Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • 1,5 milyar dolarlık pazara TÜV Austria Marine’den kurumsal hamle

    1,5 milyar dolarlık pazara TÜV Austria Marine’den kurumsal hamle

    TÜV Austria Grubu 150 yıllık köklü geçmişi ve deneyiminin getirdiği Know-How’ı ile Türkiye’den Bodrum Denizcilik’in sektöründeki tecrübesi ve vizyonuyla birleştirerek TÜV Austria Marine’i kurdu.

    Türkiye’nin dünya çapında bir denizcilik ülkesi olma amacına katkı sunmak hedefiyle yola çıkan Bodrum Denizcilik’in, 150 yıllık köklü geçmişe sahip TÜV Austria Grubu’na yaptığı teklifle TÜV Austria Marine şirketi kuruldu. Bodrum Denizcilik’in pazarı iyi tanıması, iş modeli ve sektörel ihtiyacı tespit edebilmesi TÜV Austria Grubu’nun bu işe Türkiye’den başlamasında etkili oldu.

    TÜV Austria Grubu ve Bodrum Denizcilik ortaklığında Türkiye’de kurulan TÜV Austria Marine, dünyanın dört bir yanındaki yatlar için ekspertiz, test ve laboratuvar, eğitim ve sertifikasyon hizmetleri çerçevesinde danışmanlık ve denetim hizmeti veriyor. Pazar büyüklüğü ICOMIA 2020 raporu verilerine göre;  920 milyon dolar olan sektörün pazar payının bu yıl 1,5 milyar dolara yaklaştığı öngörülüyor. Tekne imalatı, deniz motorları üretimi, tekne malzemeleri üretimi, servis sağlayıcıları gibi bileşenlerden oluşan sektör büyüklüğünün ise 5 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Charter, hizmet sağlayıcıları, bakım onarım, marina hizmetleri, eğitim, sigorta, ikinci el satış gibi konuları da içeren sektörde TÜV Austria Marine yat ekspertizinde alıcı ve satıcı arasında en sağlıklı koşullarda işlemlerin yapılmasını sağlayacak.

    Şirket, bu iş için geliştirdiği yazılım programını kullanarak ekipman analiz test sonuçlarını laboratuvar testine gönderip çıkan sonuçları rapor olarak sunacak. Bu raporun kapsamını ihtiyaçlar doğrultusunda sürekli güncelleyecek.

    “TÜV Austria Grubu 150 yıllık Know-How’ıyla Türkiye denizlerinde”

    TÜV Austria Grubu’nun Türkiye’de yaptığı yatırımı değerlendiren TÜV Austria Marine Genel Müdürü Can Polat, “TÜV Austria Group’un 150 yıllık köklü geçmişinde elde ettiği global ve kurumsal deneyimi ile ortaya çıkan Know-How’ı, Bodrum Denizciliğin sektör tecrübesi ve vizyonuyla birleştirerek Türkiye’ye önemli bir yatırım yaptığını düşünüyoruz. Bu misyonla hareket ederek kaliteli, objektif ve bağımsız bakış açımızı yat ekspertizine yönlendirerek Türkiye’de bu işin ana kriterlerini bağımsız denetleme öğelerini oluşturacağız. Bugün denizcilik sektörü katma değeri en yüksek alanlardan biridir. Türkiye’de başlattığımız bu girişimin ülkemize katma değer sağlayacağını düşünüyoruz. 

    Şu anda sadece Türkiye değil tüm dünya enflasyonla mücadele etmektedir. Ülke ekonomisinin büyümesinde yabancı yatırımın önemi büyüktür. Pandemi sonrasında özellikle tedarik zincirindeki bozulmanın dengeleri değiştirmesi ve ülkeleri enflasyonist bir döneme sokması, Türkiye açısından bakıldığında jeopolitik konumu gereği büyük fırsatları beraberinde getirmektedir. Türkiye güçlü ve gelecek vadeden bir ekonomiye sahip. Biz Türkiye’yi sadece tek bir ülke olarak değil, Avrupa ve Asya arasındaki köprü konumu, Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki önemli pazarlara açılan bir “giriş kapısı” olarak görüyoruz. Ortağımız olan Bodrum Denizciliğin Türkiye’de faaliyet göstermesi, bu pazarı iyi tanıması, iş modeli ve sektörel ihtiyacı tespit edebilmesi bizim bu işe Türkiye’den başlamamızda rotamızı oluşturdu” dedi.

    “Uluslararası standartlarda hizmet anlayışı ile 3 yıl içinde Global’de olacağız”

    Türk denizcilik sektörüne uluslararası ölçekte danışmanlık ve denetim hizmetleri vermeyi hedeflediklerini söyleyen Can Polat, “Ekspertiz, test ve laboratuvar hizmetleri ile eğitim ve sertifikasyon hizmetlerimizle tarafsız ve objektif çözümler sunuyoruz. Bu kapsamda; çözüm ortağı olduğumuz tüm denizcilik sektörü paydaşlarına verdiğimiz hizmetlerde bağımsız finansal yapımızla kaliteyi ve güveni önceleyen tarafsız bakış açısıyla çalışıyoruz. Bodrum’dan başlattığımız hizmetlerle edindiğimiz tecrübe ve deneyimimizle hedefimiz önümüzdeki 3 yıl içinde uluslararası denizlerde olmak. Uluslararası ölçekte kurumsal yapıda hizmet veren bir şirket konumuna gelmek. Türkiye burada başlangıç noktası olacak ardından da öncelikle Yunanistan, İtalya ve Hırvatistan’da faaliyet göstermeyi planlıyoruz. Burada odaklandığımız konu denetleme alanında ülkelere ve kurumlara göre farklılık gösteren kriterleri belirleyip onları uluslararası kabul görmüş standartlar ve normlar haline getirebilmektir. Bu hedefle; denizcilik sektörüne getireceğimiz standartlar ve yenilikçi ürünler ile sektördeki rakiplerimizden ayrışacak ve hedef odaklı paydaşlarımıza hizmet vermeyi istiyoruz” şeklinde konuştu.

