Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • SUP macerası İrlanda 2

    SUP macerası İrlanda 2

    Dokuz günlük İrlanda seyahatimizin ilk bölümünü geçen aylarda yazmıştım. Şimdi sırada batı kıyısından güneye yolculuğumuz “SUP venture” var. SUP maceramız devam ediyor…

    İ

    rlanda’nın batıya uzanan parmaklarından biri Loop Head Yarımadası ucunda, eve dönen denizcileri karşılayan fener, doğa yürüyüşü için ne güzel bir sahne teşkil ediyor. Tabii yürüyüş sonrası güneş esneyip uykuya hazırlanırken kurduğumuz “take care” için de. 

    Okyanus kenarındaki fenerler, iç sulardakiler gibi bizi tehlikelerden koruma, yol göstermede aynı önemli görevi üstleniyorlarsa da, bana daha romantik gelirler. 

    GPS önceki devirde, uzun okyanus geçişlerin son gününde gözlerimiz ufku radardan iyi delerdi. Çakan ışığını ilk gördüğümüzde, Annette eve geldik derdi, bu gece vardiyadan vardiyaya salonda değil yatağımızda uyuyacağız, Kelebek her nereye demirlersek, yine sallanıp yuvarlanmadığımız evimiz olacak, tekrar demir alana kadar. 

    KILKEE’DE SUP

    Hava yine “soft”. Çiseleyeyim mi yoksa yağayım mı bir türlü karar veremeyen bir hava, ama biz kararımızı vermişiz. Arabayla çabuk bir lojistik keşif yapıyoruz: Nereden suya gireceğiz? Nereden çıkacağız? Hostele eşyaları bıraktık, kızlarla burunun ucuna doğru bir lokantada buluşacağız. 

    Limanın bir kenarından SUP’ı denize indirdik. Hava “soft”luğu bırakıp yağmaya karar verdi. Kayaların arasındaki karanlık bir girinti bize korunak verecek gibi gözüküyor, içeri gittikçe küçük bir mağaracığa dönüşünce daldık. Bir süre yağmurdan kurtulduk ama karnımızın gurultusu yağmurun gürültüsünü bastırınca ıslanmanın daha iyi olacağına karar verip Jody ile Lilian’ın beklediği lokantanın önündeki kayaların üstüne SUP’ı çekip şemsiyenin altına fish & chips’e…

    ROSS CASTLE, KILLARNEY, GÖLDE SUP

    Batı kıyısından güneye yolculuğumuzu sürdürürken fiyort gibi kıyılardaki girintilerin devamında içeride göller ve nehirler var. Göllerin kıyıya yakın olanlarının denize bağlantısı olduğundan “tidal” metcezre bağlı nehirler, yani sırasıyla içeri ve dışarı kuvvetli akıntı var. 

    Bu sefer içerilerde bir göl arıyoruz. Ross Castle Milli Parkı tam bize göre gibi. Deneyeceğiz, rotamız belirlendi.

    İrlanda’nın hemen hemen her yerinde, bizdeki beylikler, ağalıklar gibi güçlü, toprak ağası, zengin ailelerin kale ve şatolarını görüyoruz. Bu şatolar genelde ailenin yaşam bölgesi, askerlerin, hizmet sınıfının yaşadığı bölümleri ihtiva ediyor. Günümüzde damları gitmiş (herhalde “tatch” sazdan yapılmıştı) ama taş duvarları asırların etkisine dayanmış, incecik pencere çerçeveleri de taştan oyulmuş bu yapılar, sanat ve tarih bakanlığının koruması altında. Bunlardan biri de Ross Castle, 15. yüzyılda bölgenin sahibi O’Donoghues Ailesi için çok güzel bir göl kenarında inşa edilmiş. 

    Turistler büyük parkta yürüyor, faytonlarla dolaşıyor, kaleyi ziyaret ediyorlar. Bizim ise kaleyle ilgimiz başka. Niyetimiz kenarına tünediği gölde SUP yapmak. İçindeki adacıklarıyla ayna gibi suyuyla göl bizi çağırıyor, denizle akıntıyla boğuşmadan tam tembel işi bir gezi hayal ediyoruz, tabii mümkünse. 

    Burası düzenli bir park, kuralları vardır. Onların kuralları varsa bizim de taktiklerimiz var. İzin istersek hayır cevabı alabiliriz, en iyi taktik “oh bilmiyorduk”, aptal turist taktiği. En iyisi hiç sorma, yakalanırsak aptal turistiz. Arabayı göle birleşen bir derenin kenarına park edip SUP’ı indirdik. Altından geçtiğimiz taş köprünün üstünden bize baktıklarına göre pek de alıştıkları bir manzara değiliz herhalde. Etrafımızda ördekler, önümüzde kuğular gölün ortasında kıyıdan ve gözden uzak, keyfimiz yerinde. 

    Dejavu: İki adacık arasındaki su sarı çiçeklerle kaplı, kara mı göl mü? Onları incitmemek için yavaş padılla aralarından geçiyoruz. Yıllar önce Guatemala’da Isabal Gölü’nde “hyacint” su çiçekleri arasına Kelebek’le girmiştik. Oradakiler mor çiçekli hyacint, buradakiler sanırım bir cins nilüfer. Sanki doğa burada gördüğü saygıya bir karşılık veriyor. Ne bileyim öyle hissettim, “beni rahat bırakın, tahrip etmediğinize bakın size teşekkürler deyip çiçekler veriyorum” diyor sanki. SUPları çıkardığımız, arabaya yakın iskelede bir kulübün kayıkhanesi var, bugün kapalı. Göle akan küçük bir dere kolu içinde ince zarif kayıklar var, herhalde tatillerde gölün üstünde ne güzel bir manzara oluştururlar ama bugün suda bizden başka kimse yok.

    Ben arabanın arkasına saklanıp üstümü değiştirirken Kaan alçak bir duvarın üstüne teşkilatı kurmuş, kahveyi yapmış, birer cigar, arkamıza yaslanmış take care. Geçenler bize bayılıyor, biz de bize bayılıyoruz. Güzel bir gün, SUP arabanın üstüne, Jody ve Lilian botanik garden’dan dönünce ekip yola düzüldü.

    İrlanda’nın batısında küçük adaları var. Bunların Atlantik’in hırçın kış fırtınalarında günlerce ana karayla irtibatı kopuyor. Slea Head’de üzerinde olduğumuz yardaki adalara giden feribot (aslında küçük bir motor) bilet kulübesi rüzgârdan uçmamak için kendini demirlemiş. Ben de şapkama yapışıyorum.

    MOUNTAIN LAKE

    Biraz da dağa çıkalım dedik. Aslında Kaan’ın aklında dağın tepesindeki Connors Pass’taki gölcükte SUP yapmak vardı, bıraksam sırtlanıp tırmanacak. Tepeden üstündeki puslu damı altında, içinde küçük gölleriyle uzanan yemyeşil yeşilliği seyrediyoruz. Göle akan pınardan su içiyorum, kim bilir, bakarsın ebedi gençlik pınarıdır. 

    Yolumuzun üstünde bizim Ege’deki gümbetler gibi taştan evler var, burada en çok bulunan malzeme hem tarlayı temizliyor hem duvarlarda kullanıyorlar. Arı kovanı gibi olan evler antik zamanlardan 1200 yıllarına kadar kullanılmış. Antik çağlarda yapılan daire şeklindeki kaleler yanı sıra böyle yerleşimlerden birini ziyaret ediyoruz. Gümbetler birbirine bağlanmış, aralarında sıva çamur yok ve yağmurlara karşı bir eğimle yerleştirilmiş.

    Kanturk: Dublin’e dönüş yolunda bir işaret “Kanturk Şatosu’na gider” deyince, Kaan tamam şatomu buldum, biraz imla hatası varsa da olsun, deyince detur yapıp Kaan’ın şatosunu ziyaret ettik. Hiç de fena bir şato değildi, bakalım tapuyu nasıl alacak?

    RAHİP BRENDAN’IN AMERİKA MACERASI

    Tim Severin’i biliyor musunuz? Bilmeyenler Google amcaya sorsun. Tim Severin İngiliz bir kâşif, tarihçi ve denizci bir yazar. Efsanelerdeki yolculukları inceleyip olurluğuna inandıklarını tekrarlamak gibi bir takıntısı olan biri. Yaptığı yolculuklardan biri de ülkemizden geçmişti. Mitolojideki Jason’un altın post peşinde Gürcistan’dan Yunanistan’a yaptığı seferi tekrarlarken o zamanın şartlarına uygun teknesi Türk kürekçilerin de katılmasıyla İstanbul’dan geçmişti.

    Severin bu sefer bir İrlanda efsanesinde yaşamış Rahip Brendan’ın yaptığı seyrin izine düşmüştü. Bize de Brendan’ın Atlantik’e açıldığı yere Brendan Creek’e gitmek farz oldu. 

    İrlandalı rahip Saint Brandon Amerika’ya Kolomb’dan ve Vikinglerden çok önce ulaştı mı? Bunu merak eden Tim Severin eski dokümanlara dalıp araştırdı.

    Vikinglerin İskoçya, İrlanda, Faroe Adaları, Grönland üzerinden Amerika kıtasına ulaştıkları ve buralarda koloniler kurduklarını biliyoruz. Vikingler Amerika ve Grönland’a yerleşmedilerse de İskoçya ve İrlanda’ya yerleştiler ve burada İngiliz hâkimiyetine kadar hüküm sürdüler. 

    Kolomb’un Amerika’ya ulaşan ilk Avrupalı olmadığında artık hemen herkes hem fikir. Bana ilginç gelen İrlandalı rahiplerin ne kadar denizci oldukları. Münzevi hayatı tercih eden rahiplerin kuzey Atlantik’teki adalara seferler yaptığını, oralara yerleştiklerini biliyoruz. Vikinglerin “long ship” uzun gemileriyle batıya seferlerini biliyoruz da İrlandalı rahiplerin tekneleri nasıl bir şeydi? 

    İrlanda’nın güneybatı köşesindeki Dingle Yarımadası’na indiğimizde bugünkü “currach”ların denizde dolaştıklarını görüyoruz. Currach’lar çıtalardan yapılmış bir kafes üzerine branda gerilerek yapılıyor. 

    Severin eski dokümanları karıştırdıkça cevaplarını buldu. Rahiplerin zamanında branda yokken currach’ların gövdeleri öküz derisiyle kaplanıyordu, peki deri denize nasıl dayanıyordu? O devirde olduğu gibi Severin’in currach’ında kafes iskeleti çivi kullanılmadan birbirlerine o günkü gibi kendir iplerle bağlayarak yaptılar, derileri birbirine ve tekneye diktiler. Denizin tekneyi eğip bükmesine elastik olduğundan çividen çok dayanabiliyor. “The Brendan Voyage” isimli kitabı Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum, okumaya çok değer, zaten Severin’in hikâyelerini çok gerçek, çok sürükleyici bulurum. Hep bir hayalden başlayan kütüphaneler dolusu araştırma ve peşinden macera. 

    İrlanda’nın tradisyonel teknesi currach’la ilk defa Killki’de karşılaşmıştık. Fiyort gibi güneybatı kıyılarından güneye indikçe currach’ları denizde görmeye başladık.

    Currach resimde gördüğünüz gibi çıtalardan iskelet gövde üzerine branda gerilmesiyle yapılıyor. Bir muz gibi eğri şekilleri göz doldurmuyor, kürekleri de ilginç, bizim anladığımız şekilde küreğin palası yok. Bedeniyle aynı ende ve kalınlıkta 5×5 bir tahta, kayıktaki ıskarmoza deri bağla değil, küreğin bedenindeki ek parçadaki bir delik oturuyor. İki veya üç çifte bu küreklerle currach tahminimden bayağı iyi götürüyorlar. Artık limanlarda korunaklı sularda denizde kürek çekenleri görüyoruz. Geleneksel tekneleri yaşatmak ne kadar güzel (tabii bizde böyle bir şey yok, olmaz da. Hangi marina, hangi barınak yer verir)! burada her limanda mütevazı kulüpleri var.

    Son günümüz çiçekli kıyı yollarından Dublin’e dönerken, yeşilliği, temizliği, düzeni içime çekiyorum. İrlanda maceramızı noktaladık, havaalanında ayrılıp herkes evine dönerken gelecek “SUP venture” SUP maceramızın planlarını yapıyoruz, artık İzlanda mı olur İskandinavya mı? Kuzey ışıklarını bucket listemden silecek bir yer olmalı. Bye Ireland, bye fish&chips. ☸

    Nice yüz sayılara: Yeni Zelanda’da iken ilk sayısına yazdığımdan bu yana neredeyse 17 yıl geçmiş. Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Nice yıllara, nice yüz sayılara Yacht Türkiye.

    *Not: Geçen yazıda Antarktik yerine Arktik yazmışım, benim hatam özür dilerim.

  • 2022’de sularımıza giren 15 YENİ MARKA

    2022’de sularımıza giren 15 YENİ MARKA

    Sene boyunca dünyanın dört bir yanından birçok firmanın Türkiye’yle temsilcilik anlaşması imzaladığı haberlerini aldık. Bu markaların en yeni yelkenlileri, motoryatları, katamaranları ve RIB’leri sularımızda seyretmeye başladı bile, belli ki devamı da gelecek. Her marka ve bir modelini sizler için yazdık…

    Hazırlayan PELİN ÖZCANLI [email protected]

    MCCONAGHY – MC82P

    YYACHTS – Y7

    ADVANCED YACHTS – A66 SALT

    KUFNER YACHTS – KUFNER 54

    ITALIA YACHTS – IY 12.98

    DOLPHIN CATAMARANS – DOLPHIN 460

    SCANNER MARINE – ENVY 1200 OB

    SEAWATER LUXURY RIBS – GHOST 320

    DELPHIA YACHTS – DELPHIA 11 DIESEL

    FIBRAFORT – F333 GT

    RYCK – RYCK280

    COBRA RIBS – NAUTIQUE 9.7

    ROCK MARINE – ROCK 30

    FLIPPER BOATS – 900 ST

    BMA BOATS – X277

    Tüm detaylar Aralık 2022 sayımızda.

  • Türkler Akdeniz’e geri mi dönüyor?

    Türkler Akdeniz’e geri mi dönüyor?

    Bir zamanlar Akdeniz’i bir baştan bir başa turlayan, bembeyaz, sülün gibi Ankara Vapuru’nu hatırlar mısınız? Kruvaziyer gemisinin güvertesinde can yeleklerimizle sıralanmış halde görevlilerin güvenlik bilgilendirmesini dinlerken, 1950-60’lı yıllarda Devlet Deniz Yolları’nın (DDY) Akdeniz’deki hâkimiyetinin sembolü olmuş Ankara Vapuru’nu düşünüyordum. Fotoğraflar AHMET SÜHA UMAR

    “Memur değil de girişimci olsaydım, ulusal sermayeli gemi turu işine girerdim.”

    Yukarıdaki sözler, arkadaşım Büyükelçi Ahmet Banguoğlu’na ait. Bana bu konuyu hatırlatan, cruise turuna birlikte çıktığımız dostlarımız Ahmet ve eşi Nilgün’le, gemideki ilk saatlerimizde yaptığımız bir konuşma oldu.  Akdeniz ve Ege’yi yıllardır hemen her defasında okyanus ötesi yabancı ülke hatta seyrek de olsa Yunan bayraklı kruvaziyer gemileri ile dolaşmıştık. İlk kez bir Türk firmasının gemisi ile sefere çıkıyorduk. Ahmet’le aramızda, Türkiye’nin denizden ve deniz yolcu taşımacılığından giderek uzaklaşmasını konuşurken, Ankara Vapuru gündeme gelmişti. Banguoğlu’nun 1963 yılında Mülkiye birinci sınıfta iken üç arkadaşı ile birlikte Ankara Vapuru’nda yabancı yolculara çevirmen olarak çalıştığını da o zaman öğrendim. 1962 ve 1963 yaz aylarında, mürettebatı ile birlikte Swan Hellenic Cruises adlı İngiliz şirketine kiralanan, Ankara yolcu gemisi, çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu turistler için Venedik-İstanbul-Venedik hattında, 15’er günlük, üç “cruise” seyri yapmış. Güzergâh boyunca tarihi kent ve adalar gezilmiş. Bizim dört ahbap çavuş da gerektiğinde mürettebat ile yolcular arasında çevirmenlik, diğer zamanlarda da gemide keyif yapmış. Ahmet bu yolculukta çok eğlendiklerini söylemeyi de unutmadı ki iyice gıpta edeyim! Ankara vapurunun bir önceki süvarisi, Akdeniz’in ünlü kaptanlarından Şefik Gogen1, Ahmet’in eniştesinin kardeşi imiş. 

    1950’li yıllarda Ankara Vapuru ve süvarisi Akdeniz’de bir efsaneymiş. İstanbul- Pire-Napoli-Cenova-Marsilya-Barselona hattında başta Ankara olmak üzere, Türk gemileri yıllarca adeta rakip tanımaksızın yolcu taşımış. Türkçeye yerleşmiş “hiçbir başarı cezasız kalmaz!” deyişine hak verircesine, sonraki yıllarda DDY yok edilmiş. Ankara Vapuru önce Haliç’te kısmen sökülmüş, 1981 yılında Aliağa’da, “jilet” yapılmış. Özel sektör ise, üç tarafı denizle çevrili Türkiye’de, yolcu taşımacılığı ve piyasasında, son yıllarda büyük gelişme gösteren gemi turları sektörüne hiç ilgi duymamış. Ahmet zamanla gemi turlarının hastası olmuş ama onca yıl sonra ilk kez bir Türk şirketinin işlettiği bir yolcu gemisine işte şimdi binebilmiş. “Memur değil de girişimci olsam ulusal sermayeli gemi turu işine girmek isterdim.” diyor. Katıldığı gemi turlarında, bu amaçla bilgi ve belge bile toplamış.

    TARİH ANLAYIŞIMIZ: ANKARA VAPURU 

    1948 yılında ABD’den altı yolcu gemisi satın alınmış. Bu gemilerden biri, 125 metre uzunluğunda, 19 metre genişliğinde, 1933 yapımı bir hastane gemisi olan, iki yanındaki büyük haç işaretleri sayesinde Pearl Harbour baskınından zarar görmeden kurtulan Solace imiş. ABD’de çok kamaralı bir turistik yolcu gemisine dönüştürülüp, adı “Ankara” olarak değiştirilmiş ve Türkiye’ye getirilmiş.

    Beyaza boyanan geminin geniş salonları, rahat yemekhaneleri hatta geminin yan tarafındaki kapaklar açılarak yolcuların arabalarının alındığı bir de garajı varmış. Geminin sefere çıkışı ve dönüşü hep gazete sütunlarında haber olmuş. 1979 yılında bir römorkör eşliğinde çekilerek, İzmir-Aliağa Tersanesi’ne götürülmüş. O tarihte, İstanbul-Kasımpaşa’daki Sadrazam Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvan çatısının kurşun bölümünün yenilenmesi için kurşun aranıyormuş. Ankara’nın hastane gemisi olarak kullanıldığını bilen, tersanede görevli emekli bir asker gemi duvarlarında araştırma yapıp, röntgen odasının duvarlarının radyasyondan korunmak için tamamen kurşun kaplanmış olduğunu görünce, Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin şadırvanının çatısı bu kurşun levhalarla kaplanarak, yenilenmiş. Ankara ise 1981 yılında parçalanarak yok edilmiş. Çorlulu Ali Paşa’nın akıbeti de Ankara Vapuru’ndan farklı olmamış. Padişahın kızıyla evlenerek saraya damat olarak girip sadrazam olan paşa, İsveç-Rus savaşında İsveç tarafının tutulmasını önerip de İsveç yenilince idam edilmiş. Osmanlı’da paşalık zor işmiş vesselam. Ankara Vapuru’nun jilet olması sizi şaşırtmasın. Amiral Cem Gürdeniz’in kitabının2  “Denizcilik Deniz müzeciliği ve Tarihi Mirasın Korunması” bölümüne bakmak yeter. Hamidiye, Yavuz, Nusrat, Atatürk’ün yatı Ertuğrul, bu her biri başlı başına tarih olan gemiler ve daha niceleri, kilosu üç-beş kuruşa hurdacılara satılmaktan kurtulamamışlar. Türk’te tarih bol. Harca, harca bitmez vesselam.

    MİKONOS

    28 Temmuz 2022 Pazar. Kumbahçe mahallesindeki Bodrum Cruise Port’ta, Covid 19 aşı karnesi kontrolü ve geçerli karnesi olmayanların hemen oracıkta teste tabi tutulmaları için sıramızı bekliyoruz. Kontrol, işinin ehli olduğu belli bir küçük görevli grup tarafından hızla tamamlandı. Pasaport kontrolü de yapıldı.  

    Sıra bavulların, görevlilere teslimine geldi. Yıllardır oldukça sık yaptığımız benzer turlar nedeniyle, işlemlerin gereği gibi yürütülüp yürütülmediğini anlayabilecek kadar deneyimliyiz. Bavulların teslimi, kısa iskeleyi yürüyerek geçip gemiye girişimiz ve nihayet kamaralarımızı bulmamız fazla sürmedi. Neredeyse biz kamaraya girdiğimiz anda da valizlerimiz geldi. Doğrusu biraz da “acaba?” diyerek kalkıştığımız tur için bu ilk adımlar cesaret vericiydi. Kuşkumuzda haklı olduğumuzu düşünüyorduk çünkü yıllardır ilk kez bir Türk firması gemi turu işine girmişti ve biz onun gemisine biniyorduk. Yolcuların gemiye alınması ve güvenlik bilgilendirmesinden hemen sonra “Blue Sapphire”, koltuk halatlarını çözüp, yavaş yavaş iskeleden ayrılmaya başladı. Birkaç dakika sonra şövalyelerin ünlü kalesi pupamızda giderek küçüldü ve gemimiz Karaada’nın ve İstanköy’ün poyrazından geçip, batıya, Mikonos Adası’na rota tuttu. Biz de kaptanlı bir gemide işsiz kalmanın keyfiyle gemiyi keşfe çıktık.

    200 METRELİK BLUE SAPHIRE

    Bahama Adaları’nın başkenti Nassau limanına kayıtlı Blue Sapphire, o güne kadar bindiklerimize oranla küçük bir gemi. Uzunluğu 200, genişliği 29, su çekimi 8,3 metre. Hızı 18 knot. 1980 yılında suya inmiş. Yapımcısı Bremer Vulkan. Son ayrıntılı kontrolü 2021 yılında yapılmış. Yolcu kapasitesi 815, personel sayısı 360 kişi. Geminin işleticisi ve sahibi Anex Tour. Turlar, “Selectum Blu Cruises” adı altında düzenleniyor.

    Gezdikçe gemi hoşumuza gitti. Bule Sapphire’de, çok daha büyük ve yeni gemilerde gördüğümüz hemen her olanak var. Geniş salonlar, yüzme havuzu, eğlence-gösteri alanları, barlar, açık büfeler/restoranlar, alışveriş mekânları, sağlık ve fitness bölümleri ve daha niceleri.. 

    İlk akşam Pole to Pole Restoran’da yemeklerimizi yedikten sonra kıç havuzluktaki açık alana çıkıyoruz. Eşim Mehtap’la Arşipel’in onlarca adasının uzaklarda görünüp kaybolan ışıklarını seyrederek, Ahmet ve Nilgün’le ilk izlenimlerimizi paylaşıyoruz. Bizim ekibin diğer çifti, Banguoğlu ailesinin kızı Esra ve damadı Aykut Oğut. Bu onların ilk kruvaziyer turu. Biz “Hot Beats Dans Gösterisi”ni izledikten sonra uyurken gemimiz, 13 saatlik (117 mil) bir seyirden sonra Mikonos Adası’na varmış, yeni limanda rıhtıma aborda olmuştu. Esra becerikli; eposta yoluyla ([email protected]) Stefanos’u bulup, bize adayı gezdirecek aracı ve şoförümüzü ayarlamış. Adalılar Türkleri seviyor. Nasıl sevmesinler ki? Türkler adaların en ünlü, en sosyetik ve tabii ki en pahalı mekânlarının velinimeti. Biz haddimizi bilip, adanın kıblesinde, fiyatının daha makul olacağını düşündüğümüz bir plaja -şimdi her yerde “beach” diyorlar- ve onun restoranına gittik. Plajın yarısından fazlası “beach”e, geri kalanı halka ayrılmış. Beach’te en arka sıradaki şezlonglar 40, en öndekiler 150 Euro. 150 Euro’ya galiba şampanya da dâhilmiş. Ben anlamasam da güneşin altında şampanya yudumlamanın bir keyfi olmalı ki ön şezlonglar hemen tümüyle doluydu! 

    Gün batımında hemen her gidenin mutlaka önünde durup, binbir şekle girerek fotoğraf çektirdiği St. Nicholas Değirmenleri’ne “merhaba” diyerek, kendimizi Taverna Niko’s’a attık. Mezeler, yemekler nefisti. Oldukça ileri yaştaki beş altı kişinin garson olarak çalıştığı Nikos’ta servis o kadar hızlıydı ki, bir ara garsona vermek üzere eline bir şişe alan Aykut ne olduğunu anlayamadan, arkasından geçen garson şişeyi elinden alıcı kuş gibi kapıp götürdü. Aykut bir boş eline bir de giden garsona bakakaldı. Orada bulunduğumuz sırada, masalar en az iki kez dolup boşaldı. Kaba bir tahminle en az 400 kişi yemek yedi. Mikonos’tan saat 02.00’de ayrıldık. Yaklaşık 5 saat, 75 millik bir seyirden sonra, sabahın ilk ışıklarıyla Santorini’ye vardık.

    SANTORİNİ 

    Güney Kikladlar’ın bu ünlü volkanik adası, gerçekten görülmeye değer. Esra burada da imdadımıza yetişti. Arabamız ve şoförümüz, Alexandros Vradis (eposta: [email protected]) hazırdı. Hepsi birbiri ile uyumlu, insanın gözüne batan, rahatsız eden tek bir mimari çarpıklıkla karşılaşmadan -tam bir kuralsızlık, talan yaşayan Bodrum’dan sonra bu, insana gerçekten huzur ve yaşama zevki veriyor-  etrafına bembeyaz evlerin, mavi kubbeli kiliselerin serpiştirildiği, trafik keşmekeşinin, magandalarının bulunmadığı, tertemiz yollardan, sokaklardan geçip, adanın yıldızındaki Oia kentinde keyifle dolaştıktan sonra, bizi Thira’nın yıldızında, açıkta bekleyen Blue Sapphire’e döndük. Thira’da, etiketinde “Color: Tirquaze” yani “Renk: Turkuaz-Türk Mavisi” yazan bir gömlek almayı ihmal etmedim. Bu Yunanlar âlem adamlar vesselam. Baklavadan lokuma her şeyimizi sahiplenmeye çalışırlar ama gömleklerini “turkuaz” diye etiketlerler. Santorini Adası’nı daha geçen ay YACHT Türkiye Eylül 2022 sayımızda gelmişiyle geçmişiyle anlattığım için bu defa laf kısmını kısacık geçtim. Fotoğraflarla idare ediverin gari.

    Blue Sapphire saat 18.00’de vira demir etti. Rotamız, Bodrum’dan kaçan şövalyelerin sığındıkları Rodos Adası. 134 mil yolumuz var. Sabah saat 08.00’de Rodos’tayız. Biz katılmadık ama gece Beyaz Parti ve ayrı salonda klarnet resitali vardı.

    RODOS

    Bu defa sadece keyif için Rodos’tayız ama önce protokolün gereğini yapalım ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Rodos Başkonsolosluğu’nu ziyaret edip, Başkonsolos sevgili Atıf Şekercioğlu’na saygılarımızı sunalım. Şekercioğlu, Dışişleri Bakanlığı’nın o alçakgönüllü nezaketi ile karşıladı bizi. Hâlâ her köşesinde Türk izi taşıyan, hâlâ Türk asıllı kişilerin yaşadığı, birçok yerinin adı hâlâ Türkçe olan Rodos’ta, günlük yaşamdan iç ve dış politikaya kadar her konuya değinen sıcak sohbet sırasında sevgili Atıf’ın pratik -hangi taverna gibi- tavsiyelerini de not ettik tabii. Daha önce görmüş de olsak Şövalyeler Caddesi’ni ve Sarayı’nı yoklayıp, Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’ne uğradık. Kütüphanenin ve vakfiyenin uzun yıllardan beri sorumluluğunu üstlenmiş olan Yusuf Kıbrıslı’yı bulduk. Onun sayesinde kütüphanenin, değerli el yazması eserlerin saklandığı, kimselere açılmayan bölümünü gezdik. Verdiği bilgileri şaşkınlıkla dinledik. 

    Çarşıda, küçücük bir dükkânın Türk asıllı sahibi ve oğlunun tavsiyesine uyarak, ünlü yerel kekik balı ve uzo aldık. Sonra da Başkonsolosumuzun sözünü dinleyip, yerel halkın gittiği taverna, “Ta Petaladika”nın yolunu tuttuk. 2013 yılından beri Piri Reis’in izinde dolaştığım Ege adalarında, fiyatların neredeyse on yıldır sadece bir iki Euro artmış olduğunu görmek doğrusu can sıkıcı! Mezeler, kalamar dolması, uzo masaya henüz gelmişti ki Atıf da kızı Defne ile birlikte bize katılınca keyfimiz katmerlendi.  Rodos’tan saat 22.00’de ayrıldık. Seyirde, “Retro Dans Gösterisi”ni ve “Oldies but Goldies” müzik şölenini keyifle izledik. Sabah saat 06.30’da, Bodrum Kalesi bu kez iskele baş omuzlukta göründüğünde, ilk defa bir Türk kruvaziyer gemisi ile çıktığımız dört günlük Ege adaları turunun sonuna gelmiştik. Ve “iyi ki yapmışız” diyorduk. 

    GEMİDE OLAN GEMİDE KALMAZ

    Bir tişörtüm var. Üzerinde, “What happens on the ship, stays on the ship- Gemide olan, gemide kalır” yazıyor. Bu defa öyle olmasın ve gemide olup bitenden kısaca söz edelim.Geminin olanakları yeterli ve tatminkârdı. Her seyirden sonra yapıldığını bildiğimiz kamara temizliğine biraz daha özen gösterilebilir. Personel ilgili, güler yüzlü ve ehildi. Yemekler güzel, çeşit yeterliydi. Tatlılarda aklımız kaldı. Zaman geçirici, özellikle geminin seyirde olduğu akşam saatlerinde eğlence ve gösteriler doğrusu keyifliydi. 

    Saptayabildiğimiz en önemli sorun, çoğunlukta olan Türk yolculardan bazılarının bu tür gemi turlarının adabına uymakta zorlanmalarıydı. Hele turu düzenleyen şirketin yetkilileri olduğu anlaşılan bir grubun, etrafı kamaralarla çevrili kıç güvertede toplanıp, gecenin geç saatlerine kadar şarkı türkü söylemeleri; gemide bu amaçla ayrılmış bölümlerde çalmak üzere bulunan müzisyenleri alıp, kendi aralarında özel eğlenceler düzenlemeleri görevli personeli bile rahatsız etti. Her tarafları dövmeli, atkuyruğu saçlı bir diğer grubun rahatsızlık veren hareketleri de buna eklenmeli. Nihayet, örneğin çıkanları beklemeden asansöre hamle edip, kadınların ayağına basarak girmeye çalışan, uyarıldığında da dayılanan üç beş densizin de yine vatandaşlarımız olması canımızı sıkmadı değil. Yine de kuşku ile çıktığımız bu gemi turundan memnun döndük. Memnuniyetimizin en önemli nedeni ise “galiba Türkler onca yıldan sonra Akdeniz’e geri dönüyorlar” diye düşünmemiz. Selectum Blu Cruises doğru bir girişim. Aksaklıkları zaman geçirilmeden giderilmeli ve mutlaka sürdürülmeli, desteklenmeli. 

    Son olarak… Bu yazıda yanlış ve eksikler varsa; bunun sorumlusu, üç kez personele gezi hakkındaki izlenimlerimi YACHT Türkiye’de yazacağımı, bilgi alabileceğim bir kişinin benimle temas etmesini beklediğimi not ettirdiğim halde, beni aramayan ilgililerdir vesselam.☸

    Dipnotlar

    1. Efsane kaptan Şefik Gogen, Osman Öndeş, İş Bankası yayınları, 2021

    2. Kültürü ve Görgüsüyle Denizcilik, Amiral Cem Gürdeniz, Yapı Kredi Yayınları, 2022

  • Custom Line 140’ Zamansız zarafet

    Custom Line 140’ Zamansız zarafet

    Yatçılıkta geleneksel İtalyan stilini ileri teknoloji ve yenilikçi dokunuşlarla günümüze uyarlayan Custom Line Yachts, geçen ay yeni amiral gemisi Custom Line 140’ ile ilgili ayrıntıları duyurdu. 42,61 metre boyundaki süperyat, Cannes Yachting Festival ve Monaco Yacht Show’dan önce, bünyesinde yer aldığı Ferretti Group tarafından organize edilen özel bir gösterimde lanse edildi.

    Yazı AYÇA GÜÇLÜTEN, Fotoğraflar CUSTOM LINE YACHTS ARŞİVİ

    Custom Line Yachts bugüne kadar 250’nin üstünde yat tasarladı. Süperyat segmentindeki modelleri dünyanın dört bir yanında seyir halinde olan marka, Ferretti Group çatısı altında faaliyet gösteriyor ve 26 yıl boyunca elde ettiği prestiji koruyor. İtalya’nın asırlık yatçılık geleneğinden ilham alan Custom Line, dünya çapında 70’den fazla ülkede müşteri portföyüne sahip ve süperyata olan talep arttıkça markaya olan ilgi de şüphesiz yükseliyor.

    Bu ay odağımızda Custom Line 140’ var. Çağdaş stili ve güçlü hatlarıyla öne çıkan süperyatın sportif karakteri oldukça belirgin. Custom Line’ın alışılageldik tarzı bu yatta da hâkim. Ancak detaylara daha yakından bakacağız…

    FRANCESCO PASZKOWSKI İMZASI

    Ayrıntılar demişken, bu güçlü süperyatta göze ilk çarpan Y şeklindeki küpeşte korkuluğundan bahsederek başlayalım. Oldukça zarif ve bir o kadar da işlevsel bir detay. Güvertedeki tavandan tabana camlarla su ile doğrudan temas sağlanırken, gövde pencereleri cömertçe boyutlandırılmış. Markanın yeni amiral gemisi; 300 metrekareyi aşan iç mekânları, 200 metrekareyi aşan dış alanları ve yatın boyutunu yansıtan düzenlemesiyle oldukça ferah mekânlar sunuyor. Ferretti Group’un Ürün Stratejisi Komitesi ve Mühendislik Departmanı ile iş birliği içinde yaratılan Custom Line 140′, iç tasarımında Margherita Casprini ve Custom Line Atelier ile ortaklaşa çalışan Francesco Paszkowski Design tarafından dış stili ve iç dekorasyonu yapılmış üçüncü Custom Line modeli. Devamı Aralık 2022 sayımızda…