Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Her Zaman Fırtına Gibi | Yeni Volvo XC90 T8’i İnceledik 

    Sunduğu “konfor” ile öne çıkan, yedi koltuklu premium SUV modeli XC90, aynı zamanda yollardaki güvenli otomobillerden biri olarak tanınıyor. XC90’ın plug-in hybrid versiyonu, WLTP test sonuçlarına göre tek şarjla 69 kilometreden elektrikli menzil sunarak, her zaman B planı sunan rahat bir elektrikli sürüş deneyimi sağlıyor. Bu özellik birçok sürücünün günlük seyahatini sıfır egzoz emisyonu ile tamamlamasını mümkün kılıyor. Ayrıca Volvo Cars’ın verilerine göre sürücüler, en yeni plug-in hybrid Volvo modellerinde kat ettikleri toplam mesafenin yaklaşık yarısını sadece elektrik gücüyle tamamlıyor.

    Yeni ve daha modern dış tasarım, XC90’ın görünümünü daha da güçlü hale getiriyor. Bu tasarım, Volvo Cars’ın tamamen elektrikli otomobil üreticisi olma yolundaki vizyonunu yansıtırken, markanın diğer yeni, tamamen elektrikli modellerine de atıfta bulunuyor. Yenilenen iç mekân, yeni EX90 ve EX30 modellerinde görülen kullanıcı deneyimlerini yeni XC90’a taşımış gözüküyor.

    2025 model SUV XC90, tamamen yeni nesil olarak karşımıza çıkmıyor. Bunun yerine küçük değişiklikler alan makyajlanmış bir model.

    XC90, genel anlamıyla önceki jenerasyonlarla benzer bir tasarım taşıyor. Örneğin LED farlarının güncellendiğini görebiliyoruz. Aynı zamanda ızgara yenilenmiş ve ön tamponda değişiklikler yapılmış. Arka tarafta herkesin bildiği şekil korunmuş ancak ışık düzeni değiştirilmiş. Mesela Thor çekici şeklindeki ön farlar yine göze çarpıyor ama artık daha teknolojik ve daha güçlü.

    Volvo XC90; 4953 mm uzunluğa, 1923 mm genişliğe, 1771 mm yüksekliğe ve 2984 mm aks mesafesine sahip. 7 kişilik ferah bir yaşam alanı sunan modelin 680 litrelik bagaj hacmi, koltuklar katlandığında 1874 litreye kadar çıkarılabiliyor. Tüm detaylar videomuzda…

  • Yat sektörünün çılgın maaşları!

    Yat sektörünün çılgın maaşları!

    Yat demek para demek, süperyat demek paraya para dememek demek. Megayat demekse paranın ağa babası yani “creme de la creme” bir hayat demek. Peki milyonlar hatta milyarlar harcayarak keyfimin kâhyası mertebesine yükseleceğim diyen yat sahiplerine o keyfi sağlayan esasen yatın dış kabuğu, iç tasarımı, mobilyası, jakuzisi ya da su oyuncakları mıdır, yoksa bu materyaller üzerine keyif yapmak isterken onlara hayatın lükslerini yaşatabilecek olan mükemmel servis mi? Cevap açık: Tabii ki o mükemmel servistir.

    Yat tasarımcıları ya da tersaneler beni yanlış anlamasın; ortada şık ve işlevsel tasarıma sahip bir yat olmazsa, lüks servisten de bahsedemeyiz elbet. Ama şık tasarıma sahip yepyeni bir yatta eski kafalı ya da tam tersi fazla genç olduğu için tecrübeleri yetersiz yani işi yapmaya vasıfsız, kendini geliştirmemiş, daha da önemlisi o beklenen “lüks” servisin ne olduğundan bi-haber bir yat crew çalıştırırsak ne olur? O milyon dolarlık yat bize istediğimiz keyfi veremez hatta bazen zehir olur. Paramızla rezil olduk noktasına geliriz. Bunlar yaşanmıyor mu? Yaşanıyor. Dostunuz olarak acı söyleyeceğim ama hem de Türkiye’de sıkça. 

    LÜKS SERVİSİN NE OLDUĞUNDAN HABERSİZ OLMAK NE DEMEK? 

    Ne yazık ki crew ortalama hayatlar yaşadığında o lüksün ne olduğunu bilme imkânı yok. Bu durum hayatın her alanı için geçerli. Deneyimlemezsek o vizyon nasıl gelişecek? Türkiye öyle pahalı bir ülke haline geldi ki, karada çalışan ve vizyonumu geliştireyim niyetinde olan bir aşçı ya da bir garson, boş günlerinde şık bir restorana gidip yemek yiyemiyor. Bırak şık restoranı, bir alışveriş merkezi içine konuşlanmış ortalama bir bistroya bile gidemiyor. Gerçi gitse de kaliteli yemek yiyebiliyor mu orası bile tartışılır. Müşterisi olarak değil, ancak oralarda çalışarak köfte pilav ya da zeytinyağlı fasulyeden farklı bir yemek zevkine şahit olabiliyor, uygulayabiliyor. Ceviche nedir, tartar nedir, tataki nedir, oralarda çalışarak deneyimleyebiliyor. Ama iyi bir havyar nedir, nasıl servis edilir, foie gras nedir, haydi bunları geçelim taze makarna nasıl açılır, bunları deneyimleyemiyor. Bu durumda sadece somon ve levrek pişirilen restoranlarda deneyim yapmış şeflerimizden nasıl creme de la creme bir servis bekleyebiliriz ki? Peki herkes de havyar ve trüflü makarna mı bekliyor yatında? Tabii ki hayır. Yat dediğin bir gün taze trüflü makarna, üstünde altın yaprağı olan bir tatlı, yılan balıklı sushi, havyarlı bilmem ne… Öbür gün zeytinyağlı fasulye, peynirli tost, kızarmış barbun. Dengesi olmayan bir iş bizimkisi. Amaç, şefin her türlü yemeği en iyi kalitede yapabilme kapasitesi.  

    VİZYON MESELESİ

    Madem yat sahibi olarak creme de la creme bir hayat ile anne yemekleri tadında bir hayatın karışımını talep ediyoruz, o zaman şefimizi doğru seçeceğiz. Sadece şef mi, en önemlisi kaptanımızı doğru seçeceğiz ki o da şef dahil herkesi doğru seçebilme kapasitesine sahip olsun. Kendisi zaten vizyon sahibi biri olsun ki, bizim yatımıza da vizyon katsın. Okuyan bütün yat sahipleri ve kaptanların şu an bana “ohoooo, neden bahsediyor bu kız” dediğini duyar gibiyim. Kaptanlar “oralara gelene dek daha ne problemlerimiz var”, yat sahipleri de “öyle vizyonlu ekibi bulursan bize de haber ver” diyor. Valla ben de zorlanıyorum ama gerçek bu. Burada her şey parada da bitmiyor. Yani parayı verelim düdüğü çalalım da bir yere kadar. Kimseye para ile vizyon kazandıramıyorsunuz, bu açık. Vizyonunu zaten hayat boyu kazanmaya yönelik yaşayan birini daha fazla maaş ödeyerek edinebilirsiniz, size o vizyonlu servisi sunar. Bu da açık. 

    PARA- ÇOKOMEL EĞRİSİ

    Para vizyon getirmez ama daha iyi servis alabileceğiniz bir crew’u yeterli maaşlarla yanınızda tutabilirsiniz, size dilediğiniz o lüks servisi sunar. İki taraf da mutlu olur. Para-Çokomel ilişkisi. Parayı veren çokomeli alır. Peki bu yıl yat sektöründe maaşlarda neler oluyor? Ben size söyleyeyim: Maaş skalası aldı başını gitti. Artık para/çokomel denklemi de sapıttı. Yurt dışında yani uluslararası yat sektöründe maaşlar her yıl ajanslar tarafından bir tablo ile yayımlanır. Yat sektörü Avrupa ve Amerika’da da her zaman karadaki işlerden daha fazla öder. Uluslararası yat sektörün birebir kalbinde senelerce çalışmış biri olarak söyleyebilirim ki bunun birkaç acımasız sebebi var. 

    1. Uzun çalışma saatleri ve yorgunluk. Karadaki yasal mesai saati aralıkları yat sektöründe yok. Yasalar gereği biraz var ama yine yok yani keyiflere keyif katabilmemiz için bizlerin aralıksız çalışması bekleniyor. 

    2. Adanmışlık. Aileden uzakta, insani bir hayatın dışında yaşam koşulları. Yani biri ile aynı odayı paylaşarak dar bir alanda uyuma, yattan ayrılamama, sosyal hayatın sıfıra inmesi, psikolojik zorluklar.

    3. En son da beklentinin çok yüksek olması. Hem bu yaşam koşulları altında yaşanıp uzun saatler çalışılacak, hem de kusursuz bir hizmet sağlanacak. 

    Yat sektöründe uzun bir kariyer yapmak da pek mümkün değil: Yani kaptanlar hariç, aynı yerde iki yıldan fazla bu koşullarda çalışılamıyor. En sonunda pes edip, karaya dönüp, insan gibi yaşamak istiyorsunuz. Buna göre de kaptanların ruh halini bir düşünün. Onlar uzun yıllar tam olarak karaya dönemedikleri için başka bir cendere hissediyorlar ömür boyu. İşte bütün bu “yüksek” maaşlar buna veriliyor. Bu görünmeyen ağır koşullara. Görünmeyen diyorum çünkü dışarıdan bakıldığında güllük gülistanlık bir hayat. Ekmek elden su gölden deniliyor. Euro bazında yüksek maaşlarla kıyı kıyı geziyorsun. Sen bir de nasıl bir cendere olduğunu yaşayana sor. 

    DENGESİZLİĞİN YARATTIĞI KAOS

    Beş sene öncesine dek Türk yat sektöründeki maaşlar yurt dışı ile kıyaslayınca yerlerdeydi. Her crew üyesi, her kaptan şikâyet ediyordu. Biz Atlantico olarak şef ve iç ekip maaşlarına bir standart getirmekle işe başladık. Her işe bir standart getirmek önemlidir, ancak o zaman hak edişler yerini bulur, o zaman doğru iş çıkar. Ancak yine de bu standart yurtdışı maaş skalasından her zaman bin, iki bin Euro daha aşağıdaydı. Ancak şef ve hosteslerin gerek İngilizcelerinin yetersiz oluşu gerek nitelik ve vizyonlarındaki eksiklik yani yurtdışındaki ekiplerden daha az kalifikasyona sahip olmaları sebebiyle alan memnun satan memnundu; yani hem karadaki maaşlardan fazla alıyorlardı hem de yurt dışına çıkıp o büyük markette kendilerine yer/iş bulacak kalifikasyona sahip olmadıkları için iki taraf da bir şekilde idare etmeye başlamıştı. Ancak bu sefer de iç ekip ve mutfak ekibi maaşları genelde sezonluk değil yıllık kontratı olan güverte ekipleri ve kaptanların maaşlarını geçmişti ve kaptanlar haklı olarak şikâyet etmeye başladılar. 

    Peki bu yıl ne oldu? Her şey aldı başını gitti! Önünü alamadığımız bir dengesizlik var. Hem Türk ekipler yine yurt dışındakiler kadar kalifiye değil (sözüm meclisten dışarı, herkes için geçerli bir cümle değil) ama yine yurt dışındaki ekipler kadar maaş talep etmeye başladılar. Hatta bir de üzerine SGK talep ediyorsa (ki yabancı bayraklı yatlar SGK ödemek zorunda değil ama uzun kontratlarda yat sahipleri SGK ödüyordu) bu sefer yüksek maaş + SGK = Yurt dışı maaş skalasının üstü! 

    Bir örnek: Yurt dışında 25 metre bir yat SGK ödemek gibi bir zorunluluğu olmadan 4.000-5.000 Euro şef maaşı verirken, Türkiye’de 25 metre için bir şef 6.000 Euro talep edebiliyor ya da 5.000’den aşağı düşmem diyor ama +SGK olunca o maaş 7.000’e çıkıyor ve haberi yok, yine de talep etmeye devam ediyor. Bu kez da yabancı bayraklı bir yata sahip işveren “O zaman yabancı ekip alırım neden SGK ödeyeyim ki” diyor. Ancak bu sefer de o yabancı crew üyesi Türk olandan daha nitelikli olmasına rağmen, ekibin geri kalanı ile gerek dil bariyeri gerek bekledikleri profesyonellik anlamında ya da kültürel farklılık sebebiyle anlaşamıyor, çekip gidiyor. Al sana sezon ortası kaos. Bu yıl ekiplerin yaşattığı bu kaotik durumdan illallah edip kaç yat sahibi yatı satmaya karar verdi biliyor musunuz? 

    HERKES MUTLU OLSUN, HERKES DOYSUN AMA…

    Peki Türk yat ekipleri neden rakamları bunca yükselttiler? Sebebi, karadaki maaşlar ve enflasyon. Türkiye’de Euro ve dolar, Türk lirası karşısında sabit kalıp enflasyon artmaya devam ettikçe, karadaki maaşlar yükseldi. Bir örnekle, karada bir restoranda çalışan ortalama bir şef 100 bin TL (bugünün parasıyla 2.600-2.700 Euro) maaş alırken ve makul mesai saatlerinde çalışıp her gece evine, ailesine dönebilirken, yata gittiğinde haliyle en az 150 bin TL (4.000 Euro) istiyor. İş sezonluk olunca daha da fazla istiyor çünkü kışın maaş alamayacak. İstemese zaten refah içinde yaşayamıyor, geçinemiyor. Ailesi, çoluğu çocuğu varsa daha da zor. Bu, Türkiye’de yaşanan bir realite. Peki Avrupa’da ne oluyor? 

    Benzer bir çılgınlık. Biz Avrupa’daki maaşları baz alarak ilerliyoruz, Avrupa da Amerika’daki çılgın maaşları baz alıp istedikçe istiyor! Amerikalı yatlar Avrupa’dan daha fazla maaş ödüyorlar. Örneğin; Amerika’da 25 metre bir yat, şef maaşında 8 bin dolara dek çıkıyor. 40 metrelerde bu rakam 10 bin dolarlara varabiliyor. Hâl böyle olunca da Avrupa yat ekipleri aynı rakamları talep ediyor, tabii ortalık karışıyor. 

    Çok iyi tabaklar hazırlayan, havyarından taze makarnasına herkesi memnun edebilecek, Michelin yıldızlı tabaklar çıkarma kapasitesine sahip ama sadece bir iki sezon tecrübeli bir şefin maaşı 7.000 Euro’dan başlıyor. Yatın boyu kaç olursa olsun bir kuruş aşağısına bir şef bulamıyorsunuz. 6.000 deyince bir anda o süslü tabaklar gidip yerine aile stili tabaklamalarla ortaya karışık yemekler çıkaran bir aşçı geliyor yani işin kalitesi bir gömlek aşağı iniyor. İkisi de kötü değil ama eğer restoran kalitesinde şık yemek istiyorsanız 7.000 baz olmuş. Peki bu şefler iş bulabiliyor mu? O da bir muamma. İki taraf da Nuh diyor peygamber demiyor ama birileri o maaşları veriyor ki şefler burnundan kıl aldırmıyor, birileri de daha aşağılarda maaşa şef bulabiliyor ki, milyar dolarlık yat da olsa “bir kuruş fazla ödemem” diye ısrarını sürdürüyor.

    İşin içinden çıkabildiniz mi? Ben çıkamadım. Hak ediş denen şeyin peşindeyim. Her şefin, her işin bir ederi var. İstiyorum ki herkes mutlu olsun, herkes doysun ama bir yandan da uçmayalım! Yat sahiplerinin kabul etmesi gereken realite: Her iş zor, yat işleri daha zor. O yorgunluğa ödenen rakamlar karadaki standartlardan yüksek olmalı. Bu, su götürmez bir gerçek! Şeflerin kabul etmesi gereken realite de evet iş zor ama bizim de bir kapasitemiz var. Kapasitemiz üzerindeki işleri yapamayacağımızı bilip o işleri kabul etmiyorsak, örneğin 25 metre yat şefiyken 45 metreye çıkmaya çalışmıyorsak, kapasitemiz üzerinde rakamlar da talep etmemeliyiz. 45 metrelerdeki 10 crew+15 konuk kapasiteli iş gücü ve yoğunluğa ödenen rakamları, 4 crew+6 konuk kapasiteli 25 metrelerde talep etmemeliyiz. Herkese mutlu sezonlar…☸

    A luxury private motor yacht under way on tropical sea with bow wave
  • Denizcilikte yeni bir rota: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

    Denizcilikte yeni bir rota: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

    Bu ayki yazımda beni mutlu eden yeni rotaları ve yelken açacağım suları sizlerle paylaşmaya hazırlanmıştım. Ancak fark ettim ki, altını çizmem gereken daha önemli bir konu var: Sürdürülebilir denizcilik. 

    Kışın ardından gelen sıcak bir nefese, doğanın uyanışını temsil eden yeni bir aya hoş geldik! Bazen Şubat ve Mart aylarının birbirlerine birkaç gün mesafede olduklarına şaşırıyorum. Biri lapa lapa kar eşliğinde kış mevsimini iliklerimize kadar hissettirirken, bir diğeri geldiğinde içimizi kaplayan heyecanla sanki evlere sığamıyoruz. Sadece doğada değil, bizde de filizleniyor birçok şey… Belki de bu his sebebiyle Mart ayı yeni başlangıçların, umutların ayı olarak da biliniyor. Seyir planları için harekete geçildiği, rotaların konuşulduğu, teknelerin hazırlandığı şahane bir süreç başlar denizciler için de… Dile kolay, bu zamanlar bizim için denize, yuvaya dönüş demek. Sert rüzgârlardan sonra özlem giderme vakti gelmiştir. Bu yazımda beni mutlu eden yeni rotalarımı ve yelken açacağım suları sizlerle paylaşmaya hazırlanmıştım. Ama fark ettim ki, altını çizmem gereken daha önemli bir konu var: Sürdürülebilir denizcilik. 

    Evimiz dediğimiz maviliklerin karşı karşıya olduğu tehlike, iklim değişikliğiyle denizlerde yaşanan değişime karşı önlem alabilmek… Her Mart ayında bu güzel heyecanı tadabilmek için biliyorum ki el ele vererek belirli önlemler almamız gerekli. Ben de elimden geldiğince, sizinle bunları paylaşacağım. Eğer yazılarımı uzun bir süredir okuyorsanız, bu konuya daha önce de değindiğimi hatırlayabilirsiniz. Şimdi gelin, neden bu derece önemli gördüğümü de konuşarak çözüm üretmenin yollarına bakalım. 

    NEDİR “SÜRDÜRÜLEBİLİR DENİZCİLİK”?

    Sürdürülebilir denizcilik, deniz kaynaklarının ve ekosistemlerinin gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da karşılayacak şekilde kullanılmasını ifade eder. Sadece “denizlere çöp atmamak” değildir. Bu kavram bundan çok daha fazlasını, bana göre evine, yuvana sahip çıkmayı anlatır. Çevresel, ekonomik ve sosyal boyutları içerir. Sürdürülebilir denizcilik, sadece denizlerin korunmasını değil, aynı zamanda denizcilik sektörünün ekonomik olarak canlı kalmasını ve sosyal refahı da hedefler.

    NE DURUMDAYIZ?

    Neden bu konuda tekrar yazma gereği hissettiğimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Senenin neredeyse yarısını denizde geçiren bir denizci olmam değil, bu topraklarda yaşayan bir insan olmam bu konudaki hassasiyetimin temel nedeni. Bugün göz ardı edilirse, her birimiz için uzun vadeli sonuçlar yaratacak ve çözümü zor sorunlar çıkarabilecek kritik bir konu da şu: İklim değişikliği. Dünyanın değişimi, kentleşmenin ve nüfusun artışıyla ortaya çıkan çok doğal bir durum bu. Bir diğer yandan da kontrol altına almanın hayati önem taşıdığı bir başlık aslında. 

    Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak, bu konu başlığının etkisi altında olan ülkelerden. Denizlerimiz, küresel ısınmanın etkisiyle büyük bir değişim sürecinden geçiyor. Bilim insanları bu değişimin ne kadar süreceği, hangi canlı türlerinin etkileneceği ve biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağı konusunda araştırmalar yapsa da bu konuda kesin bir bilgiye ulaşamıyoruz. Yani, bu değişimin ayak seslerini duysak da net olarak şiddetini ve sonuçlarını kestiremiyoruz. Bu sürecin bariz sonuçlarından “deniz seviyesi yükselişi” kendini göstermeye başlamıştı. İklim değişikliğiyle, geçen yüzyılda küresel ölçekte deniz seviyesi 10-20 cm yükseldi. Öngörüler, deniz seviyesinin bu yüzyılda neredeyse 60 cm daha yükseleceği yönünde. Özellikle Maldivler gibi küçük ada devletlerinin adını bu tehlike ile yan yana duymuşsunuzdur. Bu sadece iklim değişikliğinin etkilerinden bir tanesi ve en yaygını. Bu ve bunun gibi birçok risk ile karşı karşıyayız. Ama benim bakış açıma göre, hayatta her zaman risk vardır ve riskler farkında olup strateji geliştirmek içindir. Bu nedenle geleceğimizi, denizlerimizi korumak için bugünümüze dikkat etmemiz gerekiyor. 

    PEKİ NELER YAPABİLİRİZ? 

    Sıklıkla araştırdığım, denizci dostlarımla konuştuğum, birçok kaynak karıştırdığım bu konu ile ilgili neler yapabiliriz bunu paylaşmaya geldi sıra. Öncelikle kendi alışkanlıklarımızda yapacağız çok küçük değişimlerin, tahmin edebileceğimizden çok daha uzun ömürlü faydalara katkı sağlayabileceğini unutmayalım. “Ne değişir ki?” demeden, kendi alanımızda daha bilinçli davranarak, ilham olacağımız bir başkasının da bu faydalı harekete katılmasını sağlayabiliriz en başta. Özetle, sıralayacağım bu çözüm yöntemlerinden birini bile uygulayabilirsek, birey olarak denizlerimiz için birden çok faydaya vesile olabiliriz.

    1) Fosil yakıt kullanımını azaltmak

    Enerji kaynağımızı yavaş yavaş değiştirmek, aynı zamanda iklim krizinin ilerleyişini de değiştirebilir. Petrol, karbon, doğalgaz gibi fosil yakıtları kullanmayı azaltıp, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına yönelebiliriz. Elimizdeki veriler bize enerjiyi daha verimli kullanarak önümüzdeki on yıl içinde karbondioksit salınımını yüzde 45 oranında azaltmamız gerektiğini söylüyor. Peki, bireysel olarak bunu nasıl değiştirebiliriz? Öncelikle otomobil ve uçak kullanımını azaltabiliriz. Ben de uçakla seyahat eden, otomobil kullanan biriyim. Ama özellikle otomobil kullanımını elimden geldiğince azaltmaya çalışıyorum. En başta da söylediğim gibi, küçük değişiklikler bile emin olun genel tabloda büyük faydalar sağlayabiliyor. Özellikle yaz aylarında yakın mesafedeki yerlere, bisiklet, scooter ya da yürüyüş yaparak gitmeyi tercih edebilirsiniz. 

    2) Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmenin maliyeti

    Enerji kaynaklarından bahsederken, hepinizin bildiği üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek doğayı koruma açısından çok kıymetli. Ama burada doğru bilinen bir yanlış var. Yenilenebilir enerji kaynaklarının çok pahalı olduğu düşüncesi… Tam aksine, rüzgâr ve güneş enerjisinin maliyeti tüm dünyada giderek azalıyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın son raporuna göre, güneş, jeotermal, biyoenerji, hidroenerji ve rüzgâr enerjisi 2020 itibariyle fosil yakıtlarla aynı maliyet seviyesine, hatta daha ucuza gelebilir. Konutlarda kullanılan güneş enerjisinin maliyeti yüzde 73 oranında azaldı ve Latin Amerika, Asya ve Afrika’da en ucuz, elektrik enerjisi kaynağı haline geldi. İngiltere’de ise rüzgâr ve güneş enerjisinin 2025 itibarıyla en ucuz elektrik enerjisi kaynağı olması bekleniyor. Maliyetinden korkmadan, araştırarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek birey olarak alabileceğimiz en güzel önlemlerden biri.

    Güneş panelleriyle kendi elektriğinizi üretin

    Güneş panelleri, denizdeyken elektrik ihtiyacımızı karşılamak için harika bir seçenek. Güneşin sınırsız enerjisini kullanarak, akülerinizi şarj edebilir, aydınlatma, navigasyon cihazları ve diğer elektronik ekipmanlarınızı çalıştırabilirsiniz. Üstelik, güneş panelleri sayesinde, jeneratör kullanımını azaltarak hem gürültü kirliliğini önleyebilir hem de yakıt tasarrufu yapabilirsiniz. Modern tekneler artık fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak için güneş panelleriyle donatılıyor. Güneşli bir günde, iyi yerleştirilmiş panellerle akülerinizi rahatlıkla doldurabilirsiniz. Üstelik, gece boyunca ihtiyaç duyduğunuz enerjiye de sahip olabilirsiniz. Bunun yanı sıra, rüzgâr jeneratörleri de hareket halindeyken ya da demirdeyken kesintisiz enerji sağlayarak sistemlerinizi besleyebilir.

    Akülerinizi akıllıca yönetin

    Enerjiyi üretmek kadar onu verimli kullanmak da çok önemli! Gelişmiş lityum akü sistemleri, daha uzun ömürlü ve hızlı şarj olabilen yapılarıyla fosil yakıt kullanımını minimuma indiriyor. Akü yönetim sistemleri sayesinde, enerji tüketiminizi anlık olarak takip edebilir, ihtiyacınıza göre düzenlemeler yapabilirsiniz.

    3) Sürdürülebilir malzeme seçiminin rolü ne?

    Güverte ve tekne malzemelerinde çevre dostu seçenekler

    Geleneksel ahşap ve plastik bazlı kaplamaların yerine, sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen veya geri dönüştürülebilir malzemeler tercih etmek önemli bir adım. Örneğin, bambu ve mantar gibi yenilenebilir kaynaklar hem dayanıklı hem de çevre dostu seçenekler sunuyor. Ayrıca, geri dönüştürülmüş karbon fiber ve kompozit malzemeler de tekne yapımında giderek daha fazla kullanılıyor.

    Zehirsiz boyalar ve temizlik ürünleri Kullanımı

    Denizcilik sektöründe kullanılan birçok boya ve temizlik ürünü, içerdikleri kimyasallar nedeniyle deniz canlıları için zararlı olabiliyor. Ancak artık biyolojik olarak parçalanabilen ve su ekosistemine zarar vermeyen ürünler mevcut. Özellikle kurşun ve bakır içermeyen boyalar kullanarak, teknenizi korurken doğayı da koruyabilirsiniz.

    4) Beslenmemizi değiştirmek ne kadar etkili?

    Beslenme alışkanlıklarımızı değiştirerek iklim değişikliğiyle mücadeleye katkıda bulunabileceğimizi biliyor muydunuz? Evet, yanlış duymadınız! Fosil yakıtların yanı sıra, gıda sektörü de iklim değişikliğine önemli ölçüde etki ediyor. Özellikle et ve süt ürünleri, bu konuda başı çekiyor. Et üretimi, küresel ısınmaya farklı şekillerde etkiliyor:

    n Sığır yetiştirmek, çok fazla su tüketimi, sera gazı salan gübre kullanımı ve geniş otlak alanlarına ihtiyaç duyulması anlamına geliyor. Bu otlakların bir kısmı ise ormanların yok edilmesiyle elde ediliyor.

    n Sığırların otları sindirirken çıkardığı metan gazı, güçlü bir sera gazı.

    n İnsanların beslenmesi için kullanılabilecek mısır ve soya gibi ürünler, sığırları beslemek için harcanıyor.

    Peki, bu konuda nasıl bir fark yaratabiliriz? Vejetaryen veya vegan olmamız gerekmiyor. Et tüketimini azaltmak bile karbon ayak izimizi yüzde 40 oranında azaltabilir.

    5) Daha az tüket, dünyayı değiştir

    Tasarruf etmenin faydasını büyüklerimizden, atasözlerine kadar duyarız. Belki artık klişe bir söz haline geldi “tasarruflu olmak”. Ancak inanın daha az tüketmenin, bilinçli harcamanın önemi tahmin ettiğimizden daha fazla. Gitgide artan tüketim çılgınlığı, biz fark edemesek de doğal kaynaklarımızın tükenmesine, çevre kirliliğine ve iklim değişikliğine yol açıyor. İhtiyacımız olmayan ürünleri alarak doğaya gereksiz yük bindiriyoruz. Daha az tüketerek, bu olumsuz etkileri azaltabilir, gelecek nesiller için daha yaşanabilir bir dünya bırakabiliriz. Unutmayalım ki daha az tüketmek atık miktarını azaltmak demek. 

    Nasıl daha az tüketebiliriz?

    n İhtiyaçlarımızı belirleyelim: Gerçekten ihtiyacımız olan ürünleri belirleyerek, dürtüsel alışverişlerden kaçınabiliriz.

    n Planlı alışveriş yapalım: Alışverişe gitmeden önce bir liste hazırlayarak, sadece ihtiyacımız olan ürünleri alabiliriz.

    n Kıyafet dolabımızı gözden geçirelim: Dolabımızdaki kıyafetleri inceleyerek, ihtiyacımız olmayanları bağışlayabiliriz.

    n Tamir etmeye öncelik verelim: Bozulan eşyalarımızı tamir ederek, yenilerini almak yerine kullanmaya devam edebiliriz.

    n Minimalist yaşam tarzını benimseyelim: Daha az eşya ile yaşayarak, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz.

    Ne tür ürünleri tercih etmeliyiz?

    n Geri dönüştürülmüş ürünler: Kâğıt, plastik, cam gibi malzemelerden üretilmiş geri dönüştürülmüş ürünleri tercih edebiliriz.

    n Organik ürünler: Tarım ilaçları ve kimyasallar kullanılmadan üretilmiş organik ürünleri tercih edebiliriz.

    n Yerel ürünler: Yerel üreticilerden ürünler alarak hem yerel ekonomiye destek olabilir hem de nakliye kaynaklı karbon emisyonlarını azaltabiliriz.

    n Doğal içerikli ürünler: Kimyasal içerikli ürünler yerine, doğal içerikli temizlik malzemeleri ve kozmetik ürünleri tercih edebiliriz.

    n Uzun ömürlü ürünler: Daha dayanıklı ve uzun ömürlü ürünler alarak, sık sık ürün değiştirmekten kaçınabiliriz.

    6) Su kullanımının önemi

    Denizlerde su tasarrufu, tatlı su kaynaklarının korunması ve deniz ekosistemlerinin sürdürülebilirliği için hayati önem taşıyor. Teknede kullandığımız suyun birçoğu tatlı sudur ve bu suyun denizlere karışması, tatlı su kaynaklarının azalmasına neden olabilir. Ayrıca, denizlerdeki kirlilik de su kaynaklarını olumsuz etkiler. Su yapıcı kullanmak bu açıdan çok faydalı. Su tüketiminizi bu sayede yönetebilirsiniz. Aynı zamanda su tasarruflu armatürler kullanabilirsiniz. Su tasarruflu musluk ve duş başlıkları kullanarak su tüketiminizi azaltabilirsiniz. Daha kısa duş almak, çamaşır ve bulaşık yıkarken su tüketimine dikkat etmek ve israftan kaçınmamak sadece teknede değil, karada da edinmemiz gereken alışkanlıklardan. 

    7) Plastik kirliliği tehlikesi

    Plastik atıkların denizlere karışması, sadece görsel bir kirlilik yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda ciddi çevresel sorunlara da yol açıyor. Deniz canlıları, plastik atıkları yiyecek zannederek yutuyor ve bu durum, onların sindirim sistemlerine zarar veriyor, hatta ölümlerine neden oluyor. Plastikler, parçalanarak mikroplastiklere dönüşüyor ve bu mikroplastikler, besin zinciri yoluyla insanlara kadar ulaşıyor. 

    Neyse ki, plastik kirliliğiyle mücadele etmek için hepimizin yapabileceği bir şeyler var:

    n Plastik poşetlere veda edin: Alışverişe giderken yanınızda bez çanta, file çanta veya sırt çantası bulundurun. Plastik poşet kullanımını azaltarak, doğaya büyük bir iyilik yapmış olursunuz.

    n Tek kullanımlık plastiklere dur deyin: Pipet, tabak, çatal, bıçak gibi tek kullanımlık plastik ürünler yerine, tekrar kullanılabilir alternatiflerini tercih edin.

    n Su şişenizi yanınızda taşıyın: Pet şişe su yerine, yanınızda tekrar doldurulabilir bir su şişesi bulundurun.

    n Kahvenizi yanınızda götürün: Kahve alırken, karton bardak yerine kendi termosunuzu veya bardağınızı kullanın.

    n Yiyeceklerinizi cam kaplarda saklayın: Plastik saklama kapları yerine, cam kapları tercih edin.

    n Geri dönüşüme önem verin: Plastik atıklarınızı geri dönüşüm kutularına atarak, geri dönüşüme katkıda bulunun.

    Gelelim, bizim gibi ailece seyir halinde olan ebeveynlere tavsiye vermeye. Biliyorum ki küçük Deniz’imiz gibi en hareketli, meraklı zamanlarında, rotalar arasında büyüyen bir çocukla teknede olmak birtakım ihtiyaçları gerektirebiliyor. Her şeye hazırlıklı olmaya çalışmak, korumacı bir bakış açısıyla her detayı düşünmek, minimalist bir düzeni benimseyen tekne hayatıyla çatışabiliyor. Bu zıt gibi görünen kavramlar arasındayken, üstüne bir de bilinçli bir denizci olabilmek, bu çabaya girerek deniz tatili yapmak kolay gibi görünmeyebilir. Ama ailece tekneyle seyahat ederken çevreyi koruyarak, deniz ekosistemine zarar vermeden bir yaşam sürmek de mümkün. 

    Motor kullanımınızı minimize edin  

    Yelken kullanımı, motorlu seyre kıyasla daha çevre dostudur. Mümkün olduğunca rüzgârdan faydalanarak yol almak hem doğayı korumanıza hem de daha sessiz ve keyifli bir seyir yapmanıza olanak tanıyor. Rüzgârın sizden yana olduğunu gördüğünüzde, kendinizi ona bırakın, ailece yelkenli seyrin tadını hem kendiniz hem doğanın iyiliği için tercih edin!

    Bilinçlendirme ve eğitim  

    Mürettebatınızın en sevimli üyesi çocuğunuzun, sürdürülebilir denizcilik konusunda bilinçlenmesini sağlamak da hepiniz için çok keyifli ve değerli bir yaklaşım olacaktır. Onlara deniz ekosistemini anlatın, doğayı koruma konusunda küçük sorumluluklar verin ve birlikte çevre dostu alışkanlıklar geliştirin. Seyir süresince, dikkat etmemiz gereken ne varsa, onların da bunu görmesini, anlamasını sağlayabilirsiniz. 

    SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DENİZCİ YETİŞTİREBİLMEK

    Unutmayın, denizle iç içe büyüyen bir çocuk, doğaya karşı duyarlı olmayı en iyi şekilde öğrenebilir. Ona sürdürülebilir bir denizci olmayı öğretmek için günlük alışkanlıklarınıza küçük ama etkili değişiklikler ekleyebilirsiniz.

    Deniz yaşamını tanıtın, çocuğunuzu deniz canlılarıyla tanıştırın. Balıklar, mercanlar, merak ettiği, seyir boyunca gördüğünüz tüm canlılar hakkında hikayeler anlatın. Onunla sualtını gözlemleyebileceği aktiviteler yapın. Dalış yapmak hem onlar için eğlenceli hem de bilgilendirici bir etkinlik oluyor. Çocuklar gördükleri ve öğrendikleriyle bağ kurmaya küçük yaştan itibaren başlıyorlar, bunu hep birlikte ailece değerlendirebilirsiniz!

    Sorumluluklar verin. Su tasarrufu yapmak, çöpleri ayrıştırmak, doğada zararlı olmayan temizlik ürünleri kullanmak gibi basit görevler vererek çocuğunuzu sürece dahil edin. Küçük yaşta bu alışkanlıkları kazanması, gelecekte doğaya daha duyarlı bir birey olmasını sağlayacaktır. Rutininizi, çocuğunuzdan bağımsız yaşamayın, bırakın kendini hem dahil hissetsin hem de sizin sayenizde pratik ederek öğrensin.

    Örnek olun. Belki de en önemlisi işte bu! Çocuklar en çok ebeveynlerini taklit eder. Siz sürdürülebilir bir denizci gibi davrandıkça, çocuğunuz da sizi takip edecektir. Çöpleri ayrıştırmanız, denizi kirletmemeniz, yerel ekosisteme zarar vermeyen ürünler kullanmanız, denizleri korumak için bir çaba içinde olduğunuzu göstermeniz, onun için en etkili ders olacaktır. Unutmayın siz onlar için bir aynasınız, ne kadar hassas olursanız, çocuğunuz da bu tavrı bunu benimseyecektir. 

    TAHMİN ETTİĞİNİZDEN ÇOK DAHA KOLAY

    Soluğunuzun yarısından fazlası… Evet soluduğunuz havadaki oksijenin yüzde 50’sinden fazlasını denizler sağlıyor. Keşke aldığımız her nefeste aklımıza gelebilse, her nefeste bunun ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayabilsek. Günlük hayatın koşturması, çevrenin etkisi, kentleşmenin sonucu… Ne dersek diyelim karşısında kaybetme eşiğinde olduğumuz şey çok net, denizlerimiz. İçimiz sıkıldığında koşarak bir kıyıya kendimizi attığımız, havalar ısınır ısınmaz kollarına atladığımız, en huzurlu anlarımızı paylaştığımız mavilikler… İnanın tahmin ettiğimizden çok daha kolay önlem almak. Alışverişe giderken poşet tercihinizi değiştirmek, bir gün yürüyüş yaparak ulaşım sağlamayı tercih etmek, su şişenizi yanınıza almak. İşte bu saydıklarımla bile doğa için büyük bir fayda sağladınız. Sürdürülebilir denizcilik sadece tekne sahiplerini, profesyonel denizcileri değil, yolunun sonu denize varan, bir deniz manzarasında mutlu olan herkesi ilgilendiren kıymetli bir kavram. Kendimiz için, çocuklarımız için, varoluşuyla bize güzellikler sunan bu dünya için harekete geçmeliyiz. Denizler sizin, denizler bizim, hepimizin. Umarım hepimiz için çok güzel bir sezon olur. Nice güzel manzaralarda, nice güzel sularda karşılaşmak dileğiyle. Pruvanız neta, hayat kolayınıza olsun.☸

  • Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -54- Alanya Kalesi, Manavgat ve Antalya kıyıları

    Kitab-ı Bahriye’nin Dümen Suyunda -54- Alanya Kalesi, Manavgat ve Antalya kıyıları

    İtiraf etmeliyim ki Piri Reis’in, Akdeniz’e inince Kitab-ı Bahriye’yi yazmaya gündoğusu rotasında devam etmesine alışmakta zorlanıyorum. Nasıl böyle bir duyguya kapıldıysam? Sanki hep günbatısı yönünde yazması gerekirmiş gibi düşünüyorum. Yine de bunun bir yararını gördüm. Onu da bu yazının sonunda söyleyeyim. Şimdi biz, her zamanki gibi Reis’in peşine takılalım ve o nereye, hangi rotada giderse gitsin, zinhar dümen suyundan çıkmayalım.

    Kitab-ı Bahriye’nin dümen suyuna girdiğim 2013 yılından bu yana, çok ender haller dışında, her fasılda/bölümde tek bir yeri anlattım çünkü her fasıl bir yazı olacak kadar genişti. Bu kez üç fasıl bir arada: Alanya Kalesi, Manavgat ve Antalya kıyıları. Nedenini hemen söyleyeyim de merakta kalmayın.

    Anadolu’nun Akdeniz kıyıları, bir iki nokta dışında, dümdüz kıyılardır. Coğrafya derslerinden anımsarsınız. Anadolu yarımadasının bu bölgesinde dağlar kıyıya paralel yatar. Ege’de ise dağlar kıyıya dik gelir. Bu ikisi arasındaki fark dağların kıyıya dik geldiği kıyılarda sayısız körfez, koy, bük olması; dağların kıyıya paralel uzandığı kıyılarda ise neredeyse tek bir körfez, koy ve bük bulunmamasıdır. Böyle olunca da bu kıyılar gemilerin yatmasına daha da önemlisi korsanların barınmasına uygun yerler değildir. O nedenle Piri Reis’in böyle kıyılara ilgisi en alt düzeydedir çünkü o bir korsandır. Akdeniz kıyıları böyle bilinsin vesselam. 

    BU FASIL ALÂİYYE KAL’ESİN BEYAN İDER

    “Mezkur Alâiyye’nün denizden varurken nişanı budur kim, anun üzerinde yüce dağlar vardur” diye başlar anlatmaya Reis, Alanya’yı. Denizden gelirken Alanya’nın yerini gösteren (kerteriz-Umar) yüksek dağlar, Toros Dağları’dır. Bu dağlar İskenderun’un doğusundan başlar, Antalya’nın batısında Olympos-Bey Dağları ile sona erer. Toros sıradağları, nehir vadileri ile kesilmediği zaman, kıyıya paralel duvar gibidir. Akdeniz kıyılarının, İç Anadolu ile bağlantısı bu dağları bölen nehir vadileri ile sağlanır. Reis, bu dağlarda “… üç adet kule vardır. Ortada bulunan kulenin altında Alanya Kalesi yer alır” diye anlatmaya devam eder. Piri Reis’in “üç kule” dediği, üç yüksek dağ zirvesidir. Nitekim Reis “Daha yakın varıcak dağ üzerinde Alâiyye’nün kal’esi görinür.” diyerek, kulelerin dağ zirveleri olduğunu açık eder. Alanya Kalesi, ilkçağda Karakesion diye bilinen kaledir. 

    HİSAR ERENLERİ

    Piri Reis, Alanya’nın ada gibi bir burun, bu burunun tümüyle dağlık olduğunu; sözünü ettiği kalenin dağın üstünde olduğunu yazar. Kalenin aşağı tarafının bakımlı, yukarı yani dağ tarafının boş olduğunu anlatır. Ancak boş arazinin yukarı kısmında bir hisar daha olduğunu söyler. Sonra ilginç bir ekleme yapar ve “Anun içinde hisar erenleri olur” der. Bu “hisar erenleri” sözleri beni meraklara salar. Acaba “hisar erenleri”, bizim, “erenlerin sağı solu belli olmaz!” veya “iyi saatte olsunlar!” dediğimiz, insanüstü varlıklar veya evliyalar mıdır? diye düşünür dururum. Reis bu konuya açıklık getirmemiş. 

    Piri Reis, kaleden aşağıda, deniz kıyısında, tuğladan yapılmış büyük bir kule olduğuna işaret eder. Bu, Alanya’da, kalenin deniz tarafında, bugün de bütün görkemiyle yükselen, Kızıl Kule’dir. Adını, yapıldığı tuğlaların renginden alan Kızıl Kule’nin, denizden de kıyıdan da görüntüsü gerçekten etkileyicidir.

    SELÇUKLU’NUN ÜNLÜ TERSANESİ 

    Reis, kulenin dibinde, kıble tarafında, teknelerin demirleyebileceği yer olduğunu söyler ve “orada baştan ve kıçtan bağlamağla gemicikler yatur” diyerek, bu yatakta, baştan demir atıp, kıçtan palamar alarak, ancak küçük gemilerin yatabileceğini anlatır. Gemiciklerin önünde, taş binalarıyla beş tersane bulunduğunu ekler. Böylece, açıkça söylemese bile, Alanya’nın, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı döneminde ünlü bir tersane olduğunu anlatır. Alanya tersanesi, 1220 yılında fethettiği ilçeye kendi adını veren Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır.  

    “Amma” diye devam eder Piri Reis, “Bu zikr olan Alâiyye önü açuk yirdür. Liman yokdur. Yaz gününde yatakdur. Şuluk eyyamında (kıble estiğinde-Umar) ihtiraz ideler (sakınsınlar-Umar)” diye uyarır. Burasının rüzgâra açık olduğuna dikkat çeker. Gerçekten de hemen tüm Akdeniz kıyılarımız gibi Alanya da güneyli rüzgârlara açık, sığınılacak koyu, bükü olmayan düz bir kıyıdır. Zaten Piri Reis de Alanya için bu kadar laf yeter diye düşünür ve “Alâiyye’den Andaliyye, 90 mildür, günbatısı-karayel üzerine ve Manavgat suyu 30 mildür. Şöyle ma’lum oluna vesselam” diyerek sözünü bağlar. 

    BU FASIL MANAVKAT KENARLARIN BEYAN İDER      

    Piri Reis, Alanya’dan günbatısı karayel rotasında seyirle Manavgat’a gelir ve “Mezkur Manavkat Şehri, deniz kenarından üç mil mikdar karada bir ovada yatur bir şehirdür” diye girer söze. Şehrin önünde harap bir kalesi olduğunu, kalenin gün doğusu tarafında, “denize koyulur” (denize dökülür) dediği bir akarsu bulunduğunu yazar. Bu akarsu, şelalesiyle ünlü, Antik Çağ’da Melas diye bilinen Manavgat Çayı’dır. Reis orada Yalı Gölü dedikleri, büyük bir göl olduğunu, bu gölün bir ucunun, denize yakın yerde Manavgat Çayı’na karıştığını anlatır. Reis’in sözünü ettiği Yalı Gölü, yüzeyi hemen her zaman rüzgârla titreştiği için bugün Titreyen Göl olarak bilinir. Manavgat’ın bir kolu üzerindedir ve kıyıya çok yakın olduğu için deniz suyu da karışmıştır. O nedenle de flora ve fauna açısından zengin bir göldür. Şimdilerde Manavgat Çayı üzerinde Oymapınar Barajı ve Manavgat Barajı vardır.

    Piri Reis, Yalı Gölü’nün şuluk-keşişleme yönünde Karpuz Suyu adını taşıyan bir akarsuyun daha bulunduğuna işaret eder. Bu akarsu Çengerler ve Ahmetler derelerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve Ahmetler Kanyonu’nun içinden akarak, Manavgat’ın doğusunda denize dökülür. Reis bu ırmağın keşişleme yönündeki burunun, Alanya’dan önceki Kara Burun olduğuna işaret eder. Bu burun ile Karpuz Suyu arasında, orta yerde, Çatal Adası dedikleri küçük bir ada olduğunu yazar. “Ol adacukla kenar arasından gemi geçmez. Sığdur” der. Karpuz Suyu le Kara Burun arasında bir de Alara Çayı ve çayın yukarı kısmında Alara Kalesi vardır ama Reis onlardan söz etmez. Kara Burun ile onun günbatısı-karayel yönündeki diğer burun arasında, Kybira Minor (Küçük Kybira) antik limanı vardır. Reis onu da yazmaz. Herhalde o bu kıyıların haritasını çıkarırken bu liman kalıntı halinde olsa gerek. Çatal Adası bu antik limanın günbatısı-karayel burnu önüne düşer. Karganın sırttan görüntüsüne benzeyen, küçük bir adadır. 

    KÖPRÜ ÇAY VE AKSU ÇAYI

    “Manavgat Çayı’nın günbatısı-karayel tarafında, otuz mil uzaklıkta, Eski Antalya vardır” diye anlatmayı sürdürür Reis. “Burası harap bir kaledir. Antalya ile bu harap kale arasında iki büyük akarsu vardır” dedikten sonra, “Ol sularun birine Köprü Suyu dirler. Ve birine Aksu dirler. Mezkûr Aksu Eğirdir tarafından çıkub gelüp denize koyulur. Aksu ile Andalliye arasında, At Atladı dirler yüce yarlar var. Hem akarsulardur. Tâ Andaliyye’ye varınca, vesselam” diye bitirir Manavgat kıyılarını anlatmayı. Piri Reis’in At Atladı dediği coğrafya yapısı, akarsuların oyduğu derin yarıklardır (kanyon-Umar). Eğirdir, Isparta göller bölgesindeki Eğirdir Gölü’dür. Ancak Aksu, Eğirdir’in fazla suyunun aktarıldığı Kovada Gölü’nden çıkar. Reis de zaten Aksu için Eğirdir’den çıkar demez, Eğirdir tarafından gelir der. Side Antik Kenti, Manavgat ilçesi sınırlarının içindedir. İçerde tiyatrosu kıyıda, Apollon Tapınağı’nın önünde, küçük eski limanı vardır. 

    GEMİ BARINDIRMAYAN KIYILAR

    Piri Reis, 30 mil uzunluğundaki Manavgat kıyılarında sadece Kara Burun’un ve Kybira antik limanının poyrazındaki, lodosa ve bir ölçüde keşişlemeye karşı göreceli olarak korunaklı bir girintide, tek bir gemi çizmiştir. Bu da Reis’in, gemilerin barınmasına olanak tanımayan bu kıyılara neden çok zaman ayırmadığının bir başka kanıtıdır. Buralarda denize girmek veya geçmişte benim sık sık yaptığım gibi Manavgat Çayı’nda ya da adını, üzerindeki Roma köprüsünden alan, Aspendos tiyatrosu ile ünlü, Antik Çağ’da Eurymedon olarak blinen Köprü Çay’da alabalık avlamak için dolaşmayan Piri Reis’in bu kıyılara bu kadar bile yer vermiş olmasına şükretmek gerek. Artık Manavgat’tan vira demir. Rotamız, Andaliyye-Antalya.

    BU FASIL ANDALLİYE KENARLARIN BEYAN İDER

    “Mezkûr Andalliye’nün denizden varurken nişanı budur kim anun doğusu tarafında dağlar vardur. Ol dağlar gelür, gün batısı tarafında dükenür.”

    Anlatımın şirinliğine bakar mısınız? Koca dağlar İskenderun’un doğusunda Nurhak Dağı’ndan buraya kadar gelip, Antalya’nın batısına geçince “tükenir”miş! Piri Reis Kitab-ı Bahriye’de limanları, adaları anlatırken, sanki canlı bir varlıktan söz ediyormuş gibi öyle sıcacık ifadeler kullanır ki, kitabı içinize sokasınız gelir. Örneğin Sömbeki Adası’nın gündoğusu-keşişlemesindeki, fırtınada hayatlarını kurtaran adaları hayır dua ile yâd ederken, Limni Adası’nın yıldızındaki, kıyıya yakın küçük, sivri ada için, “Bu adanın kimseye yararı yoktur!” der. Oradan geçerken baktım. Gerçekten de kimseye yararı dokunacak bir adacık değildi. Neyse biz bir anda kendimizi bulduğumuz, Boğazönü Adaları’ndan Antalya kıyılarına dönüp, Piri Reis’in baştardasını gözden kaybetmeyelim.

    YABAN KEÇİLERİ, ANADOLU PARSI VE KARAKULAK

    “Bu dağların tükendiği yerde, yumru bir dağ vardır. Bu dağın günbatısı tarafları alçaktır. (Gemiler) o alçak yere doğru gelip yaklaşınca, Antalya Kalesi’nin surları, burcu görülür” diye devam eder Reis. Piri Reis’in yumru dağ dediği, Olympos-Bey Dağları’dır ki Antalya’nın yıldız ve karayeline düşer. Yaban keçilerinin, Anadolu Parsı’nın, Karakulak’ın vatanıdır. O dağlarda az dolanmadığım için bilirim ama bunlar Piri Reis’in ilgisini çekmez. Koca Kitab-ı Bahriye’de Anadolu Parsı’ndan sadece, Kördil dediği, Bodrum, Yalıkavak yarımadasını anlatırken söz etmiştir. O da insanların pars korkusundan, geceleri köyden köye gidemediklerini söylemek için.

    Reis, Antalya Kalesi’nin önünde bir limanı olduğunu, bu limanın küçük olduğunu, limana giren gemilerin, baştan ve kıçtan sağlam bağlanıp, yattıklarını anlatır. Yüksek falezlerin önündeki Antalya limanı gerçekten bugün bile küçük ama şirin mi şirin, kişilikli bir limandır. Piri Reis limanın iki tarafında kuleler olduğunu, bu kulelerin arasına zincir çekildiğini, yabancı gemilerin giremediğini de not eder. Piri Reis Antalya’da da fazla eğlenmez. Seyre ve anlatmaya devam eder. Biz de peşinden. Ancak yelkenleri fora etmeden, Anadolu’nun en eski halkı Luvi’lerin, Büyük İskender’e bile teslim olmayan ünlü Termessos Antik Kenti’nin Antalya-Korkuteli yolu üzerinde olduğunu yazalım da atalarımızın ruhu şad olsun.

    YİNE GELİDONYA (ŞİLDEN) BURNU

    Reis, “Ve ba’dehu mezkûr limandan Güğercin Adası oniki mildür. Ve Şilden Burnu, kıblenin karta lodos (kıble kerte/çeyrek lodos) üzerine altmış mildür” dedikten sonra, “Ama bu Şilden Burnu’nla Andalliye arasunda bazı limanlar vardur. Her birin Şilden Burnu faslında beyan idelüm“ diyerek, Antalya ile Şilden (Gelidonya) Burnu arasında bazı limanlar olduğunu, bunları Gelidonya Burnu faslında anlatacağını söyler: “Ve illa bu mahalde evvel Kıbrız Adası’n şerh idelüm kim, geri kalmıya (Ancak hazır burada iken, önce Kıbrıs Adası’nı anlatalım ki eksik kalmasın)” dedikten sonra, “Şöyle ma’lum oluna vesselam” diyerek sözünü bağlar. Reis’in Güğercin Adası dediği küçük ada, Antalya-Kemer arasındaki Sıçan Adası’dır. 

    Bu yazıya başlarken Reis’in Akdeniz’de ters yönde seyir yaptığını, bunun da benim aklımı karıştırdığını ancak yine de bir yararını gördüğümü söylemiştim. İşte Reis’in bu yön değiştirmesi sayesinde, Şilden Burnu faslını Reis’ten önce anlatmış oldum.* Böylece nazari de olsa ilk kez Piri Reis’in önüne! geçmiş olmanın keyfini yaşadım vesselam.☸

    Aerial view on Green Canyon, National Park in province Manavgat, Antalya, Turkey