    “Denizcilik sektöründe trendleri takip eden değil belirleyen olacağız”

    TÜV Austria Grubu’nun verdiği hizmetler ile tüm paydaşlarında yüzde 100 güven oluşturan bir dünya şirketi olduğunu ve yıllardır büyüyen bu mirası Bodrum Denizcilikle birlikte TÜV Austria Marine’e yansıtacaklarını ifade eden Can Polat, konuşmasına şöyle devam etti: 

    “Dünyada her geçen gün büyüyen yatçılık alanında yat üreticilerinin ve kullanıcılarının çözüm ortağı olma ve denizcilik sektöründe ihtiyaç görülen alanlarda, paydaşlarımız için kurumsal bakış açısıyla kişilerden bağımsız olarak yürüyen çözümler geliştireceğiz. Öyle düşünüyorum ki; bizi rakiplerimizden öne çıkartacak konulardan biri budur. İkincisi bizim bunu yapabilmek için uluslararası bir Know-How’a sahip olmamızdır. Diğer ayırıcı unsur arkamızda tüm yatırımlarında finansmanını kendisi sağlayan finansal özgürlüğünü elde etmiş ve bunun getirdiği tarafsız bakış açısına sahip çatı kuruluşumuzun varlığıdır. Rakiplerimizden ayrışacağımız diğer bir konu da dijitalleşen dünyada trendlerin gerisinde kalmamak için yazılımsal alt yapı hizmetlerine verdiğimiz destek ve önemdir. Türkiye’den başlayıp bu sektörün ihtiyacına yönelik ürün geliştirmek hedefiyle giriş yaptığımız bu pazarda, öncelikle Bodrum’dan başlayarak Türkiye’deki denizcilik faaliyetleri bulunan lokasyonları kapsayacak şekilde sektörün paydaşlarına hizmet vereceğiz. Şu anda teknelerin bulunduğu yere göre karada ve denizde mobil ekiplerimizle hizmet veriyoruz. Bunlar dışında sahip olduğumuz ve akredite olan laboratuvarlarda test ve analiz hizmetleri sunuyoruz.” 

    “TÜV Austria Marine ile denizlerde dijital dönüşüm”

    Akdeniz çanağının önemli bir turizm destinasyonu olan Türkiye’nin yat alım-satım piyasasında yoğunluk yaşadığı ve bu süreçte “uzman görüşü” ve “ekspertiz” hizmetlerinin kritik öneminin ortaya çıktığını söyleyen Polat, “Biz sektörde tespit ettiğimiz bu ihtiyaçlara çözüm sunabilmek için, ülkemizde ilk defa yapılacak olan “sistem-yazılım” modelini hayata geçirmek için çalışıyoruz. Türkiye’de ve dünyada işler hale getirmeyi planladığımız kişilerden bağımsız kurumsal düzeyde kuracağımız sistem ve bu sistemi işletecek yazılım programı ile ekspertizde öncü olacağız. Bu sistemle kurumsal ve global vizyona sahip olarak sektör paydaşlarına hizmet vereceğiz. Bu başarı hikayesini Türkiye’de oluşturup dünyaya yaymak ise en büyük hedefimiz olacak. Bizim elimizdeki veriye göre, Türkiye’de 100 bin civarında yat var. Bu 100 bin yatın 85 bini Ege Denizi bölgesinde yer alıyor. Bunun da yaklaşık yüzde 25’i yabancı bayraklı. Burada sağlıklı ilerleyebilmek için öncelikle bu konuda veri toplamamız gerekiyor. Çünkü sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bu konuda veri havuzu kısıtlı” dedi.

    “Kaliteli hizmet anlayışını eğitimle sürdürülebilir kılmaya devam ediyor”

    Sektörde hizmet veren değişik çalışma alanlarına bakıldığında öğrenme biçiminin geleneksel yöntemlerle olduğunu söyleyen Can Polat, “Denizcilikte ana temanın “yardımlaşma” olup, doğru iş gücü eğitim desteği ile çözülebilir. TÜV Austria Akademi ile çeşitli sektörlerde sunduğumuz eğitim tecrübesi ile şimdi de denizcilik sektöründe “Marine Akademi” ile tüm paydaşlara farklı eğitimler sunmayı hedefliyoruz. Kaliteli hizmet vermenin devamında bu hizmetin sürdürülebilir olması da ancak yetkin uzmanlar eliyle oluşup devam edebiliyor. 150 yıllık deneyime sahip olan grubumuz eğitim konusunda çok güçlü bir Know-How’a sahiptir. Biz bu bilgi birikimini kullanarak denizcilik sektörünün tüm paydaşlarına eğitim ve belgelendirme hizmeti sunuyoruz” şeklide konuştu.

  • LEROS

    LEROS

    Leros’u bir cümle ile anlat deseler, “kıyıya vuran minicik dalgaların şırıltısı…” derdim. Leros, bir tatlı huzur. Leros tatlı bir esinti. Leros, tarihinde derin yaraları olsa bile Ege’nin batısında mağrur bir edayla duran ve Yunan adaları arasında size hayatınızın en huzurlu anlarını hediye edecek olan bir Ege adası.

    Ekim-kasım aylarında Leros’ta huzur bulmak kolay tabii, sıkıysa ağustosun ortasında turist kaynarken Leros’ta huzurdan bahset derseniz yanılırsınız. Burası temmuz ortasında bile sizlere kakafoni, karmaşa ya da turistik yorgunluklar yaratmayan bir ruha sahip. Nedendir bilmem, huzurlu bir ada Leros. Çok kalabalık değil. Gelen giden turistin şekli şemaili belli. İster lüks ister göze batmayan bir hayatınız olsun, kısaca kim olursanız olun Leros sizi mütevazı bir şekle sokuyor. Bunu daha adaya ayak bastığınız anda anlıyorsunuz. Çünkü adanın yerli yaşamı da aynı şekilde sade. Merkezdeki sevimli sokaklar, 1900’lerden kalma taş evler, Yunan tatlıları satan pastaneler, kafeler, denizin şırıltısı eşliğinde yemek yiyebileceğiniz ahşap sandalyeli mütevazı restoranlar size “Biz bu kadarız” diyor. “Bu kadarız ve mutluyuz.”

    HÜZÜNLÜ TARİH

    Mitolojiye göre Leros adası, Tanrıça Artemis’in geyik avı için avlanmaya gittiği yer olarak anılmakta. Bu sıcakta Artemis geyiği nerden bulmuş onu bilemedim ama Leros’ta adanın en tepesine konuşlanmış kale başta olmak üzere savaş müzesi, tarih müzesi, arkeoloji müzesi, kiliseler gibi görebileceğiniz birçok tarihi yer var çünkü Leros, Türkçe ismiyle İleryoz Adası’nda insan yaşamına dair ilk işaretler M.Ö. 8000 yıllarına dayanıyor. Aklın yolu bir, ilk çağlarda da huzur arayışı sürüyormuş demek ki. Şakası bir yana, bu Ege’nin batısındaki kara parçasına uğramayan kalmamış. Karyalılar, Lelegler, Fenikeliler, Giritliler, Dorlar, Romalılar, Bizans, Türkler yani Osmanlılar derken 1912 yılında ada, İtalyan hâkimiyetine girmiş. İtalyanların Birinci Dünya Savaşı’nda on iki adanın hâkimiyetini devralmasıyla birlikte Mussolini, adaya çimento yığarak adanın huzurlu ruhuna aykırı ilk adımı atmış ve emperyalist tutkularının temeli olacak devasa bir denizci kompleksi inşa etmiş: Portolago!

    Günümüzde Lakki olarak ismi değiştirilen Portolago kentindeki bu kompleksin 1930’lu yıllardaki inşasından sonra adaya esas hüznü taşıyan tarihi olay gerçekleşmiş. Yani İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Leros Savaşı. Leros Savaşı, 15 Eylül 1943 yılında başlamış ve Akdeniz’in en önemli savaşlarından biri olmuş. Bu nedenle de savaş sırasında yapılan Merikia tünelinde şu an savaşın tüm izlerini fazlasıyla yansıtan bir müze oluşturmuşlar. Müzedeki eşyaların inanılmaz detayları, sizi savaşın içine çekiyor. Bunların arasında beni en çok etkileyen ise, fotoğrafta da gördüğünüz kanlar içindeki sedye idi. 

    ADANIN NEFİS LEZZETLERİ

    Bu acı hikâyeleri geçmişte bırakarak Leros’un günümüzdeki huzuruna ve yine gastronomiye dönelim. 

    Kıtlık yıllarında Leros, yiyecek çeşidi açısından denize uzak Avrupa kentlerine nazaran oldukça şanslıymış. Ege’nin kalbinde, dört tarafı masmavi bir deniz ile çevrili bu adadaki mutfak kültürünün büyük bir kısmını elbette zengin deniz ürünleri oluşturmakta. Yine de bu demek değil ki, Yunan anneleri sadece balık pişirir. Yunan sofrasında bolca kuzu, keçi, domuz, tavuk ve dana eti, özellikle bayramlar ve özel günlerde baş tacı olur. Biz yine de deniz ürünlerinden gideceğiz. 

    Leros’ta ne yenir? Mesela mürekkep balığı yenir, karides saganaki yenir. Elbette güveçte şarapla pişmiş ahtapot yenir, kalamar yenir, kabak kızartma yenir, Yunan salatası ile musakka da yenir. Adanın ana merkezi Agia Marina’da pek balıkçı yok. Daha çok kafe, bar ve mağazalar. Biraz ilerisinden başlayan uzun mu uzun Alinda Koyu’nda ise işte o tahta masalı restoranlara rastlamaya başlıyorsunuz. Yunanistan’a ait geleneksel lezzetleri artık hepimiz biliyoruz ve bunları Alinda Koyu’ndaki denizin şırıltısı önüne kurulmuş masalarda bulmak mümkün. Ancak bir de adanın diğer tarafındaki Panteli Koyu var. Bu koyda gelenekselin yanında biraz daha modern ve lezzetli başka tabaklara da rastladık. Gidip görmek ve tatmak isteyenler için adres: Taverna Pirofani. Taverna dendiğine bakmayın, illa tabaklar kırılarak sirtaki yapılan ve yüksek sesli müzik dinlenen yerler değildir Yunanistanın tavernaları. İtalyanların “Trattoria”sı gibi, geleneksel lokantalarına Taverna der Yunanlar. 

    Şimdi size Taverna Pirafoni’de yiyebileceğiniz bir midye lezzetinin tarifi ile Leros’a veda edelim. Yemeğin ismi yok. Midye işte! Fransızların Moules Marinier ile kardeş. Yani denizci midyesi.☸

  • HASAN CEM ARAPTARLI’NIN GÖZÜNDEN İstanbul Balıkçıları

    HASAN CEM ARAPTARLI’NIN GÖZÜNDEN İstanbul Balıkçıları

    Uluslararası ödüllü fotoğraf sanatçısı Hasan Cem Araptarlı, “Water World” ve “Genetiğiyle Oynanmamış İnsan” sergilerinin ardından üçüncü kişisel sergisi “İstanbul Balıkçıları” için gün sayıyor. Çekimleri beş yıl süren fotoğraflar özel sergileme teknikleriyle 3-18 Aralık 2022 tarihlerinde Bomontiada’da sanatseverlerle buluşacak. Röportaj EYÜP ÖZEL [email protected]

    Genç ve başarılı bir iş insanı Hasan Cem Araptarlı. 20’li yaşlardan beri ilgi alanı olan fotoğrafçılığı 2014’ten beri profesyonel olarak sürdürüyor. İlk büyük projesinde Myanmar, Kamboçya ve Malezya’nın çeşitli yerlerinde su üstünde yaşayan insanları fotoğrafladı. Bu fotoğraflardan oluşan “Water World” adlı kitabı 2016’da yayınladı ve International Photographer Awards yarışmasında “Honarable Mention”, Neutral Density Photography yarışmasında “Gold Star”, American Photography Awards yarışmasında da “The Best of The Best” seçildi. Hindistan’ın çeşitli bölgelerinde çektiği fotoğraflardan oluşan seçkileri “Hindistan Çingeneleri” adlı kitapta toplayarak 2018 yılında yayınladı. Bu çalışmasıyla “International Color Awards” ve “International Photography Awards” yarışmalarında “People” kategorisinde ödüller aldı. Şimdi ise üçüncü büyük projesi İstanbul Balıkçıları ile karşımızda.

    Sanatçıya göre İstanbul Boğazı’nın bambaşka bir gündelik yaşam hikâyesi var. İstanbul balıkçıları da bu şehrin en önemli sembollerinden biri. Bu bir avuç balıkçının suyun üzerindeki mücadelesinden fotoğraflar bir yanıyla dünya düzeninin çarkları arasında hayatta kalma mücadelesi veren modern insanın hikâyesinin sudan yansımaları. Diğer bir yanıyla da özgürlüğe, hayallere ve biricik İstanbul’un güzelliklerine aralanan bir nefes alma penceresi…

    Araptarlı ile yeni projesi “İstanbul Balıkçıları”nı, fotoğrafa bakışını ve özellikle suyun üzerindeki yaşamlara duyduğu özel ilgiyi konuştuk.

    SUYUN ÜSTÜNDEKİ YAŞAMLAR

    Fotoğrafa bakışınızla başlayalım sohbete. Sizin yolculuğunuz hangi yönde? 

    Fotoğraf benim için insana dokunmaktır. Ayrıca, hikâyemi anlatmanın, ruhuma, yapıma en uygun yöntemi fotoğraf. Ben bir belgesel fotoğrafçısıyım. Belgesel fotoğrafçılığı da insanı görmediği, bu işle uğraşmasa hiçbir zaman bilemeyeceği yerlere götüren bir alan. Kendi vadimin ötesinde başka vadiler de olduğunu fotoğraf sayesinde öğrendim. Küçük dünyamın sınırlarını genişletti fotoğraf. Fotoğrafta derinleşme bence, “Onun bilip de benim bilmediğim ne acaba?” sorusunu sormakla ve tanımadığın, bilmediğin hayatların peşine bunun cevabına alabilmek için düşmekle başlıyor. Bu serüven seni kimi zaman suyun üzerinde yaşayan toplulukların hayatına kimi zaman bir çingene göçüne, kimi zaman da Afrika kabilelerinin ortasına götürür. Benim projelerimle yapmaya çalıştığım; modern dünya sisteminin dışında kalmış topluluklarının hayatından bizim hayatımıza bir ayna tutabilmek. Beraber düşünelim diye: mutluluk nedir, özgürlük, kölelik nedir…

    Water World, kitabı da olan ilk büyük projeniz. İlginizi çeken neydi suyun üstündeki hayatlarda?

    Dediğim gibi, benim ilgimi hep modern dünya sisteminin görece dışında kalmış yerlerde yaşayan topluluklar çekiyor. Water World’ün ilk ayağı Myanmar’dı. Orada Inle Lake diye bir göl var, o zamanlar çok daha bakir bir yerdi. İnsanlar suyun üzerinde evlerde yaşıyorlar. Bu yaşam formunu çekmeye oraya gittiğimde karar verdim. Gölde, kanosunun üzerinde balet gibi duran bir balıkçı çok etkiledi beni. Ağzındaki purosundan, yüzüne vuran güneşten, hafifçe esen rüzgârdan, beklediği balıktan öylesine bir keyif alıyordu ki… Ayda 100 dolar bile kazanmayan o adamın özgürlüğü özenilecek bir özgürlüktü. Maddi olarak hiçbir şeye sahip olmayan bu adam nasıl oluyor da bizden daha mutlu ve özgür? İşte bu soru ve bu merak bana Water World projesini yaptırdı. O balıkçının fotoğrafı projenin başlangıcı oldu. Sonradan baya ödül de aldı o fotoğraf, en sevdiğim işlerimden biridir.

    Başka yerlerdeki su insanlarını da çektiniz…

    Sonra bu yaşam formunu araştırmaya karar verdim, başka nerelerde var, nerelere gidebilirim diye baktım. Kamboçya’da Tonle Sap Gölü’nü buldum. Orada da insanlar yüzen evlerde yaşıyorlar. Burayı çektim. Daha sonra bu işin en el değmemiş, en ücra yeri neresidir diye araştırmaya başladım ve Malezya açıklarındaki Bajau Su Çingeneleri’ni buldum. Böyle bir yer daha önce hiç görmemiştim! Okyanusun orta yerinde, suyun üzerine kurulmuş bir yaşam! 6-7 metrelik kazıkların üzerinde adalardan kestikleri ağaçlarla yaptıkları evler! 500-600 yıllık bir gelenek bu yaşam türü. Bir kimlik kartları yok, hiçbir ülkenin vatandaşı değiller, kimsenin bilmediği yazılı olmayan bir dil konuşuyorlar. Bir belgesel fotoğrafçı için rüya gibi bir yer! 

    Proje, sonunda hedeflediğiniz amaca ulaştı mı?

    Modern dünya insanının karşısına bir ayna koymaktı amacım. Yarının amaçlarına uygun bir yaşantıyı sürdürmek midir doğru olan yoksa özgürlük alanlarını hiçbir şekilde teslim etmemeye çabalamak mı? Benim fotoğrafla ilgili derdim de üç aşağı beş yukarı bu. Projenin söylediği en önemli şeyse şu oldu: Genetiğiyle oynanmamış insan basit bir hayatın içinde de mutlu olabilir. Bizim dünyaya bakışımızın çok karşısında bir önerme bu. İkinci sergimin adı da “Genetiğiyle Oynanmamış İnsan” idi. Proje, söylemeye çalıştığı şeyi söyledi. O aynayı koydu. Bu fotoğraflar başka bir gezegende, başka bir yüzyılda çekilmedi. Bu insanlar bizim çağdaşımız. Aynı günde aynı dünyada yaşıyoruz. Ama bizim bu vahşi kapitalist sistem içerisinde yanlış hedeflerle doldurduğumuz, mutsuz bir hayatımız var ne yazık ki. Her geçen gün büyük bir süratle yabancılaşıyoruz! Sistemin bu kadar etkili olmadığı dünyanın ücra köşelerinde yaşayan insanlar maddi olarak hiçbir şeye sahip olmasalar da bizden daha huzurlu ve mutlular. Benzer hırslarımız yok! 

    GENETİĞİYLE OYNANMAMIŞ İNSAN

    Sonra ikinci büyük proje Hindistan Çingeneleri geliyor. O da yine sistem dışı hayatları konu alıyor. 

    Proje bittiğinde tatil için Hindistan’a gitmiştim ama kafamda yeni projeme dair bir şey yoktu. Pushkar Çölü’nün yanından geçerken uzaklarda adeta bir serap gibi çadırlar gördüm. Merak edip oraya kadar yürüdüm. Karşımıza Çingene çadırları çıktı. Bütün günü orada geçirdik. Gideceğimiz yere gidemedik, saatlerce fotoğraf çektik. Çölün ortasında çadırlar, çingeneler, acayip bir hayat… Orda aklım uçtu, çok da güzel fotoğraflar çıktı. Seyahatten dönünce bu yaşam şeklini araştırmaya başladım. 

    Hindistan’da en alt kastta yer alan Çingeneler en kötü işlerde çalışmak yerine göçerek yaşamayı tercih ediyorlar, sistemin onlara biçtiği hayatı kabul etmiyorlar yani. Hayvanları ile birlikte mevsim nerede uygunsa oraya göçüyorlar. Bütün bir ülkeyi geziyorlar. Bu çok güzel bir inat hikâyesi.

    İstanbul’da yaptığım okumalardan, araştırmalardan sonra bu hikâyenin peşine düşmeye karar verdim. Senede iki defa göçüyorlar. Her göç aşağı yukarı 20 gün sürüyor. Bir buçuk senede yedi kere gittim Hindistan’a. 150’nin üstünden köy, kent ve kasaba gördüm. Göçlerine, düğünlerine, cenazelerine katıldım, gündelik yaşantılarına konuk oldum.

    Hindistan Çingeneleri de kitap oldu. Onun da sergisi yapılmış mıydı? 

    2016’da Water World yayımlanmıştı, Hindistan Çingeneleri kitabı da 2018’de yayımlandı. Oradan da üç uluslararası ödül geldi. Ona özel bir sergi olmadı. Benim ikinci kişisel sergim “Genetiğiyle Oynanmamış İnsan” idi. Orada sadece Çingeneler değil, Afrika kabileleri, Hindistan, Myanmar, Kamboçya, Vietnam ve Gürcistan çekimlerim de vardı. Ama büyük bir talihsizlikle sergi tam da ülkemizde ilk Covid-19 vakasının açıklandığı güne denk geldi. Üç gün sonra da galeriler kapatıldı. 

    İSTANBUL’A SAYGI DURUŞU

    Eve kapandığımız o pandemi süreci nasıldı?

    Fotoğraf, hayatım boyunca hiç gitmeyeceğim yerlerin kapısını açtı bana. Rengârenk bir hayatın kapısını araladı. Pandemide bütün uçuşlar iptal edilip, sınırlar kapanınca doğal olarak hiçbir yere gidemedim. Evin içinde bunaldım, makinelerime küstüm, elime bile almıyordum. Bu durumun ne kadar süreceği de belli değildi. Sonra İstanbul’da fotoğraf çekmeye karar verdim. Sonuçta âşık olduğumuz şehrimiz. Dünyanın neresine gidersek gidelim dünyanın en güzel şehri dediğimiz, tutkuyla bağlı olduğumuz bir yer burası çoğumuz için. Aslında İstanbul Balıkçıları’nı Hindistan Çingeneleri’nden önce çekmeye başlamıştım. Bir sene çektikten sonra ara vermiştim. Pandemiyle birlikte bu projeye hakkını vererek devam etme karar verdim.

    Yani pandemi sayesinde tamamlandı. 

    İstanbul’da mutlaka bir şey yapacağım diyordum zaten. Çünkü her Türk fotoğrafçı Ara Güler’e hayrandır. Ara Güler demek de İstanbul demektir. Benim ilk sergimin de açılışını yapmıştı. Çok güzel anılarımız var büyük ustayla. İstanbul’da bir şey yapacaktım Covid hızlandırdı diyelim. O zamana kadar birkaç sene bu projeyle ilgili çekim yapmıştım zaten. Pandemiden sonraki süreçte en konsantre çalıştığım, bana göre projenin en iyi çekimlerini yaptığım iki yoğun yıl geçirdim. 

    Projenin çıkış noktası neydi?

    İstanbul’un en önemli sembollerinden biri olan o küçücük kayıklardaki olta balıkçılarını çektim. Benim her zaman İstanbul’la ilgili görsel hafızamın en güzel köşesinde duran bir sembol bu balıkçılar. Yine aynı derde dönüyorum. Bu sular dünyanın en önemli deniz ticaretinin döndüğü yer. Boğaz burası. Ve bu insanlar küçücük kayıklarıyla Salacak’tan, Balat’tan, Beykoz’dan, Sarıyer’den, Tarabya’dan, Üsküdar’dan çıkıp sabahın karanlığında sadece üç beş kuruş rızıklarını kazanmak için bu sulara çıkıyorlar. 50-100 metre açıklarındansa üzerinde milyonlarca Euro’luk konteynırlar yüklü şilepler geçiyor. Yani kapitalizm geçiyor ve bu insanlar o vahşi kapitalizmin gölgesinde 200-300 TL için akşama kadar olta sallıyorlar. Vahşi kapitalizmin dalgasında, devrilmeden ayakta durmaya çalışıyorlar. 

    Sadece sudaki balıkçılar mı var projede?

    Hep suyun içindeydim, küçük olta balıkçılarını ve içindeki insanların hayatını çektim. Bu karmaşık hayatta ayakta kalmaya çalışan modern insanın hayatının sudan yansımaları bu fotoğraflar. Tabii arkada bütün ihtişamı ile İstanbul var. Bir yandan da bu proje İstanbul’a bir saygı duruşu gibi. Sergide 55 fotoğraf olacak, Yani dolu dolu İstanbul.

    Suyun içindeki hayatla hep çok ilgilisiniz. 

    Biz karada yaşıyoruz, kara insanıyız. Suyun üzerinde olmak zaten başlı başına çok enteresan. Suyun bambaşka kuralları, kaideleri var. Boğaz’ın kuralları da bambaşka. Bunları öğrenmek, deneyimlemek hoşuma gidiyor her şeyden önce. Ayrıca denizin ve bulutların girdiği bir fotoğraf tadından yenmez. Denizin, bulutların, martıların ve fonda tüm ihtişamıyla İstanbul’un bir fotoğraf karesine kattığı lezzet her fotoğrafçının parmaklarını kaşındırır. 

    Fotoğraf çekerken bir yönteminiz var mı? 

    İyi bir belgesel fotoğrafçının yapması gereken en önemli şey kendisini görünmez kılabilmesi, yok edebilmesidir. Görünmez olduğu andan itibaren güzel ve doğal fotoğraflar çıkmaya başlar. Bulunduğun ortamdaki insanlar seni unutursa normal yaşantısına döner ve hayat sen orada yokmuşsun gibi olağan akışında devam eder. İşte o zaman iş başlar. Bunu yapamazsan çektiğin fotoğraf hiçbir işe yaramaz.

    Balıkçıları da bu yöntemle mi çektiniz?

    Ufak bir teknenin üzerinde, sabahın 05.00’inden akşam saatlerine kadar İstanbul Boğazı’nın her yerinde çekimler yaptım. Bazen benim bulunduğum tekneyle onları takip ederek, bazen de teknelerine binerek. Ben çekeceğim insanlarla önce sohbet eder, tanışır, hikâyelerini dinlerim. Makinalarıma belirli bir süre dokunmam bile. Aramızda belirli bir bağ sağlandıktan sonraysa gündelik yaşantısına devam etmesini rica eder, bir köşede sessizce unuttururum kendimi. Sonra çekim başlar…

    Suda fotoğraf çekmek zor mu?

    Çok zor. Özellikle Boğaz çok hareketli bir yer. Fotoğraf dediğin milimetrik bir titreşim. Küçücük teknenin içinde hem ayakta duracaksın hem kadrajı sağlayacaksın hem de net bir şekilde titretmeden fotoğrafı çekeceksin. İnanılmaz zor bir iş. Gölde, okyanusta da fotoğraf çektim ama İstanbul Boğazı çok daha zor. Sürekli bir akıntı ve gemi trafiği var. Kocaman bir yük gemisi fındık kadar balıkçı teknesinin yanında geçince su bir daha kendine kolay kolay gelemiyor. Bırak çekim yapmayı çoğu zaman makineleri falan bırakıp bir yere yapışıyorsun. O arada fotoğraflar kaçıyor, kafandaki kompozisyonlar bozuluyor tabii. Başlıyorsun yeniden…

    Çekim süresince Boğaz’a dair öğrendiğiniz en enteresan şey ne oldu?

    “Balık bitti!” En çok bunu duydum. Bundan 10 sene önceye bile kıyasla durum çok vahim. Şu anda bu balıkçılar 365 günün 200’ünde elleri boş dönüyorlar. Bu kadar trollerin, yasak avlanmanın, deniz kirliliğinin olduğu bir yerde gelinen nokta da bu oluyor. Bu projenin önemi de bu bence. Yani bunlar son fotoğraflar. 10 sene sonra bu insanlar olmayacak belki. İstanbul ile ilgili hatıra defterimizin en gülümseyen, bizi en mutlu eden sembollerinden bir tanesi daha yok olup gidecek.

    55 FOTOĞRAF SERGİLENECEK

    Sergiye dönecek olursak, bizi neler bekliyor?

    3 Aralık’ta Bomontiada’da açılacak ve 18 Aralık’a kadar her gün gezilebilecek. 75×50 cm ile 150×300 ebatları arasında 55 adet fotoğraf sergilenecek. Diasec baskılar ve light box denen ışıklı baskılar halinde sergilenecek fotoğraflar. Serginin metinleri ünlü yazar Figen Şakacı tarafından kaleme alındı. Sergiyi gezenler fotoğraflara bakarken bir yandan Figen’in kaleminden çıkan harika bir hikâye okuyacak.

    İstanbul dışında sergilenecek mi?

    İstanbul dışında Ankara ve İzmir’i düşünüyoruz. Bir de doğuda hiç İstanbul’u, denizi, Boğaz’ı görmemiş çocuklara denizi ve İstanbul’u bu fotoğraflarla tanıştıracağız. Görüşmelerimiz sürüyor.

    Birçok uluslararası ödülünüz var. Bu projenin de ödülleri olacak mı?

    Daha sergilenmeden iki ödül aldı bile. “Muse Photography Awards”ta belgesel dalında “Silver Winner”, “European Photography Awards”ta ise “Gold Winner” ödüllerini kazandı proje. İki tane de sonuçları henüz açıklanmayan adaylığı var. Bu işin içinde uzun senelerdir bulunan, jürilik mertebesine gelmiş ve sizi hiç tanımayan kişiler tarafından işlerinizin ödüle layık görülmesi çok güzel bir şey. Yaptığınız işe olan inancınızı ve tutkunuzu arttırıyor.

    Sıradaki proje ne?

    Bir sonraki projem bugüne kadar yaptığım en geniş kapsamlı proje olacak. 12 farklı ülkede çekilen fotoğraflardan oluşacak. Şimdilik bu projenin yedi ülkesindeki çekimleri yaptım. 2023 yılı içinde; Papua Yeni Gine, Peru, Bolivya, Arjantin ve Sibirya çekimlerini yapacağım.☸

  • Zor ve onurlu görev Bahriye ve gemi komutanlığı

    Zor ve onurlu görev Bahriye ve gemi komutanlığı

    Gemi komutanı, devleti ve milleti adına kendisine bir savaş gemisi emanet edilen denizcidir. Cumhuriyet Donanması’nın geçmiş nesillerinin hizmetleri ve hatıraları önünde, geleceğe karşı bu gemiyi ve personelini her koşulda selamet ve zafere taşımak sorumluluğu gemi komutanına aittir. Bu gemiyi barışta harbe hazırlamak ve daima harbe hazır tutmak ve savaşta da her türlü yeteneğini azami ölçüde kullanarak savaştırmak temel görevleridir. 

    Gemi komutanı tabiri ilk bakışta insanın aklına fazla bir şey getirmez. Gemi komutanlığı, denizcilik tarihinin bin yıllık süzgecinden geçerek bu günlere gelmiş, kendi yazılı olmayan kurallarını yaratmıştır. Denizcilik, dünyada evrensel kurallara sahip ve mutlaka ananesi olan nadir mesleklerdendir. Bu bağlamda gemi komutanlığının bambaşka ve müstesna bir yeri var. Bu nedenle gerçek gemi komutanlığının ne demek olduğunu çok az insan bilebilir. Hatta ailesi bile onu tam olarak tanımlayamaz. Bu durum bütün dünya bahriyelerinde hemen hemen aynıdır. Birçok insan onları, yolcu gemilerinin kaptanları veya diğer gemilerin reisleri gibi zanneder. Oysa onların resmî, geleneksel ve ruhsal dünyaları çok farklıdır. Evrensel kurallara ilaveten her ülkenin kendine has denizcilik kuralları vardır.1 

    Savaş gemisi çok pahalı bir devlet yatırımdır. Bu kıymetli varlıklar gemi komutanına emanettir. Gemi komutanının, mal ve candan belki de daha önemli bir emaneti daha vardır. O da devletin ve bahriyenin onurudur. Bu nedenle gemi komutanı hata yapmamalıdır. Bir avukat davasını kaybedebilir, tekrar dava alır işine devam eder. Bir cerrah ameliyat esnasında hastasını kaybedebilir, başka hastalara bakmaya ve ameliyatlara devam edebilir. Ama bir savaş gemisi komutanı gemisini kaybedemez. Kaybederse asla ikinci şansı olmaz.2  

    YÜKSEK SORUMLULUK, BÜYÜK FEDAKÂRLIK

    Gemi komutanlığı kadar serbestçe ve ani karar alma sıklığı hiçbir meslekte yoktur. Çünkü deniz ve gemi ortamının çok değişken koşulları onları buna mecbur eder. Bu bağlamda gemi komutanının mesai saati yoktur. Gemisi limanda, kendisi resmî izinde de olsa sorumluğu devam eder. Gemi komutanları evlerinde hep tilki uykusu uyurlar. Biraz kuvvetli rüzgâr çıksa aklına gemileri gelir. Bunu yürekten hissetmeyen bir subay gerçek komutan olarak nitelendirilemez. Dünyada gemi komutanlığı kadar yüksek bir sorumluluk ve fedakârlık gerektiren başka bir meslek bulmak mümkün mü acaba? Gemi komutanının personeli ile olan ilişkileri rütbe ve yaşları ne olursa olsun, baba evlat ilişkisi gibidir. Bu ilişkide erlerin yeri ayrıdır. Çünkü onlar hem yaşça daha küçük, hem de hiçbir karşılık beklemeden vatan için olan zorunlu görevlerini yapmaktadırlar.3 

    Bu nedenle gemi komutanlığına seçilmek çok zorlu bir yarıştır. Büyük tecrübe birikimi gerektirir. Meslek hayatı sırasında değişik görevler icra edilerek önce branş subaylığı, sonra bölüm amirliği ve daha sonra ikinci komutanlık görevi yapıldıktan sonra bir seçici kurul tarafından yapılan teori ve pratik sınav sonucunda gemi komutanlığı hak edilir. Bu süreç Türk Donanması’nda bir firkateyn komutanı için yaklaşık 20 yıldır. Meslek hayatı boyunca en azından altı yedi değişik komutanla çalışan gemi komutanı adayı yöneticilik ve liderlik vasıfları açısından hepsinin iyi ve kötü yönlerinden ders alarak kendi sentezini oluşturur ve gemi komutanlığını icra eder. 

    ÖRNEK BİR KAHRAMAN

    İyi bir gemi komutanı, liderliği yöneticiliğe tercih etmelidir öncelikle. Zira bir savaş gemisi, komutan-personel ilişkisi içinde faaliyet gösterir. Personeli komutana önce güvenmelidir. Bu ise kolay kazanılmaz. Güven çok büyük birikim gerektirir. Pek çok kazanımın bir fonksiyonudur.  Komutanın manevradaki ustalığına yani “kaptanlığına”, savaş hâli dâhil olağanüstü hallerde göstereceği soğukkanlılığa yani “tecrübesine”, en karmaşık durumlarda uygun durum muhakemesi yapma yeteneğine yani “bilgisine ve bilgeliğine”, çıkarların çatıştığı andaki adil duruşuna yani “adaletine” ve personelin gemideki performansını etkileyebilecek en küçük şahsi ya da ailevi sorunlarına göstereceği ilgiye yani “babalığına” bağlı olarak gelişir. Komutanına güvenen personel artık ona inanır. Komutanına inanmış personele sahip gemi, başarıdan başarıya koşar. Kendisi de denizaltı komutanı olan Amiral Afif Büyüktuğrul daha da ileri giderek, bir makalesinde “Mürettebatın gemi komutanına inanması ve hatta ona hayranlık duyması geminin zafer kazanmasının birinci basamağıdır” diyor. Gemi komutanları, personelinin gözünde savaşmaya hazır örnek bir kahraman olmak zorundadır. Çünkü personel onun liderliğinde en zor görevlere ve hatta ölüme gidecektir. 

    Gemi Komutanı, her zaman için yaşanmamış ve düşünülmemiş olaylara ve gelişmelere hazır olmalıdır. 20 Temmuz 1974 sabahı Girne sahillerine kapak atmaya giden LCU tipi çıkarma gemisi komutanları bir hafta önce böyle bir anı hayal ediyorlar mıydı? 14 Temmuz sabahı, TCG Kocatepe Komutanlığı görevini NATO görevine gitmek için bir hafta sonra bırakmayı düşünürken, 21 Temmuz 1974 akşamüzeri personeline “gemiyi terk” emrini vereceğini Yarbay Güven Erkaya hayal edebilir miydi? Olmayana hazır olmak için önce cesur olmak gerekir. Ancak cesaret gücünü tecrübe, bilgi ve bilgelikten almalıdır. 

    “BİR VAZİFE DEĞİL, BİR KURUM”

    Gemi, deniz ortasında tek başına yaşayan bir devlet; komutanı da onun devlet başkanıdır. Gemi komutanı gerektiğinde siyasi, gerektiğinde mali, gerektiğinde adli ve hatta savaşa karar vermek durumuna girer. Cumhurbaşkanı ve başbakan ile onun arasındaki fark; onların her sahada yardımcısı olan bakanlara karşılık, gemi komutanının yardımcısız görev yapmasındandır. Bundan dolayı gemi komutanlarının askeri, siyasi, adli ve diğer sahalarda hata etmez bir adam olarak yetiştirilmelerinde millet için çok büyük önem vardır. Örneğin; kara savaşında işgal edilen bir düşman şehrine, komutan danışmanı olarak bir maliyeci, idareci veya siyaset adamı göndermek daima mümkündür. Fakat denizaşırı işgallerde gemi komutanı veya amiralin uzun süre böyle bir fikir yardımından mahrum kalması kaçınılmazdır.4

    Deniz tarihçisi Emekli Amiral Afif Büyüktuğrul, “Gemi komutanlığı bir vazife değil, bir kurumdur” diyor.  Bu çok doğru bir tespittir. Gemi komutanını gerek gelenekler gerekse kanunlar önünde kurumsal bir yapıya oturmasının temel nedeni deniz ve kara savaşlarının karakterlerinin farklı olmasıdır. Karada insanlar silahlarla donatılırken, denizde silahlar adamla donatılır. Karada savaşın hedefi, en çok sayıda askeri öldürmek ve esir almak dahil etkisizleştirmek iken deniz harbinin hedefi ise gemi batırmaktır.5 

    Kara savaşında cephesi zor duruma düşen bir tabur komutanı, yanına tümen, kolordu ve ordu kumandanın geldiğini görür. Denizde ise bir donanma komutanının gidip muhrip ya da denizaltı komutanına yardım etmesine deniz şartları izin vermez. Üstelik denizde can telaşı kara harbinden çok fazladır. Bu yüzden gemi mürettebatı kendi komutanını çok yakından tanımak ister. Sicilini, gizli olarak astlarından almış olan gemi komutanı veya amiraller diğerlerine nazaran daha başarılı olurlar.6

    Karada savaş başladığında bir siper kazıp, kendinizi koruyabilirsiniz. Ancak denizde savaş başladı mı hiçbir yere kaçamazsınız. Savaşı kabul eder ve sonuna kadar savaşırsınız. Bu nedenle gemide savaş esnasında ölüm karşısında herkesin şansı eşittir. Gemide ölüm rütbe ve makam ayırımı yapmaz. Kara savaşları tarihi bu nedenle cephede ölen çok az sayıda generalden bahsederken, deniz savaşları tarihi, savaşta gemisi ile batan onlarca amiralden bahseder.    

    Amirallik ve gemi komutanlığı ile en yüksek kertede temsil edilen Bahriye, her ülkede yüksek mesleki prestije sahiptir. Bahriyeli olmak aydınlığı, fikir adamı olmayı, kibarlığı, salon adamlığını ve farklı duruşu temsil eder. 2013 yılında yayımlanan “İskeleye Yanaşan, Denizler, Gemiler, Denizciler” isimli kitapta7 sinema tarihçisi Ali Can Sekmeç bahriyeliyi bakın nasıl anlatmış:

    “Evet Bahriyeliler… Bembeyaz giyimleri ile mağrur duruşlarıyla, asker olmanın ötesinde bir övünç timsalidirler. Askerliğini bahriyeli olarak yapanların bileği bükülmez. Türk sinemasında isimlerin önüne bahriyeli unvanı koymak bir delikanlılık simgesidir.”    

    Dilerim ki Bahriye’nin bugünkü temsilcileri bu geleneği devam ettirmeyi sürdürsünler.☸

    Dipnotlar

    1 Nejat Tarakçı, Sorumluluk ve Gururun Zirvesi, 1 Temmuz 2013 tarihli, İnternet Yazısı.

    2 Stavridis, G.,Command at Sea, USNI Press, Annapolis, Maryland,1986.

    3 Nejat Tarakçı, Sorumluluk ve Gururun Zirvesi, 1 Temmuz 2013 tarihli, İnternet Yazısı.

    4 Büyüktuğrul, Afif, Donanma Gezileri, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Eylül 1961.

    5 Büyüktuğrul, Afif,  3 Mart 1958 Cumhuriyet

    6 Büyüktuğrul, Afif, Donanma Gezileri, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Eylül 1961

    7 Koraltürk, Murat, “İskeleye Yanaşan, Denizler, Gemiler, Denizciler”, İletişim Kitapları, İstanbul 2013, Sayfa 61.