Lodestone’dan GPS’e navigasyonun tarihi

Pandemiden tıkıldığımız evlerde, gelecek yaz hayalleri kurarken, bizden asırlar önce, önündeki sonsuz mavinin ötesini hayal eden, cesur navigatörlerin lodestone’dan GPS’e uzanan serüvenine bakalım. Bugün bize Mr. Navionix “sen küçük oku takib et, kafanı yorma” dese de becerilerimizi canlı tutalım derim, ne zaman nerede ihtiyacımız olacağını bilemeyiz.

Navigasyon, çeşitli yöntemler kullanarak nerede olduğunu bulmak ve gitmek istediğin yere ulaşma sanatı olarak tarif edilir. Bir zamanlar tam anlamıyla beş duyusunu kullanarak yönünü bulan insan, muhteşem aklıyla keşfettiği araç gereçlerle gittikçe sanattan uzaklaşıp ilme yaklaştı. Bugün navigatör elindeki akıllı telefonun verdiği datayla tartışamaz. Günümüz Navigasyonunu da artık ilim olarak tarif etmek bence daha doğru olur. Elinde sextant’la bulduğu mevkiyi GPS’in verdiğine tercih edecek birini tanımıyorum. Zaten bir gemide müsaade de edilmez. Ben denizin sakin olduğu zamanda yaptığım rasatlarda 1 milin altına nadir inebildim. Gece karanlığında bizi dar boğazlardan akıllı telefonla geçiren teknolojiye teşekkür ederken, marketteki kasiyer, paranın üstünü kasaya bakmadan hesaplama yeteneğini kaybettiği gibi, bizim için her şeyi yapan harita programlarına sırtımızı dayayıp, becerilerimizi, duyularımızı körelttiğimizi birinci elden kendimde görüyorum.

Hani havayı, denizi koklayan kurt denizciydik ya, artık gece karanlığında resifin üzerinde kırılan denizin sesini duymak, karanın kokusunu almak, liman girişindeki ışıkların hangisinin önde, hangisinin arkada olduğunu ayırt edebilmek için duyularım fazla mesai yapmıyor, çünkü Mr. Navionix “sen küçük oku takib et, kafanı yorma” diyor. Ama becerilerimizi canlı tutalım derim, ne zaman nerede ihtiyacımız olacağını bilemeyiz. Pandemiden tıkıldığımız evlerde, gelecek yaz hayalleri kurarken, bizden asırlar önce, önündeki sonsuz mavinin ötesini hayal eden, cesur navigatörlerin lodestone’dan GPS’e uzanan serüvenine bakalım.

NAVİGASYON’UN TARİHİ

Bugün denizlerde kaybolmadan dolaşabilmemizi mümkün kılan modern navigasyon, bizden önce gelenlerin omuzlarında bize ulaştı. Antik astronomlar gök bilgilerini aktardılar. Haritacılar okyanusların, bilinmeyen diyarların haritalarını çizdiler. Matematikçiler, ilim insanları denizcilerin yollarını bulmaları için aletler ve teknikler icat ettiler. Cesur maceraperestler bu bilgilerle denizlere açıldılar, yeni dünyalar keşfettiler, haritaladılar. Böylece ilerleyen navigasyon, peşinden medeniyeti de sürükledi. İlk navigatörler kıyıyı takip ederek hedeflerine ulaşıyorlardı, ellerinde eğer varsa, daha önce gidenlerin çizdiği portolanlar, kıyıda göze çarpan noktaları kullandılar, el iskandili ile derinlikleri, basit aletlerle mesafeleri ve yönleri gözlemleyerek kıyı denizlerinde dolaşabildiler.

Astronavigasyon tekniklerindeki gelişmeyle navigatörler kendi seyir rotalarında geliştirdikleri aletlerle güneş ve yıldızların ufukla açısını ölçerek, hangi enlemde olduklarını hesaplayabildiler. Hangi boylamda olduklarını bulmaları için daha bir süre bekleyeceklerdi. O cesur denizciler tam olarak nerede olduklarını henüz bilemiyor, yegâne çare “dead reckoning (DR)” parakete seyrine başvuruyorlardı. Bu teknik çok düzgün rota tutmak, jurnal ve haritada titiz kayıt gerektirir. Günlerce süren uzun seyirlerde yapılan hataların sonucu, en hafifi, seyri uzatmaktan, en kötüsü de seyri hiç istemediğin kadar çok kısaltarak felaketle sonuçlanıyordu. Kelebek’in “Maiden Voyage” acemilik devrimin tavan yaptığı ilk seyrinde oğlum ve bir arkadaşımla Florida’dan Karayip’e inerken, zamanın en kral seyir aleti Loran C, kuzeyde birkaç metre farkla fix verirken, Bahamalar’ın güneyinde kapsama alanından çıktığımız için mesaisini bıraktı. Motoru da ıssız sayılabilecek bir adada kaybetmemiz üstüne tüy dikti. Burada Amerika’ya dönmek çok zor. Gemi mezarlığı olarak ünlü, acayip akıntıların olduğu Turks & Caicos Adaları sığlığından yelkenle haritada bir Asteriks işareti olmadan geçip Dominika’ya ulaşmak için iki üç gün DR (dead reckoning) parakete seyrinden başka çaremiz yok.Dümende olan üç saatlik vardiyasında her saat rüzgâr ve akıntıyla rotasından ne kadar kaydığını kaydedip, gerçekçi olarak hangi rotaya ne süratle gittiğini, yeni gelene aktarıp onun hatayı kompanse etmesini sağladı. Sığlıklar ve karışık akıntılar içinde yaptığımız seyir, Puerto Plata limanını işaretleyen, tam arkasındaki yüksek İzabel Dağı’nı tam karşımızda görünce mutlu sonla bitti. Sonraki uzun seyirlerde Kelebek’te fix’ler arasında daima DR tutuldu. Eğer SATNAV havlu atarsa veya güney yarımkürede 6 saate uzayan uydunun keyfi olmayıp fix vermediğinde son olarak 1 saat önce nerede olduğumuzu doğruya yakın biliyorduk. 20. yüzyılda uçakların gelmesiyle, gelişen navigasyon sahasında istekler arttı. Hesaplamalar artık gemilerin değil uçakların süratine cevap vermeliydi. Önce “radio navigasyon” devri geldi. Bilgisayarın bulunması ve uzaya uyduların atılması ile “elektronik navigasyon” denizde, karada, havada ve uzaydaki seyirleri benim denize çıktığımda hayal edemeyeceğim seviyeye ulaştırdı. Astronavigasyon gemide kullanılabilen kronometrenin icadı sayesinde boylamın hesaplanmasıyla navigasyonda çağ atlamıştı ama gemide kolay da, kaba denizde zıplayan küçük teknelerde rasat yapmak hâlâ kolay değildi. Global Positioning System (GPS) şimdilik noktayı koydu gibi. Bu gelişmeleri ileride inceleyeceğiz. Günümüz navigatörleri denizleri, göğü arşınlar, uzayı keşfederken, güvertede yıldızları yönünü bulmak için değil, romantik bir gecede gönlünü eğlendirmek için seyredecek.

DAİMA BİR REFERANS NOKTASI GEREKLİ

Elektronik navigasyonun kumandayı ele geçirdiğinde, Mr. Garmin veya diğer Mr’lerin “Sen buradasın. Gitmek istediğin yere x rotada, şimdiki süratinle x saatte varacaksın, otopilot da seni oraya götürecek, gözünü aç bir gemiye toslama” direktifleri verdiği devrimizden önce gelenler, “neye göre neredeyiz, neye göre nereye gidiyoruz?” sorusuna cevap bulmak zorundaydılar. Hesaplarını daima bir şeye, bir buruna, belirli bir şekli olan bir ağaca, sabit bir şeye göre yaptılar. Kafasını kaldırıp göğe baktığında gündüz, onu ısıtan altın sarısı büyük yuvarlakla, geceleri ortaya çıkan, her gün biraz büyüyen, sonra yavaş yavaş küçülen gümüş gibi daha küçük yuvarlak ve milyonlarca parıltılı noktaya hayran olmuştu. İçinden çıkamadığı her şey gibi önce onlara taptı. Daha sonra o parlak şeylerin bir düzen içinde gelip gittiklerinin farkına vardı. Yeni bir referans noktası buldu. O gök cismine göre gittiği yönü biliyor, avdan dönüşünde ormanda, çölde kaybolmadan mağarasına, evine dönebiliyordu. Astronomiye ilk adım atıldı. Astronomi, her toplumda önce kâhinler tarafından dini seremonilerde kullanıldı. Bir gök cisminin, yılın veya ayın belirli gününde nerede olacağını, nereye ışık vereceğini hesaplayabilmek kâhinlere büyük hava verdi. Orta Amerika medeniyetleri Mayalar, Aztekler çok ilerledikleri astronomi bilgilerini tapınakların ne yönde inşa edilmesine karar vermek, kehanetlerde bulunmak dışında bir sahada kullanmadılar. Meksika’daki Olmekler çok ileriydiler, Tulum’da çok güzel bir liman da yaptılar ama kıyıdan ayrılmadılar. Mavi küremizin üzerindeki insan grupları, yaşadıkları yöreye göre önlerindeki maviyi aşmak için değişik challenge’larla karşı karşıya idiler. Akdeniz denizcileri şanslıydı, kıyıdan kopmak zorunda değillerdi. Bizim denizde Antik Çağ’da başta Fenikeliler, eski Yunan, Roma, Kartaca denizcilerini görüyoruz.

Ama okyanuslardaki adalardakiler?

Hepsi “Oraya” varabilmek için detektif gibi doğanın sunduğu delilleri topladılar. Cesur ve akıllı navigatörler kendilerine göre yöntemler geliştirdiler. Bu navigatörler kabilede reisten sonra ikinci adam olarak çok saygın bir mevkide oturdular. Kon-Tiki macerasının tam aksine, büyük Polinezya göçü Tayvan’dan başladı. Güneydoğu Asya’dan uzaklaştıkça seyrekleşen, adalar arasındaki serüvenin kahramanı navigatörler, gündüzleri güneş, geceleri yıldızları takip ederken, babadan oğula, nesilden nesle aktarılan gözlemlerin, özel bilgilerin, kabilenin folkloru ve şarkıları ışığında; akıntıları, “swell” ölü dalgaların ana ve bir adaya çarptığında değişen yönünü, düzgün ticaret rüzgârlarını, balinaların, kuşların göç yollarını, kısaca denizi, göğü, doğayı okumasını öğrendiler.

Navigatörler Güney yarım kürede “Southern Cross” Güney Haçı üzerindeki yıldızları, Kuzey yarım kürede “Polaris” Kutup Yıldızı’nın ufuktan yüksekliğini ölçerek, bulundukları enlemi hesapladılar. Her navigatörün kendi eli üzerinde bellediği işaretleri vardı. Ufuk üzerinde, parmağın eni, el dikine kullanıldığında, başparmak ufuktayken diğer parmaklar, üzerlerindeki eklemler derece olarak kalibre edilmişti, bu ölçüler o navigatöre özeldi. Gök cisimlerinden faydalanarak hedeflerine ancak 30-60 mil yaklaşabiliyorlardı (Biz Akdenizliler, hele Egeliler için bu kadar hata içinde toslayacağın birkaç kara parçası olabilir ama onların mesafeleri binlerle telaffuz edildiğini düşünürsek hiç de fena değil). Sonrasında nesillerdir öğrenilen, bilenen duyuları devreye giriyor, kuşları, ölü dalgaları, bulutları, adaya yaklaştıkça yüzen dal, yaprak, bir parça yosunun verdiği ipucunu gözlemleyerek yollarını buluyorlardı. Adalara yaklaştıkça önce adanın üstündeki bulut ipucu verdi. Yeni Zelanda’nın Maori dilindeki adı “Aetoaroa” Büyük Beyaz Bulut demektir. Pasifik geçişinde önce Markiz Adaları’nın volkanik, yüksek dağlarına takılan bulutları, Tuamotu gibi atollerin üstündeki bulutun altında turkuaz sığ denizin aksini görürsünüz. Diğer bir delil, kuşlardı hangi kuşun ne zaman avlanmaya gidip, ne zaman karaya dönmesi gerektiğini biliyorlardı, en faydalı olan kuş, “frigate” kuşu. Tüyleri ıslanmaz olmadığından denize konamaz, geri dönmek zorunda. Sabah avlanmaya giden kuşun uçtuğu yönün aksi, akşam da uçtuğu yön navigatöre adanın nerede olduğunu gösteriyordu.

STICK CHART / ÇÖP HARİTA

Pasifik’te dikkat çeken Mikronesyalı navigatörler ilk harita yapan ve kullananlar. Onların haritaları “stick chart” çöpten haritalar diyebiliriz. Bambu ve diğer bitkilerin ince dallarını birbirine bağlayarak yapılan haritaların üzerindeki eğri çizgiler okyanusun hâkim swell’i ile adalardan akseden swell’lerin kesişmelerini, bağladıkları deniz kabukları da adaları gösteriyordu. Bu haritaların dilinden yalnız onu yapan navigatör anlıyordu, saldakilerin kaderi navigatörün beş duyusunun keskinliğine bağlıydı. İnuit (Eskimo) dilinde kar için, Moğol dilinde at için bilmem kaç tane kelime olduğu gibi Mikronezya dilinde de “swell” ölü dalga onlar için öneminden birden fazla kelimeyle adlandırılıyor. Denizdeyken eski alışkanlık daima denizi göğü inceler, bir burnun ne kadar uzak olduğunu, suyun renginden derinliğini, su yüzünün durumundan rüzgârı tahmin etmeye çalışırım. (Biraz da mecburen, Kelebek’in rüzgâr aleti bozuk, orada burada dolaşırken de çoğu zaman bozuktu zaten.) Uzun pasajlarda o navigatörlerin günlerini hayal etmek, etrafımızdaki doğayı yaşamak bize haz verirdi. Annette adanın kokusunu bizim köpek tayfamız Fancy kadar iyi alırdı. Duyularımızı sadece oyun için değil, mecbur kaldığımızdan zorlamak durumunda kaldığımız da oldu. Seyşel Adaları Hint Okyanusu’nda turistik ana ada Mahe’nin dışında seyrek olarak Madagaskar’a kadar dağılmıştır. Fırtınalı, berbat bir gece felaket denizlerden korunmak için, çok küçük Providence Adası’nın üstünde oturduğu uzun resifi bulup batısına geçmek istiyorum. SATNAV beş saattir mevki vermiyor (Güney yarımkürede böyle). Görüş sıfır, sextant’ı hayal bile etme, zaten Kelebek rodeo atı gibi, yıldız görsem de koyacağım mevki gözümden daha iyi olamaz. Adayı bulduran resifte kırılan denizlerin sesiydi. Becerilerimizi kaybetmemek için, denizi, göğü okumaya çalışabiliriz, okyanuslara çıkmaya gerek yok. Bir buruna yaklaşırken denizdeki hareket bize nasıl bir rüzgâr ve akıntıyla karşılaşacağımızı, gökteki bulutlar, onların hareket yönü, demirleyeceğimiz koya girerken dibi okumak, kıyının şekli, demir yeri seçmemizde, rüzgâr sağanaklarından daha az etkilenen bir yere demirlememizi sağlar. Bu bilgiler Mr. Navionix’te yok. Böyle oyunlarda doğru tahminler yapmak bayağı zevklidir. Eski ustalar gibi iskandili (Bizimki elektronik ama o kadar olur) navigasyon aleti olarak özellikle Güney Afrika’da Agulhas akıntısını bulmak için kıta sahanlığının kenarını bulmak için kullandım. Bir diğer akıntı, ABD doğu kıyısındaki muhteşem Gulfstreem akıntısının en sıcak ve güçlü olduğu merkezini termometreyle bulurduk. Sıcak akıntının en kuvvetli olduğu hattı bulacak termometreden daha iyi bir alet yok.

VİKİNGLER

Güney Pasifik’in zıddı Kuzey Atlantik’te, diğer denizci bir grup “long ship” denen gemileriyle İstanbul’a kadar gelen Vikingler dolaşıyordu. Pasifik’in tropik sağanaklar haricinde devamlı açık göğüne karşı, soğuk, puslu sisli Arktik bölgesinin eteğinde yaşayan bu iki gurup insanın, ortak yanları yerlerinde duramamaları yanında en değerli aletleri keskin duyularıydı. Akıntıları, bu akıntılarla göç eden balinaların, kuşların göç yollarını biliyorlardı, duyularını kullandılar, hatta nehir ağızlarında suyun tadından medet umdular nerede olduklarını bulmak için. Onlar da lodestone (tabii manyetik taş) yanı sıra, güneş ve diğer gök cisimlerinden faydalandılar. Derken, “long ship”te bilinmeyene kare yelkenini basan Vikingler devamlı kapalı bir gök altında seyretmek zorundaydı. Kapalı havada güneşi net görebilmek için “Sunstone” dedikleri bir “cordierite” kristalden faydalandılar. The Icelandic Spar da denilen bu kristal 1592’de bir gemi batığında bulundu. Bu çift kırılımlı kristalin incelenmesi kristalin “rhombohedral” (altı yüzlü simetri demekmiş) şekli, ışığı belli bir şekilde yansıtarak iki görüntü oluşturduğunu açıkladı. Viking navigatörün bu kristali doğru bir şekilde tuttuğunda çift imaj birleşip tek bir imaj oluşturduğu ve böylece kapalı kuzey havalarında güneşten net rasat alabildiklerine inanılıyor. Vikingler İzlanda ve Grönland’dan sonra Amerika kıtasına Kolomb’dan 500 yıl önce New Founland’da ulaştılar. Buldukları “berry” böğürtlen gibi bitkilerden “Wineland” adını verdiler, kuzey denizinin kısa mevsimini kaçırmamak için yerleşmeden döndüler.

İSLAM DÜNYASI, GÜNEYDOĞU ASYA

Üçüncü okyanus, Hint Okyanusu ve Uzak Doğu’daki navigatörleri unutmuyoruz. Güneydoğu Asya’da açık denizlerde navigasyonun çok daha önce, Tayvan’dan Güneydoğu Asya ve Mikronezya adalarına güneydoğuya uzanan deniz aşırı göçleriyle MÖ 3000-1000’de başladığını görüyoruz. MÖ 1000 yıllarında Güneydoğu Asya’da ilk deniz ticaret ağı, Çin, Güney Hindistan, Orta Doğu ve Doğu Afrika arasında kurulmuştu. Arap İmparatorluğu batıda Atlantik Okyanusu’ndan doğuda Hint Okyanusu’na kadar uzanırken astronomi, matematik ve denizcilikte çok ileriydiler. Kendilerinden evvel gelen medeniyetlerin ve Çin’in geliştirdiği bilgilerin Batı dünyasına ulaşmasında köprüydüler. Astrolobe’u (usturlap)  mükemmelleştirdiler. Arap tacirleri doğu Afrika’dan Malay Yarımadası’na uzanırken “Kamal” denen bir enstrüman kullanarak rasatla enlemlerini buluyorlardı. Onlar için GB musonunda gittikleri Hindistan’daki, KD musonundaki dönüşlerinde de Afrika’daki limanı bulmak için o limanın enleminde seyretmek yeterliydi. Boylamı bilmediklerinden, DR seyrinde yapacakları hatadan, biraz erken, biraz geç varmaları çok da önemli değildi. Portekiz prensi “Navigator Hanry”nin okulunda öğretmenlik yaparak Atlantik keşiflerinde pay sahibi oldular. Lateen yelkeni batı dünyasına tanıştırmalarıyla Portekiz’de orsa çekebilen “Caravel” yaratıldı. Al diye başlayan Algebra (Cebir) gibi, Aldebaran vb gibi yıldızlar Arapların keşfidir. “Al Andalus” Endülüs Emevileri Avrupa’yı karanlık çağdan çıkarırken. Hint Okyanusu’nun doğusunda Malay denizcileri, Çin’den Madagaskar’a kadar seyirler yapmış, Endonezya’nın denizci toplumu Bugisler 500 yıllarında Madagaskar’a yerleşmiş. Çin, Junk armayı Malaylardan öğrenmiş, devasa gemiler inşa edip Müslüman amiral hadım Zhenk He komutasında Afrika’ya yedi sefer yapmıştır. Çinli denizcilerin Amerika’ya Kolomb’dan çok önce gidip yerleştikleri biliniyor. Malay navigatörlere denizde “İmam” karşılığı “Muallim” denirdi. Muallimin bilgisi dinin desteğini arkasına almış, “sırat al mustakim”, doğru yolda Allah’ın ona yol gösterdiğine inanıyorlar. Geminin salimen hedefine ulaşmasında tam yetkili muallim eğer hata yapar da gemiyi ve içindekileri kaybederse cezası idamdı.

DÖNÜM NOKTALARI OLAN GELİŞMELER

İlk pusula M.Ö. 200: Çin’de, Han Hanedanı döneminde 2 bin yıl önce M.Ö. 20 – M.S. 20 tabii olarak manyetik olan “lodestone” mıknatıs taşının kuzey-güney yönünde sabit durduğu keşfettiler. İlk pusula güneye dönen bir kaşık oldu. Bu yön bulmada çağ atlatacak kaşık, Feng Şui gibi kehanet, binaların yerleştirilmesi gibi işlerde kullanılıyordu. Navigasyonda kullanılması ilk defa Song Hanedanı’yla M.S. 960-1279 yıllarında görüldü lodestone’a sürterek mıknatıslanan demir iğneler pusula kartının altına sabitlenerek kuru pusula yapıldı. 1300’lü yıllarda Orta Çağ İslam dünyasından Avrupa’ya taşındı. Denizde sallanmayı yavaşlatmak için içi sıvı doldurulmuş günümüzün modern pusulası ise 20 yüzyılın başlarında gemilerdeki yerini buldu. Araplar için başta Kıbleyi bulmak en önemli şeydi, kullandıkları pusula “Alat al qiblah” balık şeklinde bir ağacın içini oyup mıknatıslanmış iğneyi yerleştirip kapatıyorlar, balık su dolu bir tas içinde daima kuzeye dönüyordu. İlk kullanan denizciler, manyetik pusulanın hatalı olduğunu düşünüp güvenemedi, onlar henüz hakiki kuzey ile magnetik kuzey arasındaki varyasyonu bilmiyorlardı. Gündüz yine güneşten yön bulup, güneşin görünmediği zamanlarda kullandılar. Denizde kullanılması Çin ve Arap dünyasında M.S. 1117 yılını buldu. Avrupalılar ise pusulayı kullanmak için 1190’a kadar bekleyeceklerdi. Navigator elindeki pusulayla artık belli bir yönde dümen tutabiliyordu, alet kutusuna kum saati ve pareketeyi de katınca gemisinin hızını da hesapladı. Basit pareketeyle hız ölçmek için, suya direnç gösterecek küçük üçgen bir tahta, uçurtma gibi, denize bırakılırken kum saati döndürülür, tahtanın bağlı olduğu, üzerinde düğümler olan ip akarken belirli zamanda geçen düğümler (İngilizce knot) sayılır. Sürat birimi “knot” terimi buradan gelir. İlk deniz haritası – M.Ö. 200: İlk haritanın Ptolemy tarafından yapıldığı ama kaybolduğu söylenir. İlk dünya haritası M.Ö. 200 yıllarında ortaya çıktıysa da ancak 13. yüzyıl ortalarında haritaların navigasyondaki faydasını anladılar. İlk haritalar navigatörün yaptığı seyrin detayı idi, özel bir jurnal gibi. Çok gizli tutulan haritalarda enlem, boylamı göstermiyorlar, harita üzerindeki pusula gülü üzerinde önemli limanlara tutulacak rotalar çiziliyordu. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sindekiler gibi. Onlar hakiki harita değil portolanlardı. Önemli olan kıyıların doğru şekli değil, “koyda su var mı? Kaç gemi barınır? Ne büyüklükte gemi yatabilir?” gibi özellikleri ve rotasıydı. Her navigatör “router” denilen bu bilgi hazinesi çok gizli tutar, hatta savaşlarda karşı donanmalarda çalışabilirlerdi. Bir nevi dokunulmazlıkları vardı, çünkü o olmadan kaybolurlardı. Al-İdrisi gibi İslam haritacıları, ilk haritaları, güney yukarıda olarak çizdiler. Nedeni, dini kültürleri ve seyirlerinde haritanın onları ilgilendiren kısmını ortaya koymaktı. Bazı ilk haritacılar ise güneş doğudan doğduğundan doğu yukarıda çizmişlerdir. Galiba nereden baktığına bağlı, bize göre “down under” Avustralya aşağıda düşünürüz, onlara göre biz aşağıdayız. Astronavigasyon – M.S. 700: Akdeniz’deki navigatörlerin işi nispeten kolay, ulaşılacak mesafeler kısaydı. İstenirse kıyıyı kaybetmeden gidecekleri yere ulaşabilirlerdi ama ticaret yollarını kısaltmak için kıyı seyrinden öte teknikler geliştirmeleri gerekti. Vakit o zaman da nakitti. Akdeniz’in ustaları şüphesiz Fenikelilerdir. 4 bin yıl önce basit haritalarla, güneş ve yıldızları kullanarak yönlerini buldular. Cebelitarık’tan Atlantik’e çıkıp Senegal’e kadar indiler. Giritteki Mineolular, Batı medeniyetinde göksel navigasyonu ilk uygulayanlarından. Başlangıçta bu bilgiler her medeniyette olduğu gibi din adamlarının mabetlerinin inşasında ekinoksta güneşin doğuşuyla aynı hizaya getirmek, yıldızları belirli yerlere oturtmak gibi mistik hokus pokuslarına alet olarak gelişti. Elimize geçen yazılı kayıtlar M.S. 700 yıllarında göksel navigasyonun geçmişinin Homer’in Odysseus’una kadar uzandığını söylüyor. Calypso, Odysseus’a adası Ogygia’dan doğuya giderken, ayıyı sol tarafında tut, aynı zamanda Pleiates, geç batan Boötes ve Orion’u (navigasyon yıldızları) izle demişti. Mineolular, Girit’ten Thera (Santorini) ve Mısır’a seyirler yaparken, açık denizde gece seyirleri yapmak zorundaydılar. Bu seyirlerinde Polaris kuzey yıldızını kullandılar. Polaris hakiki kuzeyin üzerindedir gece boyunca diğer yıldızlar onun etrafında dönerse de Küçük Ayı’nın kuyruğunun ucundaki Polaris sabittir. Eğer Küçük Ayı bulut altında ama Büyük Ayı görünüyorsa, baş aşağı kepçenin iki yıldızı arsındaki mesafenin 5 misli aşağısında buluruz. Kuzey yarım kürede, Kuzey Yıldızı’nın ufuktan açısal olarak yüksekliği gözleyenin bulunduğu enlemi verir. Güneyi bulmak için de Orion Takım Yıldızı’nda Orion’un kemerine asılı kılıcı takip ederiz. Güney yarım küredeki rehberimiz ise Avustralya, Yeni Zelanda Samoa bayraklarındaki ve Corosby, Still, Nash’ın şarkısındaki “Southern Cross”tur (When you see the ‘Southern Cross’ for the first time, You understand now why you came this way…) Güney Haçı Panama’dan sonra görünür. Haçın iki uzak yıldızını birleştiren hatla, yakınında iki parlak yıldız “pointer stars” ortasından dikey hattı haçın kesiştiği noktanın yeryüzündeki iz düşümü güneyi gösterir. Modern pusula – M.S. 700: İlk pratik olmayan kaşık şeklindeki pusulanın yerini manyetik iğneler aldı. Keşif yine Çin’den geldi. 1300’de Mısırlı astronom ve müezzin Ibn Sim’ün kuru pusulası denizde değil de önce kıbleyi bulmak için kullanıldı. İslam’da camilerin inşasında kıblenin önemi malum. Bugün pusula seccadelerde kıbleyi göstermeye devam ediyor. Kamal – M.S. 800: Bütün kültürlerde navigatörler enlemlerini bulmak için, rasat yaptıkları gök cisminin ufuktan açı olarak ne kadar yüksekte olduğunun ölçülmesi gerektiğini biliyorlardı. Bu açıyı ölçecek çeşitli aletler geliştirdiler. 9. yüzyılda Arap navigatörleri “Kamal”ı buldular. Kamal kısaca 5×2.5 cm bir tahta dikdörtgenin ortasından geçirilmiş, üzerinde muntazam aralıklarla 9 düğümleri olan ipten ibaretti. Bu düğümlerin aralıkları ve tahta dikdörtgenlerin boyutları şahsın ebadına göre değişiyordu. The Icelandic Spar – M.S. 1200: Vikinglerin Grönland ve New Foundland’da Amerika’ya kadar yaptıkları seyirlerde kapalı havada bile güneşten yön bulmakta kullandıkları gizemli kristal İzlanda’da bir batıkta bulundu. Astrolobe (Usturlap) – M.S. 1400-1500: Astrolobe’u icat edenin 2. yüzyılda Klasik Yunan’da astronom Hipparchus veya matematikçi Pergalı Appolonius’un olduğu söylenir. Her kim icat ettiyse Astrolobe o devrin laptop’u gibiydi. Astrolobe’u Araplar mükemmelleştirdiklerinde Zodiak burçlardan günü, zamanı, hangi yıldızın nerede olduğunu, namaz saatlerinden ekinin ne zaman ekileceğine, med-cezir zamanlarına kadar hesaplayabiliyordu. Denizde öğlen rasatında güneşin ufuktan yüksekliğini bularak enlemi bulmaya yarıyordu. Astrolobe’un problemi, asarak kullanıldığından geminin sallanmasından ve rüzgârdan etkileniyordu. Karada faydalı bir aletse de denizde sabit bir ortam olmadığından hatalar geminin rotasından çıkmasına sebep oluyordu. Daha sonra, kullanması, yapılması da daha kolay olan Davis Quadrant, Cross Staff ve Back Stuff gibi aletler daha çok kullanıldı. Bütün bu aletlerle, basitçe izah edersek gök cisminin tepe noktasındayken ufuktan açısı ölçülür, bu açı olarak yüksekliğin 90°’den çıkarılmasıyla geminin enlemi bulunur. Teleskop – 1608: 1608’de icat edilen ilk teleskop şimdiki çok daha küçük dürbünler ortaya çıkana kadar gemilerde navigatörün önemli bir aletiydi. Sextant 17301730 yılında matematikçi John Hadley veya 1757’de John Bird tarafından icat edildiği bilgisi var. Hangisi icat ettiyse eline sağlık. Sextant 1900 ortalarına, GPS’e kadar navigatörlerin aktif olarak kullandıkları aletti. Sextant biri şeffaf iki ayna ile gök cismini ufka indirip, ondan evvel gelen aletlerden daha kolay kullanılabildiğinden navigatörün sağ kolu, benim gibi solaklar için de sol kolu oldu. Artık iki cisim arasındaki mesafeyi bulmak daha kolay oluyordu. Denizde taşınabilen kronometre – 1764: Navigasyon tarihinde bütün kültürlerin navigatörleri Kamal, Astrolabe, Qadrand, Staff hatta ellerini kullanarak enlemi şöyle veya böyle buldular. Boylam için navigatörün başladığı nokta ile yeni nokta arasındaki zaman farkını bilmesi gerek. 18. yüzyılda en iyi saat bile günde 10 dakika kaybediyordu ki bu da harita üzerinde 150 milden fazla hata demekti. Navigasyonda kesin mevkini bulmadaki dönüm noktası 1714 yılında British Keşifler Komisyonu’nun marine kronometresini bulana 20 bin Poundluk ödül vadetmesiyle geldi. Ödülü kazanan Yorkshirelı bir marangoz olan John Harrison adını navigasyon tarihine yazdı. Artık navigatör meridyeni hesaplayabilecekti. İlk marine kronometreyi Kaptan Cook, Tahiti’de Venüs’ün geçişini izlemek ve aslında gizemli “Büyük Güney Kıtası”nı bulmak için gittiği seferinde dünyayı dolaşırken kullandı. Artık navigatör boylamı da hesaplayabiliyordu ki, bence elektronik navigasyon öncesi en önemli kilometre taşı, daha doğrusu deniz mili aşıldı. Harrison’un kronometresi hatayı 8 mile kadar indirmişti. Kaptan Cook Güney Pasifik’i, Yeni Zelanda, Avustralya’yı günümüze yakın haritaladı. (Benim kullandığım haritaların hatırı sayılır bir kısmının ilk surveyi o tarihlere uzanıyordu.) 1980’lerde okyanuslarda olduğum devirde amatör denizciye açık ilk uzay base navigasyon sistemi olan SATNAV 2000 Dolar, iyi bir sextant 1000-2500 Dolar civarındaydı. Kelebek’in navigasyon istasyonu envanterinde SATNAV ve bütün uyduları tamamlandığında sextant’ların abajur altı notik bir süs olacağı düşüncesinden, en ucuzundan bir plastik Davis Sextant’ım vardı. Astronavigasyonu Deniz Harp Okulu’nda trigonometrisini de hesaplayacak kadar öğrenmiştik. Ama işlemeyen demir tabii ki paslandı. Güney yarım kürede 4, bazen 6 saatte bir fix verse de SATNAV bizim yıldız oyuncu, sextant, HO 249 Sigh Reduction Tables for Air Navigation ve bir kadın navigatörün rasat sonrası yapacağın matematiği çok basit yazdığı ince bir kitap yedek oyuncu olarak emergency için bekliyordu. İş başa düşerse yarım saatte bu kitaptan rasattan sonra hangi sırayla ne yapacağımı öğrenebilirdim. Okyanus geçişleri öncesi bir gemiden Yıllık Almanak’tan pasaj yapacağımız ayın kopyasını alırdık. Bizim gibi bütçe gezginler için gemiler, eski haritalar, pilot, sailing direction kitapları, telsiz istasyonları listesi kaynağımızdı. Bunlar yatçılar arasında değiş tokuş edilir, üzerinde yaza-çize tam ikinci el olmuş haritalar ikinci el pazarında satılırdı veya değiştirilirdi. O zamanlar (GPS öncesi) zenginler değil, büyük çoğunluk bizim gibi alelade gezginlerdi. Artık benim mekanik navigasyon olarak tarif edeceğim navigasyonun modern çağına girilmişti. Navigator sanatını icra edebilmek için sextant’ını, GPS çıkana kadar (bir sextant fiyatına 10 GPS alana kadar) kullandı. Bundan sonraki bölümde, sanatın ilme dönüştüğü elektronik çağın gelişmesi ile gelen yeni kilometre taşları “radyo navigasyon” ve “uydu navigasyon”larına, “modern elektronik navigasyon”a bakacağız.

“Si Nan, world’s first compass (reproduction), 400 BC. against weathered, leather background. Selective focus.Similar Image:”

Brass Sextant on white.See more in this Lightbox:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.