesafeyi bulmak daha kolay oluyordu. Denizde taşınabilen kronometre – 1764: Navigasyon tarihinde bütün kültürlerin navigatörleri Kamal, Astrolabe, Qadrand, Staff hatta ellerini kullanarak enlemi şöyle veya böyle buldular. Boylam için navigatörün başladığı nokta ile yeni nokta arasındaki zaman farkını bilmesi gerek. 18. yüzyılda en iyi saat bile günde 10 dakika kaybediyordu ki bu da harita üzerinde 150 milden fazla hata demekti. Navigasyonda kesin mevkini bulmadaki dönüm noktası 1714 yılında British Keşifler Komisyonu’nun marine kronometresini bulana 20 bin Poundluk ödül vadetmesiyle geldi. Ödülü kazanan Yorkshirelı bir marangoz olan John Harrison adını navigasyon tarihine yazdı. Artık navigatör meridyeni hesaplayabilecekti. İlk marine kronometreyi Kaptan Cook, Tahiti’de Venüs’ün geçişini izlemek ve aslında gizemli “Büyük Güney Kıtası”nı bulmak için gittiği seferinde dünyayı dolaşırken kullandı. Artık navigatör boylamı da hesaplayabiliyordu ki, bence elektronik navigasyon öncesi en önemli kilometre taşı, daha doğrusu deniz mili aşıldı. Harrison’un kronometresi hatayı 8 mile kadar indirmişti. Kaptan Cook Güney Pasifik’i, Yeni Zelanda, Avustralya’yı günümüze yakın haritaladı. (Benim kullandığım haritaların hatırı sayılır bir kısmının ilk surveyi o tarihlere uzanıyordu.) 1980’lerde okyanuslarda olduğum devirde amatör denizciye açık ilk uzay base navigasyon sistemi olan SATNAV 2000 Dolar, iyi bir sextant 1000-2500 Dolar civarındaydı. Kelebek’in navigasyon istasyonu envanterinde SATNAV ve bütün uyduları tamamlandığında sextant’ların abajur altı notik bir süs olacağı düşüncesinden, en ucuzundan bir plastik Davis Sextant’ım vardı. Astronavigasyonu Deniz Harp Okulu’nda trigonometrisini de hesaplayacak kadar öğrenmiştik. Ama işlemeyen demir tabii ki paslandı. Güney yarım kürede 4, bazen 6 saatte bir fix verse de SATNAV bizim yıldız oyuncu, sextant, HO 249 Sigh Reduction Tables for Air Navigation ve bir kadın navigatörün rasat sonrası yapacağın matematiği çok basit yazdığı ince bir kitap yedek oyuncu olarak emergency için bekliyordu. İş başa düşerse yarım saatte bu kitaptan rasattan sonra hangi sırayla ne yapacağımı öğrenebilirdim. Okyanus geçişleri öncesi bir gemiden Yıllık Almanak’tan pasaj yapacağımız ayın kopyasını alırdık. Bizim gibi bütçe gezginler için gemiler, eski haritalar, pilot, sailing direction kitapları, telsiz istasyonları listesi kaynağımızdı. Bunlar yatçılar arasında değiş tokuş edilir, üzerinde yaza-çize tam ikinci el olmuş haritalar ikinci el pazarında satılırdı veya değiştirilirdi. O zamanlar (GPS öncesi) zenginler değil, büyük çoğunluk bizim gibi alelade gezginlerdi. Artık benim mekanik navigasyon olarak tarif edeceğim navigasyonun modern çağına girilmişti. Navigator sanatını icra edebilmek için sextant’ını, GPS çıkana kadar (bir sextant fiyatına 10 GPS alana kadar) kullandı. Bundan sonraki bölümde, sanatın ilme dönüştüğü elektronik çağın gelişmesi ile gelen yeni kilometre taşları “radyo navigasyon” ve “uydu navigasyon”larına, “modern elektronik navigasyon”a bakacağız.☸

    “Si Nan, world’s first compass (reproduction), 400 BC. against weathered, leather background. Selective focus.Similar Image:”
    Brass Sextant on white.See more in this Lightbox